وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِـعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاصْبِرْ | tut (sabret) |
|
| 2 | نَفْسَكَ | nefsini |
|
| 3 | مَعَ | beraber |
|
| 4 | الَّذِينَ |
|
|
| 5 | يَدْعُونَ | yalvaranlarla |
|
| 6 | رَبَّهُمْ | Rablerine |
|
| 7 | بِالْغَدَاةِ | sabah |
|
| 8 | وَالْعَشِيِّ | akşam |
|
| 9 | يُرِيدُونَ | isteyerek |
|
| 10 | وَجْهَهُ | rızasını |
|
| 11 | وَلَا | ve |
|
| 12 | تَعْدُ | sapmasın |
|
| 13 | عَيْنَاكَ | gözlerin |
|
| 14 | عَنْهُمْ | onlardan |
|
| 15 | تُرِيدُ | isteyerek |
|
| 16 | زِينَةَ | süsünü |
|
| 17 | الْحَيَاةِ | hayatının |
|
| 18 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 19 | وَلَا | ve |
|
| 20 | تُطِعْ | itaat etme |
|
| 21 | مَنْ | kişiye |
|
| 22 | أَغْفَلْنَا | alıkoyduğumuz |
|
| 23 | قَلْبَهُ | kalbini |
|
| 24 | عَنْ |
|
|
| 25 | ذِكْرِنَا | bizi anmaktan |
|
| 26 | وَاتَّبَعَ | ve tâbi olan |
|
| 27 | هَوَاهُ | keyfine |
|
| 28 | وَكَانَ | ve olan |
|
| 29 | أَمْرُهُ | işi |
|
| 30 | فُرُطًا | aşırılık |
|
Aşeye عشي :عَشِيٌّ güneşin batışı ile sabah vakti aralığındaki süredir. عِشَاء ise akşam namazından yatsıya kadar olan süredir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 14 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اصْبِرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. نَفْسَكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ك muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَعَ zaman zarfı اصْبِرْ fiiline mütealliktir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يَدْعُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْغَدٰوةِ car mecruru يَدْعُونَ fiiline mütealliktir. الْعَشِيِّ atıf harfi و ’la makabline matuftur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında irab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ
يُر۪يدُونَ cümlesi يَدْعُونَ ’deki failinin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يُر۪يدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. وَجْهَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْدُ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَيْنَاكَ fail olup müsenna olduğu için ref alameti elif ’ tir. Sonundaki نَ izafetten dolayı hazf edilmiştir. Muttasıl zamir ك muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَنْهُمْ car mecruru تَعْدُ fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi ورد ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِـعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً
Cümle عَيْنَاكَ ’deki muhatap zamirinin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. تُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. ز۪ينَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَيٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُطِـعْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَغْفَلْنَا ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اَغْفَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. قَلْبَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَنْ ذِكْرِنَا car mecruru اَغْفَلْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. اتَّبَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. هَوٰيهُ mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَمْرُهُ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فُرُطاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُطِـعْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi طوع ’dir.
اَغْفَلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi غفل ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اتَّبَعَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ
Ayetin ilk cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki …وَاتْلُ cümlesine, atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مَعَ zaman zarfı اصْبِرْ fiiline mütealliktir. Muzâfun ileyhi konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sabah akşam Rabblerini ananlara ait olan هُمْ zamirine رَبَّ lafzının muzâf olması onları tazim ve tekrim içindir.
بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ [Sabah akşam] ifadesi “her zaman”dan kinayedir.
الْغَدٰوةِ [Sabah] - الْعَشِيِّ [Akşam] kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Rablerini andıkları vakitlerin sabah ve akşam olarak sayılması taksim sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ cümlesi, يَدْعُونَ ’nin failinden hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. وَ ’la gelmeyen bu hal cümlesi onların bu hallerinin sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.
وَجْهَهُ ibaresi, Allah’ın kuluna ikbalinden mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَجْهَهُ [Onun yüzü] ibaresi istiaredir. Yüz (وَجْهَ) bir şeyin zatı ve kendisi demektir. Ya da burada rızası kelimesi hazfedilmiştir. Îcaz-ı hazif şeklinde bir hükmî mecaz vardır.
Allah Teâlâ’nın rızasını (vechini) dilemektan maksat, ihlasla O’na ibadet etmektir. Bu kaydın zikredilmesi, nehyin (kovma) illetini tekid içindir. Zira ihlas, kovmanın zıddı olan ikramın en kuvvetli sebeplerinden biridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, En’am 52)
صْبِرْ [Sabır] kelimesinin asıl manası, engellemek, alıkoymak, hapsetmektir. Hz. Peygamberin (s.a.v) insanları “masbûre”den nehyetmesi de bu manadadır. Masbûre ise bir yere hapsedilip geriden bir şey atılarak öldürülen hayvan demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ [Kendini tut] ibaresi onu hapset ve sabit kıl, مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ [Sabah akşam Rablerine dua edenlerle] ibaresi bütün vakitlerinde yahut gündüzün iki ucunda demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Kureyş'in ileri gelenleri bir araya geldiler ve Hz. Peygambere (s.a.v), “Sana iman etmemizi istiyorsan şu fakirleri yanından kov. Biz geldiğimizde onlar bulunmasınlar. Onlar için yanına gelecekleri ayrı bir vakit ayır.” dediler. Allah Teâlâ bunun üzerine, “Sabah akşam Rablerine dua edenleri, yanından kovma.” ayetini indirdi ve “Onları kovmanın caiz olmayacağını belirterek aksine onlarla otur, onlarla uyum içinde ol, onlara kıymet ver. Kâfirlerin sözlerine aldırma. Kâfirlere, yanına gelseler de gelmeseler de değer verme.” buyurmuştur. Binaenaleyh bu hadise, kendinden önceki ayetlerde anlatılanlardan ayrı, başlı başına bir şeydir. Bu ayetin bir benzeri de En'am Suresindeki, “Sabah akşam Rablerine dua edenleri yanından kovma.” ayetidir. Cenab-ı Hak o ayette, Hz. Peygamberin o kimseleri kovmasını yasaklamış, bu ayette ise onlarla beraber oturmayı, onlara karşı sabır göstermeyi emretmiş ve “Candan sebat et.” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِـعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً
Cümle, atıf harfi وَ ’la …وَاصْبِرْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından da mutabakat vardır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا cümlesi, عَيْنَاكَ ‘deki zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Muzâfun ileyhten hal, mümkün olmuştur. Çünkü muzâf, muzâfun ileyhin cüzüdür.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَلَا تُطِـعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle … وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
لَا تُطِـعْ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sıla cümlesi olan اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
اَغْفَلْنَا fiilinin Allah’a ait azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Veciz anlatım kastıyla gelen ذِكْرِنَا izafetinde ذِكْرِ kelimesinin azamet zamirine izafesi, onun şeref ve itibarının yüksekliğini göstermiştir.
يَدْعُونَ - تَعْدُ kelimeleri arasında ise cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ cümlesi atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اتَّبَعَ هَوٰيهُ ibaresinde istiare sanatı vardır. اتَّبَعَ fiili هَوٰيهُ ‘a nisbet edilerek heva, kişileştirilmiş, arkasından gidilen, takip edilen bir lidere benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Müsned olan فُرُطاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ cümlesiyle تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الْحَيٰوةِ - الدُّنْيَا ve قَلْبَهُ - عَيْنَاكَ kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَا تُطِـعْ - وَاتَّبَعَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, وَاصْبِرْ - فُرُطاً kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
يُر۪يدُونَ - تُر۪يدُ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Hz. Peygamberin boyun eğmemesi gereken kimselerin; kalplerinin gafil kılınmış olması, boş arzularına uymaları ve işlerinin aşırılık olduğu özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
فُرُطاً , haddi aşan demektir. Leys, “فرط : Aşırı demektir. Nitekim Arapçada, ‘شان فلان فرط (Falancanın her işi fart'dır yani aşırılıktır.) denir demiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ sonra, وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ [Gözlerini onlardan ayırma.] buyurmuştur. Bu fiil عَنْ harf-i ceri ile müteaddi olur. Bu harf-i cer, uzaklık manası taşır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Fiilin faili, iki gözdür. ك zamirine muzâf olduğu için tesniye ن 'u düşmüştür.
وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ ve ولا تُعَدِ şeklinde de okunmuştur. اَغْفَلَنَا şeklinde de okunmuştur ki o zaman fiil kalbe isnat edilir, mana da kalbi bizi onu unutup da sorumlu tutmayacağımızı zannetti şeklinde olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Cenab-ı Hak تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا [Dünya hayatının zinetini arzu ederek] buyurmuştur. Bu, hal cümlesidir. [Kalbini bizi anmaktan gaflet verdiğimiz] buyruğundan, haktan yüz çevirmek, [heva ü hevesine uyanı] buyruğunda ise halka yönelmek kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Bu kelam, şu hususa dikkat çekmektedir: O kodaman kâfirlerin Peygamberimize bu teklifte bulunmalarının sebebi, onların kalplerinin, Allah'tan ve O'nun cihetinden gafil olması ve hissiyata tamamen dalmalarıdır. Bundan dolayı da onlar, gerçek şerefin, bedenin süsü ile değil fakat ruhun ziyneti ile olduğunu kavrayamamışlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)