بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
يَسْتَفْتُونَكَۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي الْكَلَالَةِۜ اِنِ امْرُؤٌا هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُٓ اُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَۚ وَهُوَ يَرِثُـهَٓا اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌۜ فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَۜ وَاِنْ كَانُٓوا اِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَٓاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۜ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اَنْ تَضِلُّواۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ١٧٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَسْتَفْتُونَكَ | senden fetva istiyorlar |
|
| 2 | قُلِ | de ki |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | يُفْتِيكُمْ | size şöyle açıklıyor |
|
| 5 | فِي | hakkında |
|
| 6 | الْكَلَالَةِ | kelale |
|
| 7 | إِنِ | eğer |
|
| 8 | امْرُؤٌ | kişinin |
|
| 9 | هَلَكَ | ölen |
|
| 10 | لَيْسَ | yoksa |
|
| 11 | لَهُ | onun |
|
| 12 | وَلَدٌ | çocuğu |
|
| 13 | وَلَهُٓ | ve varsa |
|
| 14 | أُخْتٌ | bir kızkardeşi |
|
| 15 | فَلَهَا | o(kızkardeşi)nindir |
|
| 16 | نِصْفُ | yarısı |
|
| 17 | مَا | ne ki |
|
| 18 | تَرَكَ | miras bıraktı |
|
| 19 | وَهُوَ | fakat kendisi |
|
| 20 | يَرِثُهَا | onun mirasını alır |
|
| 21 | إِنْ | eğer |
|
| 22 | لَمْ |
|
|
| 23 | يَكُنْ | yoksa (kızkardeşinin) |
|
| 24 | لَهَا | kendi |
|
| 25 | وَلَدٌ | çocuğu |
|
| 26 | فَإِنْ | eğer |
|
| 27 | كَانَتَا | varsa |
|
| 28 | اثْنَتَيْنِ | iki kızkardeşi |
|
| 29 | فَلَهُمَا | onlarındır |
|
| 30 | الثُّلُثَانِ | üçte ikisi |
|
| 31 | مِمَّا |
|
|
| 32 | تَرَكَ | bıraktığı mirasın |
|
| 33 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 34 | كَانُوا | olursa (birçok) |
|
| 35 | إِخْوَةً | kardeşler |
|
| 36 | رِجَالًا | erkek |
|
| 37 | وَنِسَاءً | ve kadın |
|
| 38 | فَلِلذَّكَرِ | erkeğe |
|
| 39 | مِثْلُ | kadar (verilir) |
|
| 40 | حَظِّ | payı |
|
| 41 | الْأُنْثَيَيْنِ | iki kadının |
|
| 42 | يُبَيِّنُ | açıklıyor |
|
| 43 | اللَّهُ | Allah |
|
| 44 | لَكُمْ | size |
|
| 45 | أَنْ | diye |
|
| 46 | تَضِلُّوا | şaşırırsınız |
|
| 47 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 48 | بِكُلِّ | he |
|
| 49 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 50 | عَلِيمٌ | bilir |
|
يَسْتَفْتُونَكَۜ
Fiil cümlesidir. يَسْتَفْتُونَكَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يَسْتَفْتُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındadır. Sülâsîsi فتي ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي الْكَلَالَةِۜ
Fiil cümlesidir. قُلِ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavl اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي الْكَلَالَةِۜ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يُفْت۪يكُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُفْت۪يكُمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْكَلَالَةِ car mecruru يُفْت۪يكُمْ fiiline mütealliktir.
يُفْت۪يكُمْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi فتي ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنِ امْرُؤٌا هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُٓ اُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَۚ
اِنِ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
امْرُؤٌا mahzuf fiilin faili olup damme ile merfûdur. Sonrasındaki fiil onu tefsir eder. Takdiri, إن هلك امرؤ (Bir adam ölürse) şeklindedir.
هَلَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ cümlesi, امْرُؤٌا ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَهُ car mecruru لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. وَلَدٌ kelimesi لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. لَهُٓ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُخْتٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نِصْفُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَا , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası تَرَكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَرَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ يَرِثُـهَٓا اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَرِثُهَٓا cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يَرِثُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُنْ şart fiili olup, sükun üzere meczum muzari fiildir. لَهَا car mecruru يَكُنْ ‘un mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. وَلَدٌ kelimesi يَكُنْ ’un muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, فهو يرثها şeklindedir.
فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَتَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
Muttasıl zamir olan tesniye elifi كَانَتَا ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. اثْنَتَيْنِ kelimesi كَانَتَا ’nin haberi olup, müsenna olduğu için nasb alameti ى ‘dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَهُمَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الثُّلُثَانِ muahhar mübteda olup, ref alameti elif’tir.
مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harfi ceriyle الثُّلُثَانِ ’nin mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَرَكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَرَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
وَاِنْ كَانُٓوا اِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَٓاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۜ
وَ atıf harfidir.Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانُٓوا ’nun dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اِخْوَةً kelimesi كَانُٓوا ’nun haberi olup fetha ile mansubdur.
رِجَالًا kelimesi اِخْوَةً ‘in bedeli olup fetha ile mansubdur. نِسَٓاءً atıf harfi وَ ’la رِجَالًا ’e matuftur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لِلذَّكَرِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِثْلُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Aslında mahzuf mübtedanın sıfatıdır. Takdiri, حظّ مثل حظّ الأنثيين (İki kadının payı kadar bir pay) şeklindedir.
حَظِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاُنْثَيَيْنِ muzâfun ileyh olup müsenna olduğundan cer alameti يْ ‘dir.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اَنْ تَضِلُّواۜ
Fiil cümlesidir. يُبَيِّنُ damme ile merfû muzari fiildir. ٱللَّهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru یُبَیِّنُ fiiline mütealliktir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, sebebiyet bildiren mefulün lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri خشية أن تضلّوا (Dalalete düşmenizden korkarak) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَضِلُّوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُبَيِّنُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. بِكُلِّ car mecruru عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَل۪يمٌ haber olup damme ile merfûdur.
عَل۪يمٌ kelimesi,mübalağalı ismi fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَفْتُونَكَۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي الْكَلَالَةِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي الْكَلَالَةِۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلِ fiilinin mekulü’l-kavli olan اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي الْكَلَالَةِ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Lafza-i celâl müsnedün ileyh, يُفْت۪يكُمْ cümlesi müsneddir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْكَلَالَةِ ; ölen ve birinci dereceden yakını olmayan kişi demektir.
Fetva istedikleri konunun açık olarak zikredilmemesi, ondan sonraki anlatım yeterli sayıldığı içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ, surenin sonu başına uygun düşsün diye, bu surenin evvelinde mallarla ilgili hükümlerden bahsetmiş ve sonunu aynı mevzu ile bitirmiştir. Surenin ortası ise, hak dine ters düşmüş olan fırkalarla tartışmayı ihtiva etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ sözü, farzların şanını yüceltmek içindir. Müsnedün ileyhin takdim edilmesi kasr değil ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنِ امْرُؤٌا هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُٓ اُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَۚ وَهُوَ يَرِثُـهَٓا
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. امْرُؤٌا , takdiri هلك olan fiilin failidir.
Cümlede zikredilen هَلَكَ fiili tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ cümlesi امْرُؤٌا için sıfattır. Nakıs fiil لَيْسَ ’ nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sübut ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُ car mecruru لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. وَلَدٌ muahhar ismidir.
وَلَدٌ ’daki tenvin kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.
وَلَهُٓ اُخْتٌ cümlesi tezâyüf sebebiyle atıf harfi وَ ‘la لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ cümlesine atfedilmiştir.
وَلَهُٓ ’daki وَ ’ın hale atıf için de olması ihtimali vardır. Kız kardeşten maksat ana baba bir, yahut baba bir olandır; zira kardeşi asabe (muayyen bir payı olmayan) sayılmıştır. Ananın oğlu ise asabe değildir. Veled de olduğu gibidir; çünkü kız kardeş İbn Abbâs (r.a ) 'nın dışında ulemanın çoğunluğuna göre kızla beraber mirasçı olsa da ancak yarıya mirasçı olmaz.(Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t - Te’vîl)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نِصْفُ , muahhar mübtedadır.
Muahhar mübteda olan نِصْفُ ‘nun nekre gelişi tazim ifade eder.
نِصْفُ ‘nun muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan تَرَكَ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
وَهُوَ يَرِثُهَٓا cümlesi اِنِ امْرُؤٌا cümlesine atıf harfi وَ ’la atfedilmiştir. İstînâfiyye olması da caizdir.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهَا , nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberinee mütealliktir. وَلَدٌ , muahhar mübtedadır.
Şart üslubunda gelen terkibin cevabı öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri, فهو يرثها [Ona varis olur.] şeklindedir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan, serbestçe düşünebilmesini sağlamaktadır.
وَلَدٌ (çocuk) erkek ve kız için kullanılan müşterek bir isim olmakla birlikte, burada oğul kastedilmektedir. Çünkü oğul, kızkardeşi mirastan mahrum eder. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَۜ
Önceki şart cümlesine atıf harfi فَ ile atfedilmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte كَان ’nin dahil olduğu كَانَتَا اثْنَتَيْنِ cümlesi, şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الثُّلُثَانِ muahhar mübtedadır.
الثُّلُثَانِ ‘nin mahzuf haline müteallik olan müşterek ism-i mevsûlün sılası تَرَكَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
وَاِنْ كَانُٓوا اِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَٓاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Şart üslubunda haberî isnaddır.
كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olan كَانُٓوا اِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَٓاءً , şart cümlesidir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لِلذَّكَرِ mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
İzafetle gelerek az sözle çok anlam ifade eden مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ muahhar mübtedadır.
الْاُنْثَيَيْنِۚ - لذَّكَرِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan birbirine atfedilmiş her iki terkip de, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اَنْ تَضِلُّواۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz,haşyet uyandırma ve ikazı artırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَضِلُّوا cümlesi, masdar teviliyle يُبَيِّنُ fiilinin mef’ûlün lieclihi konumundadır. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, خشية أن تضلّوا (Dalalete düşmenizden korkarak) şeklindedir.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
وَ istînâfiyyedir. Cümle mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh, tazim ve haşyet duyguları uyandırmak için bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan ٱللَّه ismiyle gelmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِكُلِّ شَيْءٍ , ihtimam için amili olan عَل۪يمٌ ‘ a takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ’ deki tenvin kesret, tazim ve nev ifade eder.
عَل۪يمٌ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ebu Hayyân şöyle der; Yüce Allah kendini عَلَّام , عَلِيم , عَالِم vasıflarıyla vasıflandırdı. Bu son iki vasıf mübalağa ifade eder. Araplar, aşırılığı pekiştirmek için عَلَّام kelimesinin sonuna ة ilave ederek عَلَّامة derler. Kelimenin bu şekliyle Allah için kullanılması caiz değildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ sözü tezyildir. Bu ayette kelamın bitmeye yakın olduğuna dair sonuna bir işaret (ikaz) vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin fasılası olan bu cümle mesel tarikinde tezyîldir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
يُفْت۪يكُمْ - يَسْتَفْتُونَكَ ve كَانُٓوا - كَانَتَا - يَكُنْ kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
رِجَالًا - لِلذَّكَرِ - امْرُؤٌا ile نِسَٓاءً - الْاُنْثَيَيْنِۜ ve نِصْفُ - اثْنَتَيْنِ - الثُّلُثَانِ kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
رِجَالًا - نِسَٓاءً kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
تَرَكَ - وَلَدٌ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen veya ufak farklılıklarla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Böyle tekrarlanan ifadeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, s.189)
Nisa Suresi’nin başında da yetim mallarını yememek, rüşvet vermemek, ikişer-üçer-dörder evlenme gibi konularda hükümler vardı. Sure şimdi yine bir hüküm ile sona ermektedir. Başı ile sonu arasındaki uyum dolayısıyla hüsn-i intihâ (güzel sona erme) ve teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.
Surenin başı, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin mükemmelliğini anlatmaktadır. Çünkü Allah bu sureye, [Ey insanlar, sizi bir tek candan yaratan Rabbinize saygılı olun.] diye başlamıştır. İşte bu ifade, O’nun kudretinin sonsuzluğuna delalet eder. Surenin sonu ise Allah’ın ilminin mükemmelliğini anlatmaktadır. Bu da O’nun, [Allah her şeyi hakkıyla bilendir.] ayetidir. Rubûbiyet, ulûhiyet, celâl ve izzet işte bu iki sıfat ile kaimdir. Bu iki sıfattan dolayı insanların, Allah’ın emir ve yasaklarını tutup bütün mükellefiyetleri kabul etmeleri gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
Surenin genelinde olduğu gibi son sayfadaki ayetlerin fasılaları da dikkate şayandır. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Bu özellik Kur’an’ı dinleyen kişide derin bir tesir bırakır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.
Bu surenin üçüncü ayetinin Peygamber Efendimiz s.a.v.’e nazil olan son ayet olduğu rivayet edilir.
Kurallar ve sınırlar sûresidir.
Bu surede 19 tane farz tesbit edilmiş.
Ukûd (akitler) ve Munkize (kurtarıcı) isimleri var.
Maide: Üzerinde yemek olan sofra demektir.
Elmalı: Nisa suresinden sonra gelmesi manidardır. Bu sofra, İslam nimetinin maidesidir. İçinde helal haram gıdalar vs vardır.
Kadınlarla ilgili olan Nisa suresinden sonra gelmesi ve sofra ile, yiyeceklerle ilgili olması da manidardır.
Bakara ve Âl-i İmran’a nazire olarak Nisa ve Maide sureleri gelmiş.
Bakara ve Âl-i İmran: Zehreveyn (iki tepe, zirve) Vahdaniyet ve nübüvvetin kökünü, temellerini takrir ve tesbit ediyor.
Nisa ve Maide sureleri de furu’ ve hükümleri takrir ediyor.
Hicri beşinci yılda nazil olmaya başlamış. Beş yıl sürmüş.
Ey iman edenler diye başlamış, üst üste beş tane böyle başlayan ayet geliyor. (1-2-6-7-11. ayetler)Abdullah b. Amr b. Âs’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Hz. Peygamber bineği üzerinde iken ona Mâide sûresi indi. (O sıradaki ruh halinden dolayı) binek onu taşıyamadı, bunun üzerine Hz. Peygamber bineğinden indi” (Müsned, II, 176).
Sûrenin bir defada indiği görüşünde olanları destekleyen bir rivayete göre Esmâ binti Yezîd şöyle demiştir: “Ben Hz. Peygamber’in devesi Adbâ’nın yularını tutuyordum, o anda Hz. Peygamber’e Mâide sûresinin tamamı nâzil oldu. Sûrenin ağırlığından neredeyse devenin bacakları kırılacaktı” (Müsned, VI, 455).بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِۜ اُحِلَّتْ لَكُمْ بَه۪يمَةُ الْاَنْعَامِ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ ١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | أَوْفُوا | yerine getirin |
|
| 5 | بِالْعُقُودِ | akitleri(zi) |
|
| 6 | أُحِلَّتْ | helal kılındı |
|
| 7 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 8 | بَهِيمَةُ | dört ayaklı |
|
| 9 | الْأَنْعَامِ | hayvanlar |
|
| 10 | إِلَّا | dışındaki |
|
| 11 | مَا |
|
|
| 12 | يُتْلَىٰ | oku(nup açıkla)nacak olanların |
|
| 13 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 14 | غَيْرَ |
|
|
| 15 | مُحِلِّي | helal saymamak şartiyle |
|
| 16 | الصَّيْدِ | avlanmayı |
|
| 17 | وَأَنْتُمْ | siz |
|
| 18 | حُرُمٌ | ihramda iken |
|
| 19 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 20 | اللَّهَ | Allah |
|
| 21 | يَحْكُمُ | hükmünü verir |
|
| 22 | مَا | ne |
|
| 23 | يُرِيدُ | istediği |
|
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı اَوْفُوا بِالْعُقُودِۜ ‘dir.
اَوْفُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْعُقُودِ car mecruru اَوْفُوا fiiline mütealliktir.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْفُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi وفي ’dir.
اٰمَنُٓوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اُحِلَّتْ لَكُمْ بَه۪يمَةُ الْاَنْعَامِ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ
Fiil cümlesidir. اُحِلَّتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. لَكُمْ car mecruru اُحِلَّتْ fiiline mütealliktir.
بَه۪يمَةُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَنْعَامِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِلَّا istisna harfidir. مَا müşterek ism-i mevsûl istisna-i muttasıl olup mahallen mansubdur. Yani, إلّا ما حرّم عليكم بحكم الآيات المتلوّة (Okunan ayetlerin hükmüyle size haram kılınmış şeyler hariç.) demektir. İsm-i mevsûlun sılası يُتْلٰى عَلَيْكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يُتْلٰى elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَيْكُمْ car mecruru يُتْلٰى fiiline mütealliktir.
غَيْرَ kelimesi لَكُمْ ’deki hitab zamirinin hali olup fetha ile mansubdur. مُحِلِّي muzâfun ileyh olup sonundaki نَ izafetten dolayı hazfedilmiştir. الصَّيْدِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. حُرُمٌ haber olup damme ile merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُحِلَّتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُحِلِّي sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَحْكُمُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يَحْكُمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُر۪يدُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
يُر۪يدُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِۜ
Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Kur’an-ı Kerim’in bütün surelerinde olduğu gibi, bu surenin girişi de surenin konusuyla alakalı en uygun şekilde olmuştur. Surenin bu ilk ayeti berâetü-l istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi- Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayet ibtidaiyye olarak gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. Ayrıca iman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Nidanın cevabı olan اَوْفُوا بِالْعُقُودِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi, söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’anî, s. 43)
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu surede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.
الْعُقُودِ ; düğüm demektir. Bir şeyi bir şeye çok sıkıca ve sağlamca bağlamak demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) Ahit ve akit, benzer anlam ve benzer harfler taşıyan kelimelerdir. Aralarında cinas vardır.
Nisa Suresi “ey insanlar” diye başlamıştı, bu sure ise “ey iman edenler” diye başlıyor.
الْعُقُودِ kelimesinin başındaki tarif istiğrak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Akd, güvene dayalı olarak alınan söz demektir. Bu, ip veya benzeri şeylerin düğümünü bağlamaya benzetilen bir ifadedir. Burada bundan anlaşılan mana ise Allah’ın kullarından aldığı kesin söz ve teminat demek olup Allah’ın, kendilerine yüklediği sorumlulukların gereğini yapmak zorunda bıraktığı görevler manasınadır. Bu ise ya Allah’ın bizzat sizden aldığı teminat gereği sizinle yaptığı kesin sözleşme olduğu gibi aynı zamanda insanların kendi aralarında birbirleriyle yaptıkları sözleşmeler de bu kapsam içinde değerlendirilmektedir.
Esasen burada asıl olan gerçek şu ki: Bu, Allah'ın insanlardan aldığı kesin söz ve teminat olup bunlar da Allah’ın diniyle alakalı olan helali helal kabul edip ona inanmak, gereğini yapmak ve haramı da haram kabul edip ondan uzak durmaktır. Aslında bu ifade önce biraz üstü kapalı ve pek açık olmayan bir şekilde sunulmuş ve sonra da bunun detaylarına geçilerek açıklama yapılmıştır. Açıklamayı içeren ifadeler ise “Dört ayaklı hayvanlar size helal kılınmıştır.” sözüdür. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾi ḳu’t-teʾvîl)
Arap dilinde verilen sözü yerine getirme anlamında وَفَى بالْعَهدِ ، اَوْفَى بِهِ ‘de denir. Nitekim وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ [verdikleri sözlere riayet edenler” [Bakara 2/177]) ayetindeki kullanım da bu şekildedir. Kök anlamı “düğüm” demek olan el-‘akd pekiştirilmiş olarak verilen söz, vaat ve ahit demektir. Verilen söz; ip vb. şeylere atılan düğüme benzetilmiştir.
Burada “ahitler”den maksat, Allah Teâlâ’nın kulları üzerine yüklediği ve gereği ile onları sorumlu tuttuğu yükümlülüklerdir. Bu ahitlerden maksadın, insanların kendi aralarında yapmış oldukları güven esasına dayalı karşılıklı teminatlar içeren sözleşmeler olduğu da söylenmiştir. Açıktır ki burada sözü edilen ahitlerden maksat, Allah’ın dini ile ilgili helâl kıldıklarını helâl, haram kıldıklarını da haram bilmek şeklinde onların omuzlarına binen yükümlülüklerdir. Ve ayet, genel bir ifade ile başlamış ardından da “size helâl kılındı” diye ayrıntıya geçmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
العُقُودُ kelimesi, ayn harfinin fethasıyla yazılan عَقْدٍ kelimesinin çoğuludur. Herhangi bir fiilde iki taraf arasındaki bağlayıcılığı ifade eder. العَقْدَ hakikatte, ipin ilmek ve benzeri bir şeyle birbirine bağlanmasıdır. İpin kendi kendine bağlanmasına da العَقْدَ denir. Sonradan mecaz olarak iltizam (bağlayıcılık) manasında kullanılmıştır. Bu kullanılış da yaygınlaşmış ve örf haline gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اُحِلَّتْ لَكُمْ بَه۪يمَةُ الْاَنْعَامِ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Car mecrur önemine binaen müsnedün ileyhe takdim edilmiştir.
Müstesna konumunda olan müşterek ism-i mevsul مَا ‘nın sılası olan يُتْلٰى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يُتْلٰى ve اُحِلَّتْ fiileri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Hal وَ ’ıyla gelen وَاَنْتُمْ حُرُمٌ , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.
بَه۪يمَةُ dört ayaklı deniz ve kara hayvanları, الْاَنْعَامِ sığır, koyun, keçi gibi hayvanlar (Evcil hayvanlar) demektir. İkisi de hayvanları ifade eder. بَه۪يمَةُ الْاَنْعَامِ; pençeli ve yırtıcı hayvanlar; at, eşek, katır gibi tek tırnaklı hayvanlar hariç, deve, sığır, koyun, keçi gibi evcil hayvanlar başta olmak üzere ceylan, geyik vb hayvanları ifade eden değişik bir tamlama türüdür, beyan için olan izafettir (izafetü’l beyan), yüzüğün cinsini açıklayan “gümüş yüzük” tamlamasına benzer.
Vahidî; الْاَنْعَامِ sözüne, tırnaklı hayvanlar girmez. Çünkü bu kelime, “yumuşak basma” manasına gelen, (نعومة) tabirinden alınmıştır demiştir.
Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: Hakkında şu sorular sorulmuştur:
1. بَه۪يمَةُ , bir cins; الْاَنْعَامِ ise türdür. Buna göre, bu tabir tıpkı “Hayvanü’l-insan” (insan olan canlı) denilmesi gibidir ki, bu sonra getirilmesi gerekenin, önce getirilmesi demektir?
2. Eğer Allah Teâlâ, “Sizin için en'âm helal kılındı.” demiş olsaydı, bu da aynı manayı ifade ederdi. Bunun delili ise Cenab-ı Hakk’ın, bir başka ayetteki “Karşınızda okunan (hayvanlar) müstesna enam size helal kılındı.” (Hac Suresi, 30) buyruğudur. Binaenaleyh bu ayette, بَه۪يمَةُ kelimesinin ilaveten getirilmesinde ne fayda vardır?
3. Allah Teâlâ بَه۪يمَةُ lafzını müfred, الْاَنْعَامِ lafzını ise cemi olarak getirmiştir. Öyle ise bunun faydası nedir?
Birinci soruya şu iki şekilde cevap veririz:
1. Bu ifadede gerek بَه۪يمَةُ gerek الْاَنْعَامِ kelimeleri ile aynı şey murad edilmiştir. Binaenaleyh بَه۪يمَةُ’nin, الْاَنْعَامِ ’a izafesi beyan içindir. Bu tür izafet (den, dan) manasındadır. Mesela (gümüş’ten olan yüzük, gümüş yüzük) gibi. Binaenaleyh ayetteki bu izafet, “Enam’dan olan behîme” demektir. Veyahut da bu izafet, tekid içindir. Tıpkı bizim “o şeyin kendisi, bizzat aynısı” dememiz gibi.
2. بَه۪يمَةُ ile bir şey, الْاَنْعَامِ ile de başka birşey murad edilmiştir. Bu takdirde şu iki izah yapılabilir:
a. بَه۪يمَةُ الْاَنْعَامِ tabirinden maksat, ceylan, vahşi sığır ve benzeri hayvanlardır. Sanki Araplar, geviş getirme ve köpek dişleri olmama bakımından “enam”a benzeyen behâim cinsi hayvanları kastetmişlerdir. Böylece بَه۪يمَةُ kelimesi, aradaki bu benzerlikten ötürü الْاَنْعَامِ’a muzâf kılınmıştır.
b. Buradaki بَه۪يمَةُ ’den maksat, “enam”ın karnındaki yavrularıdır. Nitekim rivayet olunduğuna göre İbni Abbas, bir sığır kesilip karnından bir cenin çıkınca onun kuyruğundan tutarak, “Bu, enam’ın behîmesidir.” demiştir. İbni Ömer’in de “Bu, enam’ın ceninleridir. Enam’ın kesilmesi bunun da kesilmesi yerine geçer.” dediği rivayet edilmiştir. Bil ki bu izah, İmam Şafiî’nin, “Cenin, annesinin kesilmesi ile kesilmiş sayılır.” şeklindeki görüşünün doğruluğuna delalet eder. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بَه۪يمَةُ, dört ayaklı bütün hayvanlar için kullanılır.
الْاَنْعَامِ da, aynı manaya geldiği halde بَه۪يمَةُ kelimesinin ona izafe edilmesi, manayı kuvvetlendirmek içindir.
Bu hayvanlar, Enam Suresi’nde sayılan dört çifttir. Bunlara ceylan, geyik, karaca ve yabani sığır gibi hayvanlar da ilave edilir.
Diğer bir görüşe göre buradaki بَه۪يمَةُ ’den murad, sözü geçen yabani dört ayaklı hayvanlardır. Çünkü الْاَنْعَامِ (dört ayaklı evcil hayvan) etlerinin helal olduğu daha önce beyan edildi.
Bu görüşe göre بَه۪يمَةُ kelimesinin, الْاَنْعَامِ kelimesine izafe edilmesi, geviş getirmek ve kesici dişleri olmamak hususunda aralarında benzerlik bulunmasından dolayıdır. Bu izafenin faydası da, iki muzâf (بَه۪يمَةُ ile الْاَنْعَامِ) arasındaki müşterek hükmün illetini bildirmektir. Sanki şöyle denmektedir:
Daha önce helal olduğu size bildirilen الْاَنْعَامِ (evcil hayvanlar)’a benzeyen ve onlardaki hükmün temel sebebini (illetini) taşıyan بَهَائِم (yabani hayvanlar) de sizin için helal kılınmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اُحِلَّتْ - مُحِلِّي kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اُحِلَّتْ - حُرُمٌ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
بَه۪يمَةُ - الْاَنْعَامِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ayette helal kelimesi değişik formlarda çok sık geçmiştir.
Nisa ve Maide Sureleri asıllardan çok teferruatları açıklamaktadır.
اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan يُر۪يدُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetin zahir olan “Haram ve helal konusunda Allah hüküm verir.” anlamının altında, verilen hükme uymak gerekliliği manası yatar. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَٓائِدَ وَلَٓا آٰمّ۪ينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَاناًۜ وَاِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواۜ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ اَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اَنْ تَعْتَدُواۢ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۖ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تُحِلُّوا | saygısızlık etmeyin |
|
| 6 | شَعَائِرَ | işaretlerine |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 8 | وَلَا | ve |
|
| 9 | الشَّهْرَ | aya |
|
| 10 | الْحَرَامَ | haram |
|
| 11 | وَلَا | ve |
|
| 12 | الْهَدْيَ | kurbana |
|
| 13 | وَلَا | ve |
|
| 14 | الْقَلَائِدَ | gerdanlık(lı kurban)lara |
|
| 15 | وَلَا | ve |
|
| 16 | امِّينَ | gelenlere |
|
| 17 | الْبَيْتَ | Beyt-i |
|
| 18 | الْحَرَامَ | Haram’a |
|
| 19 | يَبْتَغُونَ | arzu ederek |
|
| 20 | فَضْلًا | lutfunu |
|
| 21 | مِنْ |
|
|
| 22 | رَبِّهِمْ | Rablerinin |
|
| 23 | وَرِضْوَانًا | ve rızasını |
|
| 24 | وَإِذَا | ve zaman |
|
| 25 | حَلَلْتُمْ | ihramdan çıktığınız |
|
| 26 | فَاصْطَادُوا | avlanabilirsiniz |
|
| 27 | وَلَا |
|
|
| 28 | يَجْرِمَنَّكُمْ | sizi itmesin |
|
| 29 | شَنَانُ | beslediğiniz kin |
|
| 30 | قَوْمٍ | bir topluma karşı |
|
| 31 | أَنْ | dolayı |
|
| 32 | صَدُّوكُمْ | sizi çevirdiklerinden |
|
| 33 | عَنِ |
|
|
| 34 | الْمَسْجِدِ | Mescid-i |
|
| 35 | الْحَرَامِ | Haram’dan |
|
| 36 | أَنْ |
|
|
| 37 | تَعْتَدُوا | suç işlemeğe |
|
| 38 | وَتَعَاوَنُوا | ve yardımlaşın |
|
| 39 | عَلَى | üzerinde |
|
| 40 | الْبِرِّ | iyilik |
|
| 41 | وَالتَّقْوَىٰ | ve takva |
|
| 42 | وَلَا |
|
|
| 43 | تَعَاوَنُوا | yardımlaşmayın |
|
| 44 | عَلَى | üzerinde |
|
| 45 | الْإِثْمِ | günah |
|
| 46 | وَالْعُدْوَانِ | ve düşmanlık |
|
| 47 | وَاتَّقُوا | ve korkun |
|
| 48 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 49 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 50 | اللَّهَ | Allah’ın |
|
| 51 | شَدِيدُ | çetindir |
|
| 52 | الْعِقَابِ | azabı |
|
Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.”
Bir adam:
- Ya Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz? dedi. Peygamberimiz:
– “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu. Buhârî, Mezâlim 4; İkrâh 6. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 68
عون Yardım etmek, desteklemek demektir. ألْعَوَانُ Orta yaşlı olmak manasında kullanılır. Ayrıca avniyet köküyle muttasıf olarak gelmesi o kimsenin ya da şeyin kıymet sahibi olduğuna delalet eder. التَّعاوُن yardımlaşmak manasına gelir. ألإسْتِعَانَة ise yardım ve destek istemektir. (Müfredat - Tahkik) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri muâvin, teâvün, iâne, avâne, muin ve Avni'dir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
.ٌبَرّ Deniz kavramının zıddı olan kara parçası demektir. Bu kökte mevcud olan genişleme/bollaşma anlamı düşünülerek hayır işlemede genişlemek, bol hayır işlemek demek olan ألْبَرُّ sözcüğü de buradan türemiştir. Kelimemiz Allah-u Teala'ya nisbet edildiğinde mükafat ve sevap vermek; kula nisbet edildiğinde ise itaat etmek ve bağlılık göstermek anlamlarına gelir.
ألْبَرُّ iki türdür. Bir bölümü inançla bir bölümü de amelerle ilgilidir. Allah Rasûlune 'birr'in ne olduğu sorulunca Bakara 2/177 ayetini okumuştur ki bu ayet anlam olarak hem inancı ve hem de amelleri kapsamaktadır. ألْبِرّ sözcüğü sıdk ve doğru sözlülük manasında da kullanılmıştır. Zira bu da iyiliğin geniş bir alanını kuşatmaktadır. Kur’ân-ı Kerim'de de geçen بَرَرَة kelimesi أبْرَار dan daha beliğ olduğundan yalnızca melekler için kullanılmıştır. Zira ilki devamlılık ifade eden bir kalıp olan بَرٌّ'ün çoğuludur.
Diğeri ise بَارٌّ 'ün cemisidir. ألْبُرُّ bildiğimiz buğdaydır. Bu şekilde adlandırılmasının sebebi yiyecekler arasında kendisine en geniş çapta ihtiyaç duyulanı olmasıdır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 32 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Ebrar, mebrur ve Berire'dir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur
اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olup mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ ‘dir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُحِلُّوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
شَعَٓائِرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُحِلُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
اٰمَنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَٓائِدَ وَلَٓا آٰمّ۪ينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَاناًۜ
لَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la شَعَٓائِرَ اللّٰهِ ’ye matuftur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. الْحَرَامَ kelimesi الشَّهْرَ ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَٓائِدَ وَلَٓا آٰمّ۪ينَ kelimeleri atıf harfi وَ ’la شَعَٓائِرَ اللّٰهِ ’ye matuftur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, قتال آمّين (Yönelenlerle savaşmak) şeklindedir.
آٰمّ۪ينَ ‘nin nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. الْبَيْتَ , ism-i fail آٰمّ۪ينَ ’nin mef’ûlun bihi olup fetha ile masubdur. الْحَرَامَ kelimesi الْبَيْتَ ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ cümlesi, آٰمّ۪ينَ ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
يَبْتَغُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و’ı fail olarak mahallen merfûdur. فَضْلًا mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubtur.
مِنْ رَبِّهِمْ car mecruru فَضْلًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. رِضْوَانًا atıf harfi وَ ‘la فَضْلًا ‘e matuftur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:
1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır.
3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır.
5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır.
6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) آٰمّ۪ينَ kelimesi, sülâsi mücerredi أمٌَ olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. حَلَلْتُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَلَلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اصْطَادُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اصْطَادُواۜ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صيد ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ اَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اَنْ تَعْتَدُواۢ
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَجْرِمَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilinin sonundaki نَّ tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
شَنَاٰنُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. قَوْمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf لِ harfi ceriyle يَجْرِمَنَّكُمْ fiiline mütealliktir.
صَدُّوكُمْ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olup mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.
عَنِ الْمَسْجِدِ car mecruru صَدُّوكُمْ fiiline mütealliktir. الْحَرَامِ kelimesi الْمَسْجِدِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel يَجْرِمَنَّكُمْ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَعْتَدُواۢ fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak,
teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۖ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. تَعَاوَنُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَلَى الْبِرِّ car mecruru تَعَاوَنُوا fiiline mütealliktir. التَّقْوٰى atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
تَعَاوَنُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi عون ’dir.
Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezâhur( görünmek ve zorlanmak), tedric (bir işin aşamalı olarak ,aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat fâale (mufaale babına ait bir fıilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerred mana (türemiş olduğu mücerred fiille aynı anlamda kullanılması) anlamları katar.
وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعَاوَنُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir.
عَلَى الْاِثْمِ car mecruru تَعَاوَنُوا fiiline mütealliktir. الْعُدْوَانِ atıf harfi وَ ‘la الْاِثْمِ ’ya matuftur.
وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اتَّقُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. شَد۪يدُ kelimesi إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعِقَابِ۟ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اتَّقُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَٓائِدَ وَلَٓا آٰمّ۪ينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَاناًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. Ayrıca iman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Nidanın cevabı olan لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi, söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’anî, s. 43)
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu surede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
İlk ayetteki nidanın tekrar edilmiş olması, arkadan gelecek önemli şeyler olduğuna delalet ederek muhatabın ilgisini çeker.
يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَانًا cümlesi, آٰمّ۪ينَ ‘deki zamirin halidir. Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. مِنْ رَبِّهِمْ car mecruru فَضْلًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَضْلاً ve ona matuf olan وَرِضْوَاناًۘ ‘in nekreliği, tazim, kesret ve nev ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّهِمْ izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla هِمْ zamirinin ait olduğu kişiler şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde رَبِّ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
آٰمّ۪ينَ kelimesinin kökü, yönelmek manasındaki أمّ fiilidir. İmam, anne kelimeleri bu köktendir. آٰمّ۪ينَ , ism-i fail kalıbında olup yönelenler demektir.
شَعَٓائِرَ , شعَٓر kelimeleri duygulanmak, duyumsamak manasındaki شَعر kökündendir. شَعر saç demektir. Şair, şuur kelimeleri de bu köktendir. شَعَٓائِرَ; kıymet verilen şeyler, bizim içimizde o duyguyu hissetmeyi sağlayan şeyler demektir.
شَعَٓائِرَ burada bazı alimlere göre hac ile ilgili yasaklar, bazı alimlere göre bütün yasaklar ve hükümler, bunların göstergesi olan ihram, şeytan taşlama vs.’dir.
شَعَٓائِرَ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan شَعَٓائِرَ şan ve şeref kazanmıştır.
Allah Teâlâ, haccın şiarlarını beyana devam ediyor. Şiarların Allah’a izafe edilmesi, onlara şeref kazandırmak ve ihlallerinin korkunç bir hal olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَضْلًا - رِضْوَانًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
رَبِّهِمْ izafetinde هِمْ zamiri رَبِّ ismine muzâfun ileyh olmakla şeref kazanmıştır.
Rab kelimesinin, hacı adaylarının yerini tutan zamire izafe edilmesi, onlara şeref kazandırmak ve onların isteklerinin hasıl olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ [Allah’ın haram kıldıklarını helal saymayın, koyduğu sınırları geçmeyin.] cümlesinde istiare vardır. “Alametler” manasına gelen “şeâir” kelimesi kendilerini uygulamakla kulların Allah’a ibadet ettiği helal ve haram yerinde kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَلَا الْقَلَٓائِدَ [Gerdanlık takılmış hayvanlara saldırmayı helal saymayın.] Bu, hususi olan bir şeyin umumi olan bir şey üzerine atfı kabilindendir. Çünkü gerdanlıklı kurban, kurbanların en şereflisidir. Bu atıf مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَرُسُلِه۪ وَجِبْر۪يلَ وَم۪يكَالَ [Kim Allah’a, meleklere, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa...] şeklindeki Bakara Suresi 98. ayetinde Cebrail ve Mikail’in melekler üzerine atfına benzer. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
الْقَلَٓائِدَ kelimesi قِلاَدَةٌ nin çoğuludur; قِلاَدَةٌ , Kabe için kurbanlık oldukları bilinsin ve onlara dokunulmasın diye hayvanların boyunlarına takılan nal veya ağaç kabuğu gibi işaretlerdir.
الْقَلَٓائِدَ saygısızlık etmemekten maksad, Kabe'ye hediye edilmek üzere işaretin takıldığı büyük baş kurbanlıklara dokunma yasağıdır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
الشَّهْرَ الْحَرَامَ kelimesindeki harfi tarif ( الْ ), cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواۜ
وَ atıf harfidir. Ayet şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı şartın cevap cümlesidir. اِذَٓا ’nın muzâfun ileyhi olan şart cümlesi حَلَلْتُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen cevap olan فَاصْطَادُوا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevap cümlesi emir üslubuna gelmiş olmasına rağmen gerçek manada emir kastı taşımamaktadır. İbaha anlamı taşıyan cümle vaz edildiği anlamdan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ اَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اَنْ تَعْتَدُواۢ
Cümle, atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fiilin sonundaki şeddeli nun, tekid içindir.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ cümlesi, masdar teviliyle takdir edilen لِ harfiyle birlikte لَا يَجْرِمَنَّكُمْ fiiline müteallıktır.
Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الْحَرَامِ kelimesi الْمَسْجِدِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَعْتَدُواۢ cümlesi, masdar teviliyle لَا يَجْرِمَنَّكُمْ fiilinin ikinci mef’ûlu konumundadır.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan …وَتَعَاوَنُوا cümlesi masdar-ı müevvele matuftur. Atıf sebebi tezayüftür.
وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ ifadesi; sizi sürüklemesin yahut size yaptırmasın, شَنَاٰنُ قَوْمٍ birilerine nefretiniz, şiddetli buğz ve adavetiniz demektir. شَنَاٰنُ masdardır, mef’ûlüne yahut failine muzâftır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ
Nidanın cevabına atıf harfi وَ ’la atfedilen cümle, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الْعُدْوَانِ kelimesi temâsül nedeniyle الْاِثْمِ kelimesine atfedilmiştir.
الْبِرِّ - التَّقْوٰى ve الْاِثْمِ - الْعُدْوَانِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır
تَعْتَدُواۢ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى cümlesiyle لَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
تَعَاوَنُوا - لَا تَعَاوَنُوا arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
Makabline matuf وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
التَّقْوٰى - اتَّقُوا arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin fasılla gelmiş son cümlesi ta’liliyye olarak gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin isminin tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâlle marife olması tazim, telezzüz ve teberrük içindir.
Önceki cümledeki azamet zamirinden bu cümlede lafza-ı celâle iltifat sanatı vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı ve tehdidi artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi olan شَد۪يدُ الْعِقَابِۢ izafeti, sözü kısaltmış ve vecîz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir.Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
شَد۪يدُ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayetin fasılası olan bu cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
وَاتَّقُوا اللّٰهَ cümlesi tezyîldir. شَد۪يدُ الْعِقَابِ sözü tehdit ile tarizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Arkadaşım, derdine sarmalanmış bir halde karşımda oturuyordu. Gözyaşları yanaklarında yol açmış, aynı yerden akıp gidiyordu. Bizim mahallenin delisinin sesini duyunca, elinden tuttum. ‘Derdine çare olmaz ama gönlüne merhem olacaktır, gel benimle.’ dedim. Hava almanın iyi geleceğini düşünerek, bizim deli diye bilinen akıllının yanına varıp, dinledik:
“Yapılan iyilikleri unutmak, kötülüklerden kalan anıları ise semirtmek kolaydır. İnsanın nefsi için kendisine yapılan bir yanlış, bütün doğruları götürme gücüne sahiptir. Büyük balık, küçük balığı yer derler. Kin ise bütün hoş duyguların halini kendine benzetendir. Kalbi içten içe çürütendir.
Gel, anlat derdini. Arzet Rabbine, hüznünü. Derdine yoldaş olalım. Kin denilen irini akıtalım. Nefretle öfkenin faydasını gören var mı? Gel, soralım çekmiş gitmişlere. İntikamın faydalarını anlatıp da bitiremeyen var mı? Gel, bakalım kitapların hepsine.
Rasûlullah’ı ve ashabını hatırla. Salat ve selam olsun onlara. Düşün ki, memleketinden atılmışsın. Evini ve malını kaybetmişsin. Belki işini, belki aileni ardında bırakmışsın. Belki sahip olduğun itibarı, gittiğin yere taşıyamamışsın. Doya doya seyrettiğin Kabe’yi göremez olmuşsun. Yıllar sonra, Kabe’nin ve evinin özlemiyle Mekke şehrine varmışsın. Her manada ibadete hazırlanmışsın. Lakin, düşman bildiklerin girmene izin vermemiş ve dönmek zorunda kalmışsın. Belki, kiminin aklına intikam fikri düşmüş. Ancak, Allah’tan gelen emir öyle açık ki intikam ateşini süpürüp götürmüş: ‘Bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın.’
Allahuekber! Ey Rabbim, şüphesiz ki Sen bilip bilmediklerimden daha büyüksün. Dert diye bellediklerimden de. Dünyalık istediklerimden de. Kaybettim dediklerimden de daha büyüksün. Senin büyüklüğünü hatırlayan şu kulunun gözünde ise her şey küçüldükçe küçülür.
Kalbi kinden arınanlardan. Adaletten şaşmayanlardan. Her yaşananın ardında, haklıya hakkını verecek olan Allah’a güvenenlerden. İyilik ve takva yolunda yardımlaşanlardan. Günah ve düşmanlık yolundan ve o yolda yürüyenlerden uzak duranlardan olmak duasıyla.”
Arkadaşıma baktım. Tebessümle aydınlanmış yüzümüze ve şifa bulmasını umduğumuz kalbimize, ellerimizi sürerek ‘amin’ dedik duaya.
***
Öğrencilerini daha iyi anlamak için dönemin popüler dizilerinin ve kitaplarının konularını takip etmeye çalışıyordu. Ne yazık ki ahlaksız veya çarpık fikirlere sahip içeriklere daha çok ilgi gösteriliyordu. Okul müfradatının dışında, onları maddi ve manevi anlamda besleyeceğini umduğu yayınları tavsiye ediyordu.
Son zamanlarda, intikam temasının daha şiddetli işlendiğini farketti. Yıllarını intikam planlarına harcayanlar ile intikam uğruna her türlü ahlaksızlığı yapanlar sayısızdı. Yazılan yorumlara bakıldığı zaman, affetmenin aptallık ya da zayıflık olarak algılandığı görülüyordu.
Bu konuyu tartışmaya açtı ve öğrencilerinin intikam yollarıyla alakalı fikirlerini hayretle dinledi. Yılların verdiği tecrübeyle beraber belli kurallar haricinde duydukları ne olursa olsun, renk vermemeyi öğrenmişti. Aksi takdirde, gençler ürkek bir güvercin gibi savunma mekanizmalarını açıp hemen kaçıyordu.
Herkese söz hakkı tanıdıktan sonra konuşmaya başladı:
İntikam fikri hoş ve yapılan haksızlıklara bir kapanış gibi algılanır. Peki, gerçekten öyle midir? Yapılan bir deneye göre, intikamın hemen ardından insan beyinlerinin ödül almış gibi tepki verdiği görülmüş. Ancak birkaç dakikadan sonra intikam sebebi olan haksızlıktan gelen tatsız duyguların süresini uzadığı anlaşılmış.
İntikama eşlik eden duyguların hepsi nefsanidir ve kine bulanmıştır. Bu duyguları taşıyan ve harekete geçirecek kadar gözünü karartan kişi kolaylıkla aşırıya kaçabilir. Onun ardından yeni intikam kapılarının açılması muhtemeldir. Ne acıdır ki; intikam peşinden koşan kişi, hayatını bir nevi başkaları için yaşar.
Aslında, halkın geneli tarafından küçümsenen affetmek meziyeti, insanın kendisi içindir. Böylece insan, yaşadığı haksızlıktan öğrenir, aynı haksızlığa uğramamanın yollarını arar ve hayatına katarak sindirir. Kimi farklı ilimlerle uğraşanların ortak kullandığı bir ifade vardır: “En güzel intikam, en güzel şekilde hayatına devam etmektir.” Belki bu ifadeyi kullanmak yerine, şu şekilde söylemek daha doğru olur: “Başkaları için değil, Allah rızası için yaşayın.”
Ey Allahım! Şu geçici ömrümüzde, kıymetli zamanımızı, nefsani duyguların peşinden sürüklenerek ve beslediğimiz kin duygusuna odaklanarak harcamaktan muhafaza buyur. Bizi, nefsimizin taşkınlıklarından ve hoş gösterdiği sapkınlıklarından muhafaza buyur. Ey Allahım, bizi Senin rızan için yaşayanlardan ve iki cihanda da Seni kendisine dost edinen kullarından eyle. Şüphesiz ki dostların en hayırlısı Sensin.
Amin.