Rûm Sûresi 39. Ayet

وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ رِباً لِيَرْبُوَ۬ا ف۪ٓي اَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِۚ وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ تُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ  ٣٩

İnsanların malları içinde artsın diye faizle her ne verirseniz, Allah katında artmaz. Ama Allah’ın hoşnutluğunu isteyerek her ne zekât verirseniz; işte bunu yapanlar sevaplarını kat kat arttıranlardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ne ki
2 اتَيْتُمْ verdiniz ا ت ي
3 مِنْ
4 رِبًا riba (faiz) ر ب و
5 لِيَرْبُوَ artması için ر ب و
6 فِي içinde
7 أَمْوَالِ malları م و ل
8 النَّاسِ insanların ن و س
9 فَلَا asla
10 يَرْبُو artmaz ر ب و
11 عِنْدَ katında ع ن د
12 اللَّهِ Allah
13 وَمَا ama
14 اتَيْتُمْ verdiğiniz ا ت ي
15 مِنْ -tan
16 زَكَاةٍ zekat- ز ك و
17 تُرِيدُونَ isteyerek ر و د
18 وَجْهَ yüzünü (rızasını) و ج ه
19 اللَّهِ Allah’ın
20 فَأُولَٰئِكَ işte
21 هُمُ onlar
22 الْمُضْعِفُونَ kat kat artıranlardır ض ع ف
 

Bu âyetlerde önce insanların farklı imkânlara sahip olmaları, özellikle iktisadî bakımdan farklı seviyelerde bulunmaları realitesine yine onların gözlemleri tanık tutularak değinilmekte, bunun Allah Teâlâ’nın iradesi ve koyduğu kanunlar gereğince böyle olduğuna dikkat çekilmekte, ardından bu hakikati kavrayanlara bazı sosyal yardımlaşma görevleri hatırlatılmakta, paranın sömürü ve baskı aracı olarak kullanılmasında önemli bir işlem olan ribâdan (faizcilik, tefecilik) Allah’ın hoşnut olmadığı ima edilmekte, nihayet bu âyetler kümesinin başında (28. âyet) canlı bir temsil ile anlatılan Allah’ın birliği ve ortaklardan münezzeh olduğu gerçeği bir daha vurgulanmaktadır. 

Geniş anlamıyla insanların sahip olduğu her türlü imkânı, dar anla­mıyla da iktisadî imkânları ifade eden rızık açısından kişiden kişiye farklılıklar bulunduğu herkesin kolayca gözlemleyebileceği bir realitedir. İmkânların paylaşımıyla ilgili olarak beşeriyetin geliştireceği usul ve sistemler ancak daha âdil kabul edilme veya daha ikna edici olma özelliği bakımından başarılı sayılabilir; fakat bu farkların tamamen ortadan kaldırılması mümkün değildir. Zira bu durum ilâhî iradeden ve bu iradeye bağlı evrensel yasalardan, zihin ve beden güçlerinin eşitsizliği, coğrafya ve iklim farklılıkları, ekonomik ortam ve sistem farkları gibi doğal veya pozitif farklılıklardan kaynaklanmaktadır. 37. âyette söz konusu realiteye dikkat çekilirken “görmezler mi ki” ifadesiyle insanın tanıklığı ön planda tutulmuş, bundan çıkarılacak sonuçlar ve onların pratik hayata yansıtılması hususunda ise “Kuşkusuz bunda iman eden kimseler için ibretler vardır” buyurularak iman esas alınmıştır. Buna göre rızkı verenin Allah olduğuna gönülden inanan kimse için doğru olan, kendisi ile başkaları arasındaki imkân farklılıkları bir bunalım, kıskançlık ve çatışma sebebi olmak yerine kişiyi yüce yaratıcısının lutfundan daha fazla talepte bulunma çabası içine iten bir motivasyon sağlaması, ama elde ettiği imkânların gerçek kaynağını görmezden gelmemesi ve bunların kendisine yüklediği sorumluluğun bilinci içinde hareket etmesidir. Nitekim bu inancın önemine dikkat çekildikten hemen sonra 38. âyette “o halde” diye başlayan bir ifadeyle bu sorumluluğun bazı temel gereklerine değinilmiştir. Bunlardan biri, kişinin yakınlarını görüp gözetmesidir ki, daha sonra nâzil olacak birçok âyette bu ilkeye yapılan vurgu ısrarla sürdürülecek, buna ilâve olarak gönüllü yardım sınırını aşan nafaka ve mirasçılık hükümlerine yer verilecektir (Şîa’ya mensup bazı müfessirlerin yorumuna göre, 32.âyetteki “akrabaya hakkını ver” buyruğunda Hz. Peygamber’e yakınlarının haklarını, özellikle “humus” olarak bilinen savaş gelirlerindeki paylarını vermesi emredilmiş ve âyetin inmesi üzerine Resûlullah Hz. Fâtıma’ya Fedek arazisini vermiştir. Bu yorumunun tarihî verilerle bağdaşmadığı hususunda bk. Derveze, VI, 299-300). 

38.âyette sözü edilen ikinci görev zekâttır ki bu, bütün topluma yönelik, ilk zamanlarda gönüllü yardımlar şeklinde, Medine döneminde ise miktarı, nisbetleri ve harcama yerleri belirli hale gelecek malî vecîbenin ve buna dayalı yardımlaşma müessesesinin adıdır (bilgi için bk. Tevbe 9/103). Burada, zekâtın harcama yerleri ayrı ayrı sayılırken görülecek olan sekiz harcama kaleminden (bk. Tevbe 9/60) öncelikle bireyleri ilgilendiren ve değişen durum ve şartlardan fazla etkilenmeyen şu iki kesimin hakkına işaret edilmekle yetinilmiştir: Yoksullar ve yolda kalmışlar. Âyette sadece akrabalar ve bu iki kesimin zikredilmesinin sebebi açıklanırken, burada bireylerin topluma karşı genel görüp gözetme vecîbesine dikkat çekmenin amaçlandığı ve yardımda bulunma imkânı olanlara –zekât yükümlülüğü ile ilgili şartları taşısın taşımasın– asla ihmal etmemeleri gereken bir görevin hatırlatıldığı yorumu da yapılmıştır (bk. Râzî, XXV, 124-125). Yine bu âyetteki buyrukla ilgili önemli bir husus, “hakkını ver” ifadesinin kullanılmış olmasıdır. Buna göre ister gönüllü yardım isterse malî vecîbe çerçevesinde olsun, imkânı olanların, akrabalarını görüp gözetmeyi, yoksullara veya yolda kalmışlara destek olmayı kendi lutuf ve bağışları olarak değil, onların “hakkı” olarak görmeleri gerekir. Zira rızkı veren Allah’tır, O’nun verdiği nimetlerin bir kısmından başkalarını yararlandırmak da O’nun buyruğu uyarınca bir görevdir ve diğerlerine tanınmış bir haktır. Birçok âyet ve hadiste ifade edildiği üzere Allah’ın hoşnutluğuna lâyık olan harcamalar, başa kakmadan, o anlama gelebilecek tavırlar sergilemeden, kendisi diğer tarafın yerinde olsaydı nasıl davranılmasını arzu eder ise o şekilde yapılanlardır. 

39. âyette ise, iktisadî adaleti temelden sarsan ve toplumda büyük tahribat yapan ribâ uygulamalarına karşı Allah’ın Kur’an’da kesin bir tavır takınacağının ilk işareti verilmiş, bu yapılırken insanların ribâdaki amacına atıfta bulunularak zekâtla bir mukayese yapılmıştır: Mevcut varlığını daha da arttırmayı amaçlayan ve bunun için ribâya başvuranlar –şayet iman ediyorlarsa– bilmelidirler ki başkalarının sömürülmesi esasına dayalı bir işlemle elde edilecek kazanç zâhirî bir artıştır, mânevî yönden bir artış değildir, bereketi de yoktur. Gerçek yatırım Allah’ın hoşnutluğuna uygun harcamalarda bulunmaktır ki bunların başında geniş anlamıyla zekât gelmektedir. 40. âyette vurgulanan husus da şudur: Bütün bu davranış hükümlerinin asıl amacı Allah’ın iradesine teslim olma ve O’nun hoşnutluğunu kazanma çabası olduğuna göre mümin, kendisini yüce Allah’ın yaratıp rızıklandırdığı; hayat verenin, hayatı sona erdirenin ve tekrar can verecek olanın O olduğu bilinciyle davranmalı ve Allah’a ortak koşanların ne kadar yanlış bir yolda olduğuna dikkat etmelidir.

39. âyetin ilk cümlesini, “İçine ribânın girdiği bir servet ve ticaret, artmaz, bereketli olmaz” şeklinde yorumlamak da mümkündür. Bu takdirde meâl şöyle olur: “İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz ribâ Allah katında artmaz.” Bazı müfessirler burada bir yasak ifadesinin bulunmamasından hareketle bu kelimeyi haram olmayan fakat Allah katında da değeri bulunmayan bazı beşerî ilişkilerle, özellikle “karşılığında teşekkür bekleyerek veya bir menfaat umarak başkasına bir bağışta bulunma, hediye verme” gibi mânalarla da açıklamışlardır (bk. Taberî, XXI, 44-47; Şevkânî, IV, 260-261; ribânın kapsamı, İslâm’da ribâ yasağıyla ilgili süreç, zekât ve sadakanın artması fakat ribânın artmaması hakkında bilgi için bk. Bakara 2/275-276; Âl-i İmrân 3/130).

 

 

 


  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 317-319
 

وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ رِباً لِيَرْبُوَ۬ا ف۪ٓي اَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَٓا  şart ismi olup, mukaddem mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 

اٰتَيْتُمْ  şart fiili, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ رِباً  car mecruru  مَٓا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Veya onun temyizidir.

لِ  harfi,  يَرْبُوَ۬ا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  اٰتَيْتُمْ  fiiline mütealliktir. 

يَرْبُوَ۬ا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  ف۪ٓي اَمْوَالِ  car mecruru  يَرْبُوَ۬ا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. النَّاسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

لَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesi, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, هُو (O)‘dir. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَرْبُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عِنْدَ  mekân zarfı  يَرْبُوا  fiiline mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتَيْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), ta’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  


 وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ تُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَٓا  şart ismi olup, mukaddem mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

اٰتَيْتُمْ  şart fiili, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ زَكٰوةٍ car mecruru  مَٓا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. تُر۪يدُونَ  cümlesi,  اٰتَيْتُمْ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

تُر۪يدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  وَجْهَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُر۪يدُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.


فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ

 

İsim cümlesidir. فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ  fasıl zamiridir. الْمُضْعِفُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْمُضْعِفُونَ  haberi olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. هُمُ الْمُضْعِفُونَ  cümlesi,  اُو۬لٰٓئِكَ  işaret isminin haberi olarak mahallen merfûdur.

الْمُضْعِفُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ رِباً لِيَرْبُوَ۬ا ف۪ٓي اَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِۚ 

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. 

Şart üslubunda gelen terkipte şart ismi  مَا , mukaddem mef’ûldür. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade eden  وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ رِباً لِيَرْبُوَ۬ا ف۪ٓي اَمْوَالِ النَّاسِ  cümlesi, şarttır. 

مِنْ رِباً  car-mecruru, مَٓا ’nın mahzuf haline mütealliktir.

Sebep bildiren cer harfi  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَرْبُوَ۬ا ف۪ٓي اَمْوَالِ النَّاسِ  cümlesi, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde  اٰتَيْتُمْ  fiiline mütealliktir. 

مِنْ رِباً  car mecruru  مَٓا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

رِباً ’deki nekrelik herhangi manasında cins ifade eder.

ف۪ٓي اَمْوَالِ النَّاسِ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  اَمْوَالِ , içi olan bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü mallar, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak durumu tekit etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

فَ  karinesiyle gelen  فَلَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesi şartın cevabıdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هو (O) olan mübteda mahzuftur. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اٰتَيْتُمْ - يَرْبُوا  fiilleri arasında iltifat sanatı vardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesi haberdir.

İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz anlatım kastıyla gelen  عِنْدَ اللّٰهِ  izafeti  عِنْدَ ’nin şanı içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. 

عِنْدَ اللّٰهِ  ifadesi (Allah’ın takdirinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında  عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Enam/57)  Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

رِباً - يَرْبُوا - يَرْبُوَ۬ا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَرْبُوَ۬ا - لَا يَرْبُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)

رِباً , artış demektir. Bakara Sûresi'nde (2/275-279) ayetlerde geçmiştir. Ancak orada söz konusu edilen riba (faiz) haramdır. Burada sözü edilen ise helaldir. Buna göre ribanın bir kısmı helal ve bir kısmı haram olmak üzere iki kısım olduğu ortaya çıkmaktadır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)

Burada  لِيَرْبُوَ۬ا  ifadesini  يَ  ile okuyanların kıraatine göre bu da istiaredir. Burada  رِباً  ile kastedilen, kendi verdiğinden daha fazlasını yasaklanan biçimde faiz olarak kendisine geri vermesi için başkasına verdiği maldır. ألربو ’in asıl anlamı artma ve çoğalmadır. İnsanların verdiklerinden fazlasını elde etmek için birine verdikleri mala riba adı verilmiştir. Çünkü o malı veren, ziyade talebi gayesini ve bu ziyadeyi elde etme amacını, ziyadenin sebebi ve illeti saymıştır. Yani onun başkasına borç vermesinin nedeni, bir fazlalık elde etme yönündeki amacıdır. İşte zikrettiğimiz sebepten dolayı bu isimlendirme güzel düşmüştür.(Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 


وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ تُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ

 

Aynı üslupta gelerek önceki şart cümlesine atıf harfi  وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Cümleler arasında lafzen ve manen ittifak mevcuttur. Şart üslubunda gelen terkipte takdim-tehir sanatı vardır. Şart ismi olan  مَا , mukaddem mef’ûldür. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade eden  وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ تُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ  cümlesi, şarttır. 

Mahzuf hale müteallik  مِنْ زَكٰوةٍ  car-mecrurundaki nekrelik herhangi manasında cins ifade eder.

اٰتَيْتُمْ  fiilinin failinden hal olan  تُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

تُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır.  وَجْهَ , zatı, rızası manasındadır.

Veciz ifade kastına matuf  وَجْهَ اللّٰهِۘ  izafeti, lafza-ı celâle muzaf olan  وَجْهَ ’nin şanı içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde haşyet duygularını artırmak ve hükmün illetini bildirmek için yapılan tekrarında ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِۘ  [Allah’ın vechini arzulamak] ifadesinin anlamı O’nun rızasını talep etmektir. Bu, dilde bilinen bir kullanım şeklidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara/272)

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

İşaret isminin müsnedün ileyh olduğu cümlede  هُمُ  fasıl zamiri, الْمُضْعِفُونَ , müsneddir.

Haberin marife gelmesi ve fasıl zamiri olmak üzere iki unsurla tekid edilen isim cümlesinde haberin  الْ  takısıyla marife gelişi, bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtmenin yanında kasr sebebidir. Fasıl zamiri de kasr sebebidir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُمُ mevsûf/maksur  الْمُضْعِفُونَ  sıfat/ maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. 

Fasıl zamiri ve  الْمُضْعِفُونَ ‘deki cins ifade eden harf-i tarif nedeniyle oluşan kasr, mübalağa için gelen iddiaî kasrdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

هم  zamiri, mübteda ve haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Bilindiği gibi fasıl zamiri haberin sıfat olmadığına da delalet eder. Bu tip kasrlarda, fasıl zamiri tahsise ilaveten haberin mübtedaya nispetini de tekid eder. Aslında bu ifade bütün kasırlarda vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tefennün, Kur’an üslubunda benzer manayı farklı bir lafızla ifade etme, iki ayet arasındaki üslup farklılığı, kıssa tekrarındaki farklılık, lafızlardaki ve müteradif kullanımındaki farklılık ve değişkenlik, çeşitlilik, benzerlerinden farklı olma ya da aynı lafzı tekrar etmekten kaçınma olarak da açıklanmıştır. (Ahmet Sait Sıcak, Kur’ân’da Benzer Mana ve Lafızlarda Tefennün Cumhuriyet İlahiyat Dergisi)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tazim içindir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Ayetin başındaki hitap üslubundan son cümlede gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır.

Haber olan  الْمُضْعِفُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْمُضْعِفُونَ - يَرْبُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مَٓا - اٰتَيْتُمْ - مِنْ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetteki şart üslubunda gelen iki cümle arasında tefennün sanatı vardır.

“Ayetin, ibare ve nazım olarak mukabele üslubundan değişik bir şekilde gelmiş olması mübalağa içindir.” (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Yani, eğer burada mukabele sanatı  uygulanmış olsaydı ibarenin şöyle olması gerekirdi. وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ فَيَرْبوا عند (Verdiğiniz zekata gelince, o Allah katında artar). Ancak, يَرْبوا  (artar) ibaresinden, kat kat artma manasına gelen  أضعف  ibaresine dönüş yapıldı. 

Ayrıca fiil cümlesinden müteşekkil nazımdan, sevabın beyanı hususundaki mübalağa için hasr ifade eden isim cümlesine dönüş yapıldı. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı) 

İbarenin baş tarafında hitap zamiri  اٰتَيْتُمْ  kullanıldığı için muktezâ-i zâhire göre sonrasının da  فَأنْتُمْ الْمُضْعِفُونَ  şeklinde hitap zamiriyle gelmesi beklenirdi. Ancak birtakım belâgî nükteler nedeniyle nazmı celil böyle değil de ayetteki şekilde getirilerek ikinci şahıstan üçüncü şahsa geçmek suretiyle iltifat yapılmıştır. Bu sayede Allah rızası için zekat verenler tazim edilmiştir. Allah Teâlâ, bu üslupla sanki meleklere ve havassa hitap ederek onların durumunu herkese bildirmek istemiştir. Ya da genelleme yaparak “her kim bu şekilde davranırsa sevabını kat kat artırır” anlamını ortaya koymak için burada iltifat sanatı icra edilmiştir. Eğer bu şekilde bir üslup değişikliği olmasaydı bu ince manalar ortaya çıkmazdı. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı; (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)