3 Aralık 2024
Tevbe Sûresi 100-106 (202. Sayfa)
Tevbe Sûresi 100. Ayet

وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ  ١٠٠


İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالسَّابِقُونَ öne geçenlerden س ب ق
2 الْأَوَّلُونَ ilk olanlar ا و ل
3 مِنَ -den
4 الْمُهَاجِرِينَ Muhacirler- ه ج ر
5 وَالْأَنْصَارِ ve Ensardan ن ص ر
6 وَالَّذِينَ ve kimseler
7 اتَّبَعُوهُمْ ona tabi olan(lar) ت ب ع
8 بِإِحْسَانٍ güzelce ح س ن
9 رَضِيَ razı olmuştur ر ض و
10 اللَّهُ Allah
11 عَنْهُمْ onlardan
12 وَرَضُوا onlar da razı olmuşlardır ر ض و
13 عَنْهُ O’ndan
14 وَأَعَدَّ ve hazırlamıştır ع د د
15 لَهُمْ onlara
16 جَنَّاتٍ cennetler ج ن ن
17 تَجْرِي akan ج ر ي
18 تَحْتَهَا altlarından ت ح ت
19 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
20 خَالِدِينَ kalacakları خ ل د
21 فِيهَا içinde
22 أَبَدًا ebedi ا ب د
23 ذَٰلِكَ işte budur
24 الْفَوْزُ kurtuluş ف و ز
25 الْعَظِيمُ büyük ع ظ م
Önceki âyetlerde bedevî Araplar’ın içinde hem münafıkların hem de samimi müminlerin bulunduğu belirtildiği gibi 101-106. âyetlerde müminlerin çevresinde gerçek iman ve ona uygun amel sahibi olup olmama bakımından farklı grupların bulunduğuna değinilecektir. Bu âyette ise, en zor şartlar altında Hz. Peygamber’e ilk desteği veren, İslâm mesajının insanlığa ulaştırılması uğruna kendilerini feda etmeyi göze alan örnek nesle özel bir gönderme yapılmış, onların Allah’ın hoşnutluğunu kazandığında şüphe bulunmadığı ifade edilmiş ve iyilik yolunda onları kendileri için model kişilikler olarak görüp onlar gibi davranmaya çalışanların da bu övülen gruba dahil olacağı bildirilmiştir.
Sözlükte muhâcirûn “bir yeri terkeden, ülkesinden ayrılıp başka yere göç eden kişi” anlamındaki muhâcir kelimesinin çoğuludur. İslâmî terminolojide muhâcirûn kelimesiyle, Allah’a ve Hz. Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna iman ettikleri ve müslümanca yaşamak istedikleri için Mekkeli müşriklerce çeşitli eziyetlere uğratılan ve yurtlarından çıkmaya mecbur edilen kimseler kastedilir. Bu baskılar karşısında gerçekleşen ilk hicret, peygamberliğin beş ve altıncı yıllarında az sayıda müslümanın Habeşistan’a göç etmesi şeklinde olmuştur. Asıl büyük hicret ise peygamberliğin on üçüncü yılında Resûlullah’ın da katıldığı Medine’ye yapılan göçtür. Sözlükte ensar “çok yardım edenler” anlamına gelir; İslâmî bir terim olarak Resûlullah’a ve Mekke’den göç eden müminlere kucak açan Medineli müslümanları ifade eder. Bu topluluktan bir kişiyi belirtmek üzere ensarî kelimesi kullanılır. Hz. Peygamber’in zorlu iman mücadelesinde onun en yakınında yer alan muhacirlerle gerek onu gerekse muhacirleri bağırlarına basan ensar, birçok âyet ve hadiste övgüyle anılmışlardır.
 “Muhacir ve ensarın ilkleri” ifadesiyle kimlerin kastedildiği hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. Bunların başlıcaları şöyledir: İki kıbleye (hem Mescid-i Aksâ’ya hem Mescid-i Harâm’a) doğru namaz kılmış olanlar, Bedir Savaşı’na katılanlar, Bey‘atürrıdvân’da hazır bulunanlar (Taberî, XI, 6-8; Râzî, XVI, 168). Râzî’ye göre âyette bu erdemli kişilerin hangi hususta “ilk” oldukları açıklanmadığına göre bu sözcüğü muhacir ve ensar nitelemesiyle birlikte kullanıldığı dikkate alınarak yorumlamak isabetli olur. Buna göre anılan ifadeyi “ilk hicret edenler ve Resûlullah’a ilk yardım edenler” şeklinde anlamak uygun olur (XVI, 168-169). Burada sahâbenin belirli bir kısmının değil, “muhacirler ve ensar olarak nitelenen ilk müslümanlar” anlamının yani bütün sahâbenin kastedildiği yorumu da yapılmıştır. Yine, âyetin “onlara güzelce uyanlar” diye tercüme ettiğimiz kısmını tâbiîn nesli şeklinde anlayanlar olduğu gibi, bu ifade “kıyamete kadar onların yolunda yürüyen müminler” şeklinde de tefsir edilmiştir. Öte yandan, “onlara güzelce uyanlar” denince hatıra ilk gelen mâna, onların iyi davranışlarının örnek alınmasıdır; ancak bu ifadeye “onları iyilikle ananlar, onların hâtırasına saygı duyanlar” anlamı da verilmiştir (İbn Atıyye, III, 75; Râzî, XVI, 171-172; Şevkânî, II, 452-453).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 51-52
فوز Feveze: فَوْزٌ selametle birlikte hayır elde etmektir. Kuran-ı Kerim’de üç defa geçen مَفازٌ ve مَفازَةٌ kelimeleri bu fiile ait mastarlardan biridir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 29 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Fevzi’dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. السَّابِقُونَ  mübteda olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. الْاَوَّلُونَ  kelimesi  السَّابِقُونَ ’nin sıfatı olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ  car mecruru mübtedanın mahzuf haline müteallik olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. الْاَنْصَارِ  atıf harfi  وَ ’la  الْمُهَاجِر۪ينَ ’ye matuf olup kesra ile mecrurdur. 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  atıf harfi وَ ’la  الْمُهَاجِر۪ينَ ’ye matuf olup mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اتَّبَعُوهُمْ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاِحْسَانٍ  car mecruru  اتَّبَعُوهُمْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّبَعُوهُمْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

السَّابِقُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  سبق  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُهَاجِر۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ 

Cümle, mübteda  السَّابِقُونَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. رَضِيَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَنْهُمْ  car mecruru  رَضِيَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَضُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهُ car mecruru  رَضُوا  fiiline mütealliktir. 


وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اَعَدَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُمْ  car mecruru  اَعَدَّ  fiiline mütealliktir. جَنَّاتٍ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. تَجْر۪ي  cümlesi,  جَنَّاتٍ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.

تَجْر۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  تَحْتِهَا  car mecruru  تَجْرِي  fiiline mütealliktr. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri,  من تحت أشجارها  (ağaçlarının altından) şeklindedir. الْاَنْهَارُ  fail olup damme ile merfûdur. خَالِد۪ينَ  hal olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. ف۪يهَا  car mecruru  خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَعَدَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عدد ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

خَالِد۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. الْفَوْزُ  haber olup damme ile merfûdur.  الْعَظ۪يمُ  kelimesi الْفَوْزُ ‘nin sıfatı olup damme ile merfûdur.

الْعَظ۪يمُ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir.Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ

 

وَ  istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

السَّابِقُونَ  mübteda, رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ  cümlesi haberdir.

مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ  mübtedanın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Birbirine matuf  وَالْاَنْصَارِ  ve  وَالَّذ۪ينَ  kelimeleri, مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ ‘ye atfedilmiştir. Ciheti camiâ tezayüftür.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan  اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

بِاِحْسَانٍۙ  car-mecruru, اتَّبَعُوهُمْ  fiilinin failinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mübtedanın haberi olan  رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin mazi fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırma amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Aynı üsluptaki  وَرَضُوا عَنْهُ  cümlesi atıf harfi  وَ  ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ  cümlesiyle  وَرَضُوا عَنْهُ  cümlesi arasında mukabele sanatları vardır.

الْمُهَاجِر۪ينَ - الْاَنْصَارِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr,  رَضِيَ - رَضُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

السَّابِقُونَ - الْاَوَّلُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

السَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ  ifadesinden murad, bütün Muhacir ve Ensardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetteki “Muhacirlerden ve Ensardan” ifadesinin başındaki  مِنَ  edatı tebiz için değil, aksine tebyin içindir. Buna göre bunun manası, “Muhacir ve Ensar olarak tavsif edilen لسَّابِقُونَ (öncüler)...” şeklindedir. Bu tıpkı, [O halde murdar putlardan kaçınınız. (Hac Suresi, 30)] ayetinde olduğu gibidir. Alimlerin çoğu bu görüşü benimsemişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ  ‘la makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

اَعَدَّ  [hazırladı.] ibaresinde bu kişiler için tazim vardır. Misafire ikram ettiğimiz şeyler için “Ellerimle yaptım.” dememiz gibidir.

تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, mef’ûl olan  جَنَّاتٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ  cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.

Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جَنَّاتٍ ’deki tenvin nev, kesret ve tazim ifade eder.

72. ayette ve Kur’anın başka yerlerinin hepsinde  مِنْ  harfiyle gelen “Altından nehirler akma” tabiri burada bu harf olmadan gelmiştir. جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ [İçinden ırmaklar akan cennetler] (Tevbe/72) gibi. Bu şekilde gelen ayetlerde  مِنْ  harfi ibtida manasındadır. Nehirler cennetlerden, yani bitişik olduğu yerden fışkırmaya başlarlar. Bu ifade bu ayettekine göre daha mükemmeldir. 

جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ [ İçinden ırmaklar akan cennetler ] (Tevbe/100) ayetinde ise cennetlerin altından nehirlerin aktığı zikredilmiştir, fakat bu nehirlerin cennetlerden fışkırdığı söylenmemiştir. 

Bu tabir Kur'an'da sadece bu ayeti kerimede  مِنْ  harfi olmaksızın gelmiştir. Cennetlerin ve  مِنْ harfinin zikredildiği ayetlerde kelam umumi olarak aralarında enbiya, resuller ve diğerlerinin de bulunduğu müminler hakkındadır ve bunların rütbesi ilk iman eden muhacirlerden ve ensardan daha yüksektir. 100. ayetteki mükafatlar ise sadece ilk iman eden muhacirlere ve ensara mahsustur. Dolayısıyla 72. ayette  مِنْ  harfinin ilave edilmesi münasip olmuştur. Çünkü bunların arasında onlardan daha üst seviyede olan kişiler de vardır.

Dürretü't Tenzîl'de şöyle yazılıdır: Hepsine selam olsun enbiya ve diğerleri için hazırlanan cennetlerden fışkıran nehirlerden haber verilen ayetteki  مِنْ  harfi ibtidai gaye içindir. Bu nehirler kaynakları dolayısıyla daha şereflidir. Cennetlerden fışkıran nehirler ve ağaçları diğerlerinden daha şereflidir. مِنْ  harfinin zikredilmediği cümle ise arasında peygamberlerin olmadığı bir kavme mahsustur. Çünkü Kur'an'da bu ayetten başka cennetlerin ve onların altından fışkıran nehirlerin vaad edildiği ve bu vaadin verildiği kişiler arasında peygamberlerin olmadığı hiçbir yer yoktur. Bu; bütün Kur'an için geçerlidir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Tabiril Kurani)

Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde  مِنْ  harfiyle geçen  جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)

Zaman  zarfı  خَالِد۪ينَ  ,اَبَداً ’ye mütealliktir.

خَالِد۪ينَ  kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni,  ف۪يهَا  car mecruruna müteallak olmasını sağlamıştır. 

خَالِد۪ينَ - اَبَداً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

 

Ta’lil hükmünde, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder. 

Haberin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmek içindir. 

Haberin sadece mübtedaya mahsus olması; başkasına ait olmaması demektir.

Uzak için kullanılan ve Allah’ın müminler için vaadettiği lütuflara ve bunlara mazhar olanların şanının yüceliğine işaret eden  ذٰلِكَ ‘de istiare sanatı vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

الْفَوْزُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

الْفَوْزُ  için sıfat olan  الْعَظ۪يمُ  , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟  cümlesinde müminlerin mertebelerinin yüksekliği ve şerefli makamlarının yüceliğinden dolayı yakında olanlar için uzaklık ifade eden ism-i işaret yani  ذٰلِكَ  kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Tevbe/110)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ - Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, s. 190)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in başka surelerinde de aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Tevbe Sûresi 101. Ayet

وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ مُنَافِقُونَۜ وَمِنْ اَهْلِ الْمَد۪ينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْۜ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْۜ سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ اِلٰى عَذَابٍ عَظ۪يمٍۚ  ١٠١


Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِمَّنْ ve vardır
2 حَوْلَكُمْ çevrenizdeki ح و ل
3 مِنَ
4 الْأَعْرَابِ bedevi Araplardan ع ر ب
5 مُنَافِقُونَ münafıklar ن ف ق
6 وَمِنْ ve
7 أَهْلِ halkından ا ه ل
8 الْمَدِينَةِ Medine م د ن
9 مَرَدُوا iyice alışmış م ر د
10 عَلَى
11 النِّفَاقِ iki yüzlülüğe ن ف ق
12 لَا
13 تَعْلَمُهُمْ sen onları bilmezsin ع ل م
14 نَحْنُ biz
15 نَعْلَمُهُمْ onları biliriz ع ل م
16 سَنُعَذِّبُهُمْ onlara azabedeceğiz ع ذ ب
17 مَرَّتَيْنِ iki kere م ر ر
18 ثُمَّ sonra da
19 يُرَدُّونَ onlar itileceklerdir ر د د
20 إِلَىٰ
21 عَذَابٍ azaba ع ذ ب
22 عَظِيمٍ büyük ع ظ م
Hz. Peygamber çevresindeki bazı kişilerin gerçekte iman etmedikleri halde inanmış gibi davrandıklarını biliyordu. Âyette onun da bilmediği ve iki yüzlülüğü âdeta sanat haline getirmiş kimseler bulunduğu, onların daha ağır cezaya çarptırılacakları haber verilmektedir. Böylece bir taraftan Resûlullah ve müminler, çevrelerindeki insanların gerçek niyetleri konusunda daha ihtiyatlı davranmaları için uyarılmış, diğer taraftan da tehditkâr bir ifadeyle bu gibi kimselerin akıllarını başlarına almaları istenmiştir.
 İlk dönem müfessirlerinden, bu kimselerin iki defa cezalandırılacaklarına ve sonra çok büyük bir azaba itileceklerine ilişkin ifadeyi açıklayan değişik yorumlar nakledilmiştir. Bunların bir kısmında “iki defa” kaydı dünyadaki cezalarla ilgili kabul edilmiştir. Bu yorumların başlıcaları şöyledir: Önce müslümanların başarılarını görmenin ıstırabını yaşayarak derin bir acı tadacaklar veya münafıklıkları ortaya çıkıp herkese karşı rezil olacaklar yahut açlığa, esarete mâruz kalacaklar, öldürülecekler; sonra da –asıl âhiret azabından evvel– kabir azabına çarptırılacaklardır; önce kötü emellerine kavuşamamanın ve rezil rüsvâ olmanın bunalımını yaşayacaklar, sonra ölüm gelip çattığında bağışlanmaz günahlar işlemiş olduklarını anlayıp onun ağırlığı altında ezilerek cehenneme sevkedileceklerdir. “İki defa” kaydındaki ikinci defayı âhiret azabı olarak anlayanlar ise, “…ayrıca çok büyük bir azaba itilecekler” ifadesini âhirette cehennemin en dibine atılacakları yani ağırlaştırılmış bir azap görecekleri veya önce diğer inkârcılardan ayrı özel bir azaba çarptırılacakları şeklinde açıklamışlardır (Taberî, XI, 9-12; Şevkânî, II, 454; Reşîd Rızâ, XI, 19).

وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ مُنَافِقُونَۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. حَوْلَكُمْ  mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Îrabtan mahalli yoktur.

مِنَ الْاَعْرَابِ  car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf haline mütealliktir. مُنَافِقُونَ  muahhar mübteda olup  ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

مُنَافِقُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمِنْ اَهْلِ الْمَد۪ينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْۜ 

 

مِنْ اَهْلِ  car mecruru, atıf harfi وَ  ile mahzuf habere matuftur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَد۪ينَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

مَرَدُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى النِّفَاقِ car mecruru  مَرَدُوا  fiiline mütealliktir. لَا تَعْلَمُهُمْ  cümlesi,  مَرَدُوا ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Bilmek anlmaında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


  نَحْنُ نَعْلَمُهُمْۜ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. نَعْلَمُهُمْ  cümlesi,  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

نَعْلَمُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İkinci mef’ûlu mahzuftur. Takdiri, نعلمهم منافقين  şeklindedir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ اِلٰى عَذَابٍ عَظ۪يمٍۚ

 

Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir.  نُعَذِّبُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مَرَّتَيْنِ  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup müsenna olduğu için nasb alameti  ى ‘dir. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  يُرَدُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir.  Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى عَذَابٍ  car mecruru  يُرَدُّونَ  fiiline mütealliktir.  عَظ۪يمٍ  kelimesi  عَذَابٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُعَذِّبُهُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

   

وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ مُنَافِقُونَۜ وَمِنْ اَهْلِ الْمَد۪ينَةِ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır.  مِمَّنْ  car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مُنَافِقُونَ  muahhar mübtedadır. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’ in sılası mahzuftur. Mekân zarfı  حَوْلَكُمْ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَمِنْ اَهْلِ الْمَد۪ينَةِ  car- mecruru  مِمَّنْ ’e matuftur.

Car-mecrurun takdimi sıfat değil haber olduğuna tenbih içindir.  مِمَّنْ حَوْلَكُمْ ’deki  مِنْ  tebiz için  مِنَ الْاَعْرَابِ ’daki  مِنْ  ise müşterek ismi mevsûl  مَنْ ’in beyanı içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَمِنْ اَهْلِ الْمَد۪ينَةِ  sözündeki  مِنْ  ba’d manasındadır.  مَرَدُوا  ise haberdir. Veya  مِنْ  mahzuf bir kısma delalet eden teb'izdir..Takdiri,  ومِن أهْلِ المَدِينَةِ جَماعَةٌ مَرَدُوا  (Medine halkından inad eden bir topluluk var) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Arapların, Arap olarak isimlendirilmesi şundandır: Çünkü, Hz. İsmail'in çocukları Arebe’de doğup büyümüşlerdir. Arebe ise Tihâme (çöl) bölgesindendir. Böylece o çocuklar, beldelerine nispet edilmişlerdir. Arap yarımadasında meskûn olan ve onların dillerini konuşanlar da onlardandır. Çünkü bunlar da Hz. İsmail'in çocuklarındandır. Yine, Arapların Arap adını almalarının sebebinin, onların lisanlarının kalplerindeki şeyleri îrab yani ifade etmesi olduğu da ileri sürülmüştür. Arapçanın, diğer dillerde bulunmayan pek çok fesahat ve akıcılık üslubu ihtiva ettiğinden de şüphe yoktur. Hikmet erbabından birinin, yazmış olduğu bir kitapta şöyle dediğini gördüm: “Rumların hikmeti beyinlerindedir. Zira onlar, çok acayip terkipler meydana getirebilirler. Hindlilerin hikmeti vehimlerinde, Yunanlıların hikmeti ise kalplerindedir. Bu böyledir, zira çok mal elde etmek akılla alakalı bir şeydir. Arapların hikmeti de lisanlarındadır. Bu, onların lafızlarının çok tatlı ve ibarelerinin de çok çekici olmasındandır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu kelime Kur’ânda 6 ‘sı bu surede olmak üzere 10 kere geçmiştir. Buradakilerin hepsi münafıklar hakkındadır.

 مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْۜ

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle önceki manayı tekid hükmündedir. Fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir. Bu cümlenin, مُنَافِقُونَ ’den hal olması da caizdir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)  

لَا تَعْلَمُهُمْ  cümlesi  مَرَدُوا  fiilinin failinden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

النِّفَاقِ - مُنَافِقُونَۜ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ  sözündeki “nifakta inat” vasfına en uygun mana, önce çöl, sonra Medine çevresindeki bedevî Arapların daha sonra da Medine münafıklarının zikredilmesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

مَرَدُوا  kelimesi asıl itibari ile yumuşaklık, dokunmak ve başka şeylerden soyutlanmak anlamındadır. Sanki onlar her şeyden soyutlanarak münafıklığa girmiş gibidirler. Üzerinde bitki yeşermemiş bulunan “yumuşak kum” ifadesi ile üzerinde yaprak bulunmayan dal demek olan; (وغصن أمرد لا ورق عليه) ifadesi de buradan gelmektedir. (Kurtubî, El-Câmi’li-Ahkâmi’l-Kur’ân- Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

نَحْنُ نَعْلَمُهُمْۜ

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiş cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Haber olan  نَعْلَمُهُمْۜ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَعْلَمُهُمْۜ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

نَعْلَمُهُمْ  fiili azamet zamirine isnad edilmiştir. Önceki ayetteki Allah lafzından sonra bu ayette azamet zamirine iltifat edilmiştir.

لَا تَعْلَمُهُمْ - نَعْلَمُهُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve tıbâk-ı selb sanatları vardır

لَا تَعْلَمُهُمْ  cümlesi ile  نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.


 

 

 

سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ اِلٰى عَذَابٍ عَظ۪يمٍۚ

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

İstikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiildeki tecessüm özelliği konunun daha iyi kavranmasını sağlar.

سَنُعَذِّبُهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Tef’il babında gelmesi, çokluk anlamı kazandırmıştır.

يُرَدُّونَ اِلٰى عَذَابٍ عَظ۪يمٍ  cümlesi, tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle,  سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ  cümlesine   atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

يُرَدُّونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kur'ân-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

عَظ۪يمٌ kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

عَذَابٍ عَظ۪يمٍ  tabirinin nekre gelişi bu azabın tahayyül edilemeyecek kadar korkunç bir azap olduğunun işaretidir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen  عَظ۪يمٍ ’le sıfatlanması bu korkunçluğa delildir.

Medineliler ve bedeviler gibi iki farklı grupta olan münafıklar, azap edilecekleri konusunda cem’edilmişlerdir. Bu üslup, cem' ma’at-taksim sanatıdır.

عَذَابٍ عَظ۪يمٍ  cehennem azabından kinayedir.

يُرَدُّونَ اِلٰى عَذَابٍ عَظ۪يمٍ  ayetiyle ilgili hayat, üç türlüdür: Dünya hayatı, kabir hayatı ve kıyamet hayatı. Binaenaleyh Cenab-ı Allah'ın bu ifadesinden murad, her türlüsü ile dünya azabı ve kabir azabıdır. Ayetteki, “Sonra da onlar daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir.” ifadesi ile de onların üçüncü hayatta yani kıyamet hayatında görecekleri azap kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb ; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tevbe Sûresi 102. Ayet

وَاٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلاً صَالِحاً وَاٰخَرَ سَيِّئاًۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  ١٠٢


Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاخَرُونَ ve başka bir kısmı da ا خ ر
2 اعْتَرَفُوا itiraf ettiler ع ر ف
3 بِذُنُوبِهِمْ günahlarını ذ ن ب
4 خَلَطُوا birbirine karıştırdılar خ ل ط
5 عَمَلًا ameli ع م ل
6 صَالِحًا iyi ص ل ح
7 وَاخَرَ diğer ا خ ر
8 سَيِّئًا kötüsüyle س و ا
9 عَسَى belki ع س ي
10 اللَّهُ Allah
11 أَنْ
12 يَتُوبَ tevbesini kabul eder ت و ب
13 عَلَيْهِمْ onların
14 إِنَّ çünkü
15 اللَّهَ Allah
16 غَفُورٌ bağışlayandır غ ف ر
17 رَحِيمٌ esirgeyendir ر ح م
Esasen samimi bir imana sahip olmakla beraber, zaman zaman hakla bâtıl arasında med cezirler yaşayan ve bu yüzden dış dünyaya yansıyan davranışlarında gerçek mümine yaraşan ve yaraşmayanları birbirine karıştıran, hem iyi hem kötü şeyler yapan tipler de vardır. Bunlar dış etkilerin uzağında bir nefis muhasebesi yaptıklarında davranışlarındaki bu uyumsuzluğu farkedip pişmanlık duyarlar. Yukarıdaki bazı âyetlerde belirtildiği üzere, bunlar gerçek mânada inanmadığı halde inanmış gibi görünenlerin girdiği yola girmeyip kendilerini mâzur göstermeye çalışmazlar, günahlarını itiraf ederler. İşte âyette bunların bu pişmanlıklarının kendilerine fayda sağlayacağı, yüce Allah’ın onları bağışlayacağı ifade edilmiştir. “Umulur ki” şeklinde tercüme edilen “asâ” yardımcı fiilinin Cenâb-ı Allah hakkında kullanılması, belirtilen hususun gerçekleşeceği anlamındadır; zira Allah’ın keremine sınır yoktur, O bir işle ilgili ümit verici ifade kullanmışsa, bu o işin olacağını gösterir (Taberî, XI, 12; Şevkânî, II, 454).
 Âyetin inmesine vesile olan olayla ilgili rivayetlerin ayrıntılarında farklılıklar bulunmakla beraber bunlar, âyette, durumları müsait olduğu halde Tebük Seferi’ne katılmaktan kaçınıp sonra samimi olarak pişmanlık duyan ve mazeret üretme cihetine gitmeksizin hatalarını itiraf eden kişilere işaret edildiği noktasında birleşirler. Sayıları ve kimlikleri ile ilgili farklı rivayetler bulunan bu kişiler sefere çıkmaktan geri kalanlarla ilgili âyetleri duyunca öylesine bir vicdan azabı ve pişmanlık hissetmişlerdi ki, kendilerini Mescid-i Nebevî’nin direklerine bağlamışlar ve Resûlullah kendilerini çözmedikçe orayı terketmeyeceklerine yemin etmişlerdi. Hz. Peygamber seferden döndüğünde âdeti üzere önce mescide gitti, onları bu halde görünce sebebini sordu. Çevredekiler durumu açıklayınca, Resûlullah vahiy gelinceye kadar kendisinin de onları çözmeyeceğine ve özürlerini kabul etmeyeceğine yemin etti. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu ve Hz. Peygamber adam gönderip onları çözdürdü ve özürlerini kabul etti (Taberî, XI, 12-16).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 54-55
مرّ Merra : مُرُورٌ kelimesi yol almak, bir şeyi geçip gitmek ve uğramak demektir.مَرَّةٌ sözcüğü zamandan bir cüzü ifade eder. مُرٌّ ise tatlının zıddı olan acı demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 35 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri istimrar, murur(-u zaman) ve mırra( kahve) dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلاً صَالِحاً وَاٰخَرَ سَيِّئاًۜ 

 

اٰخَرُونَ  atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki  مُنَافِقُونَ ’ye matuf olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. اعْتَرَفُوا  cümlesi, اٰخَرُونَ ’nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.  

اعْتَرَفُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِذُنُوبِهِمْ car mecruru  اعْتَرَفُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَلَطُوا  cümlesi,  اٰخَرُونَ ’nin ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur.  

خَلَطُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمَلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  صَالِحاً  kelimesi  عَمَلاً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

اٰخَرَ  atıf harfi  وَ ‘la  عَمَلاً ’e matuf olup,  أفعل  vezninde gayri munsarifdir. سَيِّئاً  kelimesi اٰخَرَ ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette iki sıfatta fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اعْتَرَفُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  عرف ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

صَالِحاً  kelimesi, sülâsi mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ

 

İsim cümlesidir. عَسَى  terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ  gibi ismini ref haberini nasb eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

اللّٰهُ  lafza-i celâl  عَسَى ’nın ismi olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  عَسَى ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.   

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَتُوبَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  يَتُوبَ  fiiline mütealliktir. 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  رَح۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلاً صَالِحاً وَاٰخَرَ سَيِّئاًۜ

 

Ayetin ilk cümlesi, önceki ayetteki  مِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ مُنَافِقُونَۜ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. اٰخَرُونَ  mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ  cümlesi, haberdir. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

خَلَطُوا عَمَلاً صَالِحاً وَاٰخَرَ سَيِّئاً  cümlesi,  اٰخَرُونَ ’nin sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

صَالِحاً  kelimesi  عَمَلاً  için sıfattır.  

وَاٰخَرَ سَيِّئاً  terkibi  عَمَلاً صَالِحاً ‘e tezat nedeniyle atfedilmiştir.

وَاٰخَرَ  ‘nın sıfatı olan  سَيِّئاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اعْتِرافُ  fiili, عَرَفَ fiilinin  افتعال  babıdır. Marifetteki mübalağa içindir. Bundan dolayı bir şeyi kabul ve inkârı terk etmeyi ifade eder. Günahı itiraf etmek tabiri, tövbe etmekten kinayedir. Çünkü geçmiş günahı kabul etmek ancak pişmanlık ve bir daha yapmamaya kesin karar vermekle olur.

Bu ayet ihtibâk sanatı için gayet güzel bir örnektir. Her iki cümlecikten de mukabilleri hazfedilmiştir. Birinci cümlede bir karışımdan bahsedilmektedir, karışım için ise en az iki şey gereklidir. Birinci cümledeki  سَيِّئاًۜ , صَالِحاً ; ikinci cümledeki  سَيِّئاً  de  صَالِحاً ’i gerektirmektedir. Dolayısıyla burada birinci cümlecikte  سَيِّئاًۜ , ikincide de  صَالِحاً  diğer zıtlarının kendilerine delalet etmesinden dolayı hazf edilmiştir.

İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831)

Son iki ayette cem mea taksim sanatı vardır. Bedeviler iki kısma ayrılmış, sonra iki grubun durumları izah edilmiştir. 

بِذُنُوبِهِمْ - سَيِّئاً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

صَالِحاً - سَيِّئاً  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ  cümlesi, veciz bir şekilde kısaca münafık olmadığı halde günah işleyip ve günahını itiraf edenlere delalet eder. Çünkü  ذُنُوبِ  ibaresi, iman durumundaki kötü amelleri ifade eden cemi sıygasıyladır. Bu durumda günah işlemek ifadesi, salih amelin seyyie ile karışması anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayete konu olanlar, gazaya katılmayan fakat gazaya katılmayanlar hakkında nazil olan ayetleri duyduklarında affedilmeleri için kendilerini Medine Mescidinin direklerine bağlayan  Müslümanlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Terecci manalı nakıs fiil  عَسَى ’nın dahil olduğu  عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ  cümlesi, gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması tazim ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

عَسٰى  fiili tereccî harfidir. Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَتُوبَ عَلَيْهِمْ  cümlesi,  عَسٰٓى  fiilinin haberi konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya şamil lafza-i celâlle gelmesi kalplerde korku hissettirmek içindir. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla  اللّٰهُ  isminde tecrîd sanatı vardır. 

عَسٰى  fiili Allah Teâlâya isnad edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nisbeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es- Suyûtî, c. 1, s. 53)

Şayet “Ayette henüz tövbeleri zikredilmemişken nasıl, [Allah bunların tövbesini kabul edecek.] buyurulmuş?” dersen şöyle derim: Günahlarını itiraf etmiş oldukları zikredilmiştir; bu da onların tövbesine delalet ettiği için, tövbeleri zikredilmiş sayılmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah’ın  غَفُورٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Kur’an’da  غَافر- غَفُورٌ- غفّار  şeklinde üç kullanım da vardır. غَافر, devamlı affeden; غَفُورٌ, en kapsamlı olan, her çeşit günahı sonsuz ve sınırsız affeden; غفّار, bir çeşit günahı defalarca yapsa da affeden demektir. Kur’an’da bu isimlerin mukabili olarak ظالم , ظلوم ,ظلّام  kelimeleri geçer.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle ifadeler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

اِنَّ  ile, haberdeki mübalağa sigalarıyla, celâl ve kemal ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm,Nisa/17)

Tevbe Sûresi 103. Ayet

خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ  ١٠٣


Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 خُذْ al ا خ ذ
2 مِنْ
3 أَمْوَالِهِمْ onların mallarından م و ل
4 صَدَقَةً bir sadaka ص د ق
5 تُطَهِّرُهُمْ kendilerini temizleyeceğin ط ه ر
6 وَتُزَكِّيهِمْ ve yücelteceğin ز ك و
7 بِهَا onunla
8 وَصَلِّ ve du’a et ص ل و
9 عَلَيْهِمْ onlara
10 إِنَّ çünkü
11 صَلَاتَكَ senin du’an ص ل و
12 سَكَنٌ huzur verir س ك ن
13 لَهُمْ onlara
14 وَاللَّهُ ve Allah
15 سَمِيعٌ işitendir س م ع
16 عَلِيمٌ bilendir ع ل م

İmkânları olduğu halde Tebük Seferi’ne katılmayan ve bunun pişmanlığını yaşayan kişiler, mallarını getirip Resûlullah’a takdim etmişler, kendilerini arındırmak üzere bunları almasını ve sadaka olarak dağıtmasını, bir de bağışlanmaları için dua etmesini istemişlerdi. Hz. Peygamber ise kendisine böyle bir şey emredilmediğini ve onların mallarından alamayacağını söyledi. Âyet bunun üzerine indi (Taberî, XI, 16-18). Âyeti bu rivayeti esas alarak yorumlayan âlimlerin bir kısmı buradaki sadaka ile, günahlara kefâret olmak üzere alınan gönüllü bağışların kastedildiği kanaatindedir. Aynı rivayetin ışığında yorum yapan bazı âlimlere göre –yaptıklarından nedamet duyan bu kişiler– zaten zekât ile yükümlüydüler; âyet Resûlullah’tan onların daha önce vermekten kaçındıkları zekâtı kabul etmesini istemiş oldu. Fakihlerin çoğunluğuna göre ise âyet yeni bir sözün başlangıcıdır ve burada farz olan zekâtın alınması konusuna temas edilmektedir (Râzî, XVI, 177).  Kur’an daha Mekke döneminin ilk yıllarında Allah’ın birliği (tevhid) inancı ile sosyoekonomik dengenin kurulması ve korunması arasında çok sıkı bir bağ bulunduğunu müslümanların kafalarına ve gönüllerine yerleştirmiş, malî yükümlülükleri belirli kurallara bağlamadan önce toplumun bu yönde bilinçlendirilmesine ağırlık vermiştir. Bu arada Mekke döneminde inen sekiz âyette zekât kelimesi de kullanılmıştır; fakat bu âyetlerde geçen zekât kelimesiyle, Medine’de farz kılınan nisabı, nisbeti belirli, harcama yerleri gösterilmiş zekâtın kastedilmediği açıktır. Bu dönemde de zekât dinî bir yükümlülük olmakla birlikte, bu görev mutlak nitelikteydi, müslümanlar bunun miktarını durum ve şartlara göre belirliyorlardı. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicreti sırasında ilk dinlenme yeri olan Kuba’da okuduğu hutbeden itibaren, malî yükümlülükler konusu âyetlerde ve hadislerde daha yoğun bir biçimde işlenmeye başlamış, bu dönemde yirmi iki âyette daha zekât kelimesi mârife (belirli isim) olarak kullanılmıştır. Bu arada Mekke döneminde olmayan ve zekât ile eş anlamlı kullanıldığı genellikle kabul edilen sadaka kelimesi on iki ayrı Medenî âyette yer almıştır. Zekâtla ilgili âyetler ve tarihî bilgiler ışığında nisabı ve miktarları belirli zekâtın –kesin olmamakla beraber– hicretin 2. yılında ramazan orucundan hemen sonra farz kılındığı anlaşılmaktadır. 9. yılda bu âyetle farz kılındığını ileri süren âlimlerin bu görüşünü ise, zekâtın devlet tarafından düzenli bir şekilde toplanıp dağıtılmaya bu tarihte başlanmış olduğu şeklinde açıklamak mümkündür. 
 Sözlükte “artma, çoğalma, arıtma, övgü ve bereket” gibi anlamlara gelen zekât, terim olarak, “Allah’ın Kur’an’da belirttiği yerlere harcanmak üzere farz kıldığı, dinen zengin sayılan kişilerin mallarından alınan belirli pay”ı ifade eder. Ayrıca, bu payın maldan çıkarılması işlemine de zekât denir. Malî bir ibadet olan zekâtın Kur’an’da ve hadislerde hemen her zaman, bedenî bir ibadet olan namazla birlikte zikredilmesi bu iki dinî görev arasındaki güçlü bağı gösterir. Her şeyden önce bir ibadet olan zekâtın, birçok insanî ve ahlâkî hedefleri ve iktisadî gayeleri vardır. Dolayısıyla Allah’ın buyruğuna uyarak O’nun hoşnutluğunu kazanmaamacıyla zekâtın yerine getirilmesi, kulun dünya ve âhiret mutluluğuna vesile olduğu gibi topluma da birçok fayda sağlar. 
 Zekâtın harcama yerleri Kur’an’da tek tek sayılmış olmakla beraber (Tevbe 9/60), zekât yükümlüleri, zekâta tâbi mallar, zekât yükümlülüğünün alt sınırı (nisab), ödenecek miktar, ödeme zamanı ve şekli gibi konular daha çok Hz. Peygamber’in söz ve uygulamaları ile açıklığa kavuşturulmuştur. Bununla birlikte âyet ve hadislerin yorumlanmasındaki farklılıklar sebebiyle bazı meselelerde fıkıh doktrinleri arasında görüş ayrılıkları bulunmaktadır (geniş bilgi için bk. Yûsuf el-Kardâvî, Fıkhü’zzekât, I-II; Mehmet Erkal, “Zekât”, İFAV Ans., IV, 519-574).
 Âyetin “arındırmak ve temize çıkarmak üzere” şeklinde tercüme ettiğimiz kısmında geçen arındırma ve temize çıkarma fiillerinin öznesinin Hz. Peygamber olduğu kanaati hâkimdir. Birinci fiilin sadakanın sıfatı olduğu görüşü esas alındığında ise âyete, “Onların mallarından, kendilerini temize çıkarmak üzere onları arındıracak sadaka al!” şeklinde mâna vermek gerekir. Bu fiillerden ilkinin masdarı olan tathîr, “günahların onların üzerinde bıraktığı kötü etkileri gidermek”, ikincisinin masdarı olan tezkiye ise “iyice temizlemek, bereketini arttırmak” mânasına gelir. Öte yandan “senin duan” diye tercüme edilen “salâteke” tamlaması, (Hz. Peygamber’e hitaben) “senin onlar için duada bulunman, günahlarının bağışlanmasını istemen” anlamıyla, “onlara huzur verir” diye tercüme edilen “sekenün lehüm” ifadesi de “Onlar için rahmettir, tövbelerinin kabul edildiği inancını sağlar ve gönüllerini huzura kavuşturur, onları şereflendirir” şeklinde açıklanmıştır (İbn Atıyye, III, 78; Zemahşerî, II, 170-171; Şevkânî, II, 454-455).

 

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 55-57

خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. خُذْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  مِنْ اَمْوَالِهِمْ  car mecruru  خُذْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  صَدَقَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تُطَهِّرُهُمْ  cümlesi,  صَدَقَةً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.  

تُطَهِّرُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تُزَكّ۪يهِمْ بِهَا  cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.

تُزَكّ۪يهِمْ  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.  Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِهَا  car  mecruru  تُزَكّ۪يهِمْ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صَلِّ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. عَلَيْهِمْ  car mecruru  صَلِّ  fiiline mütealliktir.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُزَكّ۪يهِمْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  زكو ’dir.  

تُطَهِّرُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  طهر ‘dır. 

صَلِّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  صلو ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


اِاِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ 

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

صَلٰوتَكَ  kelimesi, اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سَكَنٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. لَهُمْ  car mecruru  سَكَنٌ ’e mütealliktir.

 

 وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. سَمِیعٌ  haber olup damme ile merfûdur.  عَلِیم  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ

 

Ayet, istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

مِنْ اَمْوَالِهِمْ ’deki  مِنْ , ba'diyet ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  خُذْ  fiiline müteallik olan  مِنْ اَمْوَالِهِمْ  car-mecruru konudaki önemine binaen, mef’ûle takdim edilmiştir

Mef’ûl olan  صَدَقَةً ’deki nekrelik nev ve tazim içindir.

صَدَقَةً  kelimesi aslında  كذب ’in zıddıdır. İmanın göstergesi olduğu için ‘’sadaka’’, fakire verilen paraya isim olarak konmuştur.

تُطَهِّرُهُمْ  cümlesi,  صَدَقَةً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Aynı üslupta gelen  وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا  cümlesi,  تُطَهِّرُهُمْ ’a atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

تُطَهِّرُهُمْ  - تُزَكّ۪يهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَصَلِّ عَلَيْهِمْ  cümlesi,  خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً  cümlesine atıf harfi وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ   ifadesindeki istila manası taşıyan عَلَيْ  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Dua, o kimseleri kaplamış gibi ifade edilmiştir. İnsanlar binek yerine konmuştur. Sanki insanların üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 


  اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ

 

وَصَلِّ عَلَيْهِمْ  emrinin ta’lili olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedün ileyhin izafetle marife olması veciz ifade kastına matuftur. Ayrıca Hz. Peygambere ait zamire muzâf olan  صَلٰوتَ , bu izafetle şan ve şeref kazanmıştır.

صَلٰوتَكَ - صَلِّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْ  ibaresinde teşbih-i beliğ vardır. Çünkü mübalağa ifade etmek için Yüce Allah duayı, huzur ve sükunun kendisi kılmıştır. Bunun aslı,  كالسكن  (huzur ve sükûnet gibidir) şeklindedir. Teşbih edatı ile vech-i şebeh hazfedilerek teşbih-i beliğ olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

سَكَنٌ  bir şeyin harekete geçtikten sonra sakinleşip eski haline dönmesi demektir.(Rağıb el- İsfehani, Müfredât)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın, mübalağa kalıbındaki  عَل۪يمٌ  ve  سَم۪يعٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.

سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır.

Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. 

ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع  duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.

ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. 

Çok ilginç şekilde tüm Kur'ân’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ  ifadesi 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme - Görme - İdrak etme.

ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.

Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. 

Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.

İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme- düşünme yetisi gelişir.  (https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)

Tevbe Sûresi 104. Ayet

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ  ١٠٤


Onlar, kullarının tövbesini kabul edenin ve sadakaları alanın Allah olduğunu; tövbeyi çok kabul edenin, çok merhametli olanın Allah olduğunu bilmediler mi?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 يَعْلَمُوا bilmediler mi ki ع ل م
3 أَنَّ şüphesiz
4 اللَّهَ Allah’tır
5 هُوَ O
6 يَقْبَلُ kabul eden ق ب ل
7 التَّوْبَةَ tevbeyi ت و ب
8 عَنْ
9 عِبَادِهِ kullarından ع ب د
10 وَيَأْخُذُ ve alan ا خ ذ
11 الصَّدَقَاتِ sadakaları ص د ق
12 وَأَنَّ ve şüphesiz
13 اللَّهَ Allah
14 هُوَ O
15 التَّوَّابُ tevbeyi çok kabul edendir ت و ب
16 الرَّحِيمُ çok esirgeyendir ر ح م
Gerek henüz tövbeye yönelmemiş olanlara gerekse tövbe edip de sonucu hakkında endişe duyanlara hitap edilerek, yalnız Allah’ın tövbeleri kabul etme yetkisine sahip olduğu ve başka kapılardan medet umanların hayal kırıklığına uğrayacakları hatırlatılmakta, Allah’ın engin rahmetine gönülden inanmış olanların ise samimiyetle yaptıkları tövbe ve yakarmanın, Allah katında mutlaka karşılık bulacağından şüphe etmemeleri istenmektedir. “Sadakaları kabul buyuran da O’dur” diye çevirdiğimiz cümle lafzî karşılığı, “Sadakaları da O alır” şeklindedir. Cenâb-ı Allah’ın kendisi hakkında bu ifadeyi kullanması şöyle açıklanabilir: Resûlullah’a sadakaları alması emredildikten sonra bu malî vecîbenin asıl kaynağının ilâhî irade, gerçek kabul merciinin de Allah Teâlâ olduğu belirtilerek, bu buyruğa konu olan fiilin ve buyruğa uyanların O’nun katında ne kadar değer taşıdığına işaret edilmiştir (İbn Atıyye, III, 79; Şevkânî, II, 455).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 57-58

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يَعْلَمُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  يَعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlu yerinde olarak mahallen mansubdur. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ يَقْبَلُ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَقْبَلُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَقْبَلُ  damme ile merfû muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. التَّوْبَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَنْ عِبَادِه۪  car mecruru  يَقْبَلُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَأْخُذُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. الصَّدَقَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar: 1. Bilmek manasında olanlar. ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.  - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

 

 

İsim cümlesidir. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel atıf harfi وَ  ile birinci masdar-ı müevvele matuftur. 

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ  fasıl zamiridir. التَّوَّابُ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  الرَّح۪يمُ  kelimesi, ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

التَّوَّابُ - الرَّح۪يمُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede hemze inkârî istifham harfidir. Cümle menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak kınama/azarlama anlamına gelmesi nedeniyle mecâz-ı mürsel mürekkebtir. اَلَمْ يَعْلَمُٓوا  şeklindeki soru “bilsinler” manasında emir hükmündedir. 

Ayrıca istifhamda tecahülü arif sanatı söz konusudur. Maksat, tövbelerinin kabul olunacağını kalplerine yerleştirmektir. 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪  cümlesi, masdar teviliyle  يَعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Lafza-i celâl  اَنَّ ‘nin ismi,  هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪  cümlesi haberidir.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

اَنَّ ’nin haberi olan  هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪  cümlesi, haberdir. Muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmiş ve hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Veciz ifade kastına matuf  عِبَادِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِبَادِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr, 1)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Allah, gereği gibi yapıldığı takdirde tövbeleri kabul edeceğini belirtmektedir. يَقْبَلُ  fiilinin  عَنْ  harfiyle geçişli kılınması tecavüz manasını içermesindendir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Fahreddin er-Râzî’ye göre:  عَنْ  ve  مِنْ  harf-i cerleri, manaca biribirine yakın iki harftirler. Fakat  عَنْ  uzaklaşma manasını taşır. Mesela, “Falanca, padişahın sağ tarafına oturdu.” denildiğinde bu, o kimsenin sağ tarafta biraz uzağa oturduğunu ifade eder. O halde ayetteki  عَنْ عِبَادِه۪  lafzı da tövbe eden kimsenin o günahı sebebiyle Allah'ın kendisini kulluğuna kabulünden uzak düştüğüne inanıp efendisince kovulmuş olmadan ötürü gönlünde bir kırıklık ve burukluk olması gerektiğini ifade eder. İşte  عَنْ  edatı, tövbe eden kimsenin bu şuuru taşıması gerektiğine üstü kapalı bir uyarı ihtiva eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Aynı üslupta gelerek  اَنَّ ’nin haberine matuf olan  وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ  cümlesi, müspet muzari fiil siygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ  [Sadakaları alır] ibaresinde  أْخُذُ  fiili  قبل  fiili yerine istiare edilmiştir. “Kabul etmek” manasındadır. أْخُذُ  fiilinde mecaz-ı mürsel vardır da denilebilir. (https://tafsir.app/aljadwal/9/104) 

Bu ayet, onların tövbelerinin kabulünü, verdikleri sadakaların kendilerini temizlediğini, kalplerine huzur ve güven verdiğini tespit ve izah eder. Burada sadaka almak, temizlemek ve arındırmak, zahiren Peygambere (s.a.v) isnat ediliyorsa da gerçekte onların tövbelerini kabul eden de sadakaları alan da Allah'tır. Bu kelam, “(Resulüm) sana biat edenler, gerçekte Allah'a biat ederler.” ayeti kabilinden olmak üzere Peygamberin (s.a.v) şanını yüceltir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

Ayetteki ikinci masdar harfinin dahil olduğu  وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ  cümlesi, masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir.  اَنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Lafza-i celâl اَنَّ ‘nin ismi,  هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ  cümlesi haberidir.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini bildirmek, onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin  tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَنَّ ’nin haberi olan  هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اَنَّ ’nin haberi olan  التَّوَّابُ  ve  الرَّح۪يمُ۟  vasıflarının  aralarında  وَ  olmadan gelmesi, her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder. 

Allah Teâlâ’ya ait bu iki kelimenin marife olarak gelmesi bu sıfatların onda kemâl derecede olduğunu, aralarında  و  olmadan gelmesi, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir.

الرَّح۪يمُ۟  - التَّوَّابُ  kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır.

التَّوَّابُ - التَّوْبَةَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tevbe Sûresi 105. Ayet

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَۜ وَسَتُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۚ  ١٠٥


De ki: “Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقُلِ ve de ki ق و ل
2 اعْمَلُوا yapın (yapacağınızı) ع م ل
3 فَسَيَرَى görecek ر ا ي
4 اللَّهُ Allah
5 عَمَلَكُمْ yaptığınız işleri ع م ل
6 وَرَسُولُهُ ve Elçisi de ر س ل
7 وَالْمُؤْمِنُونَ ve mü’minler de ا م ن
8 وَسَتُرَدُّونَ sonra döndürüleceksiniz ر د د
9 إِلَىٰ
10 عَالِمِ bilene ع ل م
11 الْغَيْبِ görülmeyeni غ ي ب
12 وَالشَّهَادَةِ ve görüleni ش ه د
13 فَيُنَبِّئُكُمْ O size haber verecek ن ب ا
14 بِمَا şeyleri
15 كُنْتُمْ olduğunuz ك و ن
16 تَعْمَلُونَ yapıyor(lar) ع م ل
Bazı hatalı davranışlarda bulunmakla beraber bunlardan pişmanlık duyan ve Allah’tan bağışlanma dileyen kişilere, sırf tövbe ile yetinmeyip Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için durmadan çalışmaları ve hatalarını bu yolla da telâfi etme çabası içine girmeleri istenmektedir. Âyete kendi bağlamı içinde böyle mâna verilebilirse de, esasen hatasız kul olmadığı dikkate alınırsa burada daha genel bir hitabın bulunduğu, herkesin elindeki imkânları en iyi biçimde değerlendirerek çalışıp çabalamasının istendiği, fakat kendisini başı boş değil daima bir murâkabe altında hissetmesi gerektiğinin hatırlatıldığı söylenebilir. Burada ilginç bir nokta, Allah ve resulünün görmesinden başka müminlerin görmesinden söz edilmiş olmasıdır; böylece –insanın toplumsal yasaların etkisi altında davranışlarına çeki düzen vermesi tabii olmakla beraber– Allah katında önem taşıyan değerlendirmenin iman temeli üzerine kurulmuş ve âhiret sorumluluğu bilincine sahip toplumun değerlendirmesi olduğuna işaret edilmektedir. Fakat her hâlükârda nihaî hesabın Allah’ın huzurunda verileceği unutulmamalıdır; âyetin son cümlesinde bu hususa dikkat çekilmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 58

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. قُلِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

Mekulü’l-kavli  اعْمَلُوا ’dur.  قُلِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اعْمَلُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  ta’liliyyedir. Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَرَى  elif üzere mukadder  damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَمَلَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

رَسُولُهُ  atıf harfi  وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمُؤْمِنُونَ  atıf harfi  وَ ‘la lafza-i celâle matuf olup, ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُؤْمِنُونَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَسَتُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. تُرَدُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى عَالِمِ  car mecruru  تُرَدُّونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْغَيْبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الشَّهَادَةِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُنَبِّئُكُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يُنَبِّئُكُمْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۚ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تُمْ  muttasıl zamir  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْمَلُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنَبِّئُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

عَالِمِ  kelimesi, sülâsi mücerredi  علم  olan fiilin ism-i failidir.

وَقُلِ اعْمَلُوا 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اعْمَلُوا  cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  اعْمَلُوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Bu kelam görünüşte ruhsat verip onları muhayyer bırakmakta ise de iç yüzü itibariyle teşvik ve uyarı ifade eder ve “Yaptığınızı Allah da... görecektir.” cümlesi, bu teşvik ve uyarıyı tekid eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَۜ وَسَتُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ

 

فَ  ta’liliyyedir. Cümleye dahil olan istikbal harfi  سَ  vaid siyakında gelerek tekid ifade etmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Allah’ın amelleri gördüğü manasını tekid eder.

Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir.

Birbirine matuf  وَرَسُولُهُ  ve  وَالْمُؤْمِنُونَۜ  ifadeleri lafza-ı celale atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezayüftür.

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولِه۪  izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan  رَسُولِ  şan ve şeref kazanmıştır. 

Bu cümlede mütekellim Hz. Peygamber olduğu için  رَسُولُهُ  ifadesinde tecrîd sanatı vardır.

اللّٰهُ  - رَسُولُهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَسَتُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ  cümlesi atıf harfi  وَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümleye dahil olan istikbal harfi  سَ  vaid siyakında gelerek tekid ifade etmiştir. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Zamir makamında Allah'ın sıfatlarının zikredilmesi, ikazı artırmak, kalplere korku salmak için yapılan iltifat ve ıtnâb sanatıdır.

وَالشَّهَادَةِ  ifadesi tezat nedeniyle muzafun ileyh olan  الْغَيْبِ ‘ye atfedilmiştir.

Az sözle çok anlam ifade eden  عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ  izafeti, lafza-ı celâlden kinayedir. 

وَالشَّهَادَةِ - عَالِمِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْغَيْبِ - الشَّهَادَةِ  ve  عَالِمِ - الْغَيْبِ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.

سَتُرَدُّونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

سَتُرَدُّونَ  fiili  رجع  fiili manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Muktezâ-i zâhire göre ayetteki  اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ  ifadesinin  اِليه  şeklinde zamirle gelmesi beklenirdi. Burada, Allah’ın gizli ve açık her şeye muttali olduğuna ve onların amellerinden ve niyetlerinden hiçbir şeyin O’ndan uzak olamayacağına delalet etmek üzere zamir yerine sıfat kullanılmıştır. Yani “O’na döndürüleceksiniz.” ifadesi yerine [Gizliyi de açığı da bilene döndürüleceksiniz.] ifadesi kullanılmıştır.

الْغَيْبِ  (gizli), önce zikredilmiştir. Çünkü gayb aleminin, görünen alemden daha geniş ve daha önemli olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Diğer bir görüşe göre ise gaybın önce zikredilmesinin sebebi, duyularla hissedilmeyen gizli varlıklar, hissedilen varlıkların illetleridir (varlık sebepleridir) veya illetleri gibidir. Ve illetleri bilmek de malumat sahibi olmanın illetidir. İşte bundan dolayı gayb ilmi, şehadet ilminden önce zikredilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümlede, “Hesaba çekileceksiniz.” manasını da içerdiği için idmâc sanatı vardır.  Lazım zikredilmiş melzum kastedilmiştir.

فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۚ

 

Ayetin son cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  …تُرَدُّونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

فَيُنَبِّئُكُمْ  fiiline müteallik müşterek ism-i mevsûl  بِمَا ’nın sılası olan  كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu bu cümlede  كان ’nin haberi olan  تَعْمَلُونَ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm  ifade etmiştir. 

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۚ [Size yaptıklarınızı haber verecek] cümlesinde bir mana için gelen kelamın içine başka bir mana sokmak demek olan idmâc sanatı vardır. Allah Teala yapılanları haber vereceğini beyan ederken, bunun içine hesap, ceza ve mükafatı idmâc etmiştir. Yani size haber vermekle kalmaz, bunun karşılığında gerekeni de yapar demektir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Haber vermek, cezalandırmak manasında mecaz veya kinayedir. Yani hayır yaptıysanız hayır, şer yaptıysanız şerle cezalandırılırsınız demektir. Dolayısıyla cümlede vaat ve vaîd vardır. 

اعْمَلُوا - عَمَلَكُمْ - تَعْمَلُونَۚ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s- sadr sanatları vardır.

اعْمَلُوا - عَالِمِ kelimeleri arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s- sadr sanatları vardır.

Yukarıdan beri zikredilen ayetlerde -4 ayette- münafıklar ikiye ayrılmıştır. Bir ileri gidenler var, bir yaptıklarını itiraf edenler var. Onlar da ikiye ayrılmıştır. Bir kısmı: onların sadakalarını al ve onlar için dua et. Diğer kısmı da aşağıda anlatılacaktır. Cem’ ma’at-taksim ve’t-tefrik sanatı vardır.

Son iki cümle, 94.ayetteki cümlelerin tekrarıdır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Tevbe Sûresi 106. Ayet

وَاٰخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِاَمْرِ اللّٰهِ اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ  ١٠٦


(Sefere katılmayanlardan) diğer bir kısmı da, Allah’ın emrine bırakılmışlardır. Bunlara ya azap eder ya da tövbelerini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاخَرُونَ ve başkaları da var ki ا خ ر
2 مُرْجَوْنَ bırakılmışlardır ر ج و
3 لِأَمْرِ emrine ا م ر
4 اللَّهِ Allah’ın
5 إِمَّا ya
6 يُعَذِّبُهُمْ onlara azabeder ع ذ ب
7 وَإِمَّا ya da
8 يَتُوبُ affeder ت و ب
9 عَلَيْهِمْ onları
10 وَاللَّهُ Allah
11 عَلِيمٌ bilendir ع ل م
12 حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م
Tefsirlerde genellikle, Tebük Seferi’ne katılmadıkları için pişmanlık duymakla beraber 102. âyette belirtilenlerin aksine hatalarını itiraf etmeyen ve süratle tövbeye yönelmeyen bir gruba işaret edildiği belirtilir. Yaygın rivayete göre burada sözü edilen kimseler, 118. âyette–çileli bir bekleyişten sonra– tövbelerinin kabul edildiği bildirilen üç kişidir (Taberî, XI, 21-22; bu kişiler hakkında bilgi için 118. âyetin tefsirine bk.). Bu husus dikkate alınarak âyetin baş kısmına, “Bir diğer grup ise umutlarını Allah’ın buyruğuna bağlamış beklemektedirler” şeklinde mâna vermek de mümkündür. Yine, âyetin “tövbelerini kabul edecektir” şeklinde tercüme ettiğimiz kısmını “onlara tövbe nasip edecektir” şeklinde çevirmek de mümkündür. Bu âyetle 107. âyet arasında bağ kurarak orada değinilen münafıklardan bir grubun kastedildiği yorumunu yapanlar olmuşsa da (İbn Atıyye, III, 80), bu yorum zayıf görünmektedir. Zira 101, 102 ve 106. âyetlerde üç farklı gruptan söz edilmekte, bunlardan ikinci ve üçüncü gruptakilerin sefere katılmamaktan ötürü pişmanlık duydukları anlaşılmakta, sonuncular hakkında ise kesin hüküm belirtilmemektedir; oysa müteakip âyetlerde değinilecek olan münafıklar kesin ifadelerle mahkûm edilmektedirler.
 Âyette değinilen kişilerin âkıbeti hakkında kullanılan ihtimalli ifade, kuşkusuz Cenâb-ı Allah açısından bir tereddüde işaret için değil, o kimselerin ruh hallerini açıklamak ve korku ile ümit arasında bulunduklarını belirtmek içindir (Râzî, XVI, 191-192).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 58-59

وَاٰخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِاَمْرِ اللّٰهِ اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰخَرُونَ  mübteda olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. مُرْجَوْنَ kelimesi  اٰخَرُونَ ’nin sıfatı olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. لِاَمْرِ  car mecruru  مُرْجَوْنَ ’ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اِمَّا  yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. يُعَذِّبُهُمْ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

يُعَذِّبُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يَتُوبُ  atıf harfi  وَ  ile  يُعَذِّبُهُمْ  fiiline matuftur.

يَتُوبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  يَتُوبُ  fiiline mütealliktir.

اِمَّا  yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır.  اِمَّا  ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî talebî cümlelerden sonra kullanılan  اِمَّا  edatının tahyir ve ibaha, haberî cümlelerden sonra kullanılan  اِمَّا  edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi))

يُعَذِّبُهُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.   

مُرْجَوْنَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.  

 

 

 

 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ  haber olup damme ile merfûdur.  حَك۪يمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

عَل۪يمٌ -  حَك۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاٰخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِاَمْرِ اللّٰهِ اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْۜ

 

وَ  atıftır. Cümle 102.ayetteki … وَآخَرُونَ اعْتَرَفُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اٰخَرُونَ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelam olan  اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْۜ  cümlesi haberdir. 

مُرْجَوْنَ  kelimesi mübteda için sıfatıdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  لِاَمْرِ اللّٰهِ  izafetinde  لِاَمْرِ  kelimesinin Allah lafzına muzâf oluşu, şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir. 

لِاَمْرِ اللّٰهِ  car-mecruru, rubai fiilin ism-i mef’ûlü olan  مُرْجَوْنَ ‘ye mütealliktir.

Habere dahil olan  اِمَّا , tafsil harfidir.

Cümleye dahil olan  اِمَّا  edatı, eylemdeki ibhamdan dolayı şek ve tereddüt ilişkisi ifade etmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/9/106)

Aynı üslupta gelen  وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Taksimden sıhhatü-l aksam sanatı vardır. Mevcut olan iki ihtimal de sayılmıştır.

وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْ  cümlesiyle  اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

يَتُوبُ عَلَيْ - يُعَذِّبُهُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْ  ayetindeki  اِمَّا  [Ya, ya da, yahut] Arapçada iki işten birisi için kullanılır. Şanı yüce Allah da işlerin akıbetinin ne olacağını elbetteki bilendir. Fakat burada kullara onların bildikleri üslup ile hitap edilmiştir. Yani size göre onların durumu (iyi şeyler) ümit etmek şeklinde olsun. Çünkü kullar için bundan fazla yapabilecekleri bir şey yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

وَاٰخَرُونَ  tabirinden maksat Ka’b b. Malik, Hilal b. Ümeyye ve Mürare b. Rebi’dir. Resulullah (s.a.v) ashabına bunlara selam vermemelerini ve bunlarla konuşmamalarını emretmiştir. Bunlar da bu durumu görünce niyetlerini temiz tutmuş ve işlerini Allah’a havale etmişlerdir. Allah da onlara merhamet etmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Tebük seferine katılmayan Medine halkından ve çevresindeki bedevi Araplardan günahlarını itiraf edenlerden başka diğer bir grup daha vardı ki onların durumu, Allah'ın emrine ta'lik edilmişti. İbn Abbâs diyor ki: Bunlar Ka’b b. Mâlik, Mürare b. Rebî' ve Hilâl b. Ümeyye idi. Adları geçenler, Ebû Lübâbe ve arkadaşlarının yaptığı gibi tövbe ve özür beyanında acele etmeyen, kendilerini Mescidin direklerine bağlamayan; pişmanlık, üzüntü ve ıstıraplarını açıkça göstermeyenlerdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın  حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ  sıfatlarının nekre gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.

حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ  kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28)

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ  cümlesinde zamir yerine Allah lafzının gelmesi konunun heybetini artırmak ve kalplere korku salmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - مٌ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı

100. ayeti kerimede sahabei kiramın ahiretteki derecelerini ifade eden özel bir durum söz konusudur. Kur'an'ı Kerim'de cennetin tasvirinde kullanılan "altından nehirler akan" şeklinde tercüme edilebilecek "cennetin tecrî min tahtihel enhar" ifadesi sadece burada "min" olmaksızın gelmiştir. Bu harf sınırlama ifade eder. Yani ırmakların akma yeri'nin başlangıcını veya bu yerin cennetin bir kısmında olduğunu ifade eder. Bu ayette bu harfin olmayışı cennetlerin tamamı ile ırmaklarla kaplı olduğunu ifade eder ki diğerlerine göre nimetlerin daha çok olduğunu vurgular.

 

Sayfadan Gönüle Düşenler

İki yüzlü bir adam vardı. Sık görülen bir hastalığı olmasına rağmen, o bu halinden şikayetçiydi ve kurtulmak istiyordu. Günün birinde, bir ses duydu: ‘İki yüzlülükten kurtulmak isteyenlere müjde! Çare ayağınıza geldi!’

İki yüzlü, evinin camından baktı. Bağıran adamı gözüne kestirdikten sonra evdekilere seslendi ve koşarak çıktı. Duyuruyu yapanı yakaladı ve nefeslerinin arasında yardımını istediğini anlattı.

Adam, iki yüzlüye kendisiyle beraber gelmesini söyledi. Dükkanına vardıktan sonra iki yüzlünün, iki yüzünü de inceledi. Bazı sorular sordu. İki yüzlü bir soru dışında, hepsini rahatlıkla cevapladı. Son soru şuydu: Hangisinden kurtulmak istiyorsun?

Aradan dakikalar geçmesine rağmen iki yüzlü ne diyeceğini bilmiyordu. Adam gülümsedi ve üzülmemesini söyledi. Bu sık karşılaşılan bir durumdu. Eve gitmesini, düşünmesini ve kendisini hazır hissedince tekrar gelmesini istedi.

Bu süre, önce günlere, sonra da haftalara dönüştü. İki yüzlü, gece gündüz düşünüyor ama sorunun cevabını bulamıyordu. Birinden kurtulmak istiyor ama ikisinin de kendisine hoş gelen taraflarını kaybetmek istemiyordu. Yalnız kaldığı zamanlarda ağlıyor, dualar ediyordu.

Bir sabah kahvaltı masasına oturunca, karısının şaşkın bakışlarıyla karşılaştı. Kadın sadece ‘yüzün’ diyor, cümlenin devamını getiremiyordu. Korkuyla aynaya koştu ve gözlerine inanamadı. Yüzlerinden biri düşmüştü. Artık iki yüzlü değildi.

O gün adamın dükkanına uğradı. Bu işin nasıl olduğunu sordu. Adam dedi ki: cevabını veremediğin soruyla, kalbini harekete geçirdik. İki yüzlülükten kurtulmak istiyordun ama bunu dışardan birinin senin için yapmasını umuyordun. Halbuki yüzlerin birinden ancak sen kendin kurtulabilirdin çünkü hangisinin hastalıklı olduğunu bilen yine kendi kalbindi.

Ey gizliyi de, açığı da bilen Rabbim! Ey kendime söylediğim her yalandan haberdar olan Rabbim!
Beni, Senin yolunda yavaşlatan ve ibadetlerinden alıkoyan her halden,
Kalbimdeki her türlü hastalıktan – şirkten, küfürden, iki yüzlülükten, kinden ve daha nice çirkinliklerden – koru ve bana yardım et.

 

Ey tövbeleri ve sadakaları kabul eden Rabbim! Ey tövbe kapısını açık tutan ve alemi rahmetiyle kuşatan Rabbim!
Beni; Tövbe edenlerden ve affettiklerinden.
Sadaka verenlerden, yolunda harcamayı sevenlerden ve itaatini kabul ettiklerinden eyle.
Allahım! Beni; ‘Rab olarak Senden, Din olarak İslam’dan, Peygamber olarak hz. Muhammed’den razıyım’ sözünü ihlasla söyleyenlerden eyle. Beni bağışla. Benden razı ol. Beni, Senden razı olan ve Senin razı olduğun kullarınla haşreyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji