Ankebût Sûresi 17. Ayet

اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناً وَتَخْلُقُونَ اِفْكاًۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُۜ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  ١٧

“Siz, Allah’ı bırakarak ancak putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Allah’ı bırakarak taptıklarınızın size hiçbir rızık vermeye güçleri yetmez. Öyle ise rızkı Allah’ın katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا ancak
2 تَعْبُدُونَ siz tapıyorsunuz ع ب د
3 مِنْ
4 دُونِ başka د و ن
5 اللَّهِ Allah’tan
6 أَوْثَانًا bir takım putlara و ث ن
7 وَتَخْلُقُونَ ve uyduruyorsunuz خ ل ق
8 إِفْكًا yalan şeyler ا ف ك
9 إِنَّ şüphesiz
10 الَّذِينَ
11 تَعْبُدُونَ sizin taptıklarınız ع ب د
12 مِنْ
13 دُونِ başka د و ن
14 اللَّهِ Allah’tan
15 لَا
16 يَمْلِكُونَ güçleri yetmez م ل ك
17 لَكُمْ size
18 رِزْقًا rızık vermeye ر ز ق
19 فَابْتَغُوا siz arayın ب غ ي
20 عِنْدَ yanında ع ن د
21 اللَّهِ Allah’ın
22 الرِّزْقَ rızkı ر ز ق
23 وَاعْبُدُوهُ ve O’na tapın ع ب د
24 وَاشْكُرُوا ve şükredin ش ك ر
25 لَهُ O’na
26 إِلَيْهِ O’na
27 تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz ر ج ع
 

Hz. İbrâhim’in kavmiyle ilişkileri ve tebliğ faaliyetleri hakkında daha önceki sûrelerde başka vesilelerle bilgi verildiği için burada ayrıntılı açıklama yapmayı gerekli görmüyoruz. Şu kadarını belirtelim ki İbrâhim, öncelikle halkını, bütün peygamberlerin tebliğlerinin ortak ilkesi olan bir Allah’a kul olmaya, tanrı diye taptıkları putların gerçekten tanrı niteliklerine sahip olup olmadıkları üzerinde düşünmeye çağırmış; daha önce başka toplumların da kendi peygamberlerini yalancılıkla suçladıklarını hatırlatarak onların âkıbetlerinden ibret almaları gerektiğini ima etmiştir.

Hz. İbrâhim’in, “Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” şeklindeki ifadesi (16. âyet) özellikle şu gerçeklere işaret etmektedir: İnsanın Allah’a kul olup O’na saygıyla itaat etmesinin faydası yine insanın kendisinedir. Çünkü Allah’tan başkasına kul olmak öncelikle insanlık onurunu, kişiliğini tahrip eder; ayrıca inkârcılık insanların âhiretteki kurtuluşunu imkânsız kıldığı gibi eninde sonunda dünya hayatlarına da zarar verir. 18. âyette bazı eski toplulukların yanlış tutumlarının hatırlatılması da inkârcılığın yol açtığı dünyevî kayıp konusunda uyarı maksadı taşımaktadır.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 262-263
 

اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناً وَتَخْلُقُونَ اِفْكاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir. 

تَعْبُدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ دُونِ  car mecruru  اَوْثَاناً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَوْثَاناً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تَخْلُقُونَ  atıf harfi وَ ‘ la  تَعْبُدُونَ ‘ye matuftur.  

تَخْلُقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  اِفْكاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org) 


اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَعْبُدُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

تَعْبُدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ دُونِ  car mecruru mukadder aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, تعبدونه من دون الله  şeklindedir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

لَا يَمْلِكُونَ  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمْلِكُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  لَكُمْ  car mecruru  رِزْقاً ‘nın mahzuf haline mütealliktir.  رِزْقاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  


فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُۜ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن احتجتم إلى شيء (Eğer bir şeye ihtiyacınız varsa) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. ابْتَغُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  عِنْدَ  zaman zarfı  ابْتَغُوا  fiiline mütealliktir.  الرِّزْقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عْبُدُو  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اشْكُرُوا  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.  

اشْكُرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  لَهُ  car mecruru  وَاشْكُرُوا  fiiline mütealliktir. اِلَيْهِ  car mecruru  تُرْجَعُونَ  fiiline mütealliktir. 

تُرْجَعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ابْتَغُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  بغي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 

اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناً وَتَخْلُقُونَ اِفْكاًۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. 

اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş cümle, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. إِنَّمَا , kâffe (durduran engelleyen) ve mekfûfe’dir.  ماَ  zaide olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir.  إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اَوْثَاناً ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır.  تَعْبُدُونَ  maksûr/sıfat,  اَوْثَاناً  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Bu durumda fail tarafından gerçekleştirilen fiil başka mef'ûllere değil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiş olur. Onların ibadeti, Allah’tan gayrı olan putlara hasredilmiştir. 

Mukadder aid zamirin veya  اَوْثَاناً ’in haline müteallik olan  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah’la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)

تَخْلُقُونَ اِفْكاً  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mef’ûl olan  اَوْثَاناً  ve  اِفْكاًۜ  kelimelerindeki nekrelik, nev, kesret ve tahkir ifade eder.

خلْقَ الإفك  ifadesinde istiare vardır. Bu, bir takım put suretleri uyduruyorsunuz yani onları keyfinize göre tasarlıyorsunuz -ki  خلْقَ  kelimesinin asıl anlamı tasarlamaktır - sonra da onları tapmakta olduğunuz ilâhlar haline dönüştürüyorsunuz demektir. Halbuki tapılan ilâh; yaratılan değil yaratandır, yapılan değil yapandır. Bu durumda sanki [Allah Teâla], Siz büsbütün yalandan ibaret bir ilah uydurdunuz da Allah’ın dışında ona tapıyorsunuz buyurmuştur. Buradaki  الإفك (yalan) anlamındadır. (İbni Abbas’a ulaşan) bir görüşe göre  تَخْلُقُونَ اِفْكاً  ifadesi, istek ve arzunuza göre yalan uyduruyorsunuz demektir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur. Sıla cümlesi olan  تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً  cümlesi, الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَكُمْ, mef’ûl olan  رِزْقاً ’a ihtimam için takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  رِزْقاً ’daki nekrelik, kıllet içindir. Nefy siyakında nekre, umum ve şümule işarettir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناً  [Siz Allah'ı bırakıp sadece putlara tapıyorsunuz…] cümlesinden sonra  اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ [Allah'ı bırakıp da taptığınız o putlar] cümlesi getirilerek ıtnâb üslubu kullanılmıştır. Bu, put­lara tapmalarından dolayı onların adi bir iş yaptıklarını göstermek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  ifadesindeki  دُونِ ’nin iki türlü anlamı ortaya çıkmaktadır. İlki,  دُونِ ’nin غَيْرِ  anlamı olup bu durumda  مِنْ  zaid olur. Mana ise: “Allah’ı bırakıp onun dışındaki putlara tapıyorsunuz”dur. İkinci durum ise: دُونِ ’nin uzak bir mekâna isim olmasıdır ve böyle olduğunda, kelime zıt manası için müstear bir lafız olup  مِنْ  ise ibtidâiyye olacaktır. Bu durumda ise mana: “Allah’ın sıfatlarına muhalif olan sıfatlarla mevsuf putlara tapıyorsunuz” olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُۜ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.

Takdiri, إن احتجتم إلى شيء (Eğer bir şeye ihtiyacınız olursa…) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesi olan  فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Aynı üsluptaki  وَاعْبُدُوهُ  cümlesi ve  وَاشْكُرُوا لَهُ  cümleleri atıf harfi  وَ ‘la  فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat vardır.

اللّٰهِ - دُونِ - مِنْ - رِّزْقَ - تَعْبُدُونَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تَعْبُدُونَ - اعْبُدُوهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şayet “Allah Teâlâ rızkı neden önce nekre sonra marife yapmış?” dersen şöyle derim: Çünkü şu manayı murad etmektedir: Onlar size herhangi bir rızık veremezler. Öyleyse siz bütün rızkı Allah katından isteyin; rızkı size veren sadece O’dur, başkası değil! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

الرِّزْقَ  kelimesindeki elif-lam cins lamıdır ve bağlamın yardımıyla istigrak (bütünlük, kapsayıcılık) anlamı verir. Yani, az olsun çok olsun her türlü rızkı yalnızca Allah’tan isteyin, başkasından değil. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 

 اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

 

Önceki emirler için ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.

Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْهِ  car mecruru, ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan  تُرْجَعُونَ  fiiline takdim edilmiştir.

تُرْجَعُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Bu cümle; ibadetin ve şükrün sebebi olarak gelmiştir. Yani o Allah buna karşılık size sevap veya ceza verecektir. Çünkü ölümden sonra başkasına değil sadece O’na döndürüleceksiniz. Dolayısıyla bu cümlede ibadetin sebebiyle baasın ispatı idmâc edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  sözü, lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 370)  Buna idmâc sanatı denir.

تُرْجَعُونَ : İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)