21 Eylül 2022
Hûd Sûresi 109-117 (233. Sayfa)
Hûd Sûresi 109. Ayet

فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ مَا يَعْبُدُونَ اِلَّا كَمَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ مِنْ قَبْلُۜ وَاِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَص۪يبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ۟  ...


(Ey Muhammed!) Şunların taptıkları şeylerin batıl olduğu konusunda şüpheye düşme. Onlar sadece, daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Şüphesiz biz onlara (azaptan) paylarını eksiksiz olarak tastamam vereceğiz.

Hz. Peygamber’in şahsında bütün insanlara hitap eden bu âyet, müşriklerin tanrı olarak kabul ettikleri putların boş şeyler olduğunu, kimseye fayda veya zarar verecek durumda bulunmadığını, insanların akla ve sağ duyuya dayanarak değil– atalarını taklit ettikleri için bunlara taptıklarını bildirmekte, müşrik Araplar’ın durumunun öncekilerden farklı olmadığına, bu sebeple sonlarının da aynı olacağına işaret ederek Hz. Peygamber’i teselli etmekte, müşrikleri ise uyarmaktadır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 201

فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ 

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن جاءك العلم بهذا فلا تك  (Sana bunun ilmi gelirse …. olma) şeklindedir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.

- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.

- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)

تَكُ  meczum muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir.

تَكُ nün aslı  تَكُونَ ’dir. Cezm edatı  لَا ’dan dolayı  نَ ’un harekesi hazfedilmiş, sonra da iki sakin bir araya geldiği için  و  hazfedilmiştir. İllet harfi  وَ ’a benzediğinden tahfif için  نْ  hazfedilmiştir. Böylece geriye  تَكُ  lafzı kalmıştır.

تَكُ  isim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  تَكُ ’un ismi müstetir olup takdiri  انت ’dir.

ف۪ي مِرْيَةٍ  car mecruru  تَكُ ’un mahzuf haberine müteallıktır.

مَا  müşterek ism-i mevsûl,  مِنْ  harf-i ceriyle birlikte  تَكُ ’nun mahzuf haberine müteallıktır. İsm-i mevsûlün sılası  يَعْبُدُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

يَعْبُدُ  merfû muzari fiildir. İsm-i işaret  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  fail olarak mahallen merfûdur.


مَا يَعْبُدُونَ اِلَّا كَمَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ مِنْ قَبْلُۜ

 

Fiil cümlesidir.  مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَعْبُدُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.

مَا  ve masdar-ı müevvel,  كَ  harf-i ceriyle birlikte  يَعْبُدُونَ  fiilinin mahzuf mef’ûlün mutlakına müteallıktır. Takdiri,  ما يعبدون إلّا عبادة كعبادة آبائهم  (Sadece babalarının ibadeti gibi ibadet ederler) şeklindedir.

يَعْبُدُ  merfû muzari fiildir.  اٰبَٓاؤُ۬هُمْ  fail olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ قَبْلُ  car mecruru  يَعْبُدُ  fiiline müteallıktır.  قَبْلَ  ve  بَعْدَ  muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir.  قَبْلَ  zarfı, hem cümleye hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَاِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَص۪يبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ۟

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

مُوَفُّوهُمْ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ  ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır. İzafetten dolayı  ن  harfi hazfedilmiştir.

Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

نَص۪يبَهُمْ  ism-i fail olan  مُوَفُّوهُمْ ’un mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مُوَفُّوهُمْ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. İsm-i failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 

1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 

2. Haber olmalıdır. 

3. Sıfat olmalıdır. 

4. Hal olmalıdır. 

5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 

6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Not: Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ism-i fail kendisinden sonra fail ve mef’ûl alabilir. Bu fail veya mef’ûl bazen ism-i failin muzâfun ileyhi konumunda da gelebilir. İsm-i fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

غَيْرَ kelimesi hal olup fetha ile mansubdur.  مَنْقُوصٍ۟  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

غَيْرَ nahiv alimlerinin çoğunluğuna göre  اِلَّا  gibi istisna olarak kullanılmaktadır. Ancak غَيْرَ ’nın  اِلَّا ’dan farkı, cümledeki konumuna göre îrab almasıdır.

اِلَّا  edatından sonra gelen müstesna için zikredilen kuralların tamamı  غَيْرُ için de geçerlidir. Yalnız  اِلَّا ’dan sonra gelen müstesnanın alması gereken îrabı  غَيْرُ  edatının kendisi alır. Yani  اِلَّا ’dan sonraki müstesna, mansub ise  غَيْرُ  da mansub, merfû ise  غَيْرُ  da merfû, mecrur ise  غَيْرُ da mecrur olur.

Bu edat isim olduğundan dolayı muzâftır. Bundan sonra gelen kelime muzâfun ileyhtir ve daima mecrurdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 مَنْقُوصٍ  kelimesi sülâsî mücerred olan  نقص  fiilinin ism-i mef’ûlüdür.

فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ

 

Rabıta harfi  فَ  ile gelen bu cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümle, hazfedilen şartın cevabıdır. Takdiri,  إن جاءك العلم بهذا  (Eğer sana ilim gelirse…) olan mahzuf şartla birlikte cümle şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cevap cümlesi  لَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا, harf-i cerle birlikte  تَكُ ’nun mahzuf haberine müteallıktır. Sılası  يَعْبُدُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف۪ي  harfi zarf için mecazî anlamda gelmiştir. (Âşûr)

Müsnedün ileyhin, işaret ismi  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  ile gelmesi müşrikleri tahkir ve kınama içindir.

مِرْيَةٍ  kelimesinin kökü  مرى  fiilidir. Asıl olarak sağmak için dişi devenin memelerini temizlemek manasında kullanılır. Bir işte şüpheye düşmek demektir. Şekk kelimesinden daha özeldir. (Müfredat)


مَا يَعْبُدُونَ اِلَّا كَمَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ مِنْ قَبْلُۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi fiil cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Nefy harfi  مَا  ve  اِلَّٓا  ile oluşan kasr, cümleyi iki kez tekid etmiştir. Kasr, fiille car mecrur arasındadır.

Bu durumda kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf olması caizdir. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka mef'ûllere değil zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. O mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Masdar harfi  مَا ’ya dahil olan  كَ, teşbih harfidir. Akabindeki masdar tevilindeki cümleyle birlikte  يَعْبُدُونَ  fiilinin mahzuf mef’ûlün mutlakına müteallıktır.

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredildiği için de mufassaldır.

Cümlede farklı görevdeki  مَا ’lar arasında tam cinas ve  لَا - اِلَّا  arasında cinas-ı nakıs ve bu kelime grupları arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَا يَعْبُدُونَ - يَعْبُدُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır 

اِلَّا كَمَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ مِنْ قَبْلُ  (Başka değil/ancak atalarının önceden beri ibadet ettiği gibi) cümlesi,  كَمَاعبد اٰبَٓاؤُ۬هُمْ  şeklinde mazi fiille gelmesi gerekirken muzari fiille gelmiş, bunun onlarda bir âdet haline geldiğine işaret edilmiştir. Mazi fiil böyle devamlı olmakla muzari fiil de mûtad (âdet) olmakla isimlendirilir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 3, s. 344-345)


وَاِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَص۪يبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ۟

 

Ta’liliyye cümlesine matuf olan son cümle,  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiştir. 

نَا  zamiri Allah’a ait azamet zamiridir.

Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Samerrâî,  Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)

Faide-i haber inkârî kelam olan isim cümlesidir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

لَمُوَفُّوهُمْ - مَنْقُوصٍ۟  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

“Onların nasibini tam vereceğiz.” dedikten sonra (gayra menkus) eksiksiz buyurulması ıtnâb sanatıdır. Karşılığın ödenmesinde gösterilecek titizlik vurgulanmış olur. Ayrıca bu durumun kesinliği fiil cümlesinden daha kuvvetli olan isim cümlesiyle ifade edilmiştir.

Burada “eksiksiz olarak” kaydının zikredilmesi, haddizatında (aslında) eksik olduğu halde ifadenin mecazî olma vehmini kaldırmak içindir. (Ebüssuûd)

وَاِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَصٖيبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ  [Biz de elbet nasiplerini eksiksiz vereceğiz.] Bu cümleden maksadın, “Biz onların nasiplerini yani onların payı olan azabı eksiksiz vereceğiz.” manası olabileceği gibi “Onlar her ne kadar kâfir olup haktan yüz çevirmiş olsalar da onların rızıklarını ve dünyevî hayırlardan nasiplerini eksiksiz vereceğiz.” manası olması da muhtemeldir. Yine bu cümleden maksadın, “Biz, özürlerini ve mazeretlerini gidermek için deliller ortaya koyma, peygamberler gönderme ve kitaplar indirme hususundaki hisselerini eksiksiz vereceğiz.” şeklinde olması da muhtemel olabileceği gibi, bu manaların hepsinin birden kastedilmiş olması da muhtemeldir. (Fahreddin er-Râzî)ü

غَيْرَ مَنْقُوصٍ۟  ibaresi, verilen sözün yerine getirileceğini teyit edici şekilde hal olarak gelmiş olup bu yönüyle mana itibariyle cümledeki istihza vurgusunu güçlendirmiştir. Nitekim vadedilen şeyin itibarı, verilen vaadin doğrulanmasıyla artar ve buna da  البِشارَةِ  denir. (Âşûr)

Hûd Sûresi 110. Ayet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ ف۪يهِۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ  ...


Andolsun, biz Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik de onun hakkında ayrılığa düşülmüştü. Eğer daha önce Rabbinin bir sözü geçmemiş olsaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi. Onlar da (müşrikler de) o Kur’an hakkında derin bir şüphe içindedirler.

Daha önce Hz. Mûsâ’nın Firavun ve adamlarına mûcizelerle gönderildiği bildirilmişti (âyet 96-97). Mûsâ Firavun’a karşı verdiği tevhid mücadelesinden sonra İsrâiloğulları’nı Mısır’dan çıkarıp Sînâ yarımadasındaki Tîh çölüne getirmeyi başardı. Burada Sînâ dağında kendisine Tevrat adındaki ilâhî kitap vahyedildi. İşte âyette Mûsâ’ya verildiği bildirilen kitap budur. Ancak Hz. Mûsâ’nın ümmeti onun Firavun’a karşı verdiği mücadeleyi ve gösterdiği mûcizeleri bilmelerine rağmen bu kutsal kitabı anlama ve uygulama hakkında ihtilâfa düştüler. Kitabın bazı hükümlerini gizleyenler, onu istedikleri yönde yorumlayanlar, kendi fikirlerini kutsal kitabın içine katarak bunun Allah tarafından gönderilmiş olduğunu ileri sürenler oldu (İbn Âşûr, XII, 169-170).
“Daha önce verilmiş söz”den maksat, Allah’ın, kitap hakkında ihtilâfa düşenleri hemen cezalandırmayıp belirlenen zaman gelinceye kadar bekleyeceğine (Taberî, XII, 123) veya kıyamet gününe kadar onlara mühlet vereceğine dair sözüdür (Şevkânî, II, 600). Bir başka görüşe göre “Allah’ın, peygamber gönderip hak din ile ilgili deliller göstermedikçe ve bunlar üzerinde düşünme imkânı vermedikçe kişiyi cezalandırmayacağına dair ezelî sözü”dür (İbn Kesîr, IV, 282). İşte yüce Allah’ın önceden böyle bir sözü geçmemiş olsaydı suçluları hemen cezalandırır ve işlerini bitirirdi. Fakat O’nun isimlerinden biri de “çok sabırlı” anlamına gelen sabûrdur; acele etmez, ezelde takdir edilmiş olan zamanın gelmesini bekler, zamanı geldiğinde dilerse şiddetle cezalandırır ve suçluların işini bitirir (krş. Tâhâ 20/129).
 110. âyette kitap hakkında derin bir şüphe içinde oldukları bildirilenlerin Kur’an hakkında şüphe eden müşrikler olduğunu söyleyenler varsa da, âyetin bağlamı dikkate alındığında bunların Tevrat hakkında şüphe eden İsrâiloğulları yani Hz. Mûsâ’nın kavmi olduğu anlaşılır (krş. Şûrâ 42/14). Âhirette kimin haklı kimin haksız olduğu ortaya çıkacak ve AllahTeâlâ bunların her birinin yaptıklarının karşılığını verecektir.
112. Âyet metninde geçen istikamet kavramı Kur’an’da “bütüncü, devamlı ve tutarlı dindarlık, dinî hayat” mânasını ifade etmektedir. Âyette İslâm’ın esasını teşkil eden iki ilke yer almaktadır: Emrolunduğu gibi dosdoğru yaşamak ve haddi aşmamak, yani Allah’ın belirlediği sınırların dışına çıkmamak. Rivayete göre Resûlullah kendisine uygulanması bundan daha zor gelen bir âyet inmediğine işaret etmek üzere,“Hûd sûresi ve kardeşleri beni ihtiyarlattı” buyurmuştur. Sûrenin nesinin kendisini ihtiyarlattığı sorulduğunda, “Sana emredildiği gibi dosdoğru ol!” meâlindeki âyetin kendisini ihtiyarlattığını söylemiştir (Râzî, XVIII, 71; Hûd sûresinin kardeşleri hakkında bilgi için bk. bu sûrenin girişindeki “Fazileti” başlığı).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 203-205

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ ف۪يهِۜ

 

وَ  atıf harfidir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

مُوسَى  mef’ûlün bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.

الْكِتَابَ  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir.  اخْتَلَفُوا  damme üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ı naib-i fail olup mahallen merfûdur.

اخْتَلَفُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındandır. Sülâsîsi  خلف ’dir.

İftiâl babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. 


 وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَوْلَا  cezmetmeyen şart edatıdır. 

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

كَلِمَةٌ  mübteda olup lafzen merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri,  موجودة  (mevcuttur.) şeklindedir.

سَبَقَتْ  cümlesi  كَلِمَةٌ un sıfatı olarak mahallen merfûdur.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَبَقَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى’dir.

مِنْ رَبِّكَ  car mecruru  كَلِمَةٌ un mahzuf sıfatına müteallıktır.

لَ  harfi  لَوْلَا ’nın cevabının başına gelen rabıtadır. 

قُضِيَ  elif üzere mukadder fetha ile mebni, meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.

بَيْنَهُمْ  mekân zarfı,  قُضِيَ  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 

 وَاِنَّهُمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamiri,  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

ف۪ي شَكٍّ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallıktır.  مِنْهُ  car mecruru  شَكٍّ ’e müteallıktır.

مُر۪يبٍ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ ف۪يهِۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.  قَدْ  ve  لَ  tekid edilmiş cevap cümlesi …وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

اٰتَيْنَا  kelimesindeki  نَا  zamiri Allah’a ait azamet zamiridir.

Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Samerrâî,  Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)

Aynı üslupta gelerek şartın cevabına  فَ  ile atfedilen  فَاخْتُلِفَ ف۪يهِ  cümlesi de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fiil meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.


 وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ 

 

İstînâfa matuf cümle, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart cümlesi;  لَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ  menfi isim cümlesi şeklinde gelerek sübut ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  كَلِمَةٌ ’un haberi mahzuftur. Müspet mazi fiil sıygasındaki  سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ  cümlesi,  كَلِمَةٌ  için sıfattır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimi olarak ıtnâb sanatıdır.

كَلِمَةٌ  lafzındaki tenkir tazim içindir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ  cümlesi  لَوْ ’in cevabıdır.

رَبِّكَ  izafetinde Rabb ismine muzâfun ileyh olan  كُمْ  zamiri şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye “olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi” şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اٰتَيْنَا - رَبِّكَ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.

وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ  (Rabbinden takdir edilmiş bir kelime olmasaydı…) ifadesinde  كَلِمَةٌ kaderden kinayedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

أتى  fiili,  أعطى ’dan farklı olarak, hemzeden dolayı daha çok önemli şeyler ve hikmet gibi manevi olan şeyler için de kullanılır. Mesela zekat  أتى  fiiliyle kullanılır.

لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ  ibaresinde îcâz-ı kasr vardır. Onların başına gelecekler son derece veciz bir şekilde ifade edilmiştir. Îcâz-ı kasr hazif yapılmaksızın az sayıda kelimeyle çok mana ifade etmektir. Yani “lafzın az, mananın çok olmasıdır.”


 وَاِنَّهُمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ

 

İstînâfa matuf cümle,  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelam olan isim cümlesidir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اِنَّ ’nin haberi mahzuftur. 

مُر۪يبٍ  kelimesi,  شَكٍّ  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

لَف۪ي شَكٍّ  ibaresinde istiare vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  شَكٍّ  içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  شَكٍّ  hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Onlardaki şüphenin derecesini etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır.

شَكٍّ  kelimesi, karışık bilgi için kullanıldığı gibi mutlak tereddüt anlamında ve ilmin (kesin bilginin) karşıtı olarak da kullanılır. İşte bundan dolayıdır ki şek, (Onların o konuda hiçbir bilgileri yoktur; sadece zanna uyuyorlar.) ifadesi ile de tekid edilmiştir. Şek, cehalet; ilim ise kesin bilgi olsun veya olmasın, kalbin mutmain olduğu inanç (itikat) olarak da tefsir edilebilir. (Ebüssuûd, Hud Suresi 62)

شَكٍّ ’deki tenvin tahkir içindir.

اخْتُلِفَ  -  شَكٍّ  -  مُر۪يبٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

 
Hûd Sûresi 111. Ayet

وَاِنَّ كُلاًّ لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ اَعْمَالَهُمْۜ اِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ  ...


Şüphesiz Rabbin onların her birine, yaptıklarının karşılığını tastamam verecektir. Şüphesiz Rabbin onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.

وَاِنَّ كُلاًّ لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ اَعْمَالَهُمْۜ 

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كُلاًّ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup lafzen mansubdur.

لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ اَعْمَالَهُمْ  cümlesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَمَّٓا  cahdı-müstağraktır. Fiil-i muzariyi cezm eder. Meczum muzari fiili mahzuftur. Takdiri,  لمّا يوفوا أعمالهم  (işlerini yapmadıklarında) şeklindedir. Ya da mahzuf bir kasemin cevabının başına gelmiştir.

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen tekid harfidir. 

يُوَفِّيَنَّهُمْ  fiilinin sonundaki nun, tekid ifade eden nûn-u sakîledir.  يُوَفِّيَنَّهُمْ  fetha üzere mebni muzari fiildir.

Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

رَبُّكَ  fail olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)


 اِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

مَٓا  müşterek ism-i mevsûlü,  بِ  harfiyle birlikte  خَب۪يرٌ  kelimesine müteallıktır. İsm-i  mevsûlün sılası  يَعْمَلُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

يَعْمَلُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

خَب۪يرٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup lafzen merfûdur.

خَب۪يرٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنَّ كُلاًّ لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ اَعْمَالَهُمْۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, isme isnad olan bu haber cümlesi sübut ifade eder. Faide-i haber inkârî kelam olan isim cümlesidir.

اِنَّ ’nin ismi olan  كُلاًّ  kelimesindeki tenvin muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin mahzuf olduğuna işaret eder. Müsnedün ileyhin izafetle marife olması, veciz ifade kastına matuftur.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ  cümlesi, nefy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ اَعْمَالَهُمْ  cümlesine dahil olan  لَ, mahzuf kasemin cevabının başına gelen lamdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

رَبُّكَ  izafetinde Rabb ismine muzâf olması sebebiyle Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ اَعْمَالَهُمْ  (Rabbin amellerini mutlaka verecek) cümlesinde birinci  لَ  kaseme hazırlık, ikincisi de tekid içindir ya da durum tam tersidir.  مَّا  da ikisini ayırmak içindir. (Beyzâvî)

“Şüphesiz Rabbin herbirinin amellerini onlara tam verecektir.” Bu cümlenin manası şöyledir: “Kimin azabını hemen verir kiminkini de tehir edersem; yine kim peygamberlerimi tasdik eder kim de yalanlarsa şüphesiz onların durumları amellerinin karşılıklarının eksiksiz verilmesi hususunda eşittir.” Dolayısıyla ayet, aynı anda hem bir vaat hem de bir vaîd (korku) ifade etmektedir. Çünkü taatların karşılığını eksiksiz vermek büyük bir vaat, yine günahların karşılığını eksiksiz vermesi de büyük bir vaîddir (korkutma). (Fahreddin er-Râzî)


  اِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir.

إِنَّ  ile tekid edilmiş, isme isnad olan bu haber cümlesi sübut ifade eder. Faide-i haber inkârî kelamdır. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  ismi,  خَب۪يرٌ ’e müteallıktır. Sılası  يَعْمَلُونَ, muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. 

Cümlede car mecrur önemine binaen amili olan habere takdim edilmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خَب۪يرٌ  sıfat-ı müşebbehedir. Mübalağa kalıbıdır. Haberdar olmanın kemalini ifade eder.

اَعْمَالَهُمْۜ  -  يَعْمَلُونَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü'l-acüz ale's-sadr,  اِنَّ  ve  مَّا  harflerinin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

Onların şüphede oldukları zikredildiği için  خَب۪يرٌ  kelimesi gelmiştir. Çünkü şüphede olmak kalbî bir durumdur. Dolayısıyla haberdar olmaya ihtiyaç gösterir. Haberdar olmak, işin iç yüzünü bilmeyi ifade eder.  خَب۪يرٌ, “işin iç yüzünü bilen kişi” demektir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 3, s. 350)

“O, onların  yaptıklarından hakkıyla haberdardır.” cümlesi, vaat ve vaîd için bir tekiddir. Çünkü Cenab-ı Hakk bütün malumatı (her şeyi) bildiğine göre taatların ve masiyetlerin miktarını da bilir. Böylece, her amele uygun düşen cezayı da bilir. O zaman da hiçbir hak ve karşılık zayi olmaz. İşte bu, çok güzel bir izahtır. (Fahreddin er-Râzî)

اِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ  cümlesi konunun tam olarak anlaşılabilmesi(tevfiye) için hem istînâf hem ta’lil cümlesi olarak gelmiştir. Çünkü karşılığı verilecek olan amelleri tamamen kuşatacak bir ilim; verilen karşılığın yapılan amellere mutlak manada uyuşmasını gerektirir. (Âşûr) 

Bu Ayetteki Yedi Tekid Unsuru: Bir faziletli zatın şöyle dediğini duydum: “Allah Teâlâ bu ayet-i kerimede, müstehak olan herkese hak ettiği şeyi tam olarak vereceğini haber verince bu ayette yedi çeşit tekid kullanılmıştır:

1. Tekid için kullanılan  اِنَّ  edatı

2. Yine tekid için kullanılan  كُلًّ  kelimesi

3.  اِنَّ  edatının haberinin başına gelen ve tekid ifade eden lâm

4.  لَمَّا daki  مَا  edatı. Çünkü biz onun, Ferrâ'nın görüşüne göre, bir mevsûlle olduğunu söyledik

5. Mahzuf bir kasem. Çünkü sözün takdiri, “Allah'a yemin olsun ki Allah onların herbirinin amellerini onlara tam verecektir.” şeklindedir.

6.  Kasemin cevabının başına gelmiş olan, ikinci lâm

7.  لَيُوَفِّيَنَّهُمْ  cümlesindeki şeddeli te'kid nûnu. İşte bu tek ifadedeki, te'kid için olan yedi lafzın tamamı, Rububiyet ve ubûdiyet işinin ancak ba's (öldükten sonra dirilme), Kıyamet, haşir ve neşir ile tamam olacağına delalet etmektedir. Cenab-ı Hak bunun peşinden, “O, onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.” buyurmuştur ki bu, en ileri tekid unsurlarındandır. (Fahreddin er-Râzî)


Hûd Sûresi 112. Ayet

فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطْغَوْاۜ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ  ...


Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.

فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطْغَوْاۜ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir.  اسْتَقِمْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

كَ  harf-i cerdir.  مَا  müşterek ism-i mevsûl,  كَ  harf-i ceriyle birlikte mahzuf mef’ûlün mutlaka müteallıktır. İsm-i mevsûlün sılası  اُمِرْتَ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اُمِرْتَ  sükun üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi  وَ ’la  اسْتَقِمْ ’deki faile matuf olup mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası  تَابَ مَعَكَ dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.

Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

و : Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَابَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

مَعَ  mekân zarfı,  تَابَ  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  

تَطْغَوْا  fiili  ن un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

اسْتَقِمْ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’al babındandır. Sülâsîsi  قوم ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.


اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

مَٓا  müşterek ism-i mevsûlu,  بِ  harfiyle birlikte  بَص۪يرٌ  kelimesine müteallıktır. İsm-i  mevsûlün sılası  تَعْمَلُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

تَعْمَلُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

بَص۪يرٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup lafzen merfûdur.

بَص۪يرٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ 

 

فَ  istînâfiyyedir. Ayetin ilk cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: 

- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.

- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)

Bu emrin  فَ  harfiyle öncesine bağlanması şu anlamı ifade eder: Sen her hususta doğruluk ile emrolunmuş bulunuyorsun. Ve senin, her işte Kur'an'da emrolunduğun gibi sırat-ı müstakim üzere tam bir doğrulukla hareket etmen ve her hususta aldığın vahye uyman, Kur'an ahlakı ve ahkâmı uyarınca hareket edip bilfiil canlı bir doğruluk örneği olman gerekmektedir ki hakkında hiçbir şüpheye ve tereddüde yer kalmayacaktır. Doğruluğun ve dürüstlüğün senin peygamberliğine ve başarılı olmana en büyük delil ve belge olacaktır. Bundan dolayı sen, sana karşı çıkanların laflarına bakma, onları Allah'a havale et de gerek müminlerle müşterek olan inanç ve amele ilişkin genel görevlerinde, gerek özellikle peygamberlik görevleriyle ilgili olarak yalnızca sana ait olan özel görevlerinde tam emrolunduğun gibi hakkıyla doğru ol, doğruluktan ayrılma! (Elmalılı)  

كَ  teşbih harfidir. Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredildiği için de mufassaldır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası olan  اُمِرْتَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelmiş haberî isnaddır. 

فَاسْتَقِمْ  fiilinin failine matuf olan, merfû mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası  تَابَ مَعَكَ, mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Allah Teâlâ tevhid ve peygamberlikte ihtilaf edenlerin durumunu açıklayıp da vaat ve tehdit hakkında uzun uzadıya bilgi verince Resulullah’a (s.a.) da açıklanan bu hususlara uymasını emrettiği gibi doğru olmasını da emretti. Bu, akaidde doğruluğu içine aldığı gibi amellerde doğruluğu da içine alır ki bunlar vahyi tebliğ etmek, şer’i hükümleri indirildiği gibi açıklamak ve ibadet vazifelerini hukuksuzluğa varacak şekilde ifrat ve tefrite kaçmadan yerine getirmek gibi gayet zor şeylerdir. Bunun içindir ki Efendimiz (s.a.), “Beni Hud Suresi kocattı.” buyurmuştur. (Beyzâvî)

Peygambere emredildiği gibi dosdoğru olmak teşbihinin manası, ona emredilen diğer şeyler için dosdoğru olması gibidir. Bu; tıpkısı olmak şeklindeki tafsilatı açısından mücmeli mufassala benzetmektir.  ك  harfi “Olduğun gibi ol!” manasındaki  كُنْ كَما أنْتَ  sözündeki gibi  عَلى  manasındadır. (Âşûr)

مَنْ تَابَ  (tövbe eden) terkibinden kastedilen müminlerdir. Çünkü iman şirkten tövbe etmektir.  مَعَكَ  izafeti  تَابَ ’den haldir,  تَابَ ’ye müteallık değildir. Çünkü Nebi (s.a.) müşriklerden olmamıştır. (Âşûr)

O halde ey Peygamberim! Seninle beraber tövbe edenlerle birlikte sana emredildiği gibi dosdoğru ol!” ilahi emri, aslî olsun, ferdî olsun bütün hükümlerin güzelliklerini, nazarî olsun, amelî olsun bütün kâmil davranışları ve ne kadar çetin de olsa bunları başarmayı kapsamaktadır. İşte bundan dolayıdır ki Allah'ın Resulü, “Hud Suresi Beni ihtiyarlattı.” demiştir. Allah'ın Resulü ile beraber tövbe etmiş olanlardan maksat, şirk ve küfürden tövbe edip de imanda Allah'ın Resulüne iştirak edenler demektir; buradaki beraberlikten kastedilen budur. (Ebüssuûd)

وَلَا تَطْغَوْا  “Aşırı gitmeyin.” buyurmuştur. Masdar olan tuğyan, haddi ve ölçüyü, sınırı aşmak anlamındadır. İbni Abbas “Allah Teâlâ bununla ‘Allah'a boyun eğin; hiç kimseye karşı kibirlenmeyin.’ manasını kastetmiştir.” demiştir. Yine bunun, “Kur'an hakkında haddi aşıp da onun haramını helal, helalini da haram kılmayın.” veya “Size emrolunan şeylerde haddi aşmayın ve sınırları tecavüz etmeyin.” yahut “Allah size büyük nimetler inam ettiğinde, O'na şükür ve boyun eğme yolundan sapmayın.” manalarında olduğu da söylenmiştir. Evlâ olanı, bütün bu manaların ayete dahil olduğudur. (Fahreddin er-Râzî)


 وَلَا تَطْغَوْاۜ

 

وَ ’la istînâfa atfedilen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

تَطْغَوْا - اسْتَقِمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

تَطْغَوْا  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

“Haddi tecavüz etmeyin.” ifadesi, emri ağırlaştırmak veya diğer müminlerin halini, Allah Resulünün haline dahil etmek içindir. (Ebüssuûd)


اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir.

إِنَّ  ile tekid edilmiş, isme isnad olan bu haber cümlesi sübut ifade eder. Faide-i haber inkârî kelamdır. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan  مَا  ismi,  بَص۪يرٌ ’e müteallıktır. Sılası  تَعْمَلُونَ, muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. 

تَعْمَلُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Cümlede car mecrur önemine binaen amili olan habere takdim edilmiştir.

Önceki ayetteki  بِمَا يَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ  cümlesi bu ayetteki  بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ  cümlesiyle mukabele oluşturmuştur.

Ayetin son cümlesi ufak değişikliklerle başka surelerde de mevcuttur. Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

اسْتَقِمْ - لَا تَطْغَوْا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

بَص۪يرٌ  önceki ayetteki  خَب۪يرٌ  gibi sıfat-ı müşebbehedir. Mübalağa kalıbıdır. Her şeyi görüyor olmanın bizim takdir edemeyeceğimiz sınırlarda olduğunu ifade eder.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri  Ahkaf Suresi 28)

إنَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ cümlesi isti’nafi cümle olup taşkınlıklarını gizleyen kişiyi sakındırmak içindir. Nitekim Allah Teâlâ müslümanların yaptıkları (gizli-açık) tüm amellere muttalidir. İşte tam da bu sebeple diğer tüm Esma-ül Hüsna içerisinden, kesin ve apaçık bir bilgiye, kuvvetli bir ilme delalet ettiği için  بَصِيرٌ sıfatı tercih olunmuştur. (Âşûr)


Hûd Sûresi 113. Ayet

وَلَا تَرْكَـنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ  ...


Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.

Zulüm“din ve ahlâk kanunlarıyla belirlenen sınırları aşmak, adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine aykırı davranmak” demektir. Kur’an’da zulüm, biri itikad diğeri ahlâk alanlarıyla ilgili olmak üzere iki ayrı anlamda kullanılmaktadır. Birinci alanda genellikle “şirk, inkâr, günahkârlık, Allah’ın koyduğu kuralları, sınırları çiğneme ve aşma” mânalarını ifade eder. Buna göre şirk büyük bir zulümdür (Lokmân 31/13); Allah’ın kanunlarını çiğneyenler zalimlerdir; kâfirler zalimlerin kendileridir (Bakara 2/229, 254). Ahlâk alanında ise “haddi aşmak, başkasının hakkını ihlâl etmek, başkasına zarar vermek” anlamını ifade eder. Bu davranışları sergileyene de zalim denir. Yüce Allah, zulmün her türlüsünü haram kılmış, müslüman-kâfir ayırımı yapmaksızın zalimlere eğilim gösterilmemesini, yaptıkları kötülüklerin hoş karşılanmamasını ve onların yanında yer alınmamasını emretmiştir. İslâm’ın genel bir kuralı olarak Allah ve resulünün emrine uygun davranmayan kimsenin yanında yer alınmaz ve böyle bir âmirin dahi emrine itaat edilmez (Buhârî, “Ahkâm”, 4, “Megåzî”, 59). Şevkânî zalim devlet yöneticisinin emrinde görev alma meselesini genişçe tartıştıktan sonra özet olarak, zalimle oturup kalkmaya ve onun emrinde görev almaya mecbur kalan kimsenin sözlerini, yaptıklarını ve yapmadıklarını dinin koyduğu kriterlerle ölçmesini, bu kriterlere uygun hareket edemediği takdirde mümkünse hemen zalimden uzaklaşmasını tavsiye etmektedir (II, 601-603; âmire [ülü’l-emr] itaat konusunda bilgi için bk. Nisâ 4/59).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 205

وَلَا تَرْكَـنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.

Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

و : Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  

تَرْكَـنُٓوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl,  اِلَى  harf-i ceriyle birlikte  تَرْكَـنُٓوا  fiiline müteallıktır. İsm-i mevsûlün sılası  ظَلَمُوا dur. Îrabdan mahalli yoktur.

ظَلَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

فَ ; sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çevirir.

Fiili muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan  حَتّٰٓى ’dan sonra, 2) Atıf olan  اَوْ’den sonra, 3) Lam-ı cuhûddan sonra, 4) Lam-ı ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı  maiyye (وَ)’den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada sebep fe (فَ)’sinden sonra geldiği için gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri, لا يكن منكم ركون إلى الذين ظلموا فمسّ النار لكم  (Sizden kimse zülmedenlere meyletmesin, yoksa size ateş-cehennem dokunur.) şeklindedir.

تَمَسَّكُمُ  mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

النَّارُ  fail olup lafzen merfûdur. 

 

 وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

 

Cümle  تَمَسَّكُمُ ’deki hitap zamirinin hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).

Burada hal isim cümlesi olarak gelmiştir. Hal menfi (olumsuz) isim cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına “و” gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere müteallıktır.

مِنْ دُونِ  car mecruru  اَوْلِيَٓاءَ ’nin mahzuf haline veya mahzuf habere müteallıktır.  اللّٰهِ lafza-i celâli muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  اَوْلِيَٓاءَ  fetha ile mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiye, baz, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel-karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْلِيَٓاءَ  kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdûde olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.

İsimler îrab harekelerinin hepsini alıp almama bakımından ikiye ayrılır:

1. Munsarif isimler: Tenvini ve îrab harekelerinin hepsini gerektiği durumlarda alabilen isimlerdir. Yani ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde kesrayı alırlar.

2. Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir.

Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Arapçada bazı isimlerin birtakım özellikleri ve illetleri vardır. Bir ismin munsarif olmasını engelleyen dokuz illet vardır. Bu dokuz illetten ikisi her ne zaman bir isimde bir araya gelse artık o isim gayri munsarif olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ  hem zaman açısından hem de rütbe (bir mertebeden bir mertebeye geçiştir.)  açısından terahi ifade eder. (Âşûr)

ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ  edatı mertebe açısından terahi manasınadır. Yani; aralıklarla, zaman içinde serpiştirilerek peyderpey olabilecek durumları bildirmektedir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُنْظَرُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla meçhul mebni muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olup mahallen merfûdur.

وَلَا تَرْكَـنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ 

 

وَ  atıf harfidir. Cümle, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: 

- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.

- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)

Mecrur mahaldeki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ nin sılası olan mazi fiil sıygasındaki  ظَلَمُوا  cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil hudûs, sebat, temekkün ve istikrar ifade eder.

فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ  cümlesine dahil olan  فَ, fa-i sebebiyyedir. Akabindeki muzari fiil sıygasındaki cümle masdar teviliyle kelamın öncesinden anlaşılan manaya matuftur.

فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ  şeklindeki ateşin dokunması ifadesi, aklî mecazdır.

النَّارُۙ, cehennem azabından kinayedir.

Önceki ayetteki müfred muhatap zamirinden bu cümlede cemi muhatap zamire iltifat vardır.

Burada zulme meyletmekten bahsedilmiş fakat zulme ortak olmak ifade edilmemiştir. Bunun mukabili olarak da ateşe atılmak değil, ateşin dokunuşunun zikredilmesinde latif bir uyum bulunmaktadır. (İbnİ Ebi’l İṣba‘, Bedî‘u’l Kur’an, s. 78)

Terim olarak “i’tilâfu’l-lafz ma‘al-ma‘nâ”; mana sert olduğu zaman lafzın da kaba olması, mana yumuşak olduğu zaman lafzın da ince/zarif olması, mana garîb olduğu zaman lafzın da garîb olması demektir. Başka bir deyişle övünme ve teşvik için açık lafızların ve güçlü ibarelerin seçilmesi, övgü ve aşk için ince/zarif kelimelerin ve yumuşak ibarelerin tercih edilmesidir.

Zalimlere ve onlara meyledenlere aynı ceza verilmez. Allah Teâlâ bu ayet-i kerimede zalimlere meyletmeyi nehyetmiş ve bu kişilere ceza verileceğini belirtmiştir. Tabi bu ceza yanmak değil, ateşin dokunmasıdır. Ateşin yakmasıyla dokunması bir değildir. Bunun için dokunma fiili tercih edilmiştir. Her ne kadar dokunmak fiili mecazen azapla yok etmek anlamına gelse ve dokunan şeyin azabının kişi tarafından hissettiği ilk duyguyu ifade ediyor olsa da burada hakiki manada kullanılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

رْكَـنُٓ, az bir meyli ifade eder. Yani “Zulmedenlere azıcık bile meyletmeyin.” demektir. Burada zalimler,  اِلَى الظالمين  (zalimlere) şeklinde isimle değil de  اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا  (zulmedenlere) denilmek suretiyle, “Zulüm onlarda sabit bir vasıf haline gelmemiş olsa bile yani kendilerinden bir kere bile zulüm vaki olmuş olsa onlara meyletmeyin.” manasını ifade etmiştir. Bu üslup zalimlere dalkavukluğu yasaklamada etkili bir üsluptur. Bir kere bile zulüm işlemiş kişilere azıcık bir meyl bile yasaklandıysa, zulmü sabit bir vasıf haline getiren kişilerin durumu nasıl olur?! Ya bu zalimleri yüceltmek, onları arkadaş edinmek, onlarla karışmak, onları dost edinmek nasıl olur?! (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 3, s. 353)

"Zulmedenlere de meyletmeyin; sonra size ateş dokunur.” cümlesi, zulmü yasaklamak ve ondan dolayı tehdit etmek hususunda tasavvur edilebilecek mükemmeliyetin en yüksek zirvesindedir.

Bu hitabın Allah'ın Resulüne ve O’nunla beraber olan Müslümanlara yapılmış olması, adaletten ibaret olan istikamet üzerinde sebat etmelerini temin etmek içindir. Zira ifrat ve tefritten birine meyletmek, kendi nefsine veya başkasına zulümdür. (Ebüssuûd)

الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا  ifadesi, kendisinden mutlak olarak zulüm denebilecek bir şeyin vaki olduğu kişiler için kullanılır. Bu mana kastedildiği zaman  اِلَى الظالمين  (zalimlere) denmez. (Rûhu'l Me‘ânî, XII/154; Bahru'l Muhît, V/269)

لَا تَرْكَـنُٓوا  fiiliyle  تَمَسَّكُمُ  fiilinin tercih edilmesinde mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

تَرْكَـنُٓوا  -  ظَلَمُوا  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)


 وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

 

Cümle,  تَمَسَّكُمُ deki hitap zamirinin halidir. Menfi isim cümlesi formunda gelmiş faide-i haber inkârî kelamdır.

Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مَا لَكُمْ  mahzuf habere müteallıktır. Zaid  مِنْ  harfinin dahil olduğu  اَوْلِيَٓاءَ  muahhar mübtedadır. 

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, olumsuz isim cümlesi ve zaid harfler sebebiyle tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

دُونِ اللّٰهِ  izafeti, kısa yoldan izah ve gayrıyı tahkir içindir.

ثُمّ  ile  مَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesine  atfedilen  لَا تُنْصَرُونَ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ظَلَمُوا - تُنْصَرُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı sanatı vardır.

Burada,  مِنْ ولِيَٓ  (velîden) değil,  مِنْ اَوْلِيَٓاءَ  (evliyadan/velilerden) buyurularak, çoğul ifade kullanılmıştır. Bunun sebebi, zalimler için de çoğul ifadenin gelmiş olmasıdır. İstiğrak yoluyla Allah'tan başka bir dostun bulunmadığına delalet etmek için, istiğrak ifade eden  مِنْ  harfi gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Tefsir, c. 3, s. 353)

ثُمَّ  edatı onlara yardımın uzak olduğunu gösterir, çünkü onlara azap edeceğini va’detmiş ve azabı vacip kılmıştır. وَ ’ın uzak görmek için  فَ  yerine konulmuş olması da caizdir, çünkü onlara azap edeceğini ve başkasının da onlara yardım edemeyeceğini açıklayınca onlara hiç yardım etmeyeceği sonucuna varılmıştır. (Beyzâvî)

ثُمَّ ibaresi burada rütbeten terahi sağlar. Yani mana olarak; “Size yardım edebilecek, sizden ateş azabını hafifletebilecek veya sizi oradan çıkarabilecek hiç bir kimse bulamayacaksınız.” anlamındadır. (Âşûr)

تُنْصَرُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)


Hûd Sûresi 114. Ayet

وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِنَ الَّيْلِۜ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِۜ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِر۪ينَۚ  ...


(Ey Muhammed!) Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.

Gündüz, “tan yerinin ağarmaya başladığı andan güneşin batmasına kadar geçen süre” demektir. Gece ise “güneşin battığı andan başlayıp tan yerinin ağarmasına kadar geçen süre”yi ifade eder. Gündüzün iki tarafından maksat, geceyle birleşen iki tarafı, yani başı ve sonu olup tan yerinin ağardığı ve güneşin battığı zamanlardır. Buna göre gündüzün iki tarafında kılınması emredilen namazlardan biri sabah namazıdır; diğeri ise güneş batmadan önceki kısım (taraf) olarak alındığında öğle ve ikindi, battıktan sonraki taraf olarak alındığında akşam ve yatsı olarak yorumlanmıştır. “Gündüze yakın saatler” diye tercüme ettiğimiz zülef kelimesi ise zülfenin çoğulu olup gecenin gündüze yakın olan ilk saatlerini ifade eder; bu saatlerde kılınması emredilen namaz da yatsı namazıdır. Âyette namazın şekli ve zamanı belirlenmediği için âyet, vakti detaylı olarak tanımlamadan işaret edilen zamanlarda namaz kılmanın önemini vurgulamaktadır (Şevkânî, II, 603). Bu âyetin bütün farz namazların vakitlerini belirlediği kanaatinde olanlar da vardır (bk. Elmalılı, IV, 2831). 
 Namaz vakitlerini ve şeklini mütevâtir sünnet açıklamıştır. Hz. Peygamber’in uygulamalarına göre farz namazların vakitleri şöyledir: Sabah namazının vakti tan yerinin ağarmasıyla başlar, güneş doğuncaya kadar devam eder; öğle namazının vakti gün ortasından hemen sonra başlar, eşyanın gölgesi kendinin bir veya iki misli oluncaya kadar sürer; ikindi namazının vakti öğle vaktinin sona erdiği andan başlar, güneş batıncaya kadar devam eder; akşam namazının vakti güneş batınca başlar, batı tarafındaki kırmızı veya beyaz şafak kayboluncaya kadar devam eder; yatsı namazının vakti ise şafak kaybolduktan sonra başlar, tan yeri ağarıncaya kadar devam eder; vitir namazının vakti yatsı ile aynı olup yatsı namazını müteakip kılınır. Âyet, kötülüklerin ortadan kalkması veya bağışlanması için ibadetlerle iyiliklerin çokça yapılmasının gereğine işaret etmektedir. Bunların başında da namaz gelir (Ankebût 29/45). Âyetin son cümlesi yukarıdaki emir ve yasakların Kur’an’ın hidayetinden yüz çevirenler için değil, ona yönelenler için güzel bir öğüt olduğunu ifade buyurmaktadır. 115. âyet Hz. Peygamber’in şahsında bütün insanlara hitap ederek yukarıda geçen ilâhî emir ve yasakları yerine getiren kimselerin bazı sıkıntılarla karşılaşacağına işaret etmekte ve sabretmeyi öğütlemektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 205-206

Resul-i Ekrem (sav) beş vakit namazın farz olduğunu defalarca söylemiştir:” Cebrail geldi, bana imam oldu , onunla birlikte namaz kıldım, sonra onunla bir daha namaz kıldım “ diye beş vakit namazı parmağıyla sayarak göstermiştir.
(Buhari, Bed’ü’l-halk 6, Mevakit 1; Müslim, Mesâcid 167)

Muâz ibni Cebel’i Yemen’e gönderirken ona “ Allah’ın kendilerine günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir “ demiştir.
(Buhâri, Zekat 41,63, Megazi 60, Tevhid 1; Müslim ,Îman 29,31)

“Büyük günahdan sakınıldığı sürece , beş vakit namaz ile iki cuma ve iki ramazan , bunların aralarındaki zaman diliminde işlenecek günahlara kefaret olur”
(Müslim, Tahâret 14,16)

Peygamber Efendimiz, abdestte yıkanması gereken uzuvları üçer defa yıkamak sûretiyle güzelce abdest alan , gönlünden bir şey geçirmeden iki rekat namaz kılan kimsenin geçmiş günahlarının bağışlanacağını da müjdelemiştir.
(Buhâri, vudû’ 24, 28; Müslim ,Tahâret 3,4)
زلف Zelefe : زُلْفَة derece, konum, mertebe ile itibar ve pâyedir. Bir başka görüşe göre azabın menzilesi hakkında kullanılması ise beşâret /müjde gibi lafızların da tahkir amacıyla kullanımına benzer. زُلْفَى itibar ve paye demektir. İf’al babındaki أزْلَفَ fiili ise paye/itibar verdi/yaklaştırdı manalarına gelir. Müzdelife gecesi için özellikle bu ismin verilmesi (مُزْدَلِفَة) insanların bu gecede Arafat’tan inerek Mina’ya yakın olmalarıdır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 10 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Müzdelife ve zülüftür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِنَ الَّيْلِۜ

 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.

Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

و : Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  اَقِمِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir.

الصَّلٰوةَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  طَرَفَيِ  zaman zarfı,  اَقِمِ  fiiline müteallıktır. 

النَّهَارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

زُلَفاً  kelimesi atıf harfi  وَ la  طَرَفَيِ ye matuftur.  مِنَ الَّيْلِ  car mecruru  زُلَفاً in mahzuf sıfatına müteallıktır.

اَقِمِ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  قوم ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

  

اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِۜ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

الْحَسَنَاتِ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup kesra ile mansubdur. Cemi müennes salim kelimeler fetha yerine kesra alırlar.

يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِ  fiili,  اِنَّ ’nin haberi olup mahallen merfûdur.  يُذْهِبْنَ  fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur.

السَّيِّـَٔاتِ  mef’ûlün bih olup kesra ile mansubtur. Cemi müennes salim kelimeler fetha  yerine kesra alırlar.


ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِر۪ينَۚ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

ذِكْرٰى  haber olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksûr isimdir. Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi  ى  olan isimlere maksûr isimler denir. Maksûr isimler genellikle  ى  ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere elif-i maksûre denir.  اَلْفَتَى - اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. Burada  ذِكْرٰى  kelimesi maksûr isim olduğu için takdiri îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلذَّاكِر۪ينَ  car mecruru  ذِكْرٰى ya müteallıktır. Cer alameti  ي dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

لِلذَّاكِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  ذكر  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِنَ الَّيْلِۜ

 

Cümle önceki ayetteki emir cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: 

- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.

- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)

Emirler görünüşte müfred olarak yalnızca Hz. Peygambere hitadendir, oysa mana itibarıyla umuma yani bütün ümmete aittir. Nehiylerde ise “azmayın” ve “Zulmedenlere arka vermeyin.” diye yalnızca ümmete yöneltilmiştir. Ne ince ne zarif bir ifade tarzıdır ki hayırlı olan fiillerde Hz. Peygamber muhatap tutulmuş da ümmete ondan sirayet ettirilmiştir. Sakınca teşkil eden işlerden, yasaklanmış fiillerden nehye gelince de Hz. Peygambere hitaptan çekinilip ümmete geçilmiş ve bunun Peygambere ancak ümmeti dolayısıyla zımnen bir ilişkisi bulunduğu anlatılmıştır. Ve Hz. Peygamberin şahsı bu gibi işlerden uzak tutulmuştur. Çünkü usul ilminde beyan olunduğu üzere, bir fiilden nehiy, o fiilin muhataptan sadır olması düşünülür ve tasavvur edilir olmasına bağlıdır. Vukuu ihtimali olmayan fiil nehyedilmez. Bundan dolayı nehiylerin Peygambere yöneltilmeyip de ümmete yöneltilmesi ve ümmetin muhatap kabul edilmesi, bu gibi işlerin Hz. Peygamber hakkında asla düşünülemeyeceği ve ihtimal dahilinde bile olmadığı gerçeğini ortaya koyar. Şu halde Hz. Peygambere verilen doğruluk emrinin, doğrulukta devam ve sebat etmesini temin demek olduğunu ve fakat buna rağmen ümmette doğruluktan ayrılmanın ve zalimlere meyil etmenin yine de mümkün ve muhtemel bulunduğunu ihtar vardır. Ve işte Hz.  Peygambere, “Hud Suresi Beni kocattı.” dedirten de ayetin bu ince belâgatı ile ümmetin doğruluktan sapma tehlikesinin bulunmasıdır.”Düşünmeyi bilenlere bir hatırlatmadır.” (Elmalılı)

Bil ki Allah Teâlâ, Hz. Peygambere dosdoğru olmayı emredince bunun peşinden namaz emrini getirdi. Bu, Allah'a imandan sonra ibadetlerin en büyüğünün namaz olduğuna delalet eder. (Fahreddin er-Râzî)

Ayetin ilk cümlesi 5 vakit namaza işaret eder. Çünkü  زُلَفاً  kelimesi çoğul olduğu için 3 vakti ifade eder. Çoğul kelime en az üç sayısını ifade eder. Bunun için gece kılınan üç namaz (akşam, yatsı ve sabah namazları) bu kelimeyle ifade edilmiştir.

Namazın arkasından “Muhakkak ki iyilikler kötülükleri giderir.” buyurulmuştur. Bu manada şöyle bir hadis-i şerif de vardır. Vakit namazları, aralarda işlenen küçük günahlara kefarettir. Bu hadis, bir anlamda bu ayetin açıklamasıdır.

النَّهَارِ - الَّيْلِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab vardır.

زُلَفاً ’in tenkiri, nev ifade eder. 


  اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

إِنَّ  ile tekid edilmiş, isme isnad olan bu haber cümlesi sübut ifade eder. Faide-i haber inkârî kelamdır. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.

اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِۜ  cümlesi, namazların ikamesi emrinin illetini belirtme siyakında gelmiştir. اِنَّ  harfiyle cümle tekid edilmiştir. Bu tekid, konuya verilen öneme ve verilen haberin gerçekliğine işaret eder. Bunun yanı sıra اِنَّ  harfi ta’lil ve tefri’ manaları da içerir. Buradaki ta’lil, Allah’ın kötülükleri giderici olarak iyilikleri varettiğini bildirici nitelikte olup tüm iyilik sahiplerine işaret eder. Sebep, illetli olan şeyden daha genel olur. Bunun yanında çoğul kelimenin elif-lam ile marife oluşu umum ifade eder. (Âşûr)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْحَسَنَاتِ - السَّيِّـَٔاتِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Burada  تذهب  değil de  يذهبن  buyurularak, az bile olsa güzelliklerin kötülükleri giderdiği beyan edilmiştir. Eğer  تذهب  buyurulsaydı, güzelliklerin ancak çok olduğu vakit kötülükleri giderdiğine delalet ederdi. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 3, s. 355)


ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِر۪ينَۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi işaret edilene dikkat çekmek ve önemini vurgulamak içindir. Ayrıca tazim ve tecessüm ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kamil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşarun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ذِكْرٰى -  لِلذَّاكِر۪ينَ  arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Günahın imana zarar vermeyeceğini söyleyenler, bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: “Çünkü iman, hasenatın (iyiliklerin) en kıymetlisi, en yücesi ve en efdalidir. Ayet, hasenatın seyyiatı (kötülükleri-günahları) giderip temizlediğine delalet etmektedir. Hasenatın en yücesi olan iman, isyanın en ilerisini teşkil eden küfrü bertaraf eden bir derecedir. Dolayısıyla onun, derece bakımından en aşağıda olan günahlara, haydi haydi gücü yeter. Dolayısıyla bu, bütün ikâbı (azabı) gidermeyi olmasa bile, devamlı ve ebedî azabı gidermeyi ifade eder.” (Fahreddin er-Râzî)


Hûd Sûresi 115. Ayet

وَاصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ  ...


Sabret! Çünkü, Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.

وَاصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  اصْبِرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت dir.

فَ  ta’liliyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâli,  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.

لَا يُض۪يعُ  cümlesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُض۪يعُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

اَجْرَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  الْمُحْسِن۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ي  harfidir. Çünkü cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.

الْمُحْسِن۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُض۪يعُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  ضيع ’dir. İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerred manasını ifade eder.

وَاصْبِرْ 

 

وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ  cümlesine matuf olup emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İki cümle arasında inşâî olma bakımından mutabakat vardır.

وَاصْبِرْ  emri; taatları yapmaya ve isyanlardan kaçmaya,  فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ (Şüphesiz Allah iyilik edenlerin mükafatını zayi etmez.) cümlesinde zamir kullanıp  اَجْرُهُمْ  denilecek yerde açık olarak  الْمُحْسِن۪ينَ  buyurulması; namazın ihsan (iyilik, güzellik) olduğuna delil olması ve ihlas olmazsa o ikisine önem verilmeyeceği manasına ima içindir. (Beyzâvî)

وَاصْبِرْ  (sabret) sözü, mükellef olduğu meşakkate sabretmesini emreder. Emrolunduğu gibi istikamet üzere olmakla, namazı ikame etmek ve benzeri taatler ve yasaklar konusunda sabretmesi kasdedilmiştir. Sabır gerektiren bütün durumları kapsamlı olarak ifade etmek için sabretme emri mutlak olarak gelmiştir.  (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 3, s. 355)

فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ

 

فَ  ta’liliyyedir.

Cümle, isim cümlesi formunda faide-i haber inkârî kelamdır.  اِنَّ  ile tekid edilmiştir.

Cümlenin müsnedi menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Müsnedün ileyhin, lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve kalplerde haşyet uyandırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde muhabbet ve mehabet duygularını artırmak için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr, 1)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

“Allah onların ecrini zayi etmez.” değil, “Muhsinlerin ecrini zayi etmez.” denmesi, idmâc yoluyla şehit olmasa da tüm muhsinlerin ecir alacağını gösterir. 

Muhsin, çalışıp karşılığında ücret alan biri yerine konulmuştur.  

Allah Teâlâ,  فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ  (Doğrusu Allah muhsinlerin mükâfatını zayi etmez.) buyurarak mutlak bir mana ifade etmiş ve her muhsini ve bunu yapan herkesi kapsayan bir üslup kullanmıştır. Böylece bu fiili yapan veya ister bu fiili, ister ihsan kapsamında bir başka fiili yapan olsun her muhsini bu mananın içine dahil etmiştir. Rûhu'l Me‘ânî'de şöyle yazılıdır: “Bu sıfatı taşıyan herkesi umumi olarak kapsayan bir mana ifade etmesi için zamir zikredilmemiştir. Bu cümle, sabır emrinin sebebini bildirir.” (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 3, s. 355)

Ayette,  لَا يُض۪يعُ  (zayi etmez) ifadesi kullanılmış. Halbuki Allah'ın amellerin mükâfatını vermemesi, hakikatte onu zayi etmek değildir. Nasıl zayi etmek olur ki ameller, mükâfatı zorunlu olarak gerektiren değildir ki onu vermemesi zayi etmek olsun. Böyle iken zayi etmek ifadesinin kullanılması, bunun, Allah'tan sadır olması imkânsız olan çirkinlikler olarak tasvir edilmesi ve mükâfat vermeyi, O’na vacip olan şeyler gibi gösterilmek suretiyle Allah'ın bundan son derece nezih olduğunu beyan etmek içindir.

Bu cümle, sabır emrinin illetini beyan etmektedir. Bu kelam işaret ediyor ki zikredilen şeylere sabretmek de iyilik kabilindendir. (Ebüssuûd)

Hitabın Nebi’ye (s.a.) yöneltilmesi onu yüceltmek (övmek) içindir.  فَإنَّ اللَّهَ لا يُضِيعُ أجْرَ المُحْسِنِينَ  sözünün karinesiyle O (peygamber) ve ümmeti kastedilmiştir. (Âşûr)

Tekid harfi olan  إِنَّ, habere dikkat çekmek için getirilmiştir. (Âşûr) 

الثَّوابُ  kelimesi, amellerin karşılığında ve vadolunan şey olarak kişiye verildiğinden dolayı mükafat (أجْر)  olarak isimlendirilmiştir. Bu yüzden sevap (الثَّوابُ), mükâfata (الأجْرَ) benzetilmiştir. (Âşûr)


Hûd Sûresi 116. Ayet

فَلَوْلَا كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِنْ قَبْلِكُمْ اُو۬لُوا بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الْاَرْضِ اِلَّا قَل۪يلاً مِمَّنْ اَنْجَيْنَا مِنْهُمْۚ وَاتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَٓا اُتْرِفُوا ف۪يهِ وَكَانُوا مُجْرِم۪ينَ  ...


Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya! Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı. Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve günahkâr kimseler oldular.

Bu âyetlerde sûrenin bir özeti yapılmakta, sûrede helâk olduğu bildirilen kavimlerin helâk oluş sebepleri genel olarak ifade edilmekte ve kötülüklerin yok olması için toplumda fazilet sahibi kimselerin çoğalması ve bunların kötülükleri önlemeye çalışmasının gereğine işaret edilmektedir. 116. âyet Hz. Peygamber’den önceki nesiller içerisinde yeryüzünde kötülükleri önleyecek erdemli ve birikimli kimselerin az olduğunu haber vermektedir. Kötülüğün yaygınlaştığı toplumlarda ahlâkî endişelere yer vermeyen çoğunluk, refahın getirdiği şımarıklıkla zevklerinin peşine düşerek günaha gömülmüşlerdi. Sonuçta sûrenin başından beri görüldüğü üzere Allah’ın gazabını hak eden birçok kavim çeşitli felâketlerle yok olup gitti. Onların bu duruma düşmeleri Allah’ın zulmü değil kendi davranışlarının bir sonucudur. Çünkü Allah kötülüklerden vazgeçip durumlarını düzeltmeye çalışanları helâk etmez. Onlar inançlarını ıslah etmek, durumlarını düzeltmek maksadıyla gönderilen peygamberleri tanımadılar, kendilerine verilen fırsatı değerlendirmediler; haksızlık ve yolsuzluklar son derece arttı, artık ilâhî cezanın şartları oluşmuştu, sonunda cezalarını buldular. Bir toplumda iyiliği tavsiye edip kötülüğü önleyecek, hak ve adaleti tesis edecek kimseler bulunduğu sürece o toplum yok olmaz: Bunlar bulunmadığı takdirde o toplumun yok olması mukadderdir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 206-207

فَلَوْلَا كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِنْ قَبْلِكُمْ اُو۬لُوا بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الْاَرْضِ اِلَّا قَل۪يلاً مِمَّنْ اَنْجَيْنَا مِنْهُمْۚ

 

فَ  istînâfiyyedir. لَوْلَٓا  cezm etmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “Değil mi?” manasındadır.

كَانَ  tam nakıs mebni mazi fiildir.  مِنَ الْقُرُونِ  car mecruru  كَانَ  fiiline müteallıktır. 

مِنْ قَبْلِكُمْ  car mecruru  الْقُرُونِ nin mahzuf sıfatına müteallıktır.

Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اُو۬لُوا  kelimesi  كَانَ nin faili olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için ref alameti  و ’dır.

بَقِيَّةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

يَنْهَوْنَ  fiili  اُو۬لُوا nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَنْهَوْنَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ı fail olarak mahallen merfûdur.

عَنِ الْفَسَادِ  car mecruru  يَنْهَوْنَ  fiiline müteallıktır.  فِي الْاَرْضِ  car mecruru  الْفَسَادِ ye müteallıktır.

اِلَّا  istisna harfidir.  قَل۪يلاً  munkatı’ veya muttasıl müstesna olarak mahallen mansubdur.

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl,  مِنْ  harf-i ceriyle birlikte  قَل۪يلاً in mahzuf sıfatına müteallıktır. İsm-i mevsûlün sılası  اَنْجَيْنَا مِنْهُمْ dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اَنْجَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mef’ûlün haline müteallıktır. Takdiri,  أنجيناه منهم  şeklindedir.


وَاتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَٓا اُتْرِفُوا ف۪يهِ وَكَانُوا مُجْرِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  اتَّبَعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ, fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası  ظَلَمُوا dur. Îrabdan mahalli yoktur.

ظَلَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا, mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası  اُتْرِفُوا ف۪يهِ dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اُتْرِفُوا  damme üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ı naib-i fail olup mahallen merfûdur.

ف۪يهِ  car mecruru  اُتْرِفُوا  fiiline müteallıktır.

وَ  atıf harfidir.  كَانُوا  isim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  damme üzere mebni nakıs mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı  كَانَ nin ismi olup mahallen merfûdur.

مُجْرِم۪ينَ۟  kelimesi  كَانُوا ’nun haberidir. Nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler  ي  ile nasb olurlar.

مُجْرِم۪ينَ۟  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَلَوْلَا كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِنْ قَبْلِكُمْ اُو۬لُوا بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الْاَرْضِ اِلَّا قَل۪يلاً مِمَّنْ اَنْجَيْنَا مِنْهُمْۚ

 

فَ  istînâfiyedir.  لَوْلَا  tevbih ve pişmanlığa teşvik  için gelmiştir.  هلا  manasındadır.  

هلا, tahdîd (teşvik), pişmanlık, teessüf ve hasret ifade eder, “keşke bunu yapsalardı da başlarına gelen gelmeseydi” manası taşır. “Kulların başına gelen bu musibetin onları üzmesi, perişan etmesi için” demektir.  (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 3, s. 358)

Cümlenin başındaki  لَوْلَٓا  tahdid (teşvik) harfidir. Tevbih manasına gelmiştir. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir. 

Bu harf hep maziye dahil olur ve pişmanlığa delalet eder. Sanki muhatabın yaptığı işe pişman olmasını ister. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin tam fiil olduğu cümle menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مِنَ الْقُرُونِ  ve  مِنْ قَبْلِكُمْ  car-mecrurları konudaki önemlerine binaen fail olan  اُو۬لُوا ya takdim edilmişlerdir. 

يَنْهَوْنَ  fiili,  بَقِيَّةٍ  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, mevsufunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Sıfat olan  يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الْاَرْضِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ in sılası olan  اَنْجَيْنَا مِنْهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelmiş haberî isnaddır.

Ayetteki  بَقِيَّةٍ  deyimi, “fazilet ve hayır sahipleri” manasınadır. Fazilet ve cömertlik,  بَقِيَّةٍ  diye isimlendirilmiştir. Çünkü insan, elde ettiği şeylerin en kıymetlisini ve en üstününü geride bırakmak ister. Dolayısıyla bu lafız, cömertliği ifade eden, bir darb-ı mesel haline gelmiştir. 

Falan kişi بَقِيَّةٌ sahibidir demek; o kişi yüksek fazilet, din ve şer’i ilim sahibidir demektir. Yani burada kasıt peygamberler değildir. Fakat yine peygamberlere tabi olunarak ve onların getirdikleri yasaların uygulanmasıyla kavimlerinin yeryüzünde fesat çıkarmalarının önlenmesi istenmiştir. (Âşûr)

 بَقِيَّةٍ  kelimesi fazilet ve hayır anlamına geldiği gibi akıl ve içtihat anlamına da gelmektedir. Burada bakıyye sahipleri, kendi nefislerini Allah'ın gazabından ve azabından koruyanlar, O'nun azabından korkup dinmesini bekleyenler olarak da tefsir edilebilir. (Ebüssuûd)

بَقِيَّةٍ  kelimesinin Manası: Ayetteki  اُولُوا بَقِيَّةٍ  deyimi, “fazilet ve hayır sahipleri” manasındadır. Fazilet ve cömertlik, “bakıyye” diye isimlendirilmiştir. Çünkü insan, elde ettiği şeylerin en kıymetlisini ve en üstününü geride bırakmak ister. Dolayısıyla bu lafız, cömertliği ifade eden, bir darb-ı mesel haline gelmiştir. Mesela,  فُلَانٌ مِنْ بَقِيَّةِ الْقَوْمِ  denilir yani “Falanca, kavminin en hayırlılarındandır.” Yine Arapların küçük mescitler hakkında  خَبَايَا  (çadırlar); insanlar için de  بَقَايَا  (hayırlılar) demeleri de bu manadadır. Yine “bakıyye” kelimesinin, “takıyye” kelimesinin tıpkı “takva” manasında olması gibi  اَلْبُقْوَى  manasında olması da mümkündür. Buna göre ayetin manası, “Onlardan, onlara karşı fazilet sahibi olan ve onları Allah'ın gazabından koruyacak olan kimseler bulunmalı değil miydi?” şeklindedir. Bu,  لُقْيَةٌ  vezninde olmak üzere  بُقْيَةٌ  şeklinde de okunmuştur ki bu durumda kelime, “Birisi birisini gözleyip beklediği zaman kullanılan, بَقَاهُ  -  يَبْقِيهِ  fiilinden alınmış olur ve bu ‘bukye’ kelimesi masdar binâ-i merre olur. Bu kıraate göre ayetin manası, ‘Onlardan, onları görüp gözeten ve Allah'ın cezalandırmasından korkan kimseler bulunması gerekmez miydi?’ şeklinde olur.” (Fahreddin er-Râzî)

Ayetteki  مِمَّنْ أنْجَيْنا مِنهُمْ  ifadesi cümlede îcâz-ı hazif olduğuna delalet eder. Takdiri ise  فَكانُوا يَتُوبُونَ ويُقْلِعُونَ عَنِ الفَسادِ في الأرْضِ فَيَنْجُونَ مِن مَسِّ النّارِ الَّذِي لا دافِعَ لَهُ عَنْهم  (Böylece tövbe edip yeryüzünde bozgunculuk yapmayı bırakırlarsa, kendisine karşı hiçbir koruyucuları olmayan ateşin azabından kurtulurlardı) şeklindedir. (Âşûr)

Ayetteki istisna, istisna-i munkatı’dır. Kelamın manası, “Fakat önceki nesiller arasında kurtardığımız pek az bir kısım fesattan vazgeçirmeye çalıştılar; onların dışındakiler ise bu nehyi terk ettiler.” şeklinde olur. (Fahreddin er-Râzî ve Âşûr)

بَقِيَّةٍ  -  مُجْرِم۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.


وَاتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَٓا اُتْرِفُوا ف۪يهِ

 

Cümle, takdiri  فما نهوا عن الفساد  (Onların fesadına engel olan nedir?) olan mukadder istînâfa matuftur. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fiilin faili konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası mazi fiil sıygasında gelmiştir. Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması sözü geçenleri tahkir amacına matuftur.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Burada sülasi bir fiil olan  تبع  değil, mübalağa ifade eden  اتبع  fiili zikredilmiştir.

اتبع الناس  (insanlar tâbi oldular) veya  اتبع أولئك  (onlar tâbi oldular) değil de  وَاتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا  (zulmeden o kimseler ittibâ ettiler) buyurularak bu kişilerin bu fiilleri, zulümlerine ilaveten yaptıklarına işaret edilmiştir. 

Kur’an-ı Kerim'de  اتْرِف  kelimesi, sadece hem dünyada hem de ahirette cezayı gerektirecek kötülükle vasıflanan durumlarda kullanılmıştır. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 3, s. 359) 


وَكَانُوا مُجْرِم۪ينَ

 

وَاتَّبَعَ الَّذ۪ينَ  cümlesine matuf olan son cümle,  كَانُوا nun dahil olduğu isim cümlesidir.  كَان’nin haberi ism-i fail kalıbında gelerek bu özelliğin devamlı olduğuna işaret etmiştir.

İsim cümleleri zamandan bağımsız olarak sübut ifade ederler. 

كَان  ile birlikte gelen cümlede mücrimlik vasfı vurgulanmıştır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 5, s. 124)

“Zaten onlar günahkâr idiler.” cümlesi, helak edilen eski ümmetlerin, yok edilmelerinin sebebini beyan etmektedir ki o da küfrün yanı sıra zulmün, nefsin arzularına uymanın ve kötülüklerden alıkoymamanın yaygınlık kazanmasıdır. (Ebüssuûd)

كَانَ  ve  كَانُوا  kelimeleri arasında cinas ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.

مُجْرِم۪ينَ  -  اُتْرِفُوا  -  ظَلَمُوا  -  الْفَسَادِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette aynı zamanda Müslüman olup isyana bulaşan kimseler için de bir ibret ve öğüt vardır, çünkü onlar da kendi nefislerine bu yolla zulmetmekten beri (uzak) değillerdir. (Âşûr)


Yine bu cümlede başka bir îcâz-ı hazif sanatı daha vardır. Takdiri ise فَحَقَّ عَلَيْهِمْ هَلاكُ المُجْرِمِينَ  (mücrimler için helak, hak olmuştur.) şeklindedir. İşte bu şekilde kendisinden sonra gelen وما كانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ القُرى بِظُلْمٍ ayet-i kerimesi için uygun zemin oluşturulmuştur. (Âşûr)


Hûd Sûresi 117. Ayet

وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ  ...


Rabbin, halkları salih ve ıslah edici kimseler iken memleketleri zulmederek helâk etmez.

وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ

 

وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  كَانَ  nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

رَبُّكَ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُهْلِكَ  fiiline dahil olan  لِ, lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli  أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harfi ile birlikte  كَانَ ’nin mahzuf haberine müteallıktır.

يُهْلِكَ  mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

الْقُرٰى  mef’ûlün bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.

بِظُلْمٍ  car mecruru  يُهْلِكَ ’deki failin mahzuf haline müteallıktır.

وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ  cümlesi  الْقُرٰى ’nın hali olarak mahallen mansubdur.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَ  haliyyedir.  اَهْلُهَا  mübteda olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مُصْلِحُونَ  haber olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

مُصْلِحُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ

 

وَ  istînâfiyyedir. Menfi  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin Rabb ismiyle marife olması Allah Teâlâ’nın Hz. Peygambere rahmet ve şefkatinin işaretidir.

رَبُّكَ  izafetinde Rabb ismine muzâf olması Hz. Peygambere şan ve şeref kazandırmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

كَانَ ’nin haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مَا كَان li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)

Lam-ı cuhûdun dahil olduğu  يُهْلِكَ  cümlesi, cer mahallinde, masdar teviliyle  كَانَ ’nin mahzuf haberine müteallıktır. Masdar-ı müevvel cümlesi muzari fiille gelerek teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Hal konumundaki  وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ  cümlesi mübteda ve haberden oluşmuş, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin izafetle gelmesi veciz ifade kastına matuftur.

Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Dünya hayatında yapılması gerekenler emredildikten sonra kasabanın ileri gelenlerinin toplumdaki yerine vurgu yapılmıştır. Toplumda ileri gelenler insanları uyarmadığı için helak olmuşlardır. Ayetin siyak ve sibakı dünya hayatı olduğundan hudûs ve teceddüde delalet eden fiil kalıbıyla gelmiştir. Çünkü ilk insandan itibaren milletler değişmekte, bazıları helak olup onların yerine yenileri gelmektedir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, et-Ta‘bîru’l-Kur’anî, s. 25) 

Önder ve büyüklerinin kötülüğe engel olmadığı, zulmün ve fesadın her ferdini kapladığı toplumların helak edilmesi tekrarlayan ve teceddüt eden bir durumdur. (İbnu’z Zübeyr, Milâkü’t Teʾvîli’l-katı bi-Zevi’l İlhâd ve’t-Taʿtîl Tevcîhi’l Müteşâbihi’l Lafz min Ayi’t Tenzîl, 671) 

Bu sebeple ayette teceddüt ifadesi taşıyan fiil kalıbı kullanılmıştır.

مُصْلِحُونَ - بِظُلْمٍ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

الْقُرٰى - اَهْلُهَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

القُرى  kelimesi ile murad edilen, şehrin halkıdır.  واسْألِ القَرْيَةَ  (Yusuf Suresi, 82) ayetinde olduğu şekliyle mecaz-ı mürsel vardır. (Âşûr) 


بِظُلْمٍ ifadesindeki  بِ  harf-i ceri mülabese içindir ve  رَبُّكَ  kelimesinden haldir. Yani insanları, onlara zulmederek helak edici değildir manasındadır. (Âşûr)


وأهْلُها مُصْلِحُونَ  cümlesi القُرى kelimesinden haldir. Yani Allah'ın eziyet verici olan helakı, asla ıslah edici bir kavmin başına gelmez. (Âşûr)

Islah ediciler, 116. ayette  يَنْهَوْنَ عَنِ الفَسادِ في الأرْضِ  şeklinde zikredilen fesad edicilere mukabil olarak gelmiştir.  وكانُوا مُجْرِمِينَ  cümlesiyle de Allah Teâlâ’nın bir kavmi, asla onlara zulüm olsun diye helak etmeyeceği, bilakis onların işledikleri günahlar sebebiyle kendi nefislerine zulmettikleri ve bu sebeple helaka düçar olacakları belirtilmiştir. (Âşûr)


Günün Mesajı
114. ayet 5 vakit namaza işaret eder. Çünkü ayette geçen ''zülefen'' kelimesi çoğul olduğu için 3 vakti ifade eder. Arapçada çoğul kelime en az üç sayısını ifade eder. Bunun için gece kılınan üç namaz (akşam, yatsı ve sabah namazları) bu kelimeyle ifade edilmiştir. gündüzün iki yanı da öğlen ve ikindi namalarını ifade eder.
Namazın arkasından ”Muhakkak ki iyilikler kötülükleri giderir” buyurulmuştur. Bu manada şöyle bir hadisi şerif de vardır. Vakit namazları, aralarda işlenen küçük günahlara kefarettir. Bu hadis, bir anlamda bu ayetin açıklamasıdır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Ey Allahım! Beni; Hak yola dönen ve emrettiğin gibi dosdoğru olan kullarından eyle. Ayaklarım, yolunda sağlam bassın. Kalbim, Senin rızanı kazanmak arzusuyla çarpsın. Bedenim, Sana kavuşmak umuduyla çalışsın.

Ey Allahım! Beni; zalimlerden ve nankörlerden uzak duran kullarından eyle. Ayaklarım, onlarla karşılaşınca yolunu değiştirsin. Ne kalbim onlara meyil etsin, ne de dilim yaptıklarını tasdik etsin. Bedenim, bilerek ya da bilmeyerek, hiçbir işlerine ortak olmasın.

Ey Allahım! Beni; namaz kılan, iyilik eden ve sabreden kullarından eyle. Ayaklarım, namaz vakti geldiğinde, Sana secdeye heyecanla koşsun. Kalbim, her an Senin huzurundaymışım gibi hazır bulunsun. Bedenim, Sana ibadetle maddi manevi şifaya ve rahmete kavuşsun.

Amin.

***

Dünya hayatı iniş ve çıkışlarla doludur. Mutluluk ve hüzün sebepleriyle hareketlidir. Geçici dünyalıklara ve benliğin heveslerine odaklanarak yaşanırsa eğer, her şey daha da zorlaşır. Bir o kadar da dosdoğru olmaktan uzaklaşılır. 

Dosdoğru yaşamanın zorluğu üzerine düşündü. Allah’ın belirlediği din ve ahlak sınırlarını aşmamalı, adalet ve hakkaniyet yolundan ayrılmadan doğru davranmalıydı. Bu hali iniş, çıkışlarda ve ikisinin arasındaki küçük zaman dilimlerinde de korumalıydı. Kalbini dünyalıkların sevgisiyle doldurdukça daha da zorlaşan bir süreçti. Zira imtihan dünyasının en büyük yanılgılarından biri; sınırları aşmak genellikle kişinin aleyhinde değil, lehinde sonuçlanır gibiydi. Sanırım bu yüzden, insan dünyalık fırsatları kaçırma korkusuyla ve kimi geçmişteki nefsani heves kırıklıklarından doğan pişmanlıklarla harekete geçiyordu. 

Kullarından mükemmelliği istemeyen ve tövbe kapısını açık tutan Allah’a hamd etti. Rasulullah (sav)’in kendisini ihtiyarlattığını söylediği rivayet edilen ayeti zihninin en görünen yerine işledi. Bu bilinçle yaşamayı istedi. İstiğfar ve şükür ile Allah’a sığındı.

Ey Allahım! Bizi zulümden sakınarak dosdoğru yaşayan kullarından eyle. Senin sınırlarını aşmaktan kaçınanlardan ve belirlediğin sınırların etrafında dolandıran şüpheli işlerden ve insanlardan uzaklaşanlardan eyle. Her anımızda Seni hatırlayan ve Sana dayanan; kelamın ile ahlaklanan güzel ahlaklı kullarından eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz: @zeynokoloji