وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِۜ مَنْ يَشَأِ اللّٰهُ يُضْلِلْهُۜ وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ٣٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | kimseler |
|
| 2 | كَذَّبُوا | yalanlayan(lar) |
|
| 3 | بِايَاتِنَا | bizim ayetlerimizi |
|
| 4 | صُمٌّ | sağırdırlar |
|
| 5 | وَبُكْمٌ | ve dilsizdirler |
|
| 6 | فِي | içinde |
|
| 7 | الظُّلُمَاتِ | karanlıklar |
|
| 8 | مَنْ | kimseyi |
|
| 9 | يَشَإِ | dilediği |
|
| 10 | اللَّهُ | Allah |
|
| 11 | يُضْلِلْهُ | şaşırtır |
|
| 12 | وَمَنْ | ve kimseyi de |
|
| 13 | يَشَأْ | dilediği |
|
| 14 | يَجْعَلْهُ | koyar |
|
| 15 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 16 | صِرَاطٍ | yol |
|
| 17 | مُسْتَقِيمٍ | doğru |
|
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَذَّبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَٓا car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
صُمٌّ kelimesi الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. بُكْمٌ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. فِي الظُّلُمَاتِ car mecruru بُكْمٌ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir.
كَذَّبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
صُمٌّ - بُكْمٌ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ يَشَأِ اللّٰهُ يُضْلِلْهُۜ وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَشَأِ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يُضْلِلْهُۜ cümlesi şartın cevabıdır.
يُضْلِلْهُ fiili sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَجْعَلْهُ cümlesi şartın cevabıdır.
يَجْعَلْهُ fiili sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلٰى صِرَاطٍ car mecruru يَجْعَلْهُ fiiline mütealliktir. مُسْتَق۪يمٍ kelimesi صِرَاطٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُضْلِلْهُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُسْتَق۪يمٍ sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istifâl babından ism-i faildir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. الَّذ۪ينَ mübteda, صُمٌّ haberdir.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onları tahkir ifade eder.
كَذَّبُوا fiili تفعيل babındandır. تفعيل babının en yaygın anlamı teksirdir.
كَذَّبُوا fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
وَبُكْمٌ , tezayüf nedeniyle haber olan صُمٌّ ‘e atfedilmiştir.
فِي الظُّلُمَاتِ car mecruru بُكْمٌ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
صُمٌّ - بُكْمٌ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
فِي الظُّلُمَاتِۜ car-mecrurundaki فِي harfinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Karanlık, içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat ayetleri yalanlayanların durumu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf على yerine kullanılmıştır. Karanlıkta yolunu bulamamak, bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.
Kâfirlerin sağır ve dilsize benzetilmesinde tasrihi istiare sanatı vardır. Müşebbeh ve teşbih edatı hazfedilerek, müşebbehün bih zikredilmiştir. Bu körlük ve sağırlık hakiki değil, mecazîdir. Hakikati görüp duymadıklarından dolayı böyle söylenmiştir. Hakikati kavrama duyuları, körelmiştir. Bu ifadenin teşbihi beliğ olduğu görüşü de vardır.
“Biz, Kur’an’da bütün önemli şeyleri zikrettik. Böylece bütün bahane ve mazeretleri ortadan kaldırdık. Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar sağırdırlar. Çünkü tefekkür ve anlayış kulağıyla bunları dinlemiyor ve duymak istemiyorlar. Onlara eskilerin masalları gözü ile bakıyorlar. Bunları mucize saymıyor ve başka mucizeler istiyorlar. Aynı zamanda onlar dilsizdirler. Çünkü hakkı konuşamazlar. Bu sebeplerle (Resulüm) Senin davetine icabet etmiyorlar.”
فِي الظُّلُمَاتِ [karanlıklar içinde] ifadesi “karanlıklar içinde kaybolmuş” manasına geldiği gibi dilsizlerin sıfatı olarak “karanlıklar içinde kalmış dilsizler” anlamına da gelebilir.
Bundan maksat, onların cehaletinin son derece köklü ve hallerinin kötü olduğunu belirtmektir. Çünkü sağır ve dilsizler görebiliyorlarsa, işaretle anlayabilir ve düşüncelerini, işaretle anlatabilirler. Ama eğer sağır ve dilsiz olmanın yanı sıra bir de âmâ ise veya karanlıklar içinde ise o takdirde anlama ve anlatma kapısı tamamıyla ona kapanmış olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
مَنْ يَشَأِ اللّٰهُ يُضْلِلْهُۜ وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Şart üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart cümlesi olan مَنْ يَشَأِ اللّٰهُ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَشَأِ اللّٰهُ cümlesi, مَنْ ’in haberidir.
Cümlede müsnedin muzari sıygada gelmesi hudûs, teceddüt, istimrar ve hükmü takviye ifade eder. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesi etkilenir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi müminleri uyarmak ve emre itaate teşvik amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ف karînesi olmadan gelen cevap cümlesi يُضْلِلْهُ cümlesi meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil şart üslubundaki terkip, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Aynı üsluptaki وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ terkibi, makabline, tezat nedeniyle atfedilmiştir.
Şart cümlesi olan مَنْ يَشَأْ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَشَأِ cümlesi, مَنْ ’in haberidir.
ف karînesi olmadan gelen cevap cümlesi يَجْعَلْهُ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ cümlesi meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَلٰى صِرَاطٍ car mecruru يَجْعَلْهُ fiiline mütealliktir.
صِرَاطٍ ‘deki nekrelik nev ve tazim içindir.
مُسْتَق۪يمٍ kelimesi صِرَاطٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
صِرَاطٍ - مُسْتَق۪يمٍۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr صِرَاطٍ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. صِرَاطٍ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
مَنْ - يَشَأِ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
مَنْ يَشَأِ اللّٰهُ يُضْلِلْهُۜ cümlesiyle وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يُضْلِلْهُۜ - مُسْتَق۪يمٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ sıfat tamlamasının nekre kelimelerle belirsiz olarak gelişi tazim ifade eder.
Buradaki صِّرَاطَ kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. ص harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. ر ve ط harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif; med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. ط , ر ve ق harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder.
صراط kelimesi; bir noktaya ulaştırması veya bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir. Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).
Sebîl; bir şeyi uzatarak sarkıtmak demektir. Kadının saçını veya elbisesini sarkıtması gibi. Suyun akması, yağmurun yağması, örtünün örtülmesi ve cömertlik gibi bir çok manada deyim olarak kullanılır. Yol manasında ise su gibi akıcı, kolay olması manası vardır. Maddî veya mânevî manalar taşır. Bu özelliğiyle tarîkten farklıdır. طريق ; vurmak manasından gelir ki bunda kolaylık yoktur. صراط ise açık ve geniş yoldur. (Mustafavî, et-Tahkîk).
Ayrıca صراط kelimesinin çoğul şekli yoktur. Din manasında istiare olarak kullanılması da bu açıdan güzeldir. Allah’a götüren yol ve din tektir.
Sıratı müstakimden kasıt hak dindir. Bu ibarede istiare vardır. Sırat kelimesi; hak din manasında müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayet-i kerimede ibhamdan sonra açıklamak maksadıyla mef'ûl hazf olmuştur. Çünkü يَشَأِ denildiğinde birşey istendiği bellidir ama istenen şey müphemdir. Şartın cevabı gelince bu müphemlik ortadan kalkar. Genel olarak يَشَأِ fiilinin mef'ûlü bu şekilde hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Bu cümleler onların, kalplerinin mühürlenmiş ve imana gelmeleri asla mümkün olmayan kimseler olduğunu beyanla hakikati tespit ve geçen ayetleri açıklar.
Allah Teâlâ, dilediği kimsede dalalet yaratır. Ancak bu, o kimsenin hiç dahli olmadan cebir yoluyla değil, fakat o kimsenin ihtiyarî iradesini dalaleti kazanma yönünde harcaması halinde gerçekleşir. “Allah, dilediğini idlâl eder.” ifadesinin izahı böyledir.
Allah Teâlâ, doğru yolda gideni ondan saptırmaz ve o yolda sabit olan ayakları oradan kaydırmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)