Nûr Sûresi 22. Ayet

وَلَا يَأْتَلِ اُو۬لُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ اَنْ يُؤْتُٓوا اُو۬لِي الْقُرْبٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَالْمُهَاجِر۪ينَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۖ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُواۜ اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  ٢٢

İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا ve
2 يَأْتَلِ yemin etmesinler ا ل و
3 أُولُو sahipleri ا و ل
4 الْفَضْلِ fazilet ف ض ل
5 مِنْكُمْ sizden
6 وَالسَّعَةِ ve servet و س ع
7 أَنْ
8 يُؤْتُوا (bir şey) vermemeğe ا ت ي
9 أُولِي sahipleri (akrabalara) ا و ل
10 الْقُرْبَىٰ yakınlık (akrabalara) ق ر ب
11 وَالْمَسَاكِينَ ve yoksullara س ك ن
12 وَالْمُهَاجِرِينَ ve hicret edenlere ه ج ر
13 فِي
14 سَبِيلِ yolunda س ب ل
15 اللَّهِ Allah
16 وَلْيَعْفُوا ve affetsinler ع ف و
17 وَلْيَصْفَحُوا ve hoşgörsünler ص ف ح
18 أَلَا
19 تُحِبُّونَ sevmez misiniz? ح ب ب
20 أَنْ
21 يَغْفِرَ bağışlamasını غ ف ر
22 اللَّهُ Allah’ın
23 لَكُمْ sizi
24 وَاللَّهُ ve Allah
25 غَفُورٌ bağışlayandır غ ف ر
26 رَحِيمٌ esirgeyendir ر ح م
 
Yukarıda (11. âyet) geçen iftiranın başını Abdullah b. Übey çekmiş, bir iki erkek ile Peygamberimiz’in eşi Zeyneb bint Cahş’ın, Hz. Âişe’yi kıskanan kız kardeşi Hamne de, bu çirkin iftiranın yayılmasına sebep olmuşlardı. Erkeklerden biri, Hz. Ebû Bekir’in halasının oğlu olup kendisine devamlı yardımda bulunduğu Mistah idi. İddianın iftiradan ibaret olduğu kesinleşince Hz. Ebû Bekir, bu nankör yakınına artık yardım etmeyeceğine yemin etti. Bu âyet nâzil olunca da, “Vallahi Allah’ın beni bağışlamasını arzu ederim, bunu her şeye tercih ederim” diyerek yeminini bozdu ve yardıma devam kararı aldı. İslâm ahlâkında “kötülüğe karşı iyilikle muamele etmek” kuralı vardır. Fıtratı, temel insanlık nitelikleri bozulmamış insanları ıslah etmenin, kötü yoldan çevirmenin, yeniden erdemli topluluğa katmanın yollarından biri de budur.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 63
 

  Vese'a وسع :  Genişlik, ferahlık, bolluk ve zenginlik anlamlarına gelen سَعَة sözcüğü; mekanları ve halleri kudret ve cömertlik gibi özelliklerle tanımlamak için kullanılır. وَسِعَ الشَّيْءُ falan şey genişledi demektir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 32 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri vasi', vus'at, tevsi ve tevessu'dur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

وَلَا يَأْتَلِ اُو۬لُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ اَنْ يُؤْتُٓوا اُو۬لِي الْقُرْبٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَالْمُهَاجِر۪ينَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۖ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  يَأْتَلِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir.  اُو۬لُوا  fail olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için ref alameti  و ’dır. Aynı zamanda muzâftır. الْفَضْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

مِنْكُمْ  car mecruru  اُو۬لُو ’nin mahzuf haline mütealliktir.  السَّعَةِ  atıf harfi و ’la  الْفَضْلِ  ‘e matuftur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  في  harf-i ceriyle  يُؤْتُٓوا  fiiline mütealliktir.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُؤْتُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اُو۬لِي  mef’ûlun bih olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ي ’dir. Aynı zamanda muzâftır. الْقُرْبٰى  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

الْمَسَاك۪ينَ  atıf harfi  و ’la makabline matuftur. الْمُهَاجِر۪ينَ  atıf harfi و ’la makabline matuftur.  ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  الْمَسَاك۪ينَ ‘ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَأْتَلِ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  ألو ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

يُؤْتُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  اتى ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

الْمُهَاجِر۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müfâ’ale babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُواۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

لْ  emir lam’ıdır.  يَعْفُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  يَصْفَحُوا  fiili, atıf harfi و ’la makabline matuftur.  

لْ  emir lam’ıdır. يَصْفَحُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 


اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. اَلَا  tahdîd ve arz ifade eder. Hemze ve nâfiye (olumsuzluk) lâ (لا ) ‘sının birleşmesiyle ortaya çıkan mürekkep bir edattır.

تُحِبُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَغْفِرَ   fetha ile mansub muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  لَكُمْۜ  car mecruru يَغْفِرَ  fiiline mütealliktir. 

Genel olarak diyebiliriz ki: اَلَا  isim cümlesinin başına geldiği zaman  اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ [Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de… (Yunus  Suresi, 62)] ayetinde olduğu gibi tenbih ifade eder. Fiil cümlesinin başına geldiği zaman ise arz ve tahdîd ifade eder. Edatın taşıdığı diğer anlamların da arz ve tahdîdle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Bu edat Kur'an-ı Kerim’de en çok kullanılan tahdîd edatlarındandır. (Hüseyin Ersönmez, Arap Dilinde Tahdîd Üslûbu ve Türkçeye Çeviri Problemi) 

اَلَا ; Konuşmacı dinleyenlerin dikkatini çekmek,onları uyarmak ve konuşacağı sözün önemini belirtmek için konuşmasını bu edatla başlatır.Onun için bu edata istiftah ve tembih edatı denilmiştir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

تُحِبُّونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  حبب ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  غَفُورٌ  haber olup damme ile merfûdur.  رَح۪يمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

غَفُورٌ -  رَح۪يمٌ ; mübalağa sıygasındadır. Mübalağalı ism-i fail kalıp bu vasfın mevsufta surekli var oluşuna, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَا يَأْتَلِ اُو۬لُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ اَنْ يُؤْتُٓوا اُو۬لِي الْقُرْبٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَالْمُهَاجِر۪ينَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۖ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

مِنْكُمْ  car-mecruru, fail olan  اُو۬لُوا ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَالسَّعَةِ , tezayüf nedeniyle muzafun ileyh konumundaki  الْفَضْلِ ‘ye atfedilmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُؤْتُٓوا اُو۬لِي الْقُرْبٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَالْمُهَاجِر۪ينَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۖ  cümlesi, mahzuf  في  harf-i ceriyle  يَأْتَلِ  fiiline mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

اَنْ يُؤْتُٓوا  [Vermemeye…] ifadesinde hazif yoluyla îcaz vardır. Takdiri:  اَنْ لاَ يُؤْتُٓوا  şeklindedir. Manadan anlaşıldığı için  لاَ  edatı hazfedilmiştir. Bu, Arap dilinde çoktur.

يُؤْتُٓوا  fiilinde cem’, yardım yapılacak kimselerin, Allah yolunda hicret edenler, miskinler ve yakınlık sahipleri şeklinde sayılmasında ve vermemeye yemin etmesi istenmeyen kişilerin fazilet ve varlık sahibi şeklinde sayılmasında taksim sanatı vardır.

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde, lafzâ-i celâle muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve şeref ifade eder.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır.  سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır.  Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

الْفَضْلِ - السَّعَةِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يَأْتَلِ  fiili, yemin etti anlamındaki  الألية  kökünün  اِفْتِعال  kalıbında olan  ائتلى  mazi fiilinin muzarisidir.

Müfessirler, ayetteki  اُو۬لُوا الْفَضْلِ [fazilet sahibi] ifadesiyle Hz. Ebubekir'in kastedildiği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu ayet, Hz. Peygamberden (s.a.v) sonra Hz. Ebubekir’in (r.a), insanların en faziletlisi olduğuna delalet etmektedir. Çünkü bu ayette bahsedilen fazilet ya dünyevi ya da dinîdir. Dünyevi olamaz. Çünkü Allah Teâlâ bunu, onu medh sadedinde zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

يَأْتَلِ ’nin Arapların, kişi gayretinden bir şey esirgemediğinde kullandıkları  ما ألوت جهدا  (gayrette kusur etmedim) ifadesinden alındığı da söylenmiştir. Hasan-ı Basrî’nin  ولا يتأل  şeklindeki kıraatı birinci görüşü destekler. Mana şöyledir: İyiliğe ihtiyacı olanlara iyilik etmemek üzere yemin etmesinler. Yahut işledikleri suçtan dolayı onlarla bunlar arasında husumet bulunsa da onlara iyilik etme hususunda kusur etmesinler. Onlara af ve bağışla dönsünler, hata ve günahlarının çokluğuna rağmen Rablerinin kendilerine ne yapmasını umuyorlarsa kendileri de onlara öyle yapsınlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Akrabalara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere kelimeleri bir mevsûfun sıfatlarıdır yani kendinde bunu toplayan insanlara demektir. Çünkü bu kelam böyle olanlar hakkındadır. Ya da sıfatları onların yerine kullanılan mevsûfların sıfatlarıdır, o zaman maksadı ifadede daha mübalâğalı olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ iftira edenleri, onların sözlerine itibar edenleri (geçen ayetlerle) terbiye ettiği gibi artık Mistah'a (kızı Âişe'ye iftira ettiğinden dolayı), bir daha infak (yardım) etmeyeceğine yemin ettiği için Hz. Ebubekir’i (r.a) eğitip, terbiye etmiştir. Müfessirler şöyle demişlerdir: “Ayet, Hz. Ebubekir (r.a) hakkında nazil olmuştur. Çünkü o artık Mistah'a infak etmeyeceğine yemin etmişti. Mistah ise onun teyzesi oğlu olup elinde yetişmiş bir yetimdi. Hz. Ebubekir, hem Mistah'a hem de onun yakınlarına yardım ediyordu. İfk ile ilgili ayet inince Hz. Ebubekir (r.a) onlara, “Kalkın, defolun. Artık ne siz bendensiniz ne de ben sizdenim. Hiçbiriniz artık yanıma yaklaşmayın.” dedi. Bunun üzerine Mistah: “Allah aşkına, İslam aşkına... Akrabalık ve sıla-ı rahim hatırına bizi başkalarına muhtaç etme. İşin başında bizim bir günahımız yoktu.” deyince Hz. Ebubekir (r.a) ona: “Konuşmadıysan da güldün.” dedi. Mistah, “Bu, Hassan'ın sözüne şaşmamdan dolayı idi, yoksa bir gülme (sevinç) değildi.” dedi ise de Hz. Ebubekir (r.a) onun bu mazeretini kabul etmeyerek, “Haydi gidin, uzaklaşın. Çünkü Allah Teâlâ sizin için bir mazeret bildirmedi ve bir çıkış kapısı göstermedi.” dedi. Bunun üzerine onlar, nereye gideceklerini, kime başvuracaklarını bilemez bir şekilde çıktılar. Derken Hz. Peygamber (s.a.v), Hz. Ebubekir’e (r.a), Allah Teâlâ'nın onları kovmamasını emreden bir ayet indirdiğini haber vermek üzere ona bir adam gönderdi. Hz. Ebubekir (r.a), haberi alır almaz, tekbir getirdi ve buna çok sevindi. Hz. Peygamber (s.a.v) ilgili ayeti, ona okudu. Hz. Peygamber (s.a.v), “Allah'ın size mağfiret etmesini sevmez misiniz?” ayetine gelince o: “Evet, Ya Rabbi beni affetmeni can-u gönülden arzu ederim.” deyip yaptıklarından vazgeçti. Evine gidince Mistah ve yakınlarına haber salıp onları kabul edeceğini bildirerek: “Allah'ın indirdiği hüküm başım gözüm üstüne... Size yaptığımı ve söylediğimi, Allah size gazap ettiğini (önceki ayette) bildirdiği için yapmıştım. Fakat Allah sizi affedince size merhaba hoş geldiniz.” diyorum dedi ve Mistah'a daha önce yaptığı yardımın iki mislini yapmaya başladı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak, Mistah'ı bu iftirada bulunmasından sonra bile Allah yolunda hicret edenlerden olarak vasfetmiştir ki bu bir medh ve övgü ifade eder. Binaenaleyh bu onun Allah yolunda muhacir olmanın sağladığı sevabın, iftiraya teşebbüs etmesiyle boşa gitmediğine delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُواۜ 

 

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَلْيَعْفُوا  cümlesine dahil olan  لْ , emir lamıdır. İstînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Aynı üslupta gelen  وَلْيَصْفَحُوا  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  وَلْيَعْفُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

وَلْيَعْفُوا - لْيَصْفَحُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


 اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْۜ 

 

İstinafiyye olarak fasılla gelen cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze istifham, لَا nefiy harfidir. Menfi muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen teşvik ve ikaz amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْۜ  cümlesi, masdar teviliyle  تُحِبُّونَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Rummânî,  اَلَا  edatının arz, tahdîd ve tenbih gibi üç farklı anlamına değinmiştir. Bunun yanı sıra edatın temennî ifade ettiği de aktarılır. İbni Hişam bu edatın beş farklı manaya geldiğini söylemiştir. Bunlar tenbih, tevbih-inkâr, temenni, nefyi istifham ve arz-tahdîddir. Edatın içerdiği bu manalardan arz ve tahdîd ifade etmesi için fiilin başına gelmesi şart koşulmuştur. Genel olarak diyebiliriz ki:  اَلَا  isim cümlesinin başına geldiği zaman  اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ [Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de…] (Yunus  Suresi, 62) ayetinde olduğu gibi tenbih ifade eder. Fiil cümlesinin başına geldiği zaman ise arz ve tahdîd ifade eder. Edatın taşıdığı diğer anlamların da arz ve tahdîdle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Bu edat Kur'an-ı Kerim’de en çok kullanılan tahdîd edatlarındandır. (Hüseyin Ersönmez, Arap Dilinde Tahdîd Üslûbu ve Türkçeye Çeviri Problemi)

Cümleye dahil olan  اَلَا  edatı, tahdîd ilişkisi kurar. Fiilin teşvik yoluyla ve şiddetli bir şekilde yerine getirilmesini talep eder. Arz için kullanıldığında ise fiilin yumuşak bir biçimde yapılması istenir. 

Arz: Bir şeyin yapılmasını nazikçe, kibarca, yumuşaklık ve tatlılıkla istemektir. Arzda sertlik söz konusu değildir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْ [Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misi­niz?] ayetinde muhatap Ebubekir'dir. İbarenin çoğul gelmesi, tazim içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)


 وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil  اللّٰهِ  isminin müsnedün ileyh olarak zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin  tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah'ın  غَفُورٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf  sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

يَغْفِرَ- غَفُورٌ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle veya aynen tekrarlanmıştır. Böyle cümleler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet  Suresi 44, C. 2, s. 189)

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Bu kelam, affetmek için büyük bir teşvik ve karşılığının verileceğine dair de üstün bir ilâhi vaattir. Yani siz, Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? işte bu, o bağışlamayı gerektiren hususlardandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)