Secde Sûresi 12. Ayet

وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ رَبَّـنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَـالِحاً اِنَّا مُوقِنُونَ  ١٢

Suçlular, Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen!
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 تَرَىٰ bir görsen ر ا ي
3 إِذِ (demekte) iken
4 الْمُجْرِمُونَ suçluları ج ر م
5 نَاكِسُو öne eğmiş ن ك س
6 رُءُوسِهِمْ başlarını ر ا س
7 عِنْدَ huzurunda ع ن د
8 رَبِّهِمْ Rablerinin ر ب ب
9 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
10 أَبْصَرْنَا gördük ب ص ر
11 وَسَمِعْنَا ve işittik س م ع
12 فَارْجِعْنَا bizi geri döndür ر ج ع
13 نَعْمَلْ yapalım ع م ل
14 صَالِحًا iyi iş ص ل ح
15 إِنَّا artık biz
16 مُوقِنُونَ kesin olarak inandık ي ق ن
 

Bu âyetlerde âhiret sahnelerinden biri canlı bir biçimde tasvir edilip güçlü bir uyarı yapılmaktadır: Dünya hayatının var ediliş hikmeti olan sınavın süresi sona erdikten sonra iman etmenin ve pişmanlık sergilemenin hiçbir değeri olmayacaktır; bu sebeple herkes ecel gelip çatmadan aklını başına toplamalı ve Allah’ın ezelî ilmindeki gerçekle yüz yüze gelmeden kendisine tanınan fırsatı değerlendirmelidir. Yüce Allah dileseydi elbette herkesin dünya hayatında doğru yolu izlemesini sağlayabilirdi; fakat O, bu hayatı şuurlu varlıklar için bir imtihan alanı kılarak anlamlandırmayı murat etmiş, yükümlü tuttuğu varlıklara da bunu bildirmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ’nın cehennemi hem insanlardan hem de cinlerden bir kısmı ile dolduracağını haber vermesi onları peşinen mahkûm etme değil, aksine kendilerine tanınan fırsatı hatırlatma anlamı taşımaktadır. Nitekim 14. âyette, günahkârlara verilen cezanın gerekçeye bağlandığı, bu cezanın mutlaka kendi yaptıklarına karşılık olduğu belirtilmektedir. Ayrıca birçok âyet ve hadiste, kişinin işlemediği bir günahtan ötürü ceza görmeyeceği, hatta şartlarına uygun bir tövbe ve benzeri vesilelerle günahlarının bağışlanacağı, buna karşılık yaptığı her iyiliğin de karşılığını göreceği bildirilmiştir. Şu halde 13. âyetten çıkarılması gereken sonuç şu olmaktadır: Cennet ve cehennem sembolik bir anlatımın ögelerinden ibaret sanılmamalı, vahiy yoluyla âhiret hayatına dair verilen bilgiler sorumluluk bilincini sürekli biçimde zinde tutmayı sağlayan birer gerçeklik olarak algılanmalıdır. 12. âyette geçen mücrimîn kelimesinin sözlük anlamı “suçlular, günahkârlar” olmakla beraber, burada öncelikle –10 ve 11. âyetlerde belirtildiği üzere– öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerden ve dünyada iken inanmadıklarını âhirette itiraf edenlerden söz edildiği için bu kelimeyi “inkârcılar” şeklinde anlamak gerekir. 14. âyette inkârcıların âhiret gününü hatırdan çıkarmasından ve buna karşılık âhirette de ellerinden tutulmamasından söz edilirken “unutmak” anlamına gelen nisyân masdarından türetilmiş fiiller kullanılmıştır. Bazı müfessirler bunlardan birincisini gerçek anlamda “unutmak” yani hiç hatırına getirmemek şeklinde anlamışlarsa da, tefsirlerde daha çok birincisinde inkârcıların dinî bildirimleri ihmal ve terketmeleri, ikincisinde de ilâhî yardımdan yoksun bırakılıp ateşe terkedilmeleri anlamına ağırlık veren yorumlar yapılmıştır (Taberî, XXI, 99; Şevkânî, IV, 290-291; İbn Âşûr, XXI, 225226).  


Kur'an Yolu Tefsiri
 

  Nekese نكس :  نَكْسٌ kelimesi bir nesneyi başı üzere (baş aşağı)çevirmektir.

  Hastayla ilgili kullanılan nüks نُكْسٌ sözcüğü hastanın sağlıklı, sıhhatli durumuna döndükten sonra tekrar hastalığına dönmesi (hastalığın nüksetmesi) demektir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de herbiri farklı formda sadece 3 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli nüks (etmek)tür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. لَوْ ’in cevabı mahzuftur. Takdiri, لرأيت أمرا عجبا (Acayip bir iş, durum görürdün.) şeklindedir. 

تَرٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  تَرٰٓى ’nın mef'ûlü bihi mahzuftur. Takdiri, لو ترى المجرمين  şeklindedir. Sonrasındaki mübteda  الْمُجْرِمُونَ  buna delalet eder.

اِذِ  zaman zarfı olup  تَرٰٓى  fiiline mütealliktir. الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا  ile başlayan isim cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

İsim cümlesidir. الْمُجْرِمُونَ  mübteda olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. نَاكِسُوا  haber olup, ref alameti  و ‘dır. Sonundaki  نَ  izafetten dolayı mahzuftur.  رُؤُ۫سِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عِنْدَ  zaman zarfı  نَاكِسُوا ’ya mütealliktir.  رَبِّهِمْۜ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَاكِسُوا , sülâsî mücerredi  نكس  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُجْرِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

رَبَّـنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَـالِحاً

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اَبْصَرْنَا ‘ dır. Nida ve cevabı, mukadder sözün mekulü’l kavli olup hal olarak mahallen mansubdur. Takdiri, يقولون (derler) şeklindedir.

Fiil cümlesidir. اَبْصَرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. سَمِعْنَا  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. 

سَمِعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. 

ارْجِعْنَا  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mütekellim zamir  نَا  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karinesi olmadan gelen  نَعْمَلْ  cümlesi mukadder şartın cevabıdır. Takdiri, إن ترجعنا نعمل  (Bizi geri döndürürsen ... yaparız) şeklindedir.

نَعْمَلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. صَـالِحاً  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَبْصَرْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بصر ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

صَـالِحاً , sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

اِنَّا مُوقِنُونَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  مُوقِنُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

مُوقِنُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

 

وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  قُلْ يَتَوَفّٰيكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat vardır. 

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil, tecessüm özelliğiyle muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek onu etkiler. 

تَرٰٓى  fiiline müteallik zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan  الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ  cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

نَاكِسُوا ’nun sonundaki  نَ , muzâfun ileyh olan  رُؤُ۫سِهِمْ ’e muzaf olduğu için düşmüştür. Cemi müzekker salim kelimeler muzaf olduklarında sonlarındaki  نَ  düşer. 

Bu ayette, önceki ayette bahsi geçen kişilerin zamir yerine zahir isimle mücrim şeklinde zikredilmesinin sebebi, korkunç durumu hak edenlerin sıfatlarını vurgulamak içindir. Bu ifadede iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.

عِنْدَ mekan zarfı, نَاكِسُوا ‘ya mütealliktir.

Müsned olan  نَاكِسُوا , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Veciz ifade kastına matuf,  عِنْدَ رَبِّهِمْ  izafeti, عِنْدَ  için tazim ve teşrif ifade eder.

Az sözle çok anlam ifade eden  رَبِّهِمْ  izafeti, Rab ismine muzâfun ileyh olan  هُمْ  zamirini yani onları tahkir içindir. Rab isminin mücrimlere ait zamire muzâf olmasında, Rablerine karşı işledikleri suçta ne kadar ileri gittikleri konusunda ikaz vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.

نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ  ibaresi, derin pişmanlıktan kinayedir.

Şartın cevabının takdiri,  لرأيت أمرا عجبا (... acayip bir iş, bir durum görürdün.) olabilir. Cevabın mahzuf olması îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Makam mütekellimin konuşma makamı olduğu zaman müsnedün ileyh mütekellim zamiriyle gelir. Muhatab zamirinin gelişi esasen muhatabın karşıda olmasını gerektirse de bazen kalpte ve zihinde hazır olan muhatab için de gelebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümlede durumun korkunçluğunu ifade et­mek için لَوْ  edatının cevabı söylenmemiştir. Yani (Mutlaka korkunç bir olay görmüş olurdun) demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

لَوْ تَرٰٓى  [Âh, sen görecektin…] Bu hitabın Hz. Peygambere (s.a.v) yönelik olması mümkündür. Bu durumda iki şekilde izah edilebilir:  

1- Temennî anlamının kastedilmiş olması: Sanki  وَلَيْتَكَ ترى (Keşke görseydin!) der gibi. Tıpkı Hz. Peygamberin (s.a.v) Mugîre’ye  لَوْ نَظَرْتَ إلَيْهَا  (Keşke o [talip olduğun kadı]na bir baksaydın!) demesi gibi. Peygamberin temennîsi (Temennî olması mümkün olmayan şeylerin, teraccî ise olabilecek şeylerin istenmesidir.) de لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ [Belki yola gelirler.] [Secde Suresi, 3]) ifadesindeki teraccînin Peygambere (s.a.v) ait olması gibidir; çünkü Peygamber (s.a.v) onlardan çok çekmiş, düşmanlıklarından, davranışlarından çok zarar görmüştü. Buna mukabil, Allah Teâlâ onları bu son derecede utanç verici, rezil, kederli ve korkunç halleri üzere görmeyi onun için temennî kılmıştır ki böylece onların bu haline bakarak biraz olsun rahatlasın, sevinsin. 

2- لَوْ ’in, cevabı hazfedilmiş lev-i imtinâiyye olması da mümkündür; cevap da [Korkunç bir durum görmüş olurdun!] ya da [Görebileceğin en kötü şeyi görmüş olurdun!] şeklinde olur. لَوْ  ve  اِذِ  her ikisi de mazi içindir. Böyle olması da mümkündür, çünkü Allah’ın, olacağını belirttiği şey, gerçekleşmesi kesin olan varlık mesabesindedir. تَرٰٓى  fiili için mef'ûl takdiri yoluna gidilmez. Sanki  وَلَوْتَكُونُ مِنك الرُؤيةُ  denilmiş gibidir. اِذِ, onun zarfıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayette şartın cevabı mahzûftur. Yani bunu görseydin, anlatılması imkânsız pek korkunç bir şey görürdün. Bu hitap, kim olursa olsun muhatap olabilen herkes içindir. Zira bundan murat, o kâfirlerin kıyametteki kötü hallerini ve bu hallerin korkunçluğunun ve fecaatinin idrakinin, garip ve pek çetin hadiseleri görebilen binlerine mahsus olmayıp fakat görebilen herkesin bunun korkunçluğundan ve dehşetinden taaccüp ettiğini ifade etmektir. Bazılarına göre bu hitabın umumî olmasından maksat, onların halinin, gizli kalmasının asla mümkün olmayacak kadar aşikâr olduğunu, bu itibarla bunun, birilerine mahsus olmadığını, fakat görebilen herkes için geçerli olduğunu beyan etmektir. Ancak bu izahı yapanlar, hakkın tahkikinden sapmışlardır. Zira burada maksat, onların halinin son derece perişan olduğunu beyan etmektir; yoksa maksat, onların halinin son derece aşikâr olduğunu beyan etmek değildir. Zira bu, müsellem hususlardandır. O halde bunu böyle izah etmek gerekir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Ayetteki تَرٰٓى  (görsen) kelimesinin, Hz. Peygamberin (s.a.v) kalbini yatıştırmak için ona bir hitap olması mümkündür. Çünkü onlar, yalanlayarak ona eziyet vermişlerdi. Yine bunun herkes için genel bir hitap olması da muhtemel olup tıpkı bir kimsenin, hususi oluşu kastetmeksizin, “Falanca cömert bir insandır. Ona bir an bile hizmet etsen, sana ömür boyu iyilikte bulunur” demesi gibidir. Ayetteki, عِنْدَ رَبِّهِمْۜ [Rableri huzurunda] tabiri de bu mahcûbiyyetin derecesini ve şiddetini anlatmak içindir. Çünkü kul, Rabbine karşı kötülükte bulunup sonra onun huzuruna varıp durduğunda, son derece bir pişmanlığa düşmüş olur. Ayetteki, رَبَّـنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا  [Rabbim, gördük, işittik.]  ifadesi, “Onlar, ya Rabbi gördük ve işittik” diyordu manasına olup burada “diyerek” ifadesi, onların alabildiğine pişmanlığa düşmüş olduklarına bir işaret olmak üzere hazfedilmiştir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mücrimler 10. ayette  أاْذا ضَلَلْنا في الأرْضِ إنّا لَفي خَلْقٍ جَدِيدٍ [Toprağa karışıp yok olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?] şeklinde ifade edilen sözü söyleyenlerdir. Bunu söylemekle suçlu olduklarını kayıt altına almak maksadıyla zamir makamında zahir olarak ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

رَبَّـنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا

 

Cümle, hal konumunda olan mukadder sözün mekulü’l kavlidir. Takdiri, يقولون (derler) şeklindedir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Mekulü’l-kavl cümlesindeki  رَبَّـنَٓا , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Nida harfinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

رَبَّـنَا  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması sebebiyle  نَا  zamirinin ait olduğu kişiler şan ve şeref kazanmıştır. Mütekellimin Allah’ın Rububiyet sıfatına sığınma isteğine işaret eder.

Nidanın cevabı olan  اَبْصَرْنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s.107)

Cümle nida üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Aynı üslupta gelen  وَسَمِعْنَا  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

فَارْجِعْنَا  cümlesine dahil olan  فَ  harfi, sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. Nidanın cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir. 

الرُّجُوعُ lafzı, şirki terketmek manasında müsteardır. Büründüğü halden çıkmak; yerleştiği yere geri dönmek için bulunduğu yeri terk etmeye benzetilmiştir. Bu teşbih, şirk halini gurbet haline benzetir. Çünkü şirk fıtratın gereği değildir. Bunun için şirke bulaşmak; yolcunun bulunduğu yerden ayrılması gibi, yaratıldığı halden ayrılmak demektir. Aynı şekilde tevhid hali, kişinin mahalline ve yaşadığı yere ve sığındığı yere benzetilmiştir. Kur’anda geçen  الرُّجُوعُ  ifadesi, müşriklerin şirki terk etmelerini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) (Araf/175)

 

  نَعْمَلْ صَـالِحاً

 

نَعْمَلْ صَـالِحاً  cümlesi, takdiri …إن ترجعنا  [Bizi geri döndürürsen...] olan şart cümlesinin, فَ  karinesi olmadan gelmiş cevabıdır. Meczum muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Cümlede mef’ûl olan  صَـالِحاً ‘ın mevsufu hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. İbarenin aslı  نَعْمَلْ عملا صَـالِحاً  şeklindedir. Mevsufun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif onların geri dönüp durumlarını düzeltmek isteklerinin şiddetine işaret ediyor olabilir. 

نَعْمَلْ  fiilinin mef’ûlu  صَالِحاً ‘in, ism-i mef’ûl yerinde ism-i fail olarak gelmesi, mecazî isnaddır. Mefûliyyet alakasıyla mecaz-ı aklîdir. صَالِحاً ’daki nekrelik tazim ifade eder. 

صَالِحاًۜ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmeye işaret etmiştir.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

 اِنَّا مُوقِنُونَ

 

Ta’lîliye olarak fasılla gelen cümle fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  مُوقِنُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)