Seferberlik Gruplarına katılmak için TIKLAYIN !

Kur'ân'la olan beraberliğimizi, anlayışımızı, sevgimizi arttırmak ve bu konuda birbirimize destek olabilmek için bir yolculuğa çıktık. Bu yolculuğa sizleri de davet ediyoruz. Devamını Oku...


Seferberlikte Bugün     7 Ekim 2022
Yusuf Sûresi 87-95 (245. Sayfa)
Yusuf Sûresi 87. Ayet

يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَايْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يَايْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ  ...


“Ey oğullarım! Gidin Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.”

Tekrar erzak almak için Mısır’a giden çocuklarına Hz. Ya‘kub’un söylediği bu sözler, onun, oğlu Yûsuf’tan ümidini kesmediğini ve Allah’ın lutfuyla bir gün kendisine kavuşacağını umduğunu göstermektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 252

حسّ Hasse : حاسَّةٌ duyu organlarıyla idrak edilebilen varlıkların kendisiyle algılandığı kuvvedir. Bu köke ait حَوَاسٌّ sözcüğü beş duyu demektir. أحَسَّ ve حَسَّ fiilleri iki anlamda kullanılır: Birincisi ona hissimle/duyumla dokundum /vurdum anlamında kullanılırken diğeri onun algısına/duyusuna dokundum şeklindedir ki bu ikinci kullanım ölüme yol açabildiğinden ölüm de bu fiille ifade edilebilmektedir. حَسِيسٌ lafzı da öldürülen/maktul manasındadır. Yine حَسِسْتُ fiili عَلِمْتُ ve فَهِمْتُ fiillerine benzer, farkı yalnızca algı kuvvesiyle elde edilmiş olanlarda kullanılmasıdır. İf’al babı formundaki أحْسَسْتُهُ fiili de ‘onu algı kuvvemle idrak ettim’ anlamındadır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hassas, hassa (duyu), his, hissiyat, hassasiyet, mütehassıs ve hissi (kable-l vukû)dur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَايْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ

 

يَا  nida harfidir.  بَنِيَّ   münada olup cemi müzekkere mülhak olduğu için nasb alameti  ي ‘dır. Aynı zamanda muzâftır.

Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Nidanın cevabı  اذْهَبُوا dur.

اذْهَبُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَحَسَّسُوا  fiili   ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

مِنْ يُوسُفَ  car mecruru  تَحَسَّسُوا  fiiline müteallıktır.  يُوسُفَ  kelimesi gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخ۪يهِ  kelimesi atıf harfi  وَ ‘la  يُوسُفَ  ‘ye matuftur.  اَخ۪يهِ  harfle îrab olan beş isimden biridir. Cer alameti  ى  harfidir.

وَ  atıf harfidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَايْـَٔسُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

مِنْ رَوْحِ   car mecruru   تَايْـَٔسُوا   fiiline müteallıktır.  اللّٰهِ  lafza-i celâli, muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.


 اِنَّهُ لَا يَايْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri,  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَا يَايْـَٔسُ  fiili,  اِنَّ ’nin  haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَايْـَٔسُ  merfû muzari fiildir.  مِنْ رَوْحِ  car mecruru  يَايْـَٔسُ  fiiline müteallıktır.

اللّٰهِ  lafza-i celâli, muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  الْقَوْمُ  fail olup lafzen merfûdur. 

الْكَافِرُونَ  kelimesi  الْقَوْمُ ‘nun sıfatı olup ref alameti  وَ ‘dır. Cemi müzekker salimler harfle îrablanır.

الْكَافِرُونَ kelimesi sülâsî mücerred olan  كفر  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَايْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  اذْهَبُوا  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Aynı üsluptaki  تَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ   cümlesi, nidanın cevabına matuftur. 

Yine nidanın cevabına matuf olan  وَلَا تَايْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ  cümlesi ise nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Az sözle çok anlam ifadesi için gelen  رَوْحِ اللّٰهِۜ  izafetinde  رَوْحِ  kelimesinin, Allah lafzına izafesi, tazim içindir.

مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ  ifadesi istiaredir. Kastedilen, ‘’Allah’ın vereceği ferahlıktan (ferac) ümit kesmeyin’’ manasıdır.  الْرَوْحِ ’, kokusu, esişi güzel rüzgârdır. Allah Teâlâ gam, keder ve sıkıntıların ardından gelen ferahlığı, kalpleri ferahlatan, gönülleri serinleten hoş esişli rüzgâra benzetmiştir. Bununla şu mana anlatılmak isteniyor: ‘’Üzüntülü kişinin nefes almasıyla, boğmaca hastalığına yakalanmış kişinin nefes alıp vermesiyle rahatlaması gibi kalpler de rüzgârla huzur ve sükunete erer. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)


 اِنَّهُ لَا يَايْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  اِنَّ ’nin haberi menfi muzari fiil sıygasında gelmiş, hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.  اِنَّهُ ’daki  هُ , şan zamiridir.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümle kasrla tekid edilmiştir.  لَا  ve  اِلَّٓا  ile oluşan kasr, fiille fail arasındadır.  لَا يَايْـَٔسُ maksûr/sıfat,  الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ  maksûrun aleyh/mevsuftur. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsuftur.

لَا  harfinden sonra gelen ve maksûr olan Allah’ın rahmetinden ümit kesmek,  اِلَّا istisna edatından sonra gelen ve maksûrun aleyh olan kâfir kavme hasredilmiştir.

Sâbûnî de aynı görüştedir.

تَايْـَٔسُوا - يَايْـَٔسُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

رَوْحِ  kelimesinin ve  اللّٰهِ  lafzının tekrarı ile ıtnâb yapılarak Allah’ın rahmetinin önemine dikkat çekilmiştir. Ayrıca bu tekrarlarda  reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

بَنِيَّ - اَخ۪يهِ   ve  تَحَسَّسُوا - لَا تَايْـَٔسُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı  nazîr vardır.

Yakub'un (aleyhisselâm) bu sözleri, oğullarını,  وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ   [Ve ben sizin bilemediğiniz şeyleri Allah tarafından biliyorum.]  sözünde müphem kalan bazı hakikatlerle irşattır. Sonra Yakub (as),  اِنَّهُ لَا يَايْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ [Çünkü şüphesiz kâfirler güruhundan başkası Allah'ın rahmetinden umudunu kesmez.]  sözleriyle de emrinin gereğini terk etmekten oğullarını sakındırmaktadır. (Ebüssuûd)

اِنَّهُ لَا يَايْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ [Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.] demiştir. el-Esmai şöyle demektedir: "Ravh insanın hissettiği ve kendisinde huzur bulduğu tatlı ve hafif rüzgâra denilir. Râ, vâv ve hâ harflerinin terkibi, hareketi deprenişi ifade eder. Binaenaleyh insanın, kendisi sebebiyle hafif hafif harekete geçtiği ve varlığından lezzet duyduğu şey,  رَوْحِ ’dır. (Fahreddin er-Râzî) 

 
Yusuf Sûresi 88. Ayet

فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۜ اِنَّ اللّٰهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّق۪ينَ  ...


Bunun üzerine (Mısır’a dönüp) Yûsuf’un yanına girdiklerinde, “Ey güçlü vezir! Bize ve ailemize darlık ve sıkıntı dokundu. Değersiz bir sermaye ile geldik. Zahiremizi tam ölç, ayrıca bize sadaka ver. Şüphesiz Allah, sadaka verenleri mükâfatlandırır” dediler.

Hz. Ya‘kub’un ısrarı üzerine oğulları, hem kardeşleri Yûsuf’u aramak, hem de yiyecek almak üzere üçüncü defa Mısır’a gittiler. Hz. Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde kıtlığın kendilerini iyice dara düşürdüğünü, dolayısıyla erzak temini için tekrar geldiklerini söylediler. Ellerindeki bedelin yetersiz olduğunu, bu sebeple alışverişin dışında kendilerine biraz da tasaddukta bulunmasını Hz. Yûsuf’tan istediler.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 253-254

فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۜ

 

فَ  istînâfiyyedir.

لَمَّا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. 

دَخَلُوا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

دَخَلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  عَلَيْهِ  car mecruru  دَخَلُوا  fiiline müteallıktır.

Şartın cevabı  قَالُوا  ‘dur.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli,  يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ  ‘dur.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebnidir. Nasb mahallindedir.  هَا  tenbih harfidir. 

الْعَز۪يزُ  münadadan bedel veya sıfattır.

Münadanın başında harf-i tarif varsa önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا , müennes isimlerde  اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

Nidanın cevabı  مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ ‘dur.

مَسَّنَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَهْلَنَا  kelimesi atıf harfi  وَ ‘la mef’ûl olan  نَا  zamirine matuftur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الضُّرُّ  fail olup lafzen merfûdur.

وَ  atıf harfidir.  جِئْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  ناَ  fail olarak mahallen merfûdur.

بِبِضَاعَةٍ  car mecruru  جِئْنَا  fiiline müteallıktır.   مُزْجٰيةٍ  kelimesi  بِضَاعَةٍ  ‘in sıfatıdır.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن رضيتها فأوف (Eğer bundan razı olduysan vefalı ol.) şeklindedir.

اَوْفِ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

لَنَا   car mecruru  اَوْفِ  fiiline müteallıktır.  الْكَيْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

تَصَدَّقْ  fiili, atıf harfi  وَ ‘la  اَوْفِ  ‘ye matuftur.  

تَصَدَّقْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

عَلَيْنَا  car mecruru  تَصَدَّقْ  fiiline müteallıktır.


مُزْجٰيةٍ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.

تَصَدَّقْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  صدق  ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ اللّٰهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّق۪ينَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup lafzen mansubdur.

يَجْزِي  fiili  إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  يَجْزِي  fiili  ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Fiilin faili müstetir olup takdiri هُو’dir.

الْمُتَصَدِّق۪ينَ  mef'ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُتَصَدِّق۪ينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan  تَفَعَّلَ  babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ

 

فَ  atıf harfidir. İki ayet arasında meskutun anh söz konusudur. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi aynı zamanda muzâfun ileyh olan  دَخَلُوا عَلَيْهِ  cümlesidir ve müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın cevabı  فَ  karînesi olmadan gelen  قَالُوا  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. Nidanın cevabı  مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مَسَّنَا  fiilinin, mef’ûlüne matuf olan  اَهْلَنَا , önemine binaen faile takdim edilmiştir.

مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ  [Bize zarar dokundu.] sözünden sonra  اَهْلَنَا  [ehlimize]  buyurulması umumun hususa atfı babında ıtnâbdır.

Hükümde ortaklık nedeniyle öncesine atfedilen  جِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بِبِضَاعَةٍ ’deki tenkir, kıllet ve nev ifade eder.

مُزْجٰيةٍ  kelimesi,  بِضَاعَةٍ  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

مَسَّ  fiilinin  الضُّرُّ ’ya isnadı, aklî mecazdır.

Bil ki müfessirler, burada bir hazfın olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Buna göre bu ifadenin takdiri: “Yakub (as), oğullarına “Oğullarım gidin, Yusuf’la kardeşinden bir haber arayın” (Yusuf, 87) dediği zaman, onlar babalarının bu tavsiyesini kabul ettiler ve Mısır’a tekrar gelip, Yusuf’un huzuruna girdiler ve ona “Ey Aziz” dediler” şeklindedir. (Fahreddin er-Râzî)

Meskutun anh, muhatabın hayal gücünü harekete geçirir ve anlatıma akıcılık kazandırır.

تَصَدَّقْ  lafzında irsâd vardır.


فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۜ 

 

 

فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ  cümlesindeki  فَ  rabıtadır. Cümle mahzuf şartın cevabıdır. Cevap cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri  إن رضيتها  [Eğer ondan tazı olduysan] olan mahzuf şart ve mezkür cevabından oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Aynı üsluptaki  تَصَدَّقْ عَلَيْنَاۜ  cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle,  فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ  cümlesine  وَ ’la atfedilmiştir.

Sadaka; verilerek Allah katında sevap umulan şeydir. (Keşşâf)

الْكَيْلَ -  بِبِضَاعَةٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


 اِنَّ اللّٰهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّق۪ينَ

 

Ta’lîliyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir. 

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.

Ayetin son cümlesi, mesel tarikinde tezyîl olarak ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. 

الْمُتَصَدِّق۪ينَ - تَصَدَّقْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yusuf Sûresi 89. Ayet

قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ  ...


Yûsuf dedi ki: “Siz (henüz) cahil kimseler iken Yûsuf ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?”

Hz. Yûsuf, artık kendisini tanıtmanın zamanı geldiğini düşünerek, cahillikleri yüzünden kardeşlerinin kendisine ve kardeşi Bünyâmin’e yaptıklarını onlara hatırlatıp kendini tanıttı. Böylece Yûsuf kuyuya atıldığı zaman, kendisine vahyedilmiş olan, “Kardeşlerinin yaptıklarını bir gün onlara kendileri (senin kim olduğunun) farkına varmadan mutlaka haber vereceksin!” meâlindeki 15. âyetin verdiği haber, gerçekleşmiş oldu. Kardeşleri kusurlarını itiraf edip özür dilediler. O da onları bağışladığını bildirdi. İnsanların kıskanması, Allah’ın bir kimse için takdir etmiş olduğu nimeti engelleyemez. Nitekim, Resûlullah duasında şöyle demiştir: “Allahım! Senin verdiğine engel olacak yoktur. Senin engel olduğunu da verecek yoktur” (Buhârî, “Ezân”, 155). Kardeşlerinin kıskanması da Yûsuf’un yükselmesine engel olamamıştır. Sonunda kendileri mahcup olmuş ve Allah’ın Yûsuf’u kendilerinden üstün kılmış olduğunu yemin ederek itiraf etmişlerdir. Ziyâ Paşa’nın dediği gibi:

 Zalimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ:

 Tallahi lekad âserekellahu aleynâ!

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 254

قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.  Mekulü’l-kavli,  هَلْ عَلِمْتُمْ  cümlesi  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

هَلْ  istifham harfidir.  عَلِمْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ  ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.

فَعَلْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

بِيُوسُفَ  car mecruru  فَعَلْتُمْ  fiiline müteallıktır.  يُوسُفَ  kelimesi gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi

اَخ۪يهِ  kelimesi atıf harfi  وَ ‘la  يُوسُفَ ‘ye matuftur.

اِذْ  zaman zarfı   فَعَلْتُمْ  fiiline müteallıktır.  اَنْتُمْ جَاهِلُونَ  ile başlayan isim cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  جَاهِلُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar.

جَاهِلُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  جهل  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هَلْ عَلِمْتُمْ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

هَلْ  istifham harfiقَدْ  manasında olduğu için tahkik ifade eder. Yani Yusuf (as) ve kardeşi hakkında gerçek olarak bildikleri şey için tevbih manasındadır. Tevbih karînesiyle, kınanana eylem yaptıkları manasındadır. (Âşûr) 

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  ‘nın sılası olan  فَعَلْتُمْ , mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan  اَنْتُمْ جَاهِلُونَ  cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesi formunda gelerek, zamandan bağımsız sübut ifade etmiştir.

Zarfın müteallakı,  فَعَلْتُمْ  fiilidir.

Ayet istifham sıygasıyla gelmiştir, fakat hakiki soru manasında değildir. Ayetteki sorudan kasıt onların hatalarını itiraf ettirmeye yönelik tacizdir. Dolayısıyla cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

عَلِمْتُمْ -  جَاهِلُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ  [Sizler cahillerken] onun çirkinliğini bilmezken, onun içindir ki ona teşebbüs ettiniz yahut sonucunu bilmeden. Bunu demesi nasihat içindir, onları tövbeye teşvik etmek içindir, onlara şefkatindendir, çünkü acizlik ve miskinliklerini görmüştü, yoksa sitem etmek ve başlarına kakmak için değildi. (Beyzâvî)

 
Yusuf Sûresi 90. Ayet

قَالُٓوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ قَالَ اَنَا۬ يُوسُفُ وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ قَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَاۜ اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ  ...


Kardeşleri, “Yoksa sen, sen Yûsuf musun?” dediler. O da, “Ben Yûsuf’um, bu da kardeşim. Allah, bize iyilikte bulundu. Çünkü, kim kötülükten sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah iyilik yapanların mükâfatını zayi etmez” dedi.

Riyazus Salihin, 244 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
“Bir câriye zina eder ve zina yaptığı da kesinleşirse, sahibi ona had cezası uygulasın. Fakat suçunu başına kakmasın. Sonra ikinci defa zina yaparsa, aynı şekilde had uygulasın, ama yine de suçunu yüzüne vurup kötü sözlerle kınamasın. Sonra bu câriye üçüncü defa zina ederse, artık efendisi onu kıldan bir ip bedeline bile olsa satsın.”
(Buhârî, Itk 17, Hudûd 35, 36 Büyû’ 66,110; Müslim, Hudûd 30. Ayrıca bk.  Ebû Dâvûd, Hudûd 32; Tirmizî, Hudûd 8; İbn Mâce, Hudûd 14)

قَالُٓوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli,  ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُ ’dir.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. Hemze istifham harfidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كَ  muttasıl zamiri,  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzhalakadır. Munfasıl zamir  اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يُوسُفُ  kelimesi haber olup gayri munsariftır.  Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.


قَالَ اَنَا۬ يُوسُفُ وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ قَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَاۜ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.  Mekulü’l-kavli,  اَنَا۬ يُوسُفُ ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Munfasıl zamir  اَنَا۬  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يُوسُفُ  kelimesi haber olup gayri munsariftır.  Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 

İşaret ismi  هٰذَٓا mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَخ۪ي  haber olup mukadder damme ile merfûdur  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  مَنَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâli, fail olup lafzen merfûdur.

عَلَيْنَا  car mecruru  مَنَّ  fiiline müteallıktır.


 اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ

 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُۥ  muttasıl zamiri  إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

مَنْ يَتَّقِ  cümlesi  إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

مَنْ  şart ismi iki fiili cezm eder. Mübteda olarak mahallen merfûdur.  يَتَّقِ  şart fiili olup  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. 

مَنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.

يَصْبِرْ  fiili atıf harfi  وَ ‘la  يَتَّقِ  fiiline müteallıktır.

يَتَّقِ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftial babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dır.

Bu bab, fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ

 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâli,  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.

لَا يُض۪يعُ  cümlesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُض۪يعُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو’dir.

اَجْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْمُحْسِن۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى  harfidir. Çünkü cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.

الْمُحْسِن۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُض۪يعُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  ضيع ’dir. İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُٓوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen muhatabı itirafa zorlayan takrir manasında olduğu için, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

اِنَّ ‘nin haberi olan  اَنْتَ يُوسُفُ  cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam, sübut ifade eden isim cümlesidir.

Cümle onun Yusuf (as) olduğunu anlamalarının zorluğundan  dolayı  اِنَّ , fasıl zamiri ve ibtidâ lamıyla tekid edilmiştir.( Âşûr)   


 قَالَ اَنَا۬ يُوسُفُ وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَنَا۬ يُوسُفُ, sübut ifade eden isim cümlesi formunda, lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Makabline matuf olan  وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ , sübut ifade eden isim cümlesi formunda, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismi  هٰذَا  ile marife olması, işaret edilene tazim ifade ederek önemini vurgular. İşaret ismi en güzel temyiz yollarından biridir.

هٰذَٓا  işaret ismiyle kardeşini işaret eden Yusuf (as) ona dikkat çekip önemini pekiştirmek istemiştir.

ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ [ Sen, gerçekten sen Yusuf musun?] (Yusuf, 12/ 90). Yusuf (as) yaklaşık iki yıldır kendisine gelip giden kardeşlerine, “Siz cahilken Yusuf’a ve kardeşine ne yaptığınızı bildiniz mi?” (Yusuf,12/89) diye sual edince onlar kendilerine bu hatırlatmayı yapan ve durumlarından haberdar olan şahsın gerçekten Yusuf olduğunu anladılar, fakat bunu tekid etmek ve ikrar ettirmek için şu soruyu sordular:  ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ [Sen, gerçekten sen Yusuf musun?]  İşte bu manayı istifham edatının takrir anlamı vermektedir. Bu durumu müfessirimiz şu şekilde izah eder: “Buradaki istifham takriridir. Yani Yusuf’un kimliğini ikrar ettirmek için sorulmuştur. İstifham edatı hemzenin arkasından tekid ve tahkik edatı  اِنَّ ‘nin kullanılması ve haberin başına tekid lamı getirilmesi de buna delildir. 

Yusuf’un onların sorularına cevap verirken  اَنَا۬ يُوسُفُ وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ (Ben Yusufum, bu da kardeşimdir) diyerek kendi adını zikretmenin yanında  هٰذَٓا (bu) ismi işareti ve  اَخ۪يۘ (kardeşim) kelimelerini de kullanması, takrir anlamını daha da güçlendirmek ve şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kendisinin Yusuf olduğunu ifade etmek içindir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)


 قَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَاۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

 

  اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ

 

Fasılla gelen cümle ta’lîliye hükmündedir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Müsned şart üslubunda haberî isnad formunda gelmiştir.

Şart cümlesi  مَنْ يَتَّقِ , mübteda ve haberden müteşekkil faide-i haber talebî kelamdır. Şart ismi  مَنْ ’in haberi  يَتَّقِ , meczum muzari fiil sıygasında gelerek, hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Aynı üslupla gelen يَصْبِرْ  cümlesi  يَتَّقِ  cümlesine tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir.

فَ  şartın cevabına gelen rabıta harfidir.

Cevap cümlesi olan  فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ , isim cümlesi formunda faide-i haber inkârî kelamdır.  اِنَّ  ile tekid edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkarî kelamdır.

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması telezzüz, teberrük ve kalplerde haşyet uyandırmak içindir. Tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede nefy harfi müsnedün ileyhden sonra gelmiş ve müsned de fiil cümlesi formundadır. Bu terkip hükmü takviye ifade eder. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar edilmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr/1.)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayetin son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyil cümleleri ıtnâb babındandır.

(Allah onların ecrini zayi etmez) değil, [muhsinlerin ecrini zayi etmez] denmesi, idmâc yoluyla, muhsinlerin ecir alacağını gösterir. 

اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ  ibaresinde istiare vardır. Muhsin, çalışıp karşılığında ücret alan biri yerine konulmuştur.

Allah Teâlâ,  فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ  [Doğrusu Allah muhsinlerin mükafatını zayi etmez] buyurarak, mutlak bir mana ifade etmiş ve her muhsini ve bunu yapan herkesi kapsayan bir uslûb kullanmıştır. Böylece bu fiili yapan veya ister bu fiili, ister ihsan kapsamında bir başka fiili yapan olsun her muhsini bu mananın içine dahil etmiştir. Rûhu'l-Me‘ânî'de şöyle yazılıdır: “Bu sıfatı taşıyan herkesi umumi olarak kapsayan bir mana ifade etmesi için zamir zikredilmemiştir. Bu cümle, sabır emrinin sebebini bildirir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c.3, s.355) 

“Şüphesiz Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez, dedi” cümlesinde zamir yerine zahir olarak muhsinin demesi, muhsinin takva ve sabır sıfatını birleştiren kimse olduğunu vurgulamak içindir. (Beyzâvî)

Ayette sabreden ve sakınan kimselerin muhsin sıfatıyla vasıflanacağı bildirilmektedir 

يَتَّقِ - يَصْبِرْ  ve  الْمُحْسِن۪ينَ - مَنَّ  ve  اَنَا۬ - اَنْتَ  kelimeleri arasında mürâât-ı  nazîr sanatı vardır.

اللّٰهُ  ve  يُوسُفُ  kelimeleri ayette ikişer kez tekrarlanmıştır. Reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَنَّ - مَنْ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.
Yusuf Sûresi 91. Ayet

قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِـ۪ٔينَ  ...


Dediler ki: “Allah’a andolsun, gerçekten Allah seni bize üstün kıldı. Gerçekten biz suç işlemiştik.”

ر Esera : Bir şeyin eseri onun onun mevcudiyetine delalet edecek şeyin husule gelmesi/ortaya çıkmasıdır. أَثَرَ ve أثَّرَ fiillerinin ikisi de bu manaya gelmektedir. Çoğulu ise آثار dır. أَثَرْتُ الْعِلْمَ bir bilgiyi rivayet ettim. Mastarı أثارَةٌ , أثْرٌ ve أثْرَةٌ şekillerinde gelir. Bununla temelde bir bilginin eserinin, izinin, işaretinin ardına düşüp onu defalarca/sık sık ya da ağır ağır, adım adım araştırma kastedilir. İf’al kalıbındaki إِيثار – آثَرَ formu kendisinin ihtiyacı olduğu halde başkasını kendisine tercih etmektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 21 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri eser, tesir, müesser, teessür ve müteessirdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  وَ ‘ı fail olup mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli,  تَاللّٰهِ لَقَدْ ‘dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur. 

 تَاللّٰهِ  car mecruru mahzuf kasem fiiline müteallıktır. Takdiri;  نقسم بالله  (Allah’a yemin ederiz) şeklindedir.

لَ  mukadder kasemin cevabına gelen muvattie harfidir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اٰثَرَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اللّٰهُ  lafza-i celâli, fail olup lafzen merfûdur.  عَلَيْنَا  car mecruru  اٰثَرَكَ  fiiline müteallıktır.  


 وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِـ۪ٔينَ

 

وَ  atıf harfidir.  اِنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اِنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri,  إنّنا  şeklindedir. 

كُنَّا  nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

نا  muttasıl zamir  كان ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur.

لَ  harfi,  اِنْ ‘in muhaffefe  اِنَّ  olduğuna delalet eden lâm-ı farikadır.

خَاطِـ۪ٔينَ  kelimesi  كُنَّا ‘nın haberi olup nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler  ي  ile nasb olurlar.

خَاطِـ۪ٔينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  خطأ  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِـ۪ٔينَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli, yemin üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Ayette îcâz-ı hazif vardır. Mecrur olan  تَاللّٰهِ  takdiri  نقسم  (yemin ederiz) olan mahzuf fiile müteallıktır.

Kasemin cevabı olan  لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır.  لَ  mahzuf kasemin cevabına gelen harftir. Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.  

قَدْ  ve  لَ  ile tekid ifade edilen cevap cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

Kasemin cevabına matuf olan  وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِـ۪ٔينَ  cümlesindeki  اِنْ  harfi,  اِنَّ ’den hafifletilmiş tekid harfidir. Takdiri  نا  olan isminin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, onların mahcubiyetlerini belirtmek bakımından latiftir. 

Haberi, lâm-ı farika ile tekid edilmiş ve  كَان ‘nin dahil olduğu isim cümlesidir. 

اِنَّ ’nin haberi olan  كُنَّا لَخَاطِـ۪ٔينَ  cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile sübut ifade ettiğinden, ilaveten  اِنَّ  ile tekid edilmesi cümlenin anlamını iki kat kuvvetlendirmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’nin  haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan, S. 124)

Onların bu kelamı, zımnen tövbe ve istiğfar ifade etmektedir. İşte bundan dolayıdır ki Yusuf (as), bundan sonraki sözlerini söylemiştir. (Ebüssuûd)


Yusuf Sûresi 92. Ayet

قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۜ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ  ...


Yûsuf dedi ki: “Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.

قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۜ

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.  Mekulü’l-kavli,  لَا تَثْر۪يبَ ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. 

تَثْر۪يبَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. Haberi mahzuftur.

عَلَيْكُمُ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine müteallıktır.   الْيَوْمَ  zaman zarfı,  لَا ’nın mahzuf haberine müteallıktır. 

 

 يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ 

 

Fiil cümlesidir.  يَغْفِرُ  merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  fail olup lafzen merfûdur.  لَكُمْۘ   car mecruru  يَغْفِرُ  fiiline müteallıktır. 

 

 وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ

 

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَرْحَمُ  haber olup lafzen merfûdur.

الرَّاحِم۪ينَ  muzâfun ileyh olup  cer alameti  ى  harfidir. Çünkü cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.

الرَّاحِم۪ينَ۟  kelimesi sülâsî mücerred olan  رحم  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mütekellim Hz.Yusuf’tur.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ  cümlesi,  cinsini nefyeden  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi formunda gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede, îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَا ’nın haberi mahzuftur. 

لَا تَثْر۪يبَ  ifadesinde istiare vardır. İbarenin manası  لا تأنيب ولا لوم عليكم [Size azarlama ve kınama yoktur] şeklindedir.  الثرب ; midede ve işkembede bulunan ince yağdır. Emareleri parçalamak ve yüzün ihtişamını gidermek manasında müstear olmuştur. Çünkü yağ gidince bir deri bir kemik kalır ve hoş bir görünüm olmaz. Azarlama da böyledir, ayıplar ortaya çıkar. Ortak yön; kemâlden sonraki eksikliktir. (Mahmud Safî)

لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ  (Size azarlama, paylama, tekdir yoktur) cümlesindeki  تَثْر۪يبَ  kelimesi, işkembeyi kaplayan yağ tabakası anlamındaki  ثرب  kelimesinden türemiştir. İfade, Hz. Yusuf ‘un kardeşlerini azarlamaktan vazgeçip onları affetmesi anlamındadır. Derinin yüzülmesine  تجليد ; tüylerinin yolunmasına/dökülmesine  تقريع  denildiği gibi… Çünkü tüylerin deriden dökülmesi zayıflığın son kertesidir. Bu ifade, şeref ve utanma duygusunu yok edici durumlarda mesel olarak kullanılır.

(İbarenin) anlamı şudur: Bugün size azarlama, paylama, tekdir yoktur; oysa ki bugün sizin azarlanmayı, paylanmayı, tekdir edilmeyi beklediğiniz bir gündü. (Keşşâf II. 473, Kur’an’daki Deyimler ve Zemahşerî’nin Keşşâf’ı, Beyzâvî )

لَا تَثْر۪يبَ  ifadesi, mahiyeti nefyeder. Mahiyetin nefyedilmesi ise mahiyetin fertlerinin tamamının yokluğunu iktizâ eder. Böylece bu ifade, bütün vakitleri ve durumları içine alan bir nefy cümlesi olmuş olur. Buna göre sözün takdiri;  اليوم حكمت بهذا الحكم العام المتناول لكل الأوقات والأحوال [Bugün bütün vakit ve durumları içine alan genel bir hüküm verdim" şeklinde olur. (Fahreddin er-Râzî) 


يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ 

 

Fasılla gelen cümle dua hükmünde istînâfiyedir. Hz.Yusuf’un sözlerinin devamıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haberî isnad olmasına rağmen cümle dua manasındadır. Bu nedenle muktezâ-i zâhirin hilafına durum oluşmuştur. Dolayısıyla,  mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması muhabbet ve mehabet duyguları uyandırmak içindir.

Cümlede fiilin muzari olarak gelmesi hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.

يَغْفِرُ - تَثْر۪يبَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı manevi sanatı vardır. 


وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi, makabline,  وَ ’la atfedilmiştir. İsim cümlesi formunda faide-i haber inkârî kelamdır. Kasr üslubuyla tekid edilmiştir.

İsnadın Allah Teâlâ’ya olması karînesiyle, müsnedin izafetle marife olması kasr ifade eder. İzafetle aynı zamanda az sözle çok anlam ifade edilmiştir.

Merhametlilerin en merhametlisi sadece odur. Vakıaya da uygun olduğu için hakiki ve tahkiki kasrdır. Yani, mevsufa hasredilen sıfat, başkasında hakiki manada bulunmaz ve vakıa da böyledir.

İsim cümleleri zamandan bağımsız olarak, sübut ifade eder. 

اَرْحَمُ - الرَّاحِم۪ينَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَغْفِرُ  ve  اَرْحَمُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Yusuf Sûresi 93. Ayet

اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي يَأْتِ بَص۪يراًۚ وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟  ...


Bu gömleğimi götürün de babamın yüzüne koyun ki, gözleri açılsın ve bütün ailenizi bana getirin” dedi.

Yûsuf babasının, ağlamaktan gözlerinin göremez hale geldiğini öğrenince, kendi gömleğini götürüp babasının yüzüne koymalarını, böylece tekrar görecek duruma geleceğini söyledi. “Gözlerine boz gelmesi” göz yaşına boğulma değil de hastalık olarak anlaşılırsa, açılma olayı bir mûcize olarak kabul edilir. Bir başka yoruma göre de Hz. Ya‘kub’un gözlerine boz gelmesi psikolojik sıkıntıdan kaynaklanmaktadır. Yûsuf babasının üzüntü, sıkıntı ve sürekli olarak göz yaşı dökmekten görme duyusunun zayıfladığını anlamış ve bu sıkıntıyı gidermek üzere gömleğini babasına göndermiştir; Ya‘kub oğlunun sağ olduğu haberini aldığı ve gömleğini yüzüne sürdüğü takdirde olayın vereceği psikolojik rahatlık, sevinç ve mânevî güç, onun bedenini ve görme gücünü kuvvetlendirecek, gözleri görür hale gelecektir (Râzî, XVIII, 206).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 254

اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي يَأْتِ بَص۪يراًۚ

 

Fiil cümlesidir.  اِذْهَبُوا  fiili  ن ‘un hazfiyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı  fail olarak mahallen merfûdur.

بِقَم۪يص۪ي  car mecruru  اِذْهَبُوا  fiiline müteallıktır. Mütekellim zamiri  ى  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

هٰذَا  işaret ismi,  بِقَم۪يص۪ي ‘den bedel veya atf-ı beyandır.

فَ  atıf harfidir.  اَلْقُوهُ  fiili  ن ‘un hazfiyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  عَلٰى وَجْهِ  car mecruru  اَلْقُوهُ  fiiline müteallıktır.

اَب۪ي  muzâfun ileyh olup mukadder kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  ى  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَأْتِ  talebin cevabı olduğu için  illet harfinin hazfi ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdirهُوَ’dir.

بَص۪يراً  failin hali olup fetha ile mansubdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟

 

وَ  atıf harfidir.  أْتُون۪ي  fiili  ن ‘un  hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Sonundaki  ن  vikayedir. Mütekellim zamiri  ى  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

 بِاَهْلِكُمْ   car mecruru  أْتُون۪ي  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَجْمَع۪ينَ۟  kelimesi  اَهْلِكُمْ  için manevi tekitdir. Cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler  ي  ile mecrur olurlar. 

اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي يَأْتِ بَص۪يراًۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hz.Yusuf’un sözlerinin devamıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

هٰذَا  işaret ismi,  بِقَم۪يص۪ي ‘den  bedeldir. Bedel anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Gömleğin önemini vurgulamaktadır.

Aynı üsluptaki  اَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي  cümlesi,  اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا  cümlesine  فَ  ile  atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır.

يَأْتِ بَص۪يراًۚ  ifadesinde بَص۪يراًۚ  kelimesinin  اتى  fiiline isnad edilmesi aklî mecazdır.


 وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟

 

…اِذْهَبُوا  cümlesine  matuf olan  وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır.

وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ  [Ailenizi bana getirin.] ibaresinden sonra  اَجْمَع۪ينَ  kelimesi manevi tekid olarak ıtnâbtır. Yusuf (as)’ın ailesine olan özlemini vurgulamak açısından dikkate değerdir.

يَأْتِ  fiili  ب  harf-i ceri ile kullanıldığında ‘getirmek’ manasına gelir. Arapçada fiillerin harfi cerle manalarının değişmesi tazmindir.

أْتُون۪ي - يَأْتِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

أْتُون۪ي بِ - اِذْهَبُوا بِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

بِاَهْلِكُمْ - اَب۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Aileden murad, Yakub (as) ile ailesinden sayılan kadınlar ve çocuklardır. (Ebüssuûd)

 
Yusuf Sûresi 94. Ayet

وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ  ...


Kervan (Mısır’dan) ayrılınca babaları, “Bana bunak demezseniz, şüphesiz ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum” dedi.

Hz. Yûsuf’un gömleğini getirmekte olan kafile, Mısır’dan ayrılıp Hz. Ya‘kub’un ülkesi olan Ken‘ân iline doğru yola çıkınca, Ya‘kub, kendisine getirilmekte olan gömleğin kokusunu uzaktan hissetti. Bu olayın nasıl meydana geldiği konusunda bazı müfessirler, Allah’ın, bu kokuyu bir mûcize olmak üzere o kadar uzak mesafeden Hz. Ya‘kub’a ulaştırdığı yorumunu yapmışlardır. Elmalılı Muhammed Hamdi bu husustaki yorumları verdikten sonra şöyle der: Hangi şekilde olursa olsun, bu olayın hârikulâde ilâhî bir tervih (kokuyu hissettirme) olduğunda hiç şüphe yoktur. 

Zamanımız ilim felsefesi, bu gibi olağan üstü ruhî olayları açıklayamamakla beraber, inkâr da etmeyip telepati (aracısız iletişim) adı altında tasnif ve mütalaa etmektedir. Acizane kanaatimize göre bu âyet, bize yalnız ruh ilimleri ve mûcize cinsinden bir harikayı tesbit ile kalmıyor, bugünkü teknolojik gelişme açısından dikkate değer ilhamlar da veriyor. Zira görülüyor ki rayiha yani koku kelimesi, rîh yani ‘rüzgâr’ anlamına gelen bir kelime ile ifade buyuruluyor. Bu kelimede ‘iletme’ anlamı daha belirgindir. Halbuki yukarıda da söylediğimiz gibi kafilenin Mısır’dan ayrıldığı anda Ya‘kub’un duyu merkezine bu kokunun ulaşması rüzgâr hızından daha hızlı bir iletişimle olmuştur. O halde, meseleyi kimya veya atom fiziği sahasında izleyerek ses naklinden daha ince bir kanun ile koku kuvveti ve hareketinin zaptedilmesi ve nakledilmesinin dahi elektrik akımından yararlanarak mümkün olabileceği sonucuna varabileceğiz demektir. Gerçi Ya‘kub’un kokuyu duyması fennî bir olay değil, mûcizevî bir olaydır. Ancak âyetin ifadesinden açıkça ortaya çıkan mâna, bu kokunun rüzgâr içinde duyulması ve gömleği taşıyan müjde kafilesinin Mısır’dan ayrıldığı sırada iletilmiş olmasıdır. Bu ise kokunun da havadan bir telsizle şimşek gibi naklinin ve iletilmesinin mümkün olabileceğini, yaratılışta bunun da gizli bir kanunu olabileceğini düşündürür. Şüphesiz ki bunun gerek Mısır’dan gönderilmesi, gerekse böyle bir hızlı titreşimin Ya‘kub tarafından algılanabilmesi ve o kokunun Yûsuf’a ait olduğunu kestirebilmesi, doğrudan doğruya ilâhî tasarrufu gösteren harikalardır. 

Gerek bu bakımlardan, gerek Yûsuf ile Ya‘kub’un birer peygamber olmaları bakımından olay çok yönlü bir mûcizedir. Zira bir insanın yakınındaki birinin kim olduğunu kokusundan tanıyabilmesi bile olağan üstü bir meseledir. Ancak olayın bütünüyle tabiat kanunlarının üstünde bir mûcize olması, bununla ilgili birtakım tabiat kanunlarının mevcut olmasına engel değildir (bk. IV, 2921 vd.).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 255-256

وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّا   kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. 

فَصَلَتِ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَصَلَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  الْع۪يرُ  fail olup lafzen merfûdur. 

Şartın cevabı  قَالَ اَبُوهُمْ ‘dur.

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اَبُوهُمْ  fail olup  harfle îrab olan beş isimden biridir. Ref alameti  و ’dır.

Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olup mahallen mecrurdur.

Mekulü’l-kavli,  اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

ي  muttasıl zamiri,  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

اَجِدُ  kelimesi  اِنَّ ‘nin  haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَجِدُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir.

ر۪يحَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  يُوسُفَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır.

يُوسُفَ  kelimesi gayri munsariftır.  Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْلَٓا  cezm etmeyen şart edatıdır.

اَنْ  ve  masdar-ı müevvel, mahzuf haberin mübtedası olarak mahallen merfûdur. Takdiri;  لولا تفنيدكم لي موجود  şeklindedir.

تُفَنِّدُونِ  fiili,  ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Hazf edilen  ي  ise mef‘ûlün bihtir.

Burada bir  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir.

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri;  لصدّقتموني  şeklindedir.

تُفَنِّدُونِ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  فند ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ

 

وَ  istînâfiye,  لَمَّا  şart harfidir. Önceki ayetle bu ayet arasında meskutun anh mevcuttur.

Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi aynı zamanda muzâfun ileyh olan  فَصَلَتِ الْع۪يرُ  cümlesidir ve müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın cevabı  فَ  karînesi olmadan gelen  قَالَ  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli,  اِنَّٓ  ve lam-ı muzahlaka olmak üzere iki unsurla tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Hz.Yakub, çevresindekilerin inanmayacakları endişesiyle sözlerini, birden fazla tekidle pekiştirmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ [Kafile ayrılınca]  Şam'a gitmek üzere Mısır'dan çıkıp yola koyulunca demektir. Bu anlamda olmak üzere; "Ayrıldı, ayrılmak" denildiği gibi; "Onu ayırdım, ayırmak" diye de kullanılır. O halde bu fiil hem lâzım (geçişsiz), hem müteaddî (geçişli)dir. (Kurtubî) 


 لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

لَوْلَٓا , cezm etmeyen şart harfidir. 

اَنْ  ve akabindeki  تُفَنِّدُونِ  cümlesi, masdar teviliyle mübteda konumundadır. Masdar-ı müevvel cümlesi muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübtedanın haberi mahzuftur. Cümlenin takdiri …لولا تفنيدكم لي موجود  [Beni kınamasaydınız, bana bunak demeseydiniz, … vardır.] şeklindedir. Mübteda konumundaki masdar-ı müevvel ve mahzuf haberi, şart cümlesidir. 

لَوْلَٓا ‘nın cevabı da mahzuftur. Takdiri  لصدّقتموني  [Muhakkak beni tasdik ederdiniz] olan mahzuf cevap cümlesi ile birlikte terkip, şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. 

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’, şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Ayette îcâz-ı hazif vardır.  لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ  şart cümlesinin cevabı mahzuftur. Bu cevap şöyle takdir edilir: Beni tasdik edersiniz, yahut o yakındır, derim. (Beyzâvî)

تُفَنِّدُونِ  kelimesinde mütekellim zamiri hafiflik için hazfedimiştir. Vikaye olan  نِ  harfindeki kesra, buna işarettir. (Âşûr)

İnkârî görünümünde (şüphesinde) olduğu için  لَٓا  ve  اَنْ  ile haber tekid edilmiştir. Bu sebeple arkasından  لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ  sözü gelmiştir. (Âşûr)   

الفند :  التفنيد ‘de nispet etmek anlamında olup bu da yaşlılık sebebiyle bunamak, aklı bakımından gel-git olmak demektir ki bu, aşırı yaşlılıktan ötürü meydana gelen bir rahatsızlıktır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)


Yusuf Sûresi 95. Ayet

قَالُوا تَاللّٰهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ  ...


Onlar da, “Allah’a yemin ederiz ki sen hâlâ eski şaşkınlığındasın” dediler.

قَالُوا تَاللّٰهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  وَ ‘ı fail olup mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli,  تَاللّٰهِ  ‘dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

تَاللّٰهِ  car mecruru mahzuf kasem fiiline müteallıktır. Takdiri;  أقسم  (Yemin ederim) şeklindedir.

Kasemin cevabı  اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ ’dir.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كَ  muttasıl zamiri,  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

ف۪ي ضَلَالِكَ  car mecruru  اِنَّ ‘nin  mahzuf haberine müteallıktır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

الْقَد۪يمِ  kelimesi  ضَلَالِكَ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

قَالُوا تَاللّٰهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli, yemin üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Ayette îcâz-ı hazif vardır. Mecrur olan  تَاللّٰهِ  takdiri  أقسم  (Yemin ederim)  olan mahzuf fiile müteallıktır.

Kasemin cevabı olan  اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ  cümlesi,  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ف۪ي ضَلَالٍ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dalalet, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dalalet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Sapkınlıktaki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

الْقَد۪يمِ  kelimesi  ضَلَالِكَ   kelimesinin sıfatıdır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

ف۪ي  harf-i ceri asıl olarak maddi şeyler için zarfiyet manasındadır. Burada hissi bir konuda kullanılması tebei istiare oluşturmuştur. Yakub (as)’ın durumu zarfa benzetilmiştir. Câmî’ her ikisinde de mevcut olan mutlak irtibat ve alakadır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Buradaki  ضَلَا ل  kelimesinin yakın anlamı şaşkınlık ve yoldan çıkma, uzak anlamı ise sevgidir. Zihinde ilk olarak sapıtmayı çağrıştıran bu kelimeyi kullanarak babalarının sevgisini örten Yusuf’un (as) kardeşleri, Yakub’un (as) oğluna tutkusunu arka plana iterek ve kelimeye ilk anlamını yükleyerek onu bir hata ve yanlışa sürüklenme ile nitelemişlerdir. Yusuf’u (as) bize tercih etme yanlışını yapmaya devam ediyorsun demişlerdir.

Fakat kullandıkları ifadeyi aynıyla Kitabına alan Rabbimiz, kelimenin uzak anlamıyla “Sen hala Yusuf’a olan o sevgini devam ettiriyorsun” diyerek Yakup’un çocuklarının içinde bulundukları yanlışı yine o kelimeye yüklediği tevriye ile anlatmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)

Bu ayette tevriye sanatı vardır.  ضَلَا ل  kelimesi yakın anlamı olan sapkınlık değil, uzak manası olan aşırı sevginin sebep olduğu şaşkınlık manasındadır. Buna da önceki ayet delalet eder. Önceki ayette Hz. Yakub “Bana bunak demezseniz Yusuf’un kokusunu alıyorum” demişti. Etrafındakiler de Yusuf’un öldüğünü sandıkları için Hz. Yakub’un ona olan sevgisinden ve özleminden şaşkına döndüğünü ifade etmek istemişlerdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

تَاللّٰهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ   (Vallahi sen hala şaşkınlığındasın!) cümlesinde kardeşler sözlerini yemin,  اِنَّ  ve  لَ  edatlarıyla pekiştirdiler. Pekiştirici edat türleri arka arkaya geldiği için bu tür ifadeye edebiyatta ‘’haber-i inkâri‘’ denir. (Safvetü't Tefasir)

Ayetteki ”dalalet", iman ve hidayetin karşıtı olan dalâlet manasında değildir. Eğer Yakub'a bu manada sapıklık isnad etselerdi, kendileri kâfir olurlardı. Buradaki dalâlet, hata ve şaşkınlık anlamındadır. (Ruhu’l Beyan)


Günün Mesajı

Allah'ın rahmetinden ümit kesmemek ve kişinin yitirdiği eşya ya da şahısları araştırıp bulmaya çalışması gerekir.

Anne babaya itaat Allah'a ibadettir.

Yusuf'un as babasına ve kardeşine şefkati ve onlara yumuşak kalpli davranması dikkat çekici bir özelliktir.

Takva ve sabır başarılı olmanın ve dereceleri yükseltmenin sebeplerindendir.

Hatayı kabul etmek bir mertliktir.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Derler ki, kimi insan vardır, gönlü hep bir ağıt yakar. Elde edemediklerinin peşinden koşar durur. Yanındakilere, sanki pencerenin dışından bakar. Elinde olup da kıymetini bilemediği her kaybının arkasından ağlar. Gelecekle geçmişinin arasında mekik dokuduğu için; şimdi, parmaklarının arasından akar gider. Acabalarıyla, keşkelerini yorganı yaptığından dolayı üşür. Aynı hatanın etrafında, bir pervane gibi döner durur. Eninde sonunda geleceğini bildiği ölümü; yaşamaktansa, beklemeyi seçer.

Hz. Yakub’un oğullarına verdiği nasihati ile aklı başına gelir. ‘Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez!’ Yıllardır ayrılmadığı yorganını üstünden atar. Kaybettiklerinin ve kavuşamadıklarının çığlıklarına kulaklarını tıkar. Şükretmenin ve ümit etmenin lezzetine varır. Huzuru yanlış yerlerde aradığını keşfeder. Geçmişinden geleceğe, her olanın ve her olmayanın ardında gizlenen bir sebebin varlığını kavrar. Geç mi kaldık vesveselerine aldırmadan, şimdi’yi değerlendirmek için koşar. Çünkü bilir ki aldığı her nefes, geç kalmadığının alametidir. Ve bu defa bu alametleri harcamaya niyeti yoktur.

Rabbim! Huzuru ve mutluluğu, doğru zaman ve yerlerde aramamda yardımcım ol. Bilmediğim ve hakkımda hayırlı olmayacakları istemekten. Heyecanına kapılıp, resmin küçük bir parçasının güzelliğine aldanıp, cahilce kararlar almaktan Sana sığınırım. İstemeyi nasip eden Rabbim, dilime ve gönlüme; hakkı ve hayrı istet. Hakkımda hayırlı olanı gözüme güzelleştir, gönlüme ısındır. Hayırsız olanı gözüme çirkinleştir, gönlümden uzaklaştır.

Amin.

***

Haksızlığa uğradığını düşünen kişilerin verdiği nefsani tepkiler ortaktır. Öfke ve üzüntü gibi duygular ile onlardan doğan düşünceler kişiyi haklılığında emin kılar ve harekete geçmesi için acele ettirir. Aklındakilerle hissettiklerini olduğu gibi ya da farklı bir kılıfla paylaştıktan sonra karşı tarafın haksızlığını itiraf etmesini bekler. 

Herkes küçük ya da büyük haksızlığa uğrar. Hatta kendisi de kimi haksızlıklara bulaşır. Belki insanı belli bir olgunluğa ulaştıran; haksızlıklar karşısında doğru tepkileri vermeyi öğrenmesidir. Haklılığını savunması gerektiği bir gerçek ile özünde görmezden gelebileceği önemsiz bir mesele arasındaki farkı bilmesidir. Sadece kendisini ilgilendiren durumlarda değil, alenen yapılan zulümlere karşı sesini yükseltmesidir. Haklı olduğunu duyma sevdasına kapılıp intikam almaktan öte, doğru sebeplere dayanarak doğru adımlar atmasıdır. Doğru tepkilerden sonra yapılanları şahsına yorumlamak yerine haksızlığı yapan kişiye bırakmayı bilmesi ve bu anıyı peşinden sürüklemek yerine o kişiyi de Allah’a teslim edip yoluna devam etmesidir.

Yaş ilerledikçe, insan evladının kafa yapısı değişir ve tek başına haklı olduğunu duymanın dışında bir gerçeğe ihtiyaç duyduğunu farkeder. Kalbine, Allah’a olan sarsılmaz güven duygusunu ve O’ndan hiçbir konuda ümit kesmemeyi yerleştirmeyi arzular. Zira bazı yaraları Allah’tan başkasının saramayacağını ve dünyalık hiçbir nimetin, Allah katındaki mükafatların yerini tutamayacağını bilir. Kendisine itiraf etmekten hoşlanmasa bile insan olarak kendisinin de birçok haksızlığa yakın olduğunu, Allah’ın emirleri karşısında haddini bilmesi gerektiğini ve ne olursa olsun affedilme umuduna ihtiyaç duyduğunu kabul eder.

Ey Allahım! Haksızlığı yapan ile haksızlığa uğrayanın halini en iyi bilensin. Haksızlığa uğramaktan, haksızlık yapmaktan ve herhangi bir haksızlığa dahil olmaktan muhafaza buyur. Haksızlık yapmaya alışmışın ahlaksız haline benzemekten ve böylesinin şerrinden muhafaza buyur. Yapılması gerekenlerin ardından dünyalık hırsları birer yük gibi taşımaktansa tam bir teslimiyet ile Sana havale edenlerden eyle.

Ey Allahım! Kelamında buyurduğun üzere hz. Yusuf kardeşlerine şöyle demişti: “Bugün yaptıklarınız yüzünüze vurulmayacak, Allah sizi affetsin! O merhametlilerin en merhametlisidir.” Mahşer günü bizi buna benzer bir müjde ile karşılaşanlardan ve affına mazhar olanlardan eyle. Hz. Yakub’un hz. Yusuf’un kokusunu aldığı gibi bizi de cennet kokusunu alanlardan ve cennet nimetlerine kavuşanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz: @zeynokoloji