بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُۜ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | بَلْ | hayır |
|
| 2 | بَدَا | göründü |
|
| 3 | لَهُمْ | onlara |
|
| 4 | مَا |
|
|
| 5 | كَانُوا | oldukları |
|
| 6 | يُخْفُونَ | gizlemekte |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | قَبْلُ | daha önce |
|
| 9 | وَلَوْ | eğer |
|
| 10 | رُدُّوا | geri gönderilselerdi |
|
| 11 | لَعَادُوا | yine dönerlerdi |
|
| 12 | لِمَا | şeye |
|
| 13 | نُهُوا | men’olundukları |
|
| 14 | عَنْهُ | kendinden |
|
| 15 | وَإِنَّهُمْ | çünkü onlar |
|
| 16 | لَكَاذِبُونَ | yalancılardır |
|
Bu temenniye bir cevap olmak üzere âyette, onlar için artık kurtuluş fırsatı ve ümidi kalmadığı, çünkü bu fırsata dünyada sahip oldukları halde bunun kıymetini bilemedikleri bildiriliyor. “Daha önce gizlemekte oldukları şeyler kendilerine göründü” meâlindeki cümlede geçen “gizledikleri” ifadesiyle ne kastedildiği hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazı müfessirler bunu “amel defterlerindeki kötülükleri, çirkin halleri, inkârları veya gizledikleri münafıklıkları” şeklinde açıklarken, bazıları “Ehl-i kitabın Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğuna dair gizli tuttukları bilgiler” olarak yorumlamıştır (Zemahşerî, II, 9-10; Şevkânî, II,126; Elmalılı, III, 1908). Bizce de isabetli olan İbn Âşûr’un görüşüne göre müşrikler inanmayı icap ettiren delilleri veya müminlerin başarılarını gördükçe gizliden gizliye İslâm inancının gerçek olabileceğini düşünüyor, fakat hâkimiyet ve güçlerini devam ettirmekteki ısrar ve inatlarından dolayı Hz. Peygamber’in üstünlüğünü ve müminlerin hayırlarda, faziletlerde kendilerinden daha ileride olduklarını itiraftan kaçınıyorlardı. Çünkü müslümanlar arasında onların köleleri ve toplumun en zayıf kesimleri bulunmaktaydı. Nitekim onlar Hz. Peygamber’e bu zayıf insanları yanından uzaklaştırması şartıyla kendisiyle görüşebileceklerini söylemişler ve bu sûrenin 52. âyetinde Hz. Peygamber’e bu teklifi reddetmesi emredilmişti. İnkârcıların dünyada iken gizledikleri bu düşünceleri veya inkâr ve kötülükleri o zaman açık seçik önlerine serilecektir. Fakat eğer onların temennileri kabul edilip de tekrar dünyaya gönderilseler, yine nehyedildikleri fenalıklara döneceklerdi. Çünkü onlar yalancıdırlar; yalancılık onlarda karakter halini almıştır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 391-392
بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُۜ
Fiil cümlesidir. بَلْ idrâb ve atıf harfidir. بَدَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. لَهُمْ car mecruru بَدَا fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يُخْفُونَ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme ile mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يُخْفُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يُخْفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْ قَبْلُ car mecruru يُخْفُونَ fiiline mütealliktir. قَبْلُ cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
بَلْ; idrâb ve atıf harfidir. Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada, yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَبْلَ ve بَعْدَ kelimeleri; muzâfun ileyhleri hazfedilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ zarfı, hem cümleye hem de tek kelimeye (Müfrede) muzâf olanlar grubundadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُخْفُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خفي ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ
وَ istînâfiyyedir. لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. رُدُّوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
عَادُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle عَادُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası نُهُوا عَنْهُ ‘dur. Îrabtan mahali yoktur.
نُهُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهُ car mecruru نُهُوا fiiline mütealliktir.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
كَاذِبُونَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
كَاذِبُونَ kelimesi sülâsî mücerredi كذب olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ idrâb ve ibtidaiyye harfidir.
Ayetin başında yer alan, بَلْ kelimesi arzulanan şeyin olmayacağını, istenilenin aksinin gerçekleşeceğini bildiren bir kelimedir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بَدَا fiiline müteallik olan اِلَيَّ car-mecruru konudaki önemine binaen, fail olan ism-i mevsûle takdim edilmiştir
بَدَا fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ cümlesi, nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi olan يُخْفُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بَدَا - يُخْفُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ kavli ولا نُكَذِّبُ بِآياتِ رَبِّنا ونَكُونُ مِنَ المُؤْمِنِينَ sözünün idrâbıdır. Çünkü artık onların kurtuluş umutları kalmamıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
وَ atıf, لَوْ şartiyedir. Şart üslubunda gelen terkip …بَدَا لَهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Müspet mazi fiil sıygasındaki رُدُّوا cümlesi şarttır.
لَ karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
عَادُوا fiiline müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan نُهُوا عَنْهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لِمَا نُهُو şeklinde ism-i mevsulle ifade edilmiş ve yaptıkları şeyin yani küfrün adı kerih görülerek zikredilmemiştir.
رُدُّوا ve نُهُوا fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ şeklindeki son cümle atıf harfi وَ ‘la لَعَادُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vasılda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan , İtkan, c. 2, s. 176)
لَكَاذِبُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Ayetin son cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâbdır.
رُدُّوا - لَعَادُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ cümlesi makabli için bir tezyîldir. İsim cümlesi ile gelişi sübut ve sürekliliğe delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَقَالُٓوا اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوث۪ينَ ٢٩
Ayette müşriklerin, genel olarak da inkârcıların ve materyalistlerin özelliklerinden birine işaret edilmektedir. Onlar “Dünyada yaşadığımızdan başka bir hayat –yani öldükten sonra dirilme ve âhiret hayatı– yoktur; biz bir daha diriltilecek değiliz” dediler. Bu âyet Câhiliye dönemi Arapları’nın genellikle âhirete inanmadıklarını göstermektedir. Bu, onların şirkten sonraki en büyük günahlarıdır. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de sık sık “Allah ve âhiret gününe iman” (meselâ bk. Bakara 2/62) birlikte zikredilmek suretiyle bu inancın önemi ve âhireti inkâr etmenin başlıca küfür alâmetlerinden biri olduğu gösterilmiştir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 393
وَقَالُٓوا اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوث۪ينَ
Fiil cümlesidir. Ayet, atıf harfi وَ ‘la لَعَادُوا veya وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ cümlesine matuftur.
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا ‘dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. حَيَاتُنَا haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الدُّنْيَا kelimesi حَيَاتُنَا ‘nın sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. الدُّنْيَا maksur isimdir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
نَحْنُ munfasıl zamir مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. مَبْعُوث۪ينَ lafzen mecrur مَا ’nın haberi olarak mahallen mansub, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَبْعُوث۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi بعث olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
وَقَالُٓوا اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا
Ayet, atıf harfi وَ ‘la … لَعَادُوا cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. Mübteda ve haber arasında, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. هِيَ maksûr/mevsûf, haber olan حَيَاتُنَا الدُّنْيَا maksûrun aleyh/sıfattır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefy ve istisna şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir.
اِنْ ve اِلَّٓا ’nın birlikte kullanımıyla ikinci cümlenin anlamı ortaya çıkar. Lafzen “sadece dünya hayatıdır” söylenmiş ama “başka hayat yoktur” manası da kasr cümlesi dolayısıyla ifade edilmiş olur.
الدُّنْيَا , haber olan حَيَاتُنَا için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Kâfirlerin bu sözü kizbî haberdir.
Bu cümle, daha önce geçen “Yine nehyedildikleri şeye döneceklerdi.” cümlesine matuf olup o şartın cevabına dahildir. وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ [Çünkü onlar yalancıdırlar.] cümlesi, bu iki cümle arasına girmiştir. Bu bir itiraz (ara) cümlesidir. Şart cümlesinin ifade ettiği gibi onların yalanlarını açıklamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette yer alan, هِيَ zamiri hayattan kinayedir. Ya da kıssaya ait zamirdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
اِنْ هِيَ sözündeki اِنْ cinsi nefyeden harftir. إنْ den sonra gelen zamir müphem olup istisna-i müferrağdan sonra gelen zamir ile açıklanmıştır. Onu açıklayan söze itimat edilerek ibhamdan sonra icaz kastedilmiştir. Zamir nekre ile açıklandığında nekre hükmünde olur. Şan veya kıssa zamiri değildir. Çünkü şan zamiriyle birlikte istisna gelmesi doğru olmaz. Dünya hayatımız dışında bizim için başka bir hayat yoktur manasındadır. Yani hayatımız dünya hayatımızla kısıtlıdır. Onun dışında bir hayatımız yoktur. Ölümden sonra hayat sona erer. إلّا ‘dan sonra gelen isim zamirden bedeldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوث۪ينَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. مَا ‘nın haberi olan بِمَبْعُوث۪ينَ , ism-i mef’ûl vezninde gelmiştir. بِ , tekid ifade eden zaid harftir.
Olumlu cümlelerde لَ harfinin tekid ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve مَا 'nın haberinin başında gelen بِ harfi de tekid ifade eder. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C. II, S. 142)
[Biz geri döndürülecek değiliz] cümlesi isim cümlesi olarak ve zaid بِ harfiyle pekiştirilerek bu sözlerine ne kadar çok inandıkları ifade edilmiştir.
وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوث۪ينَ cümlesi dirilişi inkârdır. Dünya hayatı dışındaki hayatı nefy manasını tekid eder. Çünkü ba’s (yeniden diriliş) sadece hayatın varlığıyla olur. Fasıl yapılmayıp sadece atfedilmiştir. Öyleyse önceki cümle tekid edilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلٰى رَبِّهِمْۜ قَالَ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ۟ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْ | ve eğer |
|
| 2 | تَرَىٰ | (onları) bir görsen |
|
| 3 | إِذْ | iken |
|
| 4 | وُقِفُوا | durdurulmuş |
|
| 5 | عَلَىٰ | huzurunda |
|
| 6 | رَبِّهِمْ | Rablerinin |
|
| 7 | قَالَ | dedi |
|
| 8 | أَلَيْسَ | değil miymiş? |
|
| 9 | هَٰذَا | bu |
|
| 10 | بِالْحَقِّ | gerçek |
|
| 11 | قَالُوا | dediler ki |
|
| 12 | بَلَىٰ | evet gerçektir |
|
| 13 | وَرَبِّنَا | Rabbimiz hakkı için |
|
| 14 | قَالَ | dedi |
|
| 15 | فَذُوقُوا | öyle ise tadın |
|
| 16 | الْعَذَابَ | azabı |
|
| 17 | بِمَا | dolayı |
|
| 18 | كُنْتُمْ | ettiğinizden |
|
| 19 | تَكْفُرُونَ | inkar |
|
İnkârcıların öldükten sonraki durumlarıyla ilgili gelişmeler geçmiş zaman fiilleriyle anlatılmaktadır. Müfessirler, bu ifadelerde, ba‘s ve âhiret olaylarının sanki vuku bulmuş kadar kesin olduğunu vurgulamak için geçmiş zaman fiillerinin kullanıldığını belirtirler. Bununla birlikte âyetlerin, yalnız kıyamete hasredilmesi yerine, her inkârcının ölümünden yani ruhunun bedeninden ayrılmasından sonraki durumunu anlattığını düşünmek de mümkündür. Buna göre, ölen her insan gibi müşriklerin ruhları da bedenlerinden ayrıldıktan sonra ölümün ardından ikinci bir hayat daha olduğunu apaçık görmüş, dünyadayken bu hayata inanmamakla yanıldıklarını anlamış ve bu yanılgılarını yüce Allah’ın huzurunda itiraf etmişlerdir. Şimdiye kadar ölmüş olanlar bu hali yaşamış olduğu gibi şimdiden sonra ölecek olanlar da yaşayacaklardır. İnsanlardan Allah’ın huzuruna çıkarılacaklarına inanmayanlar, bunu yalanlayanlar hüsrana uğramışlardır. Sonunda o belli saat yani ölüm ansızın gelip de dünyadan ayrıldıklarında yahut yeniden diriltilip Allah’ın huzuruna çıkarıldıklarında, sırtlarına günahlarını yüklenmiş bir halde “Dünyadaki kusurlarımız, terkettiklerimiz yüzünden vah başımıza gelenlere!” diyeceklerdir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 393-394
وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلٰى رَبِّهِمْۜ
وَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. لَوْ gayr-i cazim şart harfidir.
تَرٰٓى fiili elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, لرأيت أمرا عظيما (Büyük bir şey görürdün.) şeklindedir.
اِذْ zaman zarfı تَرٰٓى fiiline mütealliktir. وُقِفُوا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وُقِفُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى رَبِّهِمْ car mecruru وُقِفُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Mekulü’l-kavli, اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقّ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
هٰذَا işaret ismi لَیۡسَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. الْحَقّ lafzen mecrur, لَیۡسَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, بَلٰى وَرَبِّنَا ’dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
بَلٰى nefyi iptal için gelen cevap harfidir.
وَ harfi cer olup, kasem harfidir. وَرَبِّنَاۜ car mecruru mahzuf fiile mütealliktir.Takdir, نقسم (Yemin ederiz) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَلٰى; soru olumsuz cevap olumlu olduğunda cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen olumlu cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi))
قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ۟
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, فَذُوقُوا الْعَذَابَ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
ف mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri, إن كنتم كفرتم في الدنيا فذوقوا (Eğer dünyadayken inkâr ettiyseniz tadın…) şeklindedir.
ذُوقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا ve masdar-ı müevvel, بِ harf-i ceriyle ذُوقُوا fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَكْفُرُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur.
تَكْفُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلٰى رَبِّهِمْۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şart cümlesi olan تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلٰى رَبِّهِمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Ayrıca tecessüm özelliğiyle muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek onu etkiler.
Takdiri لرأيت أمرا عظيما (Büyük bir durum görürdün) olan cevap cümlesi mahzuftur.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وُقِفُوا cümlesi, تَرٰٓى fiiline müteallik olan zaman zarfı اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu ayet-i kerimede لَوْ harfi; fiilin mazide zaman zaman devam etmesi sebebiyle yani istimrar ifade ettiği için muzariye dahil olmuştur. Çünkü istimrar ifadesi, mazi değil muzari fiilde mevcuttur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
وُقِفُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
رَبِّهِمْ izafeti, هِمْ zamirinin ait olduğu kişilerin tahkiri, gayrının şanı içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için رَبِّ isminde tecrîd sanatı vardır.
لَوْ mazi fiil için şart edatıdır. Muzari manada gelişi istiaredir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)
Bu duruş, mecazî olup kınama ve sorgulama için alıkonulma anlamındadır. Tıpkı kölenin, cezalandırılmak için efendisinin huzurunda durdurulması gibi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَالَ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقّ cümlesi, istifham üslubunda, talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda geldiği halde gerçek manada soru olmayıp takrir ve tevbih amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
لَيْسَ ’nin ismi, işaret ismiyle marife olmuştur. لَيْسَ ’nin haberine dahil olan بِ harfi zaiddir.
Kâfirlerin hak ettikleri cezaya işaret edilen هٰذَا ‘da istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir.
Zat, manaya dönüşmüştür. Bu; mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/54, c. 5, s. 62)
اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقّ cümlesi istînâfi beyaniyyedir. Çünkü 27. ayetteki ولَوْ تَرى إذْ وُقِفُوا sözü korkunç, muazzam bir manzarayı ilan eder. Bu durumda şöyle bir soru sorabilir: “Rableriyle karşılaştıklarında bu nedir?” derler. Buna cevap olarak Rableri, “Bu gerçek değil midir?” der. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu bir istînâf cümlesidir. Sanki “O zaman Rableri onlara ne dedi?” suali sorulmuş da cevabında Allah Teâlâ da ahiret hayatını yalanlamalarından dolayı onları azarlamak için müşahede ettikleri yeniden dirilişi ve onun devamı olan halleri göstererek böyle buyurmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan بَلٰى وَرَبِّنَا cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.
بَلٰى ; önceki olumsuz cümleyi olumlu hale dönüştürür ve ikrar eder. Kendisinden sonra sibaka uygun olacak şekilde bir cümle takdir edilir.
وَرَبِّنَاۜ terkibinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. وَ , kasem harfidir. Takdiri نقسم (yemin ederiz) olan mahzuf kasem fiiline mütealliktir. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّنَاۜ izafetinde, kâfirlerin kendilerine ait zamiri Rab ismine izafe etmeleri, Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteklerinin işaretidir.
Rab isminin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Kasemin kullanılması lâzım-ı faide-i haberi pekiştirmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ۟
Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ cümlesi, mahzuf şartın cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. Takdiri, ..إن كنتم كفرتم في الدنيا (Eğer dünyada inkar ettiyseniz…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
ذُوقُوا cümlesi emir uslubunda olmasına karşın mana itibariyle istihza ve tevbih anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
فَذُوقُوا الْعَذَابَ [Azabı tadın!] tehekkümî istiaredir. Azap, acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak zikredilmiştir. Gerçek anlamda tatmak duyu organı ile algılamak demektir. Burada tatma fiili kişinin azabı ne kadar kuvvetle hissettiğini ifade eder. İstiare yoluyla azaptan kaçamayacakları etkili bir tarzda ifade edilmiştir. Câmi’ hissetmektir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ , nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği, olayı göz önünde canlandırarak dikkatleri artırır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)
Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Bu ayetin benzeri Kur’an’da çoktur. Muzari yerine mazi fiil gelmesi; mazi menzilesine konması (yani kesinlik ifadesi) içindir. Zira Allah’ın sözünde asla değişiklik olmaz.
قَالُوا - قَالَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayet ile 27. ayetin başı aynıdır. Aralarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
بِ harf-i ceri sebebiyye, مَا masdariyyedir. Yani küfürleriniz sebebiyle demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَذُوقُوا الْعَذَابَ ibaresinde istiâre-i tasrîhiyye-i tebe’iyye vardır. Çünkü فَذُوقُوا الْعَذَابَ (Azabı tadın) cümlesi باشر العذاب (Cehennem azabına girin, iç içe olun) anlamında kullanılıp istiare yapılmıştır. (Ahmet Musa Üstünbaş, Ahkâf Sûresi’nin Arap Dili Ve Belâgatı Açısından İncelenmesi)
Zevk almak, tadılan şeyin künhünü anlamak bakımından hissetmenin en son noktasıdır. Azabı tatmak şeklinde Kur’an'da çok kullanılmıştır. Aslında Kur’an'da ذُقْۙ ۚ ذُقُوا , فذُوقُوا ُkelimeleri sadece azap kastedildiğinde kullanılmıştır. Kur’an'da müfred olarak ذُقْۙ sözü sadece Duhan/49. ayette gelmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s.162)
Azabı tatma emri ihane (hor görme) tarikiyledir. Âlûsî de emrin ihane için olduğunu söyler. Zemahşerî şöyle der: Tadın emri, Allah’ın vaat ve vaîdiyle alay ettikleri için onları alaya almak ve kınamak manasınadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلٰى مَا فَرَّطْنَا ف۪يهَاۙ وَهُمْ يَحْمِلُونَ اَوْزَارَهُمْ عَلٰى ظُهُورِهِمْۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَدْ | gerçekten |
|
| 2 | خَسِرَ | ziyana uğradı(lar) |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 4 | كَذَّبُوا | yalanlayan(lar) |
|
| 5 | بِلِقَاءِ | huzuruna çıkmayı |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 7 | حَتَّىٰ | nihayet |
|
| 8 | إِذَا | zaman |
|
| 9 | جَاءَتْهُمُ | kendilerine geldiği |
|
| 10 | السَّاعَةُ | o sa’at |
|
| 11 | بَغْتَةً | ansızın |
|
| 12 | قَالُوا | dediler |
|
| 13 | يَا حَسْرَتَنَا | vah bize |
|
| 14 | عَلَىٰ | dolayı |
|
| 15 | مَا |
|
|
| 16 | فَرَّطْنَا | kusurlarımızdan |
|
| 17 | فِيهَا | orada |
|
| 18 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 19 | يَحْمِلُونَ | yüklenecekler |
|
| 20 | أَوْزَارَهُمْ | günahlarını |
|
| 21 | عَلَىٰ |
|
|
| 22 | ظُهُورِهِمْ | sırtlarına |
|
| 23 | أَلَا | bakın |
|
| 24 | سَاءَ | ne kötü |
|
| 25 | مَا | şeyler |
|
| 26 | يَزِرُونَ | yüklenip taşıyorlar |
|
وزر vezera: وَزَرٌ kendisine sığınılan bir sığınak olan dağ demektir. وِزْرٌ Ağırlıktır. Dağın kendisine sığınanın ağır yükünü yüklenmesine ya da dağın kendi ağırlığına benzetilerek teşbih yoluyla bu şekilde isimlendirilmiştir. Günah da ağırlık manasına gelen ثَقَلٌ kelimesiyle ifade edildiği gibi bununla da edilir. وَزِيرٌ emirin, hükümdarın ağırlığını ve işlerini yüklenen kişidir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 27 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri vezir, vezâret ve vüzerâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. خَسِرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَذَّبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِلِقَٓاءِ car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَذَّبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلٰى مَا فَرَّطْنَا ف۪يهَاۙ
حَتّٰٓى ibtida (başlangıç) harfidir. حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَتْهُمُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَتْهُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. السَّاعَةُ fail olup damme ile merfûdur. بَغْتَةً hal olup fetha ile mansubdur. Takdiri, مباغتة şeklindedir. Şartın cevabı قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا ’dır.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, يَا حَسْرَتَنَا ’dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. Münada olan حَسْرَتَنَا muzâf olup, fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَٓا ve masdar-ı müevvel عَلٰى harf-i ceriyle حَسْرَتَنَا’ya müteallik olup, mahallen mecrurdur.
فَرَّطْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru فَرَّطْنَا fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَرَّطْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فرط ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَهُمْ يَحْمِلُونَ اَوْزَارَهُمْ عَلٰى ظُهُورِهِمْۜ
هُمْ يَحْمِلُونَ cümlesi, قَالُٓوا ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْمِلُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَحْمِلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَوْزَارَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلٰى ظُهُورِهِمْ car mecruru يَحْمِلُونَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ
اَلَا tenbih harfidir. سَٓاءَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’dir. سَٓاءَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, حملهم ذاك (Bunu yüklendiler.) şeklindedir.
مَا harfi, سَٓاءَ kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsufedir. يَزِرُونَ cümlesi مَا ’nın sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَزِرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. سَاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması
3. سَاءَ Fiilinin مَا Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet mazi fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
خَسِرَ fiilinin faili konumundaki ism-i mevsûl الَّذٖينَ ’nin sıla cümlesi olan كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, sonraki habere dikkat çekmenin yanı sıra sözü geçenleri tahkir amacına matuftur.
كَذَّبُوا fiiline müteallik بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ car-mecruru veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. Bu izafette, اللّٰهِ ismine muzâf olan بِلِقَٓاءِ şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
بِلِقَٓاءِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ ibaresi, hesap gününden kinayedir.
بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ ibaresi ‘’ba’s” manasında istiare olarak kullanılmış, istiare-i temsiliyedir. Allah’ın vaad ve vaîdinin yerine gelmesi için huzur-u ilahiye gelme hali, hesap vermek üzere ceza için kölenin efendisinin huzuruna çıkmasına benzetildi. Bu temsil Kur’an’da ve hadislerde yaygındır.(Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Buradaki hüsran, dünyadaki iyilikler değil ahiretteki iyiliklerden mahrumiyettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t -Tenvîr)
Ayette bahsedilen “hüsran”dan maksat, büyük mükâfatın elden kaçırılıp, onun yerine büyük bir azabın gelmesidir. Ayetteki, “Allah'ın huzuruna çıkılacağını yalan sayanlar gerçekten en büyük ziyana uğramıştır.” buyruğu ile öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr eden kimseler kastedilmişlerdir. Biz, لِقَٓاءِ (huzura çıkma)’nın ne manaya olduğunu, “Onlar hakikaten Rabblerine mülâki (kavuşucu) olduklarını bilirler.” (Bakara Suresi, 46) ayetinin tefsirinde iyice izah etmiştik. Bu kinaye (لِقَٓاءِ kelimesinin kıyametteki “durmaktan” kinaye edilmesi), yerinde ve güzel bir kinayedir. Zira kıyamet durağı, kendisinde Allah'tan başka hiç kimsenin hüküm verme yetkisinin bulunmadığı ve Allah’tan başka hiç kimsenin fayda ve zarar vermeye, alçaltıp yükseltmeye kadir olamayacağı bir duraktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلٰى مَا فَرَّطْنَا ف۪يهَاۙ وَهُمْ يَحْمِلُونَ اَوْزَارَهُمْ عَلٰى ظُهُورِهِمْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede حَتّٰٓى , ibtidaiyyedir.
اِذَا cümleye muzâf olan, şart manalı zaman zarfının müteallakı cevap cümlesidir. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki جَٓاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلٰى مَا فَرَّطْنَا ف۪يهَاۙ terkibi şart cümlesi olarak gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
جَٓاءَ fiilinin السَّاعَةُ ‘e isnad edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelme fiili güne nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Zamaniyye alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
السَّاعَةُ kelimesi, kıyamet gününden kinayedir.
Hal olan بَغْتَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır..
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلٰى مَا فَرَّطْنَا ف۪يهَاۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا حَسْرَتَنَا عَلٰى مَا فَرَّطْنَا ف۪يهَا cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle nida üslubunda geldiği halde gerçekte pişmanlık ve üzüntü ifade etmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. يَا حَسْرَتَنَا , mecazî manada acınma ifade eden bir sesleniştir. Kaybolan bir şeyden dolayı çok üzülmek ve pişmanlık duymaktır.
يَا , harfi nidadır. Münada حَسْرَتَنَا ’dır.
Masdar harfi مَا ve akabindeki فَرَّطْنَا ف۪يهَا cümlesi, masdar tevilinde, عَلٰى harf-i ceriyle حَسْرَتَنَا ‘ya mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
حَسْرَتَنَا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
حَتّٰٓى ibtidaiyyedir. Gaye değil sadece sebebiyye ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالُوا kavli اِذَا ’nın cevabıdır. يَا حَسْرَتَنَا ‘ deki nida ile pişmanlık ve taaccüp kastedilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 88.)
Şart ve cevap cümleleri mâzi de olsa anlamları gelecek zamandır. Bu durum şart kelimeleri ile gerçekleşmektedir. Zira muzâri fiilin başına “lem“ edatı geldiğinde onu zaman bakımından mâziye çevirdiği gibi, şart edatları da başına geldikleri mâzi fiilleri gelecek zaman manasına dönüştürür. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, (Arapça Şart Cümlelerinde Zaman)
قَالُوا fiilinin failinden hal olan وَهُمْ يَحْمِلُونَ اَوْزَارَهُمْ عَلٰى ظُهُورِهِمْۜ cümlesi hal وَ ’ıyla gelmiştir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هُمْ يَحْمِلُونَ اَوْزَارَهُمْ ibaresinde temsilî istiare vardır. Günah, sırta yüklenmiş ağır yüke benzetilmiştir. Müşebbeh olan günah hazfedilmiş, müşebbehün bih yani ağır yük zikredilmiştir.
اَوْزَارَهُمْ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Ayette özellikle, “sırt” diye zikredilmesinin nedeni, nasıl ki insanını hayatını kazanması elleriyle olmakta ise ağır yüklerin taşınması da sırt iledir. Aslında bu, mecazî manada bir ifade olup kişinin işlediği hatalarının her zaman yüzüne vurulacağı ve yüzünün kızarmasıdır. “Aklınızı başınıza devşirin, yüklendikleri şey ne kötüdür.” Taşımakta oldukları günah yükü ne kötüdür. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Tezyil hükmündeki bu son cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. اَلَا tenbih harfidir.
Zem anlamı taşıyan camid fiil سَاۤءَ ’nin dahil olduğu cümle, gayrı talebî inşâî isnaddır.
سَٓاءَ fiilinin, حملهم ذاك (Bunu yüklendiler) şeklinde takdir edilen mahsusunun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مَا harfi, سَٓاءَ fiilinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsûfedir.
يَزِرُونَ fiili, مَا ’nın sıfatı olarak mahallen mansubdur. Muzari sıygada gelen fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Sıfat, mevsûfunun bir özelliğini açıklamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَزِرُونَ - اَوْزَارَهُمْ ve حَسْرَتَنَا - خَسِرَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَحْمِلُونَ - اَوْزَارَهُمْ ve حَسْرَتَنَا - فَرَّطْنَا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَلَا istiftah harfidir. Haberin önemi için tenbih ifade eder. سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ zem manasındadır. يَزِرُونَ yüklenirler manasındadır. Onların hallerinin haml yani taşımaya benzetilmesi ne kötüdür demektir. مَا يَزِرُونَ kelimesi سَٓاءَ ’nin failidir. Zemmin mahsusu hazfedilmiştir. Takdiri, حِمْلُهم ’dur. Bu cümle tezyildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سَٓاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ وَلَلدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve değildir |
|
| 2 | الْحَيَاةُ | hayatı |
|
| 3 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 4 | إِلَّا | başka bir şey |
|
| 5 | لَعِبٌ | bir oyundan |
|
| 6 | وَلَهْوٌ | ve eğlenceden |
|
| 7 | وَلَلدَّارُ | ve yurdu |
|
| 8 | الْاخِرَةُ | ahiret |
|
| 9 | خَيْرٌ | daha iyidir |
|
| 10 | لِلَّذِينَ | kimseler için |
|
| 11 | يَتَّقُونَ | korunan(lar) |
|
| 12 | أَفَلَا |
|
|
| 13 | تَعْقِلُونَ | düşünmüyor musunuz? |
|
İnkârcılar dünya hayatından başka bir hayat tanımadıklarını belirtirler. Kur’an ise onlara şu gerçeği hatırlatarak cevap vermektedir: Âhiret kaygısı taşımadan sırf dünya ile meşgul olanlar için “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir.” Hayata anlam ve değer katan şeyler, Allah’ın hoşnutluğunu ve O’na yakınlaşmayı umarak yapılan hayırlı işlerdir. Böyle bir düşünce ve niyet taşımadan yaşanılan hayat boş, mânasız ve faydasız geçirilen, tüketilen bir süreden ibarettir. Buna mukabil müttaki olanlar yani dünyada yaptıkları her işin hesabını Allah’ın huzurunda vereceklerini düşünerek yaşayan; O’nun buyruklarına âsi olmaktan, yasaklarını çiğnemekten sakınanlar, kanunlarına tam bir saygı şuuruyla bağlananlar, bu tutumlarıyla dünyada kendilerine tanınan fırsatı hakkıyla değerlendirdikleri için bunlar hakkında âhiret yurdu dünyadan daha hayırlı, daha güzel olacaktır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 394
وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. الْحَيٰوةُ mübteda olup damme ile merfûdur. الدُّنْيَٓا kelimesi الْحَيٰوةُ ’nun sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. لَعِبٌ haber olup damme ile merfûdur. لَهْوٌ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَلدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ ibtidaiyyedir. Tekid ifade eder. الدَّارُ mübteda olup damme ile merfûdur. الْاٰخِرَةُ kelimesi الدَّارُ ’nun sıfatı olup damme ile merfûdur. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle خَيْرٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَتَّقُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَتَّقُونَ fiili, نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَتَّقُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, iftial babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
Bu bab, fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
خَيْرٌ kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Hemze istifham harfidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْقِلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
مَٓا nefy harfi ve اِلَّا istisna harfiyle oluşan iki tekid mesabesindeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. İddiaî kasırdır. الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا mevsuf/maksûr, لَعِبٌ sıfat/maksûrun aleyhtir. Hayat; oyun ve eğlenceye kasredilmiştir. Dünya hayatının oyun ve eğlenceden başka birşey olmadığı etkili bir şekilde ifade edilmiştir.
الْحَيٰوةُ kelimesindeki tarif, cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الدُّنْيَٓا kelimesi الْحَيٰوةُ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müşriklerin dünya hayatını oyun ve eğlenceye benzetmeleri, teşbih-i beliğdir.
Mana açısından çok yakın olan لَهْوٌ ve لَعِبٌ kelimelenin birbirine atfedilerek haber olması dünya hayatının değersizliğini iyice zihinlere yerleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Bu iki kelime arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Atıf sebebi tezayüftür.
Bu iki şeyden birinin diğerine atfedilebilmesi için, لَهْوٌ ile لَعِبٌۜ arasındaki fark nedir?
Cevap: Biz deriz ki: Bu iki şey arasındaki fark, şu iki yöndendir:
1) Farz edelim ki, her şey kişiyi meşgul eder. Mükellef, bir şeye yöneldiğinde, onun, o şeyin dışında kalanlardan yüz çevirmiş olması gerekir. Çünkü bir işin diğer bir işi yapmaktan kendisini alıkoymadığı zat, sadece Allah'tır. Binaenaleyh, geçici ve önemsiz bir lezzetten dolayı, batıla yönelen kimsenin, haktan yüz çevirmiş olması gerekir. O halde bu demektir ki, batıla yönelmek, لَعِبٌۜ ; haktan yüz çevirme ise لَهْوٌ ‘dir. O halde dünya bir oyundur. Yani batıla yönelmedir; bir لَهْوٌ yani haktan yüz çevirmedir.
2) Bir şeyle meşgul olan, onunla meşgul olabilmesi için, hiç şüphesiz onu başkasına tercih eder. Bu tercih etme işi ya o kimsenin "Bunu öne alıyorum, diğerini ise daha sonra yapacağım" demek suretiyle takdim (öne alma) şeklinde olur; yahutta tamamiyle o işe dalıp, başkasından da bütünüyle yüz çevirmekle olur. İşte bunlardan birincisi oyun; ikincisi ise lehvdir, eğlencedir, meşgaledir. Bunun delili şudur: örfte satranç, güvercin uçurma, v.b. şeyler, eğlence aletleri olarak isimlendirilmezler. Halbuki ûd ve diğer yaylı sazlar ise eğlence aletleri olarak isimlendirilirler. Çünkü bunlar, insanı, o anda kendilerinde hasıl olan lezzetten dolayı, başka şeylerden alıkor. O halde dünya, bazıları için meşgul olduğu ve, "Bu meşguliyetinin yanısıra, ibadet ve ahiretimle de meşgul oluyorum" dediği için oyun; diğer bazıları için de, o ise tamamiyle dalarak ahireti büsbütün unuttuğu için, bir lehvdir, eğlencedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Ankebut / 64)
Niçin dünya hayatı oyun ve eğlenceye benzetiliyor? Oyun ve eğlence aynı şey değildir. Her oyun eğlenceli değildir. Her eğlence oyun değildir. Birbirine yakın şeylerdir. Boşa vakit harcayan şeylerdir. Benzerlik; her ikisinden de lezzet alınır. Hem dünya hayatından hem de oyun ve eğlenceden. Bitince geriye pişmanlık kalır. Her ikisinin de süresi azdır. Oyun ve eğlence nasıl çabuk biterse dünya hayatı da öyle çabuk biter. Çoğu zaman oyun ve eğlence istenmeyen şeylere sebep olur, insan bunlar için parasını, namusunu, haysiyetini, aklını, vicdanını, bütün değerlerini kaybeder. Oyun ve eğlence işlerin zahiriyle aldanma demektir. Çocuklara ve gafillere uygun bir davranıştır. Oyun ve eğlencenin makbul bir neticesi yoktur.
وَلَلدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ
وَ atıf, لَ tekid ifade eden ibtida harfidir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harf-i cerle haber olan خَيْرٌ ‘e mütealliktir. Sılası olan يَتَّقُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İttika edenlerin ism-i mevsulle bildirilmesi, sıla cümlesine dikkat çekmenin yanında, o kimselere tazim ifade eder.
وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ cümlesiyle وَلَلدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا - لَلدَّارُ الْاٰخِرَةُ tabirleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Hemze, inkârî istifham harfi, فَ istînâfiyedir. Cümlenin, takdiri أتغفلون (Gafil misiniz..) olan mukadder cümleye matuf olduğu da söylenmiştir.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, inkâr ve tevbih anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
اَفَلَا تَعْقِلُونَ cümlesi çok büyük bir kınama ifadesidir. Anlam ise “Yaptığınız şeyin çirkin olduğuna akıl erdiremiyor musunuz ki bu fiillerin kötülüğü sizi onları yapmaktan alıkoymuyor? Âdeta akılları örtülmüş kimseler gibisiniz. Çünkü akıl bu tür şeylerden kaçınır, bunları reddeder.” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
افلا , burada bir mahzufa işaret eder. الا , tenbih edatıdır. ف ise atfa işaret eder. Yani bu cümleden önce hazfedilen bir cümle vardır.
اَفَلَا تَعْقِلُونَ sorusu azarlama ve kınama için gelmiştir, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Bu cümle aslında mukadder bir cümleye matuftur, “Siz hakikatten gafil kalıp akletmez misiniz?” demektir.(Ebüssuûd , İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İstifham müşriklere hitap edildiğinde tevbih (azarlamak) için kullanılır. Müminlere hitap edildiğinde ise tahzir (uyarı) için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
قَدْ نَعْلَمُ اِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذ۪ي يَقُولُونَ فَاِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلٰكِنَّ الظَّالِم۪ينَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ ٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَدْ | muhakkak |
|
| 2 | نَعْلَمُ | biliyoruz |
|
| 3 | إِنَّهُ | şüphesiz |
|
| 4 | لَيَحْزُنُكَ | seni üzüyor |
|
| 5 | الَّذِي | şeyler |
|
| 6 | يَقُولُونَ | onların dedikleri |
|
| 7 | فَإِنَّهُمْ | gerçekte onlar |
|
| 8 | لَا |
|
|
| 9 | يُكَذِّبُونَكَ | seni yalanlamıyorlar |
|
| 10 | وَلَٰكِنَّ | fakat |
|
| 11 | الظَّالِمِينَ | o zalimler |
|
| 12 | بِايَاتِ | ayetlerini |
|
| 13 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 14 | يَجْحَدُونَ | yalanlıyorlar |
|
قَدْ نَعْلَمُ اِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذ۪ي يَقُولُونَ
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. نَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. اِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ cümlesi, amili نَعْلَمُ ‘nun iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.
إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هُ şan zamiri إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
يَحْزُنُكَ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَحْزُنُكَ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَقُولُونَ ’dir. Aid zamir mahzuftur. Takdiri; يقولونه şeklindedir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَاِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلٰكِنَّ الظَّالِم۪ينَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ
İsim cümlesidir. فَ ta’lîliyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُمْ şan zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا يُكَذِّبُونَكَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُكَذِّبُونَكَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنَّ istidrak harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre لٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi لٰكِنَّ ’nin ismi olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. بِاٰيَاتِ car mecruru يَجْحَدُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَجْحَدُونَ cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. يَجْحَدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُكَذِّبُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدْ نَعْلَمُ اِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذ۪ي يَقُولُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette ilk cümle, tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber talebî kelamdır.
Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
اِنَّ ve lâmu-l muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelam olan اِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذ۪ي يَقُولُونَ cümlesi, نَعْلَمُ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
Sözü söyleyenlerin, ism-i mevsulle bildirilmesi, sıla cümlesine dikkat çekmenin yanında, o kimselere tahkir ifade eder.
Yalnızca isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka ve isnadın tekrarı sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
لَيَحْزُنُكَ fiilinin faili konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sılası olan يَقُولُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlü olan mek’ûlül kavli, muhatap tarafından bilindiği için hazfedilmiştir. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ , cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen, اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade, cümlenin taşıdığı hükümdür. (Suyûtî, İtkan, c. 2 s.176) Nahl/18
قَدْ harfi sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Nahivciler bu harfin dört şekli olduğunu söylerler: Kesinlik ve yakınlık ifadesi için mazi fiilin başına gelir. Muzari fiilin başına geldiği zaman ise bazen azlık bazen da çokluğa delalet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazi ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الَّذ۪ي يَقُولُونَ ile kastedilen Resulullah’ı tasdik etmediklerine delalet eden sözleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu istinafi kelâm, Resulullah’ı (s.a.v) duyduğu üzüntü sebebiyle teselli eder. Bu üzüntünün sebebi daha önce anlatıldığı gibi kâfirlerin inatçı tekzipleridir. Bu tesellide, Peygamberimizin (s.a.v) Allah Teâlâ katındaki yüksek değeri, O’na yapılanların, aslında Allah’a karşı işlendiği, Allah’ın bunu yapanlardan mutlaka intikam alacağı beyanı vardır. Onların söyledikleri, [Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değil. (Enam Suresi, 25)] ve benzeri sözlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلٰكِنَّ الظَّالِم۪ينَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ
فَاِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ cümlesine dahil olan فَ ta’lîliyyedir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. اِنَّهُ ’deki şan zamiri, اِنَّ ’nin ismidir.
اِنَّ ’nin haberi olan لَا يُكَذِّبُونَكَ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ, isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
وَ atıf harfidir. Cümle ta’lil cümlesine tezat nedeniyle atfedilmiştir.
İstidrak harfi لَـٰكِنَّ ’ nin dahil olduğu وَلٰكِنَّ الظَّالِم۪ينَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. الظَّالِم۪ينَ , istidrak harfi لٰكِنَّ ‘nin ismi, يَجْحَدُونَ cümlesi haberidir.
Müsned olan يَجْحَدُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِاٰيَاتِ اللّٰهِ car-mecruru ihtimam için, amili olan يَجْحَدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
يَجْحَدُونَ fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِ اللّٰهِ izafetinde, ayetlerin lafzı celâle muzâf olması, ayetlere tazim ve teşrif ifade eder. Lafz-ı celâle muzâf olması, ayetlerin kemâl vasıflara sahip olduğuna da işaret eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayetin başındaki azamet zamirinden bu cümlede, işin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, zamir makamında Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır.
الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Cümlede te’kîdü’z-zem bimâ yüşbihü’l-medh sanatı vardır.
Bu manalara ilaveten bu cümlede Allah’ın onları zalimlikle isimlendirmesinde, Allah’ın ayetlerini inkarın zulüm olduğuna işaret vardır. Bu idmac sanatıdır.
Ayette rücû sanatı vardır. Rücû; bir konuyu daha kuvvetle anlatmak için söylenen sözden caymış gibi görünmektir. Bu; daha önce söylenen söze geri dönüş olabileceği gibi başka bir düşünceye dönüş de olabilir. Mütekellime duygularını heyecanını aksettirme imkânı tanır. Anlatılmak istenen fikri kuvvetlendirir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )
Burada zamir makamında Allah ism-i celilin zahir olarak zikri, mehabeti artırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلٰى مَا كُذِّبُوا وَاُو۫ذُوا حَتّٰٓى اَتٰيهُمْ نَصْرُنَاۚ وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۚ وَلَقَدْ جَٓاءَكَ مِنْ نَبَا۬ئِ الْمُرْسَل۪ينَ ٣٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | ve andolsun |
|
| 2 | كُذِّبَتْ | yalanlanmıştı |
|
| 3 | رُسُلٌ | elçiler |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | قَبْلِكَ | senden önce de |
|
| 6 | فَصَبَرُوا | sabrettiler |
|
| 7 | عَلَىٰ | karşı |
|
| 8 | مَا |
|
|
| 9 | كُذِّبُوا | yalanlanmalarına |
|
| 10 | وَأُوذُوا | ve eziyet edilmelerine |
|
| 11 | حَتَّىٰ | nihayet |
|
| 12 | أَتَاهُمْ | onlara yetişti |
|
| 13 | نَصْرُنَا | yardımımız |
|
| 14 | وَلَا | yoktur |
|
| 15 | مُبَدِّلَ | değiştirebilecek |
|
| 16 | لِكَلِمَاتِ | kelimelerini |
|
| 17 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 18 | وَلَقَدْ | andolsun |
|
| 19 | جَاءَكَ | sana da gelmiştir |
|
| 20 | مِنْ | -inden |
|
| 21 | نَبَإِ | haber- |
|
| 22 | الْمُرْسَلِينَ | elçilerin |
|
Hz. Muhammed’e, daha önceki peygamberlerin de yalancılıkla itham edildikleri, fakat onların, Allah’ın yardımıyla zafere ulaşıncaya kadar bu yalanlamalara, hatta uğradıkları eziyetlere sabırla göğüs gerdikleri haber verilmekte, böylece Resûlullah hem teselli edilmekte hem de dolaylı olarak geçmiş peygamberlerin bu olumlu tutumlarını örnek alması istenmektedir. Âyetin “Allah’ın sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur” meâlindeki kısmında geçen “kelimeler”den maksat, inkârcıların menfi ve haksız tutumlarına rağmen görevlerini sabır ve metanetle yerine getirmeye çalışan peygamberlere, sonunda Allah’ın “zafer” vereceği yönündeki vaadidir. Âyette bunun Allah’ın değişmeyen kanunu olduğuna işaret edilmiştir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 397
وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلٰى مَا كُذِّبُوا وَاُو۫ذُوا حَتّٰٓى اَتٰيهُمْ نَصْرُنَاۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
كُذِّبَتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. رُسُلٌ naib-i fail olup damme ile merfûdur. مِنْ قَبْلِكَ car mecruru كُذِّبَتْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صَبَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا ve masdar-ı müevvel عَلٰى harf-i ceriyle صَبَرُوا fiiline mütealliktir.
كُذِّبُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. اُو۫ذُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. حَتّٰٓى gaye bildiren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel حَتّٰٓى harf-i ceriyle صَبَرُوا fiiline müteallik olup mahallen mecrurdur.
اَتٰيهُمْ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَصْرُنَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كُذِّبَتْ fiilinin faili cemi teksir olduğu için te’nis alameti bitişir. صَبَرُوا ve كُذِّبُوا fiillerine çoğul vav’ı bitişerek gelmiştir. Çünkü her iki fiilin faili de müstetirdir. Müzekker olması tercih edilir.(Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُذِّبَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۚ وَلَقَدْ جَٓاءَكَ مِنْ نَبَا۬ئِ الْمُرْسَل۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
مُبَدِّلَ kelimesi لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لِكَلِمَاتِ car mecruru مُبَدِّلَ ’ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود şeklindedir.
وَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
جَٓاءَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
الرسل lafzının delaletiyle fail mahzuftur. Takdiri, جاءك الخبر şeklindedir.
مِنْ نَبَا۬ئِ car mecruru جَٓاءَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, جاءك الخبر كائنا من نبأ الرسل (Elçilerin haberlerinden biri sana geldi.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. الْمُرْسَل۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
مُبَدِّلَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُرْسَل۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.
وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلٰى مَا كُذِّبُوا وَاُو۫ذُوا حَتّٰٓى اَتٰيهُمْ نَصْرُنَ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte terkip, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayetin sonunda müştakının zikredildiği رُسُلٌ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Bu kelamın başında yeminin bulunması, teselliyi güçlendirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s - Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet mazi fiil sıygasında gelen فَصَبَرُوا عَلٰى مَا كُذِّبُوا cümlesi atıf harfi فَ ile kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
صَبَرُوا fiiline müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan كُذِّبُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَاُو۫ذُوا cümlesi atıf harfi وَ ‘la فَصَبَرُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Gaye bildiren cer harfi حَتّٰٓى ‘nın gizli أن ’le masdar yaptığı اَتٰيهُمْ نَصْرُنَا , cümlesi صَبَرُوا fiiline mütealliktir. Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَتٰيهُمْ نَصْرُنَا ibaresinde istiare vardır. Canlılara mahsus olan gelme fiili yardıma nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Yardımın gelmesi, sebep-müsebbep alakasıyla mecazı mürsel sanatıdır.
نَصْرُنَا izafetinde Allah Teâlâya aid zamire muzaf olan نَصْرُ şan ve şeref kazanmıştır.
Önceki cümledeki gaib zamirden bu cümlede azamet zamirine iltifat sanatı vardır.
كُذِّبَتْ - كُذِّبُو kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَصَبَرُوا - نَصْرُنَا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كُذِّبَتْ ve كُذِّبُوا ve اُو۫ذُوا fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
كُذِّبَتْ ve كُذِّبُوا fiilleri تفعيل babındadır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiil, fail veya mef’ûldeki ziyadeliktir.
Bu حَتّٰٓى [nihayet] sabırla ilgilidir. Yani “sabrın sonunda” demektir. Bu ifadeden anlaşıldığı gibi Allah’ın yardımı, kesin bir sonuçtur. Onu hiçbir şey engelleyemez ve o yardım mutlaka muhataplarını bulur. نَصْرُنَا şeklinde azamet (1. şahıs çoğul) zamirinin kullanılması, bu yardıma önem verildiğini göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَتٰيهُمْ نَصْرُنَا “nasr”ın vukuunda mecaz vardır. Yardımın vukuu, gelmeye benzetilmiştir. Sanki nida edilenin uzaktan gelmesi gibi. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۚ
وَ ’la gelen cümle, mukadder kasem cümlesine atfedilmiştir.
Bu cümlenin itiraziyye olduğu da söylenmiştir.
Cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مُبَدِّلَ kelimesi لَا ’nın ismidir. لَا ’nın haberi mahzuftur. لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ car-mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.
Veciz ifade kastına matuf لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۚ izafetinde, Allah ismine muzâf olan لِكَلِمَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مُبَدِّلَ ‘nin تفعيل babının ism-i fail kalıbıyla gelmesi bu özelliğin sübut, istimrar ve çokluğa işaret etmiştir.
Bu cümlede tekrar gaib zamire dönülmesinde iltifat sanatı vardır.
Allah ism-i celâlinin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illet ve sebebini zımnen bildirmek içindir. Çünkü Allah Teâlâ'ya karşı hiç kimse hiçbir konuda galibiyet sağlayamaz; Allah Teala hiçbir sözünden caymaz. Bunlar O’nun ulûhiyyetinin gereğidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
كَلِمَاتِ ile kastedilen özel bir nevdir. Allah’ın kelimelerinin bazısıyla teşrî kastedilmez ama nesh ile değiştirmek kastedilir. Dolayısıyla değiştirmemek; iptal etmekten mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَلَقَدْ جَٓاءَكَ مِنْ نَبَا۬ئِ الْمُرْسَل۪ينَ
وَ ‘la gelen cümle, mahzuf kasemle birlikte önceki kasem cümlesine atfedilmiştir.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan جَٓاءَكَ مِنْ نَبَا۬ئِ الْمُرْسَل۪ينَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
الْمُرْسَل۪ينَ - رُسُلٌ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
جَٓاءَكَ - اَتٰيهُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Değiştiren kişiyi olumsuzlamak, değiştirmeyi yasaklamaktan kinayedir. Çünkü tebdil, sadece mübeddille olabilir. Yani Allah’tan gayrısı, Allah’ın muradını değiştirmekten acizdir. Allah Teâlâ bu şana sahip kelimelerini değiştirmek istememiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
نَبَا۬ئِ الْمُرْسَل۪ينَ [Peygamberlerin haberleri]’nden maksat, onların çektikleri sıkıntılardan sonra Allah Teâlâ’nın kendilerine yardım etmesi yahut peygamberlerle ümmetleri arasında cereyan eden hadiselerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Hak Teâlâ’nın, وَلَقَدْ جَٓاءَكَ مِنْ نَبَا۬ئِ الْمُرْسَل۪ينَ [Andolsun ki Sana, resullerin haberlerinden geldi.] buyruğu, “Kur’an-ı Kerim’de, onları nasıl kurtardığımıza ve kavimlerini nasıl helak ettiğimize dair haberleri Sana geldi.” demektir. Ahfes, “Buradaki مِنْ harf-i ceri, zaiddir (manada tesiri yoktur). Nitekim Sen, أصابنا من مطر (Bize yağmur isabet etti.) dersin.” demiştir.
Başka kimseler ise bu görüşün caiz olmadığını, çünkü bu şekilde harf-i cerinin olumlu cümlede getirilemeyeceğini, ancak olumsuz cümlede kullanılabileceğini söylemişlerdir. Nitekim sen ما أتاني من أحد (Bana hiç kimse gelmedi) dersin. Bu ayette من harfi teb’iz (kısmen) manasındadır. Hazreti Peygambere (s.a.) gelen haberler ise bütün peygamberlerin değil bazı peygamberlerin kıssalarıdır. Hak Teâlâ da وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَۜ [Öyle peygamberler (gönderdik ki) onların kıssalarını önceden sana bildirdik. (Yine) Öyle peygamberler (yolladık ki) Sana onların kıssalarını haber vermedik. (Mümin Suresi, 78)] buyurmuştur.
Ayetteki (geldi) fiilinin faili mahzuf olup, söylenenlerin kendisine delalet etmesinden dolayı hazfedilmiştir ve takdiri: ولقد جاءك نبأ من نبأ المرسلين [Andolsun ki Sana, peygamberlerin haberlerinden bir haber geldi.] şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ ٣٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 2 | كَانَ |
|
|
| 3 | كَبُرَ | ağır geldiyse |
|
| 4 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 5 | إِعْرَاضُهُمْ | onların yüz çevirmesi |
|
| 6 | فَإِنِ | haydi |
|
| 7 | اسْتَطَعْتَ | yapabilirsen |
|
| 8 | أَنْ |
|
|
| 9 | تَبْتَغِيَ | ara ki |
|
| 10 | نَفَقًا | bir delik |
|
| 11 | فِي | içine |
|
| 12 | الْأَرْضِ | yerin |
|
| 13 | أَوْ | ya da |
|
| 14 | سُلَّمًا | bir merdiven |
|
| 15 | فِي |
|
|
| 16 | السَّمَاءِ | göğe |
|
| 17 | فَتَأْتِيَهُمْ | onlara getiresin |
|
| 18 | بِايَةٍ | bir mu’cize |
|
| 19 | وَلَوْ | şayet |
|
| 20 | شَاءَ | dileseydi |
|
| 21 | اللَّهُ | Allah |
|
| 22 | لَجَمَعَهُمْ | elbette onları toplardı |
|
| 23 | عَلَى | üzerinde |
|
| 24 | الْهُدَىٰ | hidayet |
|
| 25 | فَلَا |
|
|
| 26 | تَكُونَنَّ | o halde olma |
|
| 27 | مِنَ | -den |
|
| 28 | الْجَاهِلِينَ | cahiller- |
|
İlk âyete göre Hz. Peygamber, bir kısım insanların doğru yolu kabul etmemelerinden dolayı ne kadar üzülse de onun bu husustaki gücü sınırlıdır. O, Allah’ın izni olmadan insanları hidayete kavuşturamayacağı gibi yine Allah murat etmedikçe mûcize de gösteremez. Bütün insanları hidayette toplama kudreti yalnız Allah’a aittir. Bununla birlikte O, insanları hidayette toplanıp birleşmeye zorlamamış; doğru yolu kendi akıl ve iradeleriyle bulmalarını tercih etmiştir. Nitekim 36. âyette “Ancak (samimiyetle) dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek, sonra da O’na döndürülecekler” buyurularak hakikat karşısında kulakları ve kalpleri açık olanların, akıl ve iradeleriyle doğru yolu bulacakları belirtilirken, İslâm’ın sesine kulaklarını ve gönüllerini kapatanlardan “ölüler” diye söz edilmiş; bunların işinin âhirete kaldığına işaret edilmiştir.
(Kuran yolu tefsiri/ Diyanet)
وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو dir. كَبُرَ cümlesi كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
كَبُرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَلَيْكَ car mecruru كَبُرَ fiiline mütealliktir. اِعْرَاضُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَطَعْتَ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, اسْتَطَعْتَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَبْتَغِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. نَفَقاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru تَبْتَغِيَ fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir/ tercih ifade eder. سُلَّماً atıf harfi اَوْ ile نَفَقاً ’a matuftur. فِي السَّمَٓاءِ car mecruru تَبْتَغِيَ fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَأْتِيَهُمْ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاٰيَةٍ car mecruru تَأْتِيَهُمْ fiiline mütealliktir.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَطَعْتَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’al babındandır. Sülâsî fiili طوع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
تَبْتَغِيَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
وَ atıf harfidir. لَوۡ gayri cazim şart harfidir. شَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. ٱللَّهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
جَمَعَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى الْهُدٰى car mecruru جَمَعَهُمْ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن عرفت إرادة الله بعدم هدايتهم فلا تكونن (Eğer Allah'ın onları hidayete erdirmeme iradesini biliyorsanız, o halde asla…. olmayın.) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَنَّ nakıs, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilinin sonundaki نَّ tekid ifade eden nûn-u sakiledir. تَكُونَنَّ ’nin ismi müstetir olup takdiri أنت ’dir. مِنَ الْجَاهِل۪ينَ car mecruru تَكُونَنَّ ‘nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Tekid نَ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
الْجَاهِل۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi جهل olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍۜ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte كَان ’nin dahil olduğu كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ cümlesi, şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ‘nin haberinin mazi fiil sıygasında gelmesi cümleye temekkün ve istikrar anlamı katmasının yanında hükmü, takviye etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كَبُرَ fiiline müteallik olan car-mecrur عَلَيْكَ, ihtimam için, faile takdim edilmiştir
Şartın cevabı فَ karinesiyle gelen فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ cümlesidir. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart cümlesi olan اِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ , müspet mazi fiil sıygasında gelmiştir.
Şart cümlesinin cevabı öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri; فافعل (yap.) olan cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan ikinci terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubâlağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) ,
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ cümlesi, masdar teviliyle اسْتَطَعْتَ fiilinin mef’ûlüdür. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فِي الْاَرْضِ car-mecruru mef’ûl olan نَفَقاً ‘ın mahzuf sıfatına, فِي السَّمَٓاءِ car-mecruru ise سُلَّماً ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatların hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
سُلَّماً , mef’ul olan نَفَقاً ‘a, muhayyerlik ifade eden اَوْ harfiyle atfedilmiştir. Cihet-i camia temasüldür. Bu kelimelerdeki nekrelik muayyen olmayan nev ifade eder.
الْاَرْضِ - السَّمَٓاءِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فِي الْاَرْضِ - فِي السَّمَٓاءِ car-mecrurlarındaki فِي harflerinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Yer ve gök içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat durumu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf على yerine kullanılmıştır. Göğe yükselmek, yerin derinliklerine inmek, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.
فَتَأْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍ cümlesi, … تَبْتَغِيَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
بِاٰيَةٍ ‘deki nekrelik herhangi bir manasında nev ve tazim ifade eder.
Görüldüğü gibi ayet-i kerimede muzari yerine mazi fiil gelmiştir. Bunda da Peygamber Efendimizin kavminin imanına ne kadar hırslı olduğuna tariz vardır. Hasıl olmamış birşey hasıl olmuş gibi gösterilmiştir. Şart fiili كَانَ olduğu zaman اِنْ harfi genel kurallara uygun olarak müstakbel için kullanılmaz. Mazi için kullanılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ [Eğer Sana ağır geldiyse] büyük ve zor geldiyse اِعْرَاضُهُمْ [onların yüz çevirmeleri] senden ve getirdiğin şeylere imandan فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ [Eğer yerde bir tünel yahut gökte bir merdiven arayıp da onlara bir mucize getirebilirsen yap.] “Yerin dibine gideceğin bir delik bulur da onlara getirecek bir mucize fark edersen yahut göğe çıkacak bir şey (asansör) bulur da ondan indirecek bir mucize bulursan.” demektir.
فِي الْاَرْضِ kelimesi نَفَقاً ’ın sıfatıdır, فِي السَّمَٓاءِ’de سُلَّماً ’in sıfatıdır. İkisinin de تَبْتَغِيَ ’ye müteallik olması veya ikisinin de gizli zamirden hal olması caizdir. İkinci şartın cevabı da mahzuftur, takdiri de افعل (yap) demektir. Cümle birinci şartın cevabıdır. Maksat; kavminin İslama gösterdiği hırstır. Yerin altından veyahut göğün üstünden getirebilseydi, imanlarının hatırı için bunu yapardı. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
بِاٰيَةٍ kelimesinin tenvini de tazim içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette, şart cümlesinin cevabı mahzuftur. Gönüllerde malum olduğu için bu cevabın hazfedilmesi (zikredilmemesi) güzel olmuştur, النفق kelimesi, yer altındaki (gizli) yol manasındadır. Bu yolların başka bir yere açılan bir çıkışı vardır. Nitekim Arapçadaki “köstebek yuvası” ifadesi de bu kelimeden alınmadır. Çünkü köstebek, yerin dibine doğru bir delik (tünel) açar, sonra o dipten yeryüzüne (doğru tünel açarak) çıkar. Böylece sanki o bir tünel açarak yeryüzünü (yiyip) tüketmektedir. Yani kendisi için bir başka taraftan bir geçit yapıyor. “Münafık” da bu kökten ötürü bu şekilde isimlendirilmiştir. Çünkü o da köstebeğin yapmış olduğu yuva gibi ortaya koyduğu halden başka bir hali ve inancı içinde saklamaktadır. السلم kelimesi السلامة kelimesinden türemiştir. Binaenaleyh السلم kelimesi, “seni çıkacağın yere ulaştıran şey” manasınadır. Allah'ın bu sözden maksadı ise o kâfirlerin iman etmeleri hususunda Resulullah’ın arzusunu kesip atmak, böylece imandan yüz çevirmeleri ve küfre yönelmeleri sebebi ile sıkıntı ve üzüntü duymamasını sağlamaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى
Şart üslubundaki terkip وَ harfiyle … وَاِنْ كَانَ كَبُرَ şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasındaki شَٓاءَ اللّٰهُ cümlesi, şarttır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak ve uyarıyı artırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
شَٓاءُ fiilinin mef'ûlu bu cümlede olduğu gibi çoğu zaman mahzuftur.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Şartın cevabı olarak لَ karinesiyle gelen جَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
عَلَى الْهُدٰى ibaresinde istiare ve tecessüm sanatı vardır.
عَلَى; istila manası taşır. Onlar hidayeti kaplamışlar gibi ifade edilmiştir. Hidayeti bir binek gibi düşünün. O insanlar adeta hidayetin üzerine binmişlerdir. Bineğin kontrolü onların elindedir. Tersini söyleyerek mübalağa sanatı (kalp) yapılmıştır. Kalp sanatı dikkat çekmek için yapılır. Mef’ûllerin yeri değiştirilerek ters söylenir. Mesela deveye havuzu gösterdi yerine, havuza deveyi gösterdi demektir. Burada da sanki biraz öyle yapılmış, takva sahipleri hidayetin üzerine binmiş, tamamen onu hakim olmuş gibi ifade edilmiştir. Halbuki hidayet onlara hakim olmuştur.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri; إن عرفت إرادة الله بعدم هدايتهم (Allah’In onların hidayete ermemesi şeklindeki iradesini bilsen) şeklindeki şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan لَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْجَاهِل۪ينَ car mecruru كَانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
تَكُونَنَّ fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.
Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الْجَاهِل۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Bu kelâm, Resulullah’ı (s.a.v), onların İslam’ı kabulü için bu kadar hırslı olmaktan ve imana gelmelerini umarak istedikleri mucizeleri göstermeye bu derece temayülden nehyetmektedir. Yani vurgulanan şudur: Allah Teâlâ’nın, söz konusu iki vecihten biriyle onların hidayet ve imanını istemediği ortaya çıktıktan sonra artık onların İslam’a aşırı hırs göstermek veya o söyledikleri mucizelerin inmesini beklemek suretiyle ilâhî iradenin ve işlerin ne yolda tezahür ettiğini bilmeyen cahillerden olma. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cümle mesel tarikinde olmayan tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
لَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ kavli, önceki cümle için bir tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hasta yatağında yatan yaşlı kadının elini tuttu. Sessizliğe bir soru düşürdü: ‘Nasıl yapıyorsun?’
Sorusu iki basit kelimeden ibaretti ama soran da, sorulan da altında yatan mananın farkındaydı. Hasta kadın gülümsedi:
‘İnşaallah yapıyorumdur.’
Diliyle dudaklarını ıslattıktan sonra devam etti:
‘Doğduğumuz günden beri, devamlı duyduğumuz bazı kalıplar vardır. Bunlardan bazısını olumlu diye kodlamış, peşinden koşmuşuz. Bazısını ise olumsuz diye kodlamış, başımıza geleceğini bile bile görmezden gelmeyi seçmişiz. Halbuki, olumlunun içinde olumsuzluğun, olumsuzun içinde ise olumluluğun gizlenebileceğini unutmuşuz. Hepsinin ötesinde, sadece Allah’tan geldiği için gelendeki güzellik potansiyelini görmeyi öğrenememişiz. Kalbimiz bir tarafa çekiştirirken, nefsimizin başka tarafa çekiştirmesine izin vermişiz.
Bir çocuğun ömrü nasıl oyun oynamakla geçemez. Dünya da bir oyun yeri. Bitince hakiki olanı yaşayacağız. Hayat nasıl eğlenceden ibaret değildir, ihtiyaçlarımız ve sorumluluklarımız vardır. Dünya da bir eğlence yeri. Sona erince hakka döneceğiz. Ne gelirse gelsin. Hangi işte zorlanırsan zorlan. Önce, Rabbine sığın ve merhametiyle kolaylaştırmasını iste. Sonra, kendine geçici bir alemde bulunduğunu hatırlat ve Allah’tan başka hiçbir şeyin sonsuz olmadığını söyle. Her şey; gitmişler için geçti, kalanlar için geçiyor ve yaşayacaklar için de geçecek.
Yeter ki, Rabbimizin izniyle;
Yaşamımızın her evresinde Allah’a sığınanlardan,
Rasulullah (sav)’i örnek alanlardan,
Dürüst yaşayıp, dürüst dirilenlerden,
Rahman’ın huzuruna çıktığımızda: ‘biz dirilişin hak olduğunu zaten biliyorduk’ diyenlerden,
Dünyada Salih amelleri yaptığımız için günah yükü hafif gelenlerden,
İki cihanda da kazançlı çıkanlardan olmak için dua edelim, çabalayalım ve olalım.’
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji