وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ ٦١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَهُوَ | ve O |
|
| 2 | الْقَاهِرُ | tek hakimdir |
|
| 3 | فَوْقَ | üstünde |
|
| 4 | عِبَادِهِ | kulların |
|
| 5 | وَيُرْسِلُ | ve gönderir |
|
| 6 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 7 | حَفَظَةً | koruyucu(melek)ler |
|
| 8 | حَتَّىٰ | nihayet |
|
| 9 | إِذَا | zaman |
|
| 10 | جَاءَ | geldiği |
|
| 11 | أَحَدَكُمُ | birinize |
|
| 12 | الْمَوْتُ | ölüm |
|
| 13 | تَوَفَّتْهُ | onun canını alırlar |
|
| 14 | رُسُلُنَا | elçilerimiz |
|
| 15 | وَهُمْ | onlar |
|
| 16 | لَا |
|
|
| 17 | يُفَرِّطُونَ | hiç geri kalmazlar |
|
“Koruyucular” diye tercüme edilen hafaza kelimesi, eski tefsirlerde genellikle “Kirâmen Kâtibîn” (değerli yazıcılar) adı verilen ve insanların bütün amellerini kaydetmekle görevlendirilen melekler şeklinde yorumlanmıştır. Şevkânî, daha ihtiyatlı bir ifade ile, hafazayı “sizi koruyan melekler” şeklinde açıklamıştır. Ayrıca “Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var” (İnfitâr 82/10) meâlindeki âyeti de zikrederek, bunların insanları “âfetlerden koruyan” ve “amelleri tesbit eden kimseler” (melekler) olduklarını belirtir (Şevkânî, II, 144). Bazı yeni tefsirlerde hafaza kelimesinin yukarıdaki anlamı yanında, canlıların bedenî ve ruhî varlığını koruyan çeşitli psikolojik güçler, yetenekler ve organlar olabileceği yönünde görüşler de yer alır (bk. Elmalılı, II, 1951; Ateş, III, 160).
Şüphesiz –59. âyette açık olarak belirtildiği üzere– yüce Allah’ın ilmi, böyle yazıcı meleklerin tuttukları amel defterlerine gerek kalmayacak şekilde, insanların bütün yaptıklarını kuşatmaktadır. Bu durumda meleklerin amelleri yazmalarının hikmeti, “insanların, yapmakta oldukları işlerin anında yazıldığını ve âhirette yazıcı meleklerin şahitliğiyle amel defterlerine kaydedilmiş olan işlerinin kendilerine tek tek okunacağını düşünerek daha dikkatli davranmalarını sağlama” gibi mânalarla açıklanmıştır (Zemahşerî, II, 19).
Yine 61. âyette geçen “elçiler”den maksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre, Azrâil ismiyle bilinen “ölüm meleği” ile onun yardımcıları olan başka meleklerdir. Bu melekler insanların amellerini kaydetmekte veya ömrü bitenlerin ruhunu kabzetmekte asla kusur etmezler (ayrıca bk. Bakara 2/30; Secde 32/11). Sonunda insanlar “gerçek mevlâlarına döndürüleceklerdir”. Hüküm yalnız O’na aittir ve O insanların hesabını çok çabuk görecektir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 417
Resul-i Ekrem Allah’a iman eden ve etmeyen kimselerin canlarının nasıl alınacağını uzun bir hadiste anlatmış,
bir mu’min öleceği zaman , yüzleri Güneş gibi parlayan meleklerin ellerindeki Cennet kefeni ve Cennet kokularıyla onun yanına geleceğini , ölüm meleği ona;
“ Ey güzel can ! Allah’ın affına ve rızasına kavuşmak üzere artık çık! deyince canının bir damla su gibi akiverecegini, meleklerin o canı Cennet kefenine sarıp güzel kokular sürdükten sonra , 62. ayette belirtildiği üzere, Allah Teale’nın huzuruna çıkarılacaklarını, Cenab-ı Hakk’ın “Kulumun amel defterini İlliyyun’a kaydedin”buyurduktan sonra onu tekrar yeryüzüne götürmelerini emredeceğini, sonrada onu alıp Cennet’e bakan , içine Cennet kokuları dolan ve ufuklar boyunca genişleyen kabrine götüreceklerini, iyilik ve ibadetlerinin de güzel yüzlü bir insan şeklinde yanına gelip kıyamete kadar ona arkadaşlık edeceğini söylemiş;
Buna karşılık Allah’ı inkar eden kimsenin canını çirkin yüzlü meleklerin “ Ey pis can! Allah’ın öfke ve gazabına uğramak üzere çık!” diyerek azapla alacaklarını, ruhunun göklere çıkamayacağını , Cenab-ı Hakk’ın onun amel defterinin ise Siccin’e kaydedilmesini emredeceğini ve kabrinde ona kıyamete kadar azap edileceğini haber vermiştir.
(Ahmed b. Hanbel ,Müsned ,IV ,287-288;İbni Mâce ,Zühd 31;ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned ,II ,364-365;Nesai ,Cenaiz 9).
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةًۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْقَاهِرُ haber olup damme ile merfûdur.
فَوْقَ mekân zarfı, الْقَاهِرُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, مستعليا (üstün gelecek) şeklindedir. عِبَادِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. يُرْسِلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَيْكُمْ car mecruru يُرْسِلُ fiiline mütealliktir. حَفَظَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يُرْسِلُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْقَاهِرُ kelimesi sülâsî mücerredi قهر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ
حَتّٰٓى ibtida (başlangıç) harfidir. حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَحَدَكُمُ mukaddem mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ٱلۡمَوۡتُ muahhar fail olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, دواعي الموت (Ölüm emareleri) şeklindedir. Şartın cevabı تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا ’dir.
تَوَفَّتْهُ mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُسُلُنَا fail olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُفَرِّطُونَ cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُفَرِّطُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَفَّتْهُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
يُفَرِّطُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فرط ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةًۜ
Ayet, önceki ayetteki …وَهُوَ الَّذ۪ي cümlesine وَ ’la atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Haberin الْ takısıyla marife olması kasr ifadesinin yanında bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. O, kahhar olmaya tahsis edilmiştir. Yani kullarının üzerinde kahir olma vasfı Allah Teâlâdan başkasında bulunmaz. هُوَ mevsûf/maksûr, الْقَاهِرُ sıfat/ maksûrun aleyh olur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Böylece bu sıfata sahip olan tek zatın O olduğu, hiçbir benzeri olmadığı ifade edilmiştir. Bu vasıf kemâl derecede olmak üzere, sadece Allah’a aittir.
قَاهِرُ ; hem galip gelme hem de boyun eğdirmek demektir. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Fiil gibi amel ederek فَوْقَ mekan zarfına müteallak olmuştur.
Veciz ifade kastına matuf عِبَادِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması عِبَاد ‘ye şeref kazandırmıştır.
فَوْقَ عِبَادِه۪ izafetinde istiare vardır. فَوْقَ kelimesinin anlamı yeryüzünde görünür şekilde yüksekte olmaktır. Allah’ın yüceliğinin ve gücünün görünür şekilde olduğu hakkında istiare olmuştur.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned ve müsnedin ileyhin marife gelmesi kasr ifade eder. Sadece kahhar olan O’dur. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/18)
الْقَاهِرُ ‘ya matuf olan وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةً cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümle takdiri hüve olan mahzuf mübtedanın haberidir. Müsned olan cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Bu cümlenin istînafiye olduğu da söylenmiştir.
Müsnedin fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin fiile takdimi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُوَ mevsûf/maksûr, يُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةً sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْكُمْ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
عَلَيْكُمْ ifadesindeki istilâ manası taşıyan عَلَيْ harfinde istiare vardır. Çünkü istilâ; mülazemet gerektirir. Gönderilenler, o kimseleri kaplamışlar gibi ifade edilmiştir. İnsanlar binek yerine konmuştur. Sanki insanların üzerine binmişler, kontrol onların elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
حَفَظَةً ile Kiramen Kâtibin’in kastedildiği söylenmiştir.
حَفَظَةً ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Mef’ûl olan حَفَظَةً ‘ deki nekrelik tazim ve kesret ifade eder.
Bu cümle, makam karinesi ve الْقَاهِرُ ‘ya atıf itibariyle tahsis ifade eder. Muhalif bir itikadın olmasını gerektirmeyen hakiki kasrdır. Üzerinize kulların iyi ve kötü amellerini sayan koruyucu melekler gönderen odur, başkası değil. Hitabın müşriklere olduğu cümlede عَلَيْكم ’deki عَلَيْ mecazi istila manasındadır. Kuvvet ve zorlama demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قهر sıfatını ifade eden “fevkiyet (üstünlük)” ise cihet bakımından değil, kudret bakımından olan üstünlüktür. Zira mekân bakımından yüksek olan şeyin bazan makhûr (yönetilen, hükmedilen) olduğu malum bir keyfiyettir.
قهر kelimesinin izahı: Şüphesiz bu beden, dört asıl mizaçtan (hararet,bürudet, nütubet ve yübuset) meydana gelmiştir. Halbuki bunlar birbirine zıt, birbirini sevmeyen ve tabiatları itibariyle birbirinden uzak şeylerdir. Binaenaleyh bunların bir araya gelmeleri, mutlaka bunları buna zorlayan bir zorlayıcının zorlaması ile olmuştur. Bu zorlayıcının, bizzat insanın kendisi olduğunu söyleyenler hatadadır. Bunu, İbn Sina “el-İşarat” adlı eserinde zikretmiştir. Bu hatadır, çünkü ruhun bedenle ilgisi, ancak bu karışımın ve birleşimin hasıl olmasından sonra olmuştur. Bu elementleri bir araya gelmeye zorlayan, bu birleşmeden önce mevcuttur. Bu birleşmeden önce bulunan ise birleşmeden sonra ortaya çıkan şeyden başkadır. Binaenaleyh bu dört asıl elementi bir araya gelmeye zorlayanın ancak Allah Teâlâ olduğu sabit olur. Nitekim O, [O, kullarının üzerine kahru galebe sahibidir.] buyurmuştur.
Hem beden kesif, süflî, zulmânî (karanlık) ve kokuşabilen bir varlıktır. Ruh ise latif, ulvî, nuranî, aydın, bakî ve temiz bir varlıktır. Binaenaleyh bu ikisi arasında da alabildiğine bir uzaklık ve zıtlık vardır. Sonra Cenab-ı Hak, bu ikisini zorla bir araya getirip her birini diğeri ile tamamlanan ve diğerinden faydalanan bir varlık kılmıştır. Mesela ruh, bedeni kokuşmaktan, bozulmaktan ve dağılıp parçalanmaktan korur. Beden ise ruhun ebedî saadetleri ve ilâhi bilgileri elde etme vesilesi olur. Bundan dolayı işte bu birleşme ve birbirinden faydalanma işi, ancak Hakk Teâlâ’nın bu dört asıl tabiatı kahren bir araya getirmesiyle mümkün olmuştur.
Keza ruh bedene girdiğinde ruha iki zıt şeyi yapma ve iki zıttan birini elde edebilme gücü verilir. Fakat bazen yapma tarafının, yapmama tarafına bazen de yapmama tarafının yapma tarafına üstün gelmesi imkânsız olur. Ancak ne var ki bu üstünlük (tercih), muarızdan uzak kesin bir sebebin bulunmasıyla olur. Eğer böyle bir sebep bulunmaz ise bir şeyi yapmak veya yapmamak imkansızlaşır. Binaenaleyh kulun kalbinde Allah tarafından yaratılan bu sebep vasıtasıyla failin (kulun) bazen yapmaya bazen de yapmamaya yönelmesi, bir kahr (zorlama) yerine geçer. Böylece de Allah, kulu bu bakımdan zorlamış olur. Bu hususları iyice düşündüğünde, mümkinatın, mahlukatın, adi ve yüce şeylerin, zatların ve sıfatların hepsinin, Allah’ın kahr-u galebesi altında olduklarını, Allah’ın âmâde kılması ile musahhar olduklarını görürsün. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ
Fasılla gelen cümlede حَتّٰٓى , ibtidâ harfidir. Cümleye muzâf olan, şart manalı zaman zarfının dahil olduğu اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا terkibi şart üslubunda gelmiştir. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki şart cümlesi جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 88.)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan اَحَدَكُمُ önemine binaen faile takdim edilmiştir.
جَٓاءَ fiili, الْمَوْتُ ‘ya isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ölüme nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Veciz ifade kastına matuf رُسُلُنَا izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan لِعِبَادِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Önceki cümledeki gaib zamirden, رُسُلُنَا ’da mütekellim zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
جَٓاءَ - يُرْسِلُ ve الْمَوْتُ - تَوَفَّتْهُ gruplarındaki kelimeler arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.
يُرْسِلُ - رُسُلُنَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ cümlesi رُسُلُنَا ’dan haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned لَا يُفَرِّطُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesinde olayı canlandırarak onun dikkatini uyanık tutmayı sağlar.