En'âm Sûresi 38. Ayet

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا طَٓائِرٍ يَط۪يرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلَّٓا اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْۜ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ثُمَّ اِلٰى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ  ٣٨

Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا yoktur ki
2 مِنْ hiçbir
3 دَابَّةٍ yürüyen hayvan د ب ب
4 فِي -nde
5 الْأَرْضِ yeryüzü- ا ر ض
6 وَلَا ve hiçbir
7 طَائِرٍ kuş ط ي ر
8 يَطِيرُ uçan ط ي ر
9 بِجَنَاحَيْهِ iki kanadiyle ج ن ح
10 إِلَّا olmasınlar
11 أُمَمٌ birer ümmet ا م م
12 أَمْثَالُكُمْ sizin gibi م ث ل
13 مَا
14 فَرَّطْنَا biz eksik bırakmamışızdır ف ر ط
15 فِي
16 الْكِتَابِ Kitapta ك ت ب
17 مِنْ hiçbir
18 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
19 ثُمَّ sonra
20 إِلَىٰ -(nin huzuru)na
21 رَبِّهِمْ Rableri- ر ب ب
22 يُحْشَرُونَ toplanacaklardır ح ش ر
 

Görenler, düşünenler için yeryüzünde ve insanları kuşatan tabiatta da birçok âyet, mûcize, Allah’ın kudretini apaçık gösteren deliller vardır. Âyette bu delillerden birkaçına işaret edilmektedir. Buna göre yeryüzünde yürüyüp dolaşan bütün canlılar, gökyüzünde kanat çırpıp uçan bütün kuşlar da insanlar gibi birer “ümmet”, düzenli birer topluluktur; insanlar gibi onlar da birer canlı sınıfıdır. Hepsi de Allah’ın kudretinin eseri olup O’nun verdiği rızıkla beslenmekte, O’nun verdiği canla yaşamakta ve üremekte, ilâhî kudretin birer nişanesi olarak cinsler, türler oluşturmaktadır. Bütün bunları düzenleyen kanunlar Allah tarafından konulmuş olup O’nun varlığına, ilmine ve kudretine delâlet etmektedir.

Âyette “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” buyuruluyor. Buradaki kitap birkaç şekilde anlaşılmıştır. Bir görüşe göre bu kitap levh-i mahfûzdur. Yüce Allah, âlemde olmuş ve olacak her şeyi, her varlığı ve her olayı, ilm-i ezelîsinin bir ifadesi olarak levh-i mahfûzda bütün ayrıntı ve kanunlarıyla tesbit ve tayin etmiştir. Âlemde vuku bulan her şey O’nun ilmi, O’nun kurduğu düzen içinde gerçekleşmekte, ilmine ve kudretine şahadet etmektedir. Daha zayıf olan diğer bir görüşe göre bu kitap, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Çünkü Kur’an’da insanların muhtaç olduğu pek çok bilgi, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayı gerekli kılan yeteri kadar delil mevcuttur. Buna rağmen inanmayanlar, Kur’an’da eksik bilgi verildiğinden değil, inatlarından veya İslâm’ın getirdiği hükümleri kendi menfaatlerine aykırı bulduklarından dolayı inanmamaktadırlar. Fakat yüce Allah, insanlara muhtaç oldukları her bilgiyi, her uyarıyı bildirdiği halde yine de inanmamakta direnenler hakkında şöyle buyuruyor: “Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağırlar ve dilsizlerdir.” Tıpkı karanlıkta kalanın nereye gittiğinin farkında olmaması, bastığı yeri görememesi gibi bunlar da hak ile bâtılı ayıramaz, hayatın anlamının ve hakikatinin ne olduğundan habersiz olarak yaşarlar; bundan dolayı ne hakka kulak verirler ne de hakkı konuşurlar. Bu yüzden Allah onları dalâlete düşürmüş yani dalâleti böyleleri için yaratmıştır. “Allah kimi dilerse onu şaşırtır.” Diğer bir görüşe göre ise “Gerçek şu ki Allah insanlara zerrece kötülük etmez, fakat insanlar kendilerine kötülük ediyorlar” (Yûnus 10/44). Böyle olunca Allah, yalnızca hakka karşı direnenlerin dalâlete düşmesini ister. Bu, O’nun kötülüğü istemesinden değil, adaleti istemesinden ileri gelir. Buna karşılık, “O, dilediği kimseyi de doğru yola iletir”; sırât-ı müstakîm üzere yaşatır. Her kim inattan, peşin hükümlerden ve kötü niyetlerden arınmış olarak kulağını hakkı dinlemeye açık tutar, dilini hakkı söylemeye âmâde kılarsa yüce Allah böylelerinin de hidayette olmalarını ister ve onları doğru yolda yaşatır. Bu da Allah’ın adalet ve lutfunun bir sonucudur. Bu ve benzeri âyetlerden anlaşılması gereken, Cebriyye mezhebi mensuplarının ileri sürdükleri gibi, Allah’ın–hâşâ– bir zalim ve gaddarın keyfî tutumuna benzer şekilde, adaletsiz, hikmetsiz ve nizamsız olarak insanları rastgele iyilik veya kötülük yapmaya mecbur ettiği değil; O’nun irade ve kudretinin hiçbir kayıt ve şartla sınırlanamayacağı, O’nun mutlak hükümran olduğudur. Hükümranlık, ancak kötüler tarafından zalimce kullanılır. Allah ise mutlak iyidir; zulüm ve haksızlık yapmaktan münezzehtir. Bu sebeple hükümranlığını kendi adaletiyle uyum halinde kullanır ve sonuçta, tamamen hür ve sınırsız olan iradesiyle kötüleri dalâlete, iyileri hidayete yöneltir. Mu‘tezile mezhebi, Allah’ın bu şekilde adaletli iş yapmasını hikmet olarak adlandırmış ve hikmete uymayı Allah için “gerekli” görmüştür. İmam Mâtürîdî bu görüşü eleştirirken özetle şöyle der: Allah’ın fiillerinin hikmete uygun olması O’nun için bir mecburiyet değildir. Nasıl ki tecrübî âlemde adalet ve hikmete uygun iş yapan insanlar bunun aksini yapmaya kadirseler, aynı şekilde Allah da hikmetin zıddına kadirdir. Ancak, insanların hikmetten sapmalarının sebepleri ya “ihtiyaç” veya “bilgisizlik”tir. Yüce Allah bu nevi kusurlardan münezzeh olduğu için adalet ve hikmetin dışına çıkması düşünülemez; dolayısıyla hiçbir insanı, hak etmediği halde dalâlete düşürmez (Kitâbü’t-Tevhîd, s. 216).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 399-401  

 

Riyazus Salihin, 206 Nolu Hadis

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde, haklar sahiplerine mutlaka verilecektir. Hatta boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.”  

Müslim, Birr 60. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 2

 

دبّ debbe: دَابَّة   yavaş yavaş, belli belirsiz yürümektir. Bu kelime hayvanlar; daha çokta haşerat için kullanılır.  (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 18 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri dabbe ve dabbe(tülarz)dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

فرط : Bir kimse bir maksadla öne geçtiğinde, önden gittiğinde فَرَطَ-يَفْرِطُ denir. إفْرَاط Öne geçme noktasında haddi aşmak/ fazla ileri gitmektir. تَفْرِيط ise yeteri ölçüde öne geçmemek/ öne geçmede yetersiz kalmak demektir.  (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri ifrat, müfrit ve tefrittir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا طَٓائِرٍ يَط۪يرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلَّٓا اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْۜ


 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  دَٓابَّةٍ  lafzen mecrur, mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  دَٓابَّةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. طَٓائِرٍ  kelimesi  دَٓابَّةٍ ’e matuf olup lafzen mecrur, mahallen merfûdur. يَط۪يرُ  cümlesi, طَٓائِرٍ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrur veya merfûdur.

يَط۪يرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِجَنَاحَيْهِ  car mecruru  يَط۪يرُ  fiiline müteallik olup müsenna olduğu için cer alameti  ى ‘dir. Sonundaki  نَ  izafetten dolayı mahzuftur. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلَّٓا  hasr edatıdır.  اُمَمٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  اَمْثَالُكُمْ  kelimesi  اُمَمٌ ‘ün sıfatı olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ثُمَّ اِلٰى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ


Fiil cümlesidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  فَرَّطْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir.  Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْكِتَابِ  car mecruru  فَرَّطْنَا  fiiline mütealliktir.  مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  شَيْءٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  اِلٰى رَبِّهِمْ  car mecruru  يُحْشَرُونَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُحْشَرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَرَّطْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  فرط ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا طَٓائِرٍ يَط۪يرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلَّٓا اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْۜ 


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مِنْ دَٓابَّةٍ , mübteda, اُمَمٌ  haberdir.

مِنْ دَٓابَّةٍ ’deki zaid  مِنْ  harfi tekid ifade eder.  فِي الْاَرْضِ  car-mecruru mübteda olan  دَٓابَّةٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي الْاَرْضِ  car-mecrurundaki  فِي  harfinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan  فِي  harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Yeryüzü içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat durumu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf  على  yerine kullanılmıştır. Yeryüzünde bulunmak, bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.

وَلَا طَٓائِرٍ , tezayüf nedeniyle lafzen mecrur olan  دَٓابَّةٍ ‘e atfedilmiştir. Kelimeye dahil olan nefy harfi  لَا , olumsuzluğu tekit için gelmiş zaid harftir.

يَط۪يرُ بِجَنَاحَيْهِ  cümlesi, طَٓائِرٍ  için sıfattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Kuşların kanatlarıyla uçtukları malum olduğu halde cümlesinin zikredilmesi mübalağa için yapılmış ıtnâb sanatıdır.

“Kanadıyla uçan” şeklindeki açıklaya aslında gerek yoktur. Kuş deyince kanadıyla uçtuğu anlaşılır ama bu açıklamalar bu kelimelerin mecazî bir anlamda kullanılmadığını göstermek için gelmiştir.

اَمْثَالُكُمْ  kelimesi   اُمَمٌ  için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Cümle  مَا  ve  اِلَّا  ile yapılan kasrla tekid edilmiştir. Kasr mübteda ve haber arasındadır.  دَٓابَّةٍ  maksûr/mevsuf,  اُمَمٌ  maksûrun aleyh/sıfattır. Dolayısıyla kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.

اِلَّٓا اُمَمٌ  tabirinde cem’ sanatı vardır.

طَٓائِرٍ - يَط۪يرُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

دَٓابَّةٍ - طَٓائِرٍ  ve  طَٓائِرٍ- بِجَنَاحَيْهِ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا طَٓائِرٍ يَط۪يرُ بِجَنَاحَيْهِ  ifadesi ما من دابة ولا طائر  şeklinde gelmiş olsaydı da anlam tam olurdu. İlaveten gelen  فِي الْأَرْضِ  ve  يَطِيرُ بِجَناحَيْهِ  kelimelerinin zikri, Allah’ın sonsuz kudretini, latif ilmini, engin hakimiyetini vurgulamak amacıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. Bu anlatımın amacı Allah Teâlâ’nın muazzam kudretini, her tür inceliğe nüfuz edebilen ilmini, otoritesinin her şeyi kapsadığını, farklı cinslerdeki ve arttıkça artan türlerdeki bunca mahlukatı planladığını göstermektir. Allah, bunların lehindeki - aleyhindeki her şeyi korumaktadır, durumlarını kontrol altında tutmaktadır. Herhangi bir durum, başka bir durumla ilgilenmesini engellemez ve bu, O’nun sadece mükellef mahlukları ile alâkalı olmayıp bunların dışındaki diğer canlıları da kapsamaktadır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Cenab-ı Hak önceki ayette eğer diğer mucizelerin indirilmesi onların yararına olsaydı, onları izhar edeceğini ancak bu mucizeleri izhar etmenin, o mükellefler için bir fayda ifade etmeyeceğini, işte bu sebeple de onları izhar etmediğini açıklamıştı. Bu cevap ancak Allah Teâlâ’nın, kulların faydalarını gözetip buna göre onlara lütufta bulunduğu sabit olduğu zaman tamamlanır. Bundan dolayı Yüce Allah, “Yerde yürüyen hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş hariç olmamak üzere” hepsi de Allah’ın fazl-ı kereminin, alakasının, rahmetinin ve ihsanının kendilerine ulaşması hususunda “hepsi sizin gibi ümmetlerdir” diyerek durumun böyle olduğunu açıklamış ve iyice anlatmıştır. Bu adeta müşahede olunan ve hissedilen bir şey gibidir. Allah'ın inayetinin eserleri bütün canlılara ulaştığına göre eğer bu ezici mucizeleri izhar etmek kulların yararına olsaydı, Allah onu yerine getirir, onları izhar eder. Allah Teâlâ’nın, faydaları ve maslahatları hususunda hiçbir canlıya cimri davranmadığı açıkça malum olduğu için bu hususta da cimri davranması imkansız olurdu. Bu, Cenab-ı Hakk’ın bu mucizeleri izhar etmeyeceğine delalet eder. Zira bu mucizeleri izhar etmek, kulların faydalarını haleldar eder. İşte, bu ayet ile önceki ayet arasındaki ilgi ve münasebetin izahı budur. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ

Cümle, itiraziyye olarak fasılla gelmiştir.

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i muteriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)

Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Fiilin, azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  فَرَّطْنَا  fiiline müteallik olan  اِلَيَّ  car-mecruru ihtimam için, mef’ûl olan  مِنْ شَيْءٍ ‘e takdim edilmiştir.

الْكِتَابِ ’den murat, Kur’an-ı Kerim’dir.

فِي الْكِتَابِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الْكِتَابِ , mazruf mesabesindedir. Allah’ın Kur’an’la ilgili haberini mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Her türlü bilgiyi muhtevasında taşımış olmak olmak, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Çünkü  kitap, hakiki manada zarfiyeye yani içine bir şey koymaya müsait değildir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

مِنْ شَيْءٍ ‘deki  مِنْ , tekit ifade eden zaid harftir.

Mef’ûl olan  شَيْءٍ ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. Tekid ifade eden zaid  مِنْ  harfi de kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır.

الْكِتَابِ  kelimesinin başındaki  ال  ahd-i haricidir. Levh-i mahfuz veya Kur’an-ı Kerim kastedilmiştir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

ثُمَّ اِلٰى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ


Tertip ve terahi bildiren atıf harfi  ثُمَّ  ile istînâfa atfedilen  ثُمَّ اِلٰى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  اِلٰى رَبِّهِمْ  car-mecruru ihtimam için, amili olan  يُحْشَرُونَ  ‘ye takdim edilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

رَبِّهِمْ  izafetinde, Rab isminin bütün mahlukata ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. 

يُحْشَرُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Fiilin muzari sıygada gelmesi hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127) 

Kādî şöyle demiştir: Her canlının, kendisine isabet eden elem ve acıdan ötürü Allah’tan bir karşılık almaya hakkı vardır. Bu karşılık ona dünyada verilmemiştir. Binaenaleyh Allah’ın, bu canlıları, kendilerine o karşılıkları tastamam ödemek için ahirette haşr etmesi aklen vâciptir. Bir alacağı bulunmayan hayvanın haşr edilmesi ise aklen gerekmez. Ne var ki Allah, ayette hepsini haşr edeceğini haber vermiştir. Bu haşr, naklî deliller bakımından kesindir. Biz, hayvanlar içerisinde, herhangi bir karşılığı haketmemiş olanların da mutlaka bulunacağını söyledik. Zira bu hayvanlar, çoğu kez her türlü elem ve acıdan korunmuş olarak kalırlar. Sonra da Hak Teâlâ onların acı vermeksizin canını alır. Zira ölürken bir acının mutlaka mevcut olduğu bir delil ile sabit değildir. Bu durumda o hayvan, herhangi bir bedel hak etmiş olmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayet-i kerime hayvanlara rıfk ile muamele etmeyi teşvik eder. “Onlar da sizin gibi bir ümmet” diyerek kendinizden ayrı saymayın haklarına riayet edin buyurulmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)