Nûr Sûresi 35. Ayet

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌۜ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍۜ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌۙ  ٣٥

Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اللَّهُ Allah
2 نُورُ nurudur ن و ر
3 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
4 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
5 مَثَلُ benzer م ث ل
6 نُورِهِ O’nun nuru ن و ر
7 كَمِشْكَاةٍ bir kandile ش ك و
8 فِيهَا içinde bulunan
9 مِصْبَاحٌ lamba ص ب ح
10 الْمِصْبَاحُ lamba ص ب ح
11 فِي içerisindedir
12 زُجَاجَةٍ cam ز ج ج
13 الزُّجَاجَةُ cam ز ج ج
14 كَأَنَّهَا sanki (gibidir)
15 كَوْكَبٌ bir yıldız ك و ك ب
16 دُرِّيٌّ inciden د ر ر
17 يُوقَدُ yakılır و ق د
18 مِنْ -ndan
19 شَجَرَةٍ bir ağacı(nın yağı)- ش ج ر
20 مُبَارَكَةٍ mübarek ب ر ك
21 زَيْتُونَةٍ zeytin ز ي ت
22 لَا ne
23 شَرْقِيَّةٍ doğudan ش ر ق
24 وَلَا ve ne de
25 غَرْبِيَّةٍ batıdan غ ر ب
26 يَكَادُ öyle ki neredeyse ك و د
27 زَيْتُهَا onun yağı ز ي ت
28 يُضِيءُ ışık verir ض و ا
29 وَلَوْ ve eğer
30 لَمْ
31 تَمْسَسْهُ değmese (bile) م س س
32 نَارٌ ateş ن و ر
33 نُورٌ nur ن و ر
34 عَلَىٰ üstüne
35 نُورٍ nur ن و ر
36 يَهْدِي hidayet eder ه د ي
37 اللَّهُ Allah
38 لِنُورِهِ nuruna ن و ر
39 مَنْ kimseyi
40 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
41 وَيَضْرِبُ misaller verir ض ر ب
42 اللَّهُ Allah
43 الْأَمْثَالَ benzetmelerle م ث ل
44 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
45 وَاللَّهُ ve Allah
46 بِكُلِّ her ك ل ل
47 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
48 عَلِيمٌ bilir ع ل م
 
Nur âyeti diye anılan bu âyetin açıklanması amacıyla tefsirlerde say­falar dolusu açıklamalar kaleme alınmış, ayrıca kitaplar yazılmıştır. Bunlar arasında en meşhur olanı Gazzâlî’nin Mişkâtü’l-envâr’ıdır. Genellikle tefsirciler, nurun Allah olamayacağı ön kabulünden yola çıkarak burada mecaz yoluyla bir anlatımın söz konusu olduğunu ve te’vil edilmesi gerektiğini ileri sürerken Gazzâlî farklı bir tezle karşımıza çıkmakta ve özetle şöyle demektedir: Nur kelimesinin, idrak kabiliyeti ve mânevî olgunluğu farklı irfan derecelerine göre birden fazla hakiki mânası vardır. Sıradan insanlara göre nur zuhurdan ibarettir. “Görünmek, ortaya çıkmak” mânasındaki zuhur da izâfî bir kavramdır. Bu kesime göre en güçlü idrak aracı duyulardır, konuyla ilgili olarak da görme duyusudur. Buradan hareketle, güneş ve lamba gibi hem kendini hem başka şeyleri gösteren nesneye “nur” denilmiştir. Zuhurun iki ögesi vardır: Işık ve gören göz (görme duyusu). Görme duyusu olmazsa ışık görünmeyi (zuhur) sağlamaz; bu sebeple de yine hakikat mânasında görme duyusuna nur denilmiştir. Ancak görme duyusunun yedi kusuru vardır (Râzî’ye göre ise yirmi kusuru vardır; XXIII, 225). “Yetişkin insanı çocuktan, akıl hastasından ve hayvandan ayıran güç ve özellik” mânasındaki akıl ise bu kusurları taşımamaktadır; şu halde akla hakiki mânada nur demek daha uygundur. Aklın “idrak” (görme, zuhur) alanına giren şeyler (ma‘kulât), zarurî ve nazarî olmak üzere ikiye ayrılır. Birincisi için aklın işletilmesi gerekmez. Bir sözün hem doğru hem yalan, bir şeyin aynı zaman ve mekânda hem var hem yok olamayacağı, bunları tasavvur eden akıl nezdinde derhal ortaya çıkar. Nazarî alana gelince burada aklın işletilmesine ihtiyaç vardır. Onu uyaran, harekete geçiren âmillerden biri düşünürlerin (hukemâ) sözleridir, hikmetleridir. Hikmetin en büyüğü Allah kelâmıdır, Kur’an’dır. Göz nuru için güneş ne ise akıl nuru için de Kur’an odur. Bu bakımdan Kur’an nurdur (Nisâ 4/174; Râzî’ye göre nazarî alanda akıl sık sık yanılgıya düşer, bu sebeple bir yol göstericiye, onun deyişi ile mürşide ihtiyacı vardır, bu mürşid de Kur’an’dır; XXIII, 228). Madde (şehâdet) âleminden başka bir de madde ötesi (melekût) âlemi vardır. Bu âlemde bulunan şeylerin madde âleminde misalleri mevcuttur, Kur’an açıklamalarında bu misalleri kullanır. Kendini ve başkasını görene nur denildiğine göre, bunlara ek olarak başkalarını gösterene, açığa çıkmayı, bilinmeyi sağlayana bu isim evleviyetle verilir. Bu özellik Hz. Peygamber’de mevcuttur; işte bu sebepledir ki kendisine aydınlatıcı ışık (sirâc) denilmiştir (Ahzâb 33/46). Nurun madde ve melekût âlemlerinde, son noktadan başa ve kaynağa doğru bir sıralanışı vardır, kaynağa yükseldikçe nur kavramının hakikatine yaklaşılır. Bu sıralama sonsuza doğru devam etmez; öyle bir kaynağa ulaşır ki, O kendinden ve kendisi ile nurdur, O’nun nuru başka bir kaynaktan gelmez, aksine sıra ile bütün nurlar O’ndandır. İşte hakikat mânasıyla nur O’dur ve –bu mâna göz önüne alındığında– başka şeylere nur ismi mecazen verilmiş sayılır. Nur son tahlilde görünme ve gösterme mânasına geldiğine göre varlık nurdur, yokluk ise zulmettir (karanlık); çünkü yok olanın zuhuru (görünmesi) mümkün değildir. Varlığı ezelî, ebedî, kendi sebebiyle ve kendinden olan tek varlık Allah’tır; diğerlerinin varlığı O’na bağlıdır, O’ndandır. Şu halde varlık mânasında hakiki nur da Allah’tır. Mi‘raclarını zirveye ulaştırmış bulunan kâmiller, varlık âleminde O’ndan başkasının olmadığını, O’nun zatından başka her şeyin yok (helâk) olduğunu müşahede etmektedirler (a.g.e., s. 4-16).

Râzî, âyette geçen nurdan maksadın Allah olamayacağını kendine göre delillerle ortaya koyduktan sonra te’vil etmenin kaçınılmaz olduğu sonucuna varmış, baştan beri yapılmış te’villeri sıralamış, maksat Allah’ın “hidayete kavuşturucu, yönetici, düzenleyici, –nûr kelimesinin ‘nevvere’ diye okunuşuna dayalı olarak– aydınlatıcı olmasıdır” şeklindeki yorumları aktardıktan sonra birincisini tercih etmiş, kastedilen mâna “Allah’ın ilim ve amele hidayetidir, yönlendirmesidir, kavuşturmasıdır” demiştir (XXIII, 224). Râzî bu girişi yaptıktan sonra hakkında saygılı bir dil kullandığı Gazzâlî’nin risâlesini, bizim yaptığımızdan daha uzun olarak özetlemiş, sonunda şöyle bir değerlendirme yapmıştır: “Üstat Gazzâlî merhumdan naklettiğimiz sözler güzel olmakla beraber incelendiği zaman şu sonuca ulaşır: Allah’ın nur olmasından maksat, O’nun kâinatın ve idrak güçlerinin yaratıcısı olmasıdır. Biz de nurdan maksat, O’nun, göklerde ve yerde var olan şuurlu varlıklara yol göstermesidir; nur irşad ve hidayet edendir’ derken aynı şeyi kastediyoruz. Onun söyledikleri ile bizim tefsircilerden naklettiklerimiz arasında bir tutarsızlık yoktur” (XXIII, 230).

Benzetmede bir benzeyen bir de kendisine benzetilen vardır. Burada kendisine benzetilen bellidir: “Kandillikte bulunan ve karanlığı aydınlatan lamba, ışık, kandil.” Buna benzeyen Allah’ın nurundan maksat nedir? Bu soruya, Kur’an’da ve hadiste nelere nur denildiği soru ve tartışmasına dayalı olarak çeşitli cevaplar verilmiştir: 1. Allah’ın hidayetidir, bundan da maksat, kâinattaki deliller ve Kur’an’daki apaçık âyetlerdir. Hidayetin güneşe değil de kandillikteki kandile benzetilmesinin sebebi de, karanlık içinde aydınlığın daha göze çarpar oluşudur. Güneş doğunca her şey, her taraf aydınlanır, aydınlığı karanlıktan ayıracak zıtlık kalmaz. Halbuki karanlık bir odaya lamba gelince, ışığının ulaştığı sınıra kadar karanlığı yok eder ve sınırın ötesiyle berisi arasındaki fark açıkça algılanır. İnsanların zihinlerini örten şüpheler karanlıklara benzer, ilâhî hidayet ise bunları aydınlatan, yok eden ışık gibidir. 2. Apaçık âyetlerden, şüpheleri gideren, insanı aydınlatan açıklamalardan oluşan Kur’an’dır. 3. Peygamber’dir. Bu ikisini, hidayetle bir saymak da mümkündür; çünkü Kur’an ve Peygamber, ilâhî hidayetin araçlarıdır. 4. Müminin kafa ve kalbindeki Allah ve din bilgisidir (Râzî, XXIII, 231-232). 5. Gazzâlî’ye göre maksat “his, hayal, akıl, fikir güçleri ile kutsal güç”ten oluşan beş idrak gücüdür. Varlıkların tamamı bu beş güç sayesinde idrak edildiği, açıklandığı ve açığa çıktığı için bunlara nur demek ve âyette geçen beş nesneye benzetmek uygundur, yerinde bir benzetmedir. Duyular göz, kulak, burun gibi deliklere yerleştirilmiştir; şu halde his gücü kandilliğe, duvardaki lamba oyuğuna benzer. Hayal edilen eşyada hacim, şekil gibi cisim özellikleri vardır; ancak hayal gücü bunları cisimden tecrit eder, şeffaflaştırır, korur ve akla sunar. Lamba camı da cisimdir, fakat şeffaf olduğu için ışığı engellemez, rüzgâra karşı da korur. Küllî mahiyetleri ve ilâhî bilgileri idrak etme kabiliyetinde olan akıl, ortalığı aydınlatan, karanlıkları gideren lambaya benzer. Fikir gücü, akla sunulan malzemeyi (mahiyeti) tahlil ve terkip ederek (analiz ve sentez yaparak) sonuçlar çıkarır, bilgi ve hüküm üretir; bu özelliği ile fikir gücü meyve ağacına benzer. Fikir gücünün meyvesi bilgidir, aydınlıktır, zeytin ağacının meyvesinin özü de aydınlatmada kullanılan zeytin yağıdır; bu sebeple benzetme için en uygun ağaç zeytin ağacıdır. Kutsal güç (kuvve-i kudsiyye) peygamberlere mahsus bilgilenme gücüdür. Bu güç, fikir ve akıl gücünden farklı olarak aşağıdan (his, hayal, akıl) gelen bilgi unsurlarına ve öğrenmeye muhtaç değildir. Onun ışığının kaynağı Allah’tır, vahiydir. O, maddî ışık (enerji) kaynağı olmadan da ışıtmaya devam eder (Mişkâtü’l-envâr, 23-37; krş. Râzî, XXIII, 233 vd.). Nuru, İbn Sînâ gibi akıl mertebeleri, bazı tasavvufçular gibi “göğüs, kalp, mârifet, ilham ve melekût âlemi” olarak yorumlayanlar da olmuştur.

Bize göre bu yorumlar içinden ikisi daha tutarlı görünmektedir:

1. Kur’an ve Peygamber’i de ihtiva eden ilâhî hidayet. 34. âyette Allah’ın apaçık âyetlerinden söz edildikten sonra bu benzetmenin yapılmış olması da yorumu desteklemektedir. 2. Allah’ın varlığı. Çünkü O’nun varlığı zorunludur, ezelî ve ebedîdir, her şey O’na râcidir, her şeyi dilediği an var eden de yok eden de O’dur. O olmasaydı yaratılmışlar olmazdı, O’nun her an yaratması olmasaydı hiçbir şeyin iğreti varlığı devam ve zuhur etmezdi.
 

  Şekeve شكو :  شَكْوٌ/ شِكايَة/ شَكْوَى üzüntü ve kederi açığa vurmaktır. Bu kökün asıl anlamı شَكْوَةٌ 'ü yani içine su konan tulumu açıp içindekileri ortaya çıkarmaktır. Dolayısıyla sözcük temel anlamı itibarıyla bir istiare gibidir. Son olarak bu kökten gelen ve Kuran-ı Kerim'de de geçen مِشْكاة lafzı duvarda karşı tarafa geçişi olmayan delik veya oyuktur. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de farklı türevleriyle 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri şikayet, müşteki ve şekvadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

Zecce زجّ :  زُجاجٌ şeffaf taşlara denir. Tekili زُجاجَةٌ şeklinde gelir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de isim formunda sadece 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli züccaciyedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ 

 

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafz-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. نُورُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

     

 مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌۜ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍۜ 

 

İsim cümlesidir.  مَثَلُ  mübteda olup damme ile merfûdur. نُورِه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  كَمِشْكٰوةٍ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. ف۪يهَا مِصْبَاحٌ  cümlesi,  مِشْكٰوةٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

İsim cümlesidir. ف۪يهَا  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِصْبَاحٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ  cümlesi,  مِصْبَاحٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur.

اَلْمِصْبَاحُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  ف۪ي زُجَاجَةٍ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ 

 

اَلزُّجَاجَةُ  kelimesi  زُجَاجَةٍۜ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

İsim cümlesidir. اَلزُّجَاجَةُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَاَنَّ  kelimesi  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre de cümleyi tekid eder. 

هَا  muttasıl zamir  كَاَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَوْكَبٌ  kelimesi,  كَاَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  دُرِّيٌّ ’un kelimesi  كَوْكَبٌ ’ün sıfatı olup damme ile merfûdur.

يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ  cümlesi,  اَلْمِصْبَاحُ ’nun ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يُوقَدُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ شَجَرَةٍ  car mecruru  يُوقَدُ  fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri;  من زيت شجرة (bir ağacın yağından) şeklindedir.  مُبَارَكَةٍ , زَيْتُونَةٍ  kelimeleri  شَجَرَةٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.  

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. شَرْقِيَّةٍ  kelimesi  شَجَرَةٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.  لَا غَرْبِيَّةٍ  atıf harfi  وَ ’la  لَا شَرْقِيَّةٍ  ‘e matuftur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُوقَدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وقد ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُبَارَكَةٍ ; sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müfâale babının ism-i mef’ûludur.


يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ

 

يَكَادُ زَيْتُهَا  cümlesi,  شَجَرَةٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

İsim cümlesidir. كَاد  mukarebe fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder.

يَكَادُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. زَيْتُهَا  kelimesi,  يَكَادُ ’nun ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُض۪ٓيءُ  cümlesi, يَكَادُ ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.  

يُض۪ٓيءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ  cümlesi,  يُض۪ٓيءُ ’daki  failin hali olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir. لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

تَمْسَسْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  نَارٌ  fail olup damme ile merfûdur.   

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri;  لو لم تمسسه نار يكاد يضيء (Ateş değmese bile neredeyse aydınlatır) şeklindedir. 

İsim cümlesidir. نُورٌ  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri  هو ’dir. عَلٰى نُورٍ  car mecruru birinci  نُورٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mukârebe (Yaklaşma) Fiilleri: Mübteda ve haberin başına gelerek nakıs fiiller gibi isim cümlesinin mübtedasını ismi, haberini ise haberi yaparlar. İsmini ref, haberini nasb ederler. Haberleri daima muzari fiil ile başlar. Bu fiiller -e yazdı, az kalsın … , neredeyse … , -mek üzereydi gibi manalara gelir. Bu fiillerden Kur’an’da sadece  كَادَ ’nin kullanımına rastlanılmıştır.  كَادَ  fiili tam fiil olarak da kullanılır. Bu durumda peşinden muzari fiil gelmez ve gerçek anlamı olan “tuzak kurdu, hile yaptı, aldattı” manalarına gelir. Bu şekilde geldiğinde normal fiil gibi amel eder. Yani fail ve meful alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُض۪ٓيءُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ضوأ ’dir.


يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِۜ 

 

Fiil cümlesidir. يَهْدِي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لِنُورِه۪  car mecruru  يَهْدِي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. يَضْرِبُ اللّٰهُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  يَشَٓاءُ ’ya matuftur.

يَضْرِبُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْاَمْثَالَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  لِلنَّاسِ  car mecruru  يَضْرِبُ  fiiline mütealliktir.

وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. بِكُلِّ  car mecruru  عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  عَل۪يمٌ  haber olup damme ile merfûdur.

عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  الله  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned veciz ifade kastıyla izafet şeklinde gelmiştir. 

Önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette lafza-ı celâle geçişte iltifat sanatı vardır.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. Semavat yeryüzünü de kapsadığı halde semavattan sonra  الْاَرْضِ  ‘nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  [Allah, göklerin ve yerin nurudur] cümlesinde, vurgu ifade etmek için masdar sıfat yerinde kullanılmıştır. Yani; Allah, her şeyi aydınlatandır. Öyle ki sanki aydınlattığı şeyler, Allah'ın nurunun ken­disidir. Şerif Râdî şöyle der: “Bazı alimlerin tefsirine göre bu ayette istiare vardır. Onlara göre maksat şudur: Yüce Allah etkili delilleri ve apaçık ifadeleriyle, parlak yıldızlarla yön tayin edildiği gibi göklerde ve yerlerde yaşayanlara yol ve yön göstericidir.” (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Alemde görünen ayetlerin en belirgini, duygu ve idrakimizi en çok kapsayanı, görüşümüzde bir etken olan ışık olayıdır. Işığın gözümüze teması anında dışımızdakiler ile özümüzdekilerin birbirine ulaşıp birleşmesi halinde parlayan ve genişlettiği cisimlerin dış yüzeylerini açığa çıkaran saydam ve güzel tecellisine de nur denilir ki ışığın bir özel görünüşü olmak üzere ışıktan farklı ve bazen ona karşıt olarak kullanılır. Şu halde nur, güzel tecellî ayeti olan hoş bir ışık tecellisidir. Ve bundan dolayı her zaman övme yerinde kullanılır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Nurun, göklere ve yere izafe edilmesi, mecazî manada nur olarak ifade edilen beyanın, son derece yaygın olduğuna ve insanların irşadı ile alakadar ve beyana layık olan her şeye tamamen şamil olduğuna delalet etmesi içindir. Tıpkı mecazî olarak kullanılmış olan nur, yukarı alemlerde ve aşağı alemde bulunan cisimlerden onu kabul eden her şeye şamil olması gibi. Zira gökler ile yer, hissi nur için başkaca tezahür mahalli bulunmayan iki cismanî alemin cihetleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌۜ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  مَثَلُ نُورِه۪ ’ nin haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu  كَمِشْكٰوةٍ  car mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.

Müsnedün ileyh faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir. نُورِه۪  izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan  نُورِ , tazim edilmiştir.

ف۪يهَا مِصْبَاحٌ  cümlesi  مِشْكٰوةٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Faide-i haber ibtidaî kelam olan  ف۪يهَا مِصْبَاحٌ  cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır.  ف۪يهَا, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مِصْبَاحٌ  muahhar mübtedadır.

مِشْكٰوةٍ  ve  مِصْبَاحٌۜ  kelimelerindeki nekrelik tarifi mümkün olmayan nev ve tazim ifade eder.

مِصْبَاحٌ  ve   زُجَاجَةٍ  kelimelerindeki tenvin, bilinmeyen bir nev ve tazim ifade eder.

مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ  benzetmesinde, mürsel, temsîlî teşbih vardır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  نُورِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  نُورِ , tazim edilmiştir.

اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ  cümlesi,  مِصْبَاحٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  اَلْمِصْبَاحُ ’nun haberi mahzuftur.  ف۪ي زُجَاجَةٍ  bu mahzuf habere mütealliktir.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ  [Onun nurunun durumu, içinde kandil bulu­nan, duvardaki oyuğa benzer] ayetinde teşbih-i temsili vardır. Yüce Allah, mümin kulunun kalbine yerleştirmiş olduğu nurunu, duvardaki oyukta bir cam mahfaza içinde bulunan çok ışık saçan kandile benzetti. Kandilin mahfazası olan cam, parlaklık ve güzellikte inci gibi olan yıldıza benzer. Bu benzetmenin, vech-i şebehi (benzetme yönü) birçok şeyden alındığı için ona teşbih-i temsili denilmiştir. Bu, parlak teşbihlerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

مِصْبَاحٌ : “Sabah ve Sabahat” kelimelerinden ism-i alettir ki sabah gibi hoş ve kuvvetli aydınlık veren lamba demektir. Kur'an'da güneşe sirac denilmiş olduğu halde, burada misbah denilmiş olması, bunun yanında güneşin normal bir kandil kadar kalacağına işaret eder. O misbah, bir billurda sırça yani billur, sanki inciye benzer bir yıldız. İncimsi yıldız, zühre ve müşteri gibi inci saflığı ve güzelliği ile parıldayan bir yıldız. Öyle berrak, öyle güzel, öyle hem göklerin hem yerin güzelliklerini kendinde toplayan bir cam. مِشْكٰوةٍ  da o camın içindeki lamba mübarek bir ağaçtan, öyle bir zeytinden tutuşturulur ki doğuya da batıya da nispet edilemez. Bunda başlıca iki mana vardır:

Birincisi, yalnız öğleden önce güneş gören doğuda değil, yalnız öğleden sonra güneş gören batı tarafında da değil hem doğuya hem batıya bakan tepenin tam ortasında. Çünkü böyle bir yerde bulunan zeytinin yağı son derecede saf ve güzel olur.

İkincisi, yön şüphelerinden uzak yani bildiğiniz dünya zeytinlerinden değil, mekanı olmayan bir zeytin demek olur. Önceki mana kendisine benzetilenin herkesce düşünülebilecek bir özelliği olmasından dolayı temsilde terşîh, ikinci mana ise benzetilenin özelliğine işaret etmek yönünden bir tecrîd ifade eder. Terşîhin faydası benzetmeyi bir açıklama ile kuvvetlendirmektir. Tecrîdin inceliği de benzetilenin belirgin bir yönüne işaretle kendisine benzetilene üstünlüğünü ve bundan dolayı benzetmenin yanaşamayacağı bir hakikat noktasını ortaya koymaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

مِشْكٰوةٍ , dışarıya açılmayan, duvardaki kapak küçük pencere, delik, kandillik demektir. Misbah, çok ışık veren büyük lamba demektir. Diğer bir görüşe göre ise مِشْكٰوةٍ , kandilin ortasında bulunan delikli kamıştır;  مِصْبَاحٌ  da yanan fitildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayet-i kerimede daha önce zikredilmiş olan  مِصْبَاحُ - زُجَاجَةٍۜ  kelimeleri ikinci kez geçtikleri için elif-lam ile gelmiştir. Çünkü muhatap neden bahsedildiğini bilmektedir. Buna ahd-i zikrî de denmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayetteki temsil (teşbih)in nasıl olduğu hakkında: Bil ki bir benzetmede mutlaka bir müşebbeh (benzetilen) ve bir müşebbehün bih (kendisine teşbih edilen, benzetilen) bulunur. Bil ki alimler burada benzetilen şeyin ne olduğu hususunda ihtilaf etmiş ve şu izahları yapmışlardır:

1) Ekseri kelamcılara göre ki bunu Kâdî de desteklemiştir. Bundan murad ayat-ı beyyinat (apaçık ayetler) (Nur Suresi, 34) demek olan hidayettir. Buna göre mana, “Allah'ın hidayeti, açıklık ve parlaklıkta zirveye ulaşmış ve bu hususta tıpkı içinde ışıl ışıl bir lamba bulunan bir oyuk (yuva) gibidir. O lambada da son derece saf zeytinyağı ile tutuşan bir kandil (fitil) vardır.” şeklindedir.

Şimdi eğer “Güneşin ışığının bundan kat kat fazla olduğunu bildiğimiz halde Cenab-ı Hakk, nurunu (hidayetini) niçin buna değil ona benzetti?” denilir ise biz deriz ki: Hakk Teâlâ, zulmetin ortasında parlayan o mükemmel ışığı anlatmak istemiştir. Çünkü insanların vehim ve hayallerine galib olan, tıpkı zulmetler gibi olan şüphelerdir. Allah'ın hidayeti, bu şüpheler arasında, tıpkı zulmetler arasında parıldayan o mükemmel ışık gibidir. Bu mana ve maksat ise güneşin ışığında bulunmaz. Çünkü güneşin ışığı ortaya çıktığında, âlem ışıkla dopdolu olur. Battığında da âlem sırf karanlıklar içinde kalır. Binaenaleyh ayetteki teşbih daha uygun ve daha münasiptir.

Teşbihi Kuvvetlendiren Unsurlar:

A) Bil ki Allah'ın bu benzetmede nazar-ı dikkate aldığı şeylerin hepsi de ışığın mükemmelliğini sağlayan şeylerdendir:

1) Misbâh (lamba): Çünkü lamba bir oyukta (yuvada) olmadığı zaman, ışıkları dağılır. Ama bir kovuğa konulduğunda, ışınları toplanmış olur ve böylece de daha fazla aydınlatır. Bunu gözler önüne serecek misal şudur: Lamba küçük bir odada olduğu zaman verdiği ışık (aydınlatışı), büyük bir odada olduğu zamankinden daha çok olur.

2) Lamba, saf bir camın içinde olduğu zaman, camdaki saflık ve şeffaflıktan ötürü, ışıkları camın bir tarafından öbür tarafına yansır. Bu sebeple de ışık artar. Bunun da açık misali şudur: Güneş ışınları saf bir cam üzerine vurduğunda, görünen ışınlar kat kat artar. Öyle ki camın tam karşısında olan şeylere bile o ışıklar varır. Binaenaleyh bu ışınların her biri, camın her bir tarafından diğer tarafına yansıdığında, ışıklar ve aydınlıklar artar, mümkün olan yere varır.

3) Lambanın ışığı, içindeki yakıta göre değişir. Yakıtı saf ve duru olduğundaki durumu, bulanık ve karışık olduğundaki durumundan farklı olur. Yakıt olarak kullanılan yağlar içerisinde, saflık bakımından hiçbiri zeytinyağı gibi değildir. Binaenaleyh çoğu kez bu yağ bütün zerrelerine dağılmış beyazlık ve şeffaflığın yanı sıra saflık ve incelik bakımından su gibidir.

4) Bu zeytin yağı da ağacına göre değişir. Eğer ağaç ne sadece şarkî, ne sadece garbî yani her halükârda devamlı surette güneş alabilen bir ağaç ise onun zeytinleri de o derecede olgun olur. Böylece de ondan elde edilen yağ daha saf, daha katıksız olur. Çünkü çok güneş alması, böyle olmasını sağlamıştır. Binaenaleyh bu dört hususiyet bir araya gelip, birbirine destek olduklarında, bu ışık son derece ileri ve halis olur. Dolayısıyla da bu, Allah'ın hidayetini teşbihe en uygundur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ

 

Fasılla gelen bu cümle,  زُجَاجَةٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Tekid ve teşbih harfi  كَاَنَّ ’nin dahil olduğu  كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ  cümlesi, masdar teviliyle müsnedün ileyh olan  اَلزُّجَاجَةُ ’nün haberidir. Masdar-ı müevvel, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

دُرِّيٌّ , müsned olan  كَوْكَبٌ  için sıfattır. 

يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ  cümlesi  كَوْكَبٌ ‘un ikinci sıfatıdır. Veya  مِصْبَاحٌۜ  için ikinci haberdir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

مُبَارَكَةٍ  kelimesi ise  شَجَرَةٍ  için sıfat, زَيْتُونَةٍ  ise  شَجَرَةٍ ‘den bedeldir. 

شَجَرَةٍ ’deki nekrelik bilinmeyen bir nev ve tazime işarettir. 

 شَجَرَةٍ  için sıfat konumundaki  لَا شَرْقِيَّةٍ  ‘e tezat nedeniyle atfedilen  وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ ‘deki nefy harfi, olumsuzluğu tekid için tekrarlanmıştır. 

 شَرْقِيَّةٍ - غَرْبِيَّةٍۙ  kelimelerinin tenkiri tazim ifade eder.

نُورُ - مِصْبَاحٌۜ - زُجَاجَةٍۜ - زَيْتُونَةٍ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr,  مَثَلُ  -  اَمْثَالَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

شَرْقِيَّةٍ - غَرْبِيَّةٍۙ  kelimeleri arasında muvazene, tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. 

İmam Gazali’nin Mişkâtu’l Envar kitabı bu ayetin tefsiridir.

يُوقَدُ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ  cümlesi,  شَجَرَةٍ  için sıfattır. 

Nakıs fiil  يَكَادُ ’nun dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُض۪ٓيءُ  cümlesi  يَكَادُ ’nun haberidir. 

Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ  cümlesi,  يُض۪ٓيءُ  fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

Şart üslubunda gelen terkipte menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden  لَمْ تَمْسَسْهُ  cümlesi şarttır.

Şartın takdiri,  يكاد يضيء  [Neredeyse aydınlatır] olan cevabı mahzuftur. Cümlenin öncesinin delaletiyle yapılan bu hazif, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مَسَّتْهُمُ  fiili  نَارٌۜ ’a isnad edilmiştir. Bu ifadede istiare vardır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili ateşe nispet edilmiş, böylece ateş bir canlı yerine konmuştur. Aynı zamanda cümlede mübalağa ve tecessüm sanatları vardır. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Ayette mübalağa sanatı vardır. Burada ifade edilen “yağın ateş değmeden aydınlatması” aklen muhal olsa bile “neredeyse” ifadesi bu unsurları tahayyülde yaşatmış, ġuluv unsuru kullanılarak zihinde oluşan tabloda ifadeler algıya yaklaştırılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de burada olduğu gibi mukarabe fiilleri ve şart edatları ile mübalağa anlamı yüklenmiş başka ayetler de vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi; Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

Zemahşerî öncelikle nurun Allah’a isnadının sahibiyet yönünü belirtir. Buna göre anlam, “Allah göklerin ve yerin nurunun sahibidir.” olur. Batılın karşıtı olan hak ise herkesin görebileceği açıklığa sahip olması yönü ile göklerin ve yerin nuruna benzetilmiştir. Şu halde anlam “Allah göklerde ve yerde nura benzeyen hakkın ve doğruluğun sahibidir.” şeklindedir. Nûrun göklere ve yere izafeti hakkın aydınlığının gökleri ve yeri aydınlatacak kadar yaygın olduğunu veya gökyüzü ve yeryüzü halkını aydınlatması sebebiyledir. Nurun  مِشْكٰوةٍ  (duvar dolabı) kelimesine benzetilmesi niteliklerle sınırlanır.  مِشْكٰوةٍ ’ın içinde fanus, fanusun içinde kandil vardır. Cam fanus parlaklığından dolayı karanlıkları kaldıran yıldızlar gibidir. Kandilin fitili madden ve manen bereketli, pek çok faydaları olan zeytin ağacındandır. Bu ağaç hem yetiştiği toprak hem de aldığı uygun güneşle en verimli halindedir. Netice olarak hakk dört defa güçlendirilmiş ışığa benzetilmiştir. Bu katmanlar;  مِشْكٰوةٍ  , مِصْبَاحٌۜ  , زُجَاجَةٍۜ  ve  زَيْتُ ’dir.  Zemahşerî, hakkın bu denli güçlü ışıklarının doğru yolu bulmak için yeterli olmadığını, çünkü kör olanlara ışığın bir fayda vermeyeceğini belirterek “Allah’ın akıl gözüyle düşünen, vicdanlı, sağa sola sapmayan kişileri hidayetine muvaffak kıldığını ifade eder. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)

Nur Suresi 35-43 ayetlerinde ifade edilen yağın ateş değmeden aydınlatması veya şimşeğin gözleri alması aklen muhal olsa bile neredeyse ifadesi bu unsurları tahayyülde yaşatmış, ġuluv unsuru kullanılarak zihinde oluşan tabloda ifadeler algıya yaklaştırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları, Doktora Tezi)


نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen  نُورٌ عَلٰى نُورٍ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. نُورٌ , kelimesi هو  şeklindeki mukadder bir mübtedanın haberidir. Cümle önceki ifadelerin mazmununu tekid sadedindedir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

عَلٰى نُورٍۜ  car-mecruru, نُورٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Nur’un, ayeti kerimede bu denli tafsilatlı anlatılmasının asıl amacı Allah Teâlâ'nın yüceliğinin tasavvurunun neredeyse mümkün olamayacağı anlamına işaret etmektir. Bu, edebi sanatlardan idmâc için güzel bir örnektir.

نُورٌ ‘un tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ [O, nur üstüne nurdur.] Bu cümle, temsilin fezlekesi, ondan hasıl olan mananın sarih ifadesi ve bundan sonra gelene de hazırlık mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla gelmiş  لِنُورِه۪  izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan  نُورِ , tazim edilmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لِنُورِه۪  car mecruru, ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.

يَهْدِي  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’nin sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz anlatım kastıyla gelen  نُورِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan نُورِ , tazim edilmiştir. 

Bu kelam bize bildiriyor ki bu hidayetin ana sebebi ve dayanağı yalnız Allah'ın dilemesidir ve ilâhi irade olmadıkça sebeplerin tezahürü, matluplara ulaştırmaktan uzaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)


وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Allah isminin zamir yerine, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌۙ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) Cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh, tazim ve haşyet duyguları uyandırmak için bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  ٱللَّه  ismiyle gelmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِكُلِّ شَيْءٍ , ihtimam için amili olan  عَل۪يمٌ ‘a takdim edilmiştir. 

Muzafun ileyh olan  شَيْءٍ ’ deki nekrelik, kesret, tazim ve nev ifade eder.

عَل۪يمٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen veya ufak farklılıklarla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Böyle tekrarlanan ifadeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, s.189) 

Ayetin fasılası olan bu cümle önceki iki cümlenin mazmunu için mesel tarikinde tezyîldir.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)