وَقَالَ اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناًۙ مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضاًۘ وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَۗ ٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالَ | ve dedi ki |
|
| 2 | إِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 3 | اتَّخَذْتُمْ | siz edindiniz |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | دُونِ | bırakıp |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’ı |
|
| 7 | أَوْثَانًا | birtakım putlar |
|
| 8 | مَوَدَّةَ | sevmek için |
|
| 9 | بَيْنِكُمْ | birbirinizi |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | الْحَيَاةِ | hayatında |
|
| 12 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 13 | ثُمَّ | sonra |
|
| 14 | يَوْمَ | gününde |
|
| 15 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 16 | يَكْفُرُ | inkar edersiniz |
|
| 17 | بَعْضُكُمْ | bir kısmınız |
|
| 18 | بِبَعْضٍ | diğerini |
|
| 19 | وَيَلْعَنُ | ve la’netlersiniz |
|
| 20 | بَعْضُكُمْ | bir kısmınız |
|
| 21 | بَعْضًا | diğerini |
|
| 22 | وَمَأْوَاكُمُ | ve varacağınız yer |
|
| 23 | النَّارُ | ateştir |
|
| 24 | وَمَا | ve yoktur |
|
| 25 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 26 | مِنْ | hiçbir |
|
| 27 | نَاصِرِينَ | yardımcı |
|
Hz. İbrâhim, kavminin bayram şenliği için kasabanın dışına çıktığı bir sırada, en büyükleri dışındaki bütün putlarını kırmış, bu yüzden onu ateşe atarak cezalandırmaya kalkıştıklarında Allah Teâlâ bir mûcize gerçekleştirip, o dehşetli ateşi serinliğe dönüştürmüştü, İbrâhim de sağ salim kurtulmuştu (bilgi için bk. Enbiyâ 21/51-71). Fakat bu olay da kavmi üzerinde ciddi bir tesir bırakmadı; 25. âyetten anlaşıldığına göre bunun bir sebebi de putperestliğin, söz konusu kavim arasında bir dayanışma ruhu doğurmuş olmasıydı. Yani onlarda din, bir inanç konusu olmaktan ziyade bir toplumsal kaynaşma aracı idi. Böylece onlar için dinî inançların doğru veya yanlış olmasının önemli görülmediği, toplumda bir sevgi bağı oluşturacak şekilde geleneksel bir kurum olmasının yeterli bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda bir gerçeklik konusu değil de sadece bir töre ve çıkar konusu, bir kültür unsuru olarak benimsenen dinin ebedî kurtuluşu sağlamaktan uzak olacağı da açıktır. Dolayısıyla, 25. âyette belirtildiğine göre, dünyada böyle bâtıl bir din etrafında birleşenler, sadece gerçek olanların değer taşıyacağı âhirette aynı sevgi bağını sürdüremeyecekler; aksine tapanlar, tapılanlar, birbirini aldatıp haktan saptıranlar ve körü körüne onlara kapılıp sapanlar, hepsi birbirinden kopacak, hatta birbirine ağır eleştiriler yönelteceklerdir; ama bu suçlamalar hiçbirini hak ettikleri cezaya çarptırılmaktan, Allah’ın yardımından mahrum kalmanın doğuracağı çaresizlikten kurtaramayacaktır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 264
Vedde ودّ: وَدٌّ herhangi bir şeyi sevmek ve onun olmasını temenni etmektir. Bu köke ait meveddet مَوَدَّةٌ kelimesi hem salt sevgi anlamında hem de temenni ve arzu anlamlarında kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 29 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri Vedûd (esmaul husna), Meveddet ve Müveddet'tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Be'ada بعض : Bir şeyin بَعْضِ 'sı (bazısı), onun bir parçasıdır. Bu bütün (كُلٌّ) göz önünde bulundurularak söylenir.
Bu köke ait بَعُوضٌ sivrisinek sözcüğü de بَعْضُ kelimesinden alınmıştır. Bu da onun diğer hayvanlara göre cisminin çok küçük oluşundandır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de iki isim formunda 158 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri bazı ve bazendir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَقَالَ اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناًۙ مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli اتَّخَذْتُمْ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّمَا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
اتَّخَذْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. اللّٰهِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَوْثَاناً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مَوَدَّةَ mef’ûlun lieclih olup fetha ile mansubdur. بَيْنِكُمْ mekân zarfı muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِي الْحَيٰوةِ car mecruru اتَّخَذْتُمْ fiiline mütealliktir. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ‘ın sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخَذْتُمْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضاًۘ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَوْمَ zaman zarfı يَكْفُرُ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يَكْفُرُ damme ile merfû muzari fiildir. بَعْضُكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِبَعْضٍ car mecruru يَكْفُرُ fiiline mütealliktir. يَلْعَنُ atıf harfi وَ ’la يَكْفُرُ fiiline matuftur.
يَلْعَنُ damme ile merfû muzari fiildir. بَعْضُكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَعْضاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَۗ
İsim cümlesidir. مَأْوٰيكُمُ mübteda olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّارُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealiktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. نَاصِر۪ينَ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfû olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
مِنْ nefy, nehiy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M. Meral Çörtü Nahiv, s. 341)
Türkçemizdeki himaye eden, kollayan, yardım eden gibi kelimelerin karşılığı olan نَاصِرٌ kelimesi Kur'an-ı Kerim’de نَاصِرُونَ ve اَنْصَارُ şeklinde iki farklı cemi kipi ile gelmektedir. Bunlardan cemi müzekker salim kipi ile gelen نَاصِرُونَ kelimesi sekiz yerde, cemi kıllet kipi ile gelen اَنْصَارُ kelimesi de on bir ayette geçmektedir.
نَاصِرُونَ ; Âl-i İmran Suresi, 3/22, 56, 91, 150; Nahl Suresi, 16/37; Ankebût Suresi, 29/25; Rûm Suresi, 30/29; Casiye Suresi, 45/34; اَنْصَارُ; Bakara Suresi, 2/270; Âl-i İmran Suresi, 3 /52, 192; Maide Suresi, 5/72; Nuh Suresi, 71/25; Tevbe Suresi, 9/100, 117; Saff Suresi, 61/14. (Abdurrahman Güney, Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur'an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri)
نَاصِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi نصر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالَ اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناًۙ مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Allah Teâlâ, Hz. İbrahim’in sözlerini bildiriyor. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناًۙ مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ cümlesi, اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
إِنَّمَا , kâffe (durduran engelleyen) ve mekfûfedir. ماَ zaide olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir. إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan مِنْ دُونِ اللّٰهِ car mecruru, konudaki önemine binaen ve ihtimam için ilk mef’ûle takdim edilmiştir. İkinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mef’ûl olan اَوْثَاناً ’deki nekrelik, tahkir içindir.
İki tekit hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır.
اتَّخَذْتُمْ maksûr/sıfat, مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
مَوَدَّةَ ‘ye müteallik فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya hayatı içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dünya hayatı hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mücrimlerin dünya hayatında putlara ya da aralarındaki muhabbetlerini tekid için bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
Mef’ûlü lieclih olan مَوَدَّةَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Mukadder ikinci mef’ûle müteallik مِنْ دُونِ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
اِنَّمَا kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اتَّخَذْتُمْ fiiliyle; ibadet edilmeyi hak etmedikleri ortaya konduktan sonra hala onları ilah edinmeye devam etmek manası kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah‘la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
Onlara olan sevgilerinden haber vermek akli mecazdır. Çünkü onları ilah edinmelerinin sebebi sevgileridir. Mecazın ifade ettiği mübalağa; إنَّ ile yapılan tekid üzerine tekid olmuştur. Bu iki tekid hasr ifade eder. Çünkü Sekkâkî’nin dediğine göre hasr, sadece tekid üzerine tekid ile yapılmaz. Burada da haber önce olumlu söylenerek sonra da bundan başkasının olumsuz olduğu söylenerek tekid edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ ifadesi; izafetli ve izafetsiz olarak mansub da merfû da okunmuştur. Mansub okunuşunun iki açıklaması vardır. Biri; مَوَدَّةَ kelimesinin mef‘ûlün leh olmasıdır yani aranızda sevgi ve bağlılık peyda olması için Allah’tan başka tanrılar edinmişsiniz! Çünkü -insanlar bir mezhepte ittifak ettiği gibi- siz de bu tanrılara tapınmak üzere toplanıyor, onlar sayesinde kaynaşıyorsunuz. Bu, onların birbirini sevmelerine, dostluk, sadakat ve samimiyetlerine vesile oluyordu. Diğer açıklama; مَوَدَّةَ kelimesinin اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ (Furkan Suresi 43; Casiye Suresi 23) ayetindeki gibi, ikinci mef‘ûl olmasıdır; bu durumda mana muzafın hazfedildiği takdir edilerek; “Tanrıları aranızda meveddet sebebi edinmişsiniz!” ya da “Tanrıları aranızda meveddet -yani mevdûdet (sevilen varlıklar)- edinmişsiniz!” şeklindedir. Tıpkı [Öyle insanlar var ki Allah’tan başka birtakım şeyleri O’na denk kabul eder ve onları Allah’ı sever gibi severler! (Bakara Suresi, 165)] ayetindeki gibi. مَوَدَّةَ kelimesinin merfû okunuşu da iki şekilde açıklanabilir: مَوَدَّةَ kelimesi اِنَّمَا ’daki مَا mevsûle kabul edilerek, اِنَّ ’nin haberi olur. Veya mahzuf bir mübtedanın haberi olur. Anlam şöyledir: Tanrılar aranızda bir meveddettir -yani sevilen şeydir- ya da meveddet sebebidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضاًۘ
Cümle, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile öncesindeki …اتَّخَذْتُمْ مِنْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. يَكْفُرُ fiiline müteallik يَوْمَ zaman zarfı, ihtimam için amiline takdim edilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْض cümlesi …اتَّخَذْتُمْ مِنْ cümlesine hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
بَعْضاًۘ ‘nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Muzari fiiller, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la hükümde oraklık sebebiyle …اتَّخَذْتُمْ مِنْ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan مَأْوٰيكُمُ النَّارُ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir.
Müsned olan النَّارُ ’ın marife gelişi, kemâl vasıflara sahip olduğunun işaretidir.
Onların sığınağı ateştir ifadesinde istiare sanatı vardır. مَأْوٰي, aslında sığınılacak yer demektir. Burada cehennemin, insanın huzur bulmak, rahatlamak için ve hiç itiraz etmeden gittiği bir yere benzetilmesi, cehennemin korkunçluğunu mübalağa içindir. Ayette cehennemin onların me’vası olduğunu söylemekle; aynı “cehennemle müjdele“ cümlesinde olduğu gibi tahakküm ve alay üslubu ile uyarma söz konusudur. Aralarındaki zıddiyet tehekküm ve alay kastıyla tenasübe benzetilmiştir.
مَأْوٰي kelimesi sığınılan yer manasında ism-i mekândır. Yani dönüp dolaşıp yine de geldikleri yer demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/8)
Müsned, iki durumda marife olur.
1. Muhatap; müsned ve müsnedün ileyhden birini biliyor diğerini bilmiyordur. Bildiği müsnedün ileyh, bilmediği müsned olur.
2. Muhatap ikisini de biliyordur ama siyak, birinin takdimini gerektiriyordur. Mütekellim muhatabın bildiği şeyi ya da siyakın gerektirdiği şeyi takdim ederek müsnedün ileyh yapar. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَۗ
Cümle, atıf harfi وَ ’la …اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مَا لَكُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan مِنْ نَاصِر۪ينَ ’ deki مِنْ harfi zaiddir. Tekid ifade eder.
Müsnedün ileyh olan نَاصِر۪ينَ۟ ’nin nekre gelişi, taklîl ifade eder. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre, umum ifade ederken yine olumsuz cümledeki مِنْ , “hiç anlamı verir. Yani onlar için hiçbir yardımcı yoktur.
Müsnedün ileyh نَاصِر۪ينَۗ ’ nin ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
مِنْ nefy, nehiy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M. Meral Çörtü, Nahiv, s. 341)
Cenab-ı Hakk bundan önce müfred (tekil) sıyga ile: “Allah'tan başka sizin bir veliniz ve bir yardımcınız yoktur” (Ankebut Suresi, 22) buyurmuş; burada ise cemi sıygası ile “Sizin yardımcılarınız da yoktur” buyurmuştur. Bunun hikmeti şudur: Onlar, Hz. İbrahim’i (a.s) yakmak istediklerinde, “Onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun.” (Enbiya Suresi, 68) ayetinde bahsolunduğu gibi: “Biz ilahlarımıza yardım ediyoruz.” demişlerdi. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hakk, “Siz, onların yardımcıları olduğunuzu iddia ediyordunuz. Halbuki ne putperestlerin, ne de o putların yardımcıları yoktur.” buyurmuştur. Ama o ayette, yardımcılardan bahsolunmamıştır. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk, yardımı, cins olarak tamamen nefyederek “Hiçbir yardımcı yoktur” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)