22 Eylül 2022
Hûd Sûresi 118-123 / Yusuf Sûresi 1-4 (234. Sayfa)
Hûd Sûresi 118. Ayet

وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِف۪ينَۙ  ...


118-119. Ayetler Meal  :   
Rabbin dileseydi, insanları (aynı inanca bağlı) tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir. Zaten onları bunun için yarattı. Rabbinin, “Andolsun ki cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan (suçlularla) dolduracağım” sözü kesinleşti.

İnanç, düşünce, tercih farkı insanın fıtratına, yaratılıştan gelen nitelik ve özelliklerine bağlıdır. Bu fark kültür ve marifet zenginliğini, toplumun çeşitli ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamıştır. Bu arada farklı inanç gruplarının (ümmetler) oluşmasına da sebep olmuştur. İnsanoğlu bu niteliklerden yoksun yaratılsaydı doğru ile eğri arasında seçim yapma ve hayatına ahlâkî bir anlam, mânevî bir boyut kazandırma imkânı veren serbest irade ve seçme özgürlüğünden de yoksun kalırdı. Oysa onu diğer canlılardan ayıran bu niteliklerdir. Allah insanoğlunu seçme ve tercih etme yetenekleriyle donatılmış olarak yaratmış, cennet ve cehennemin yollarını açık bırakmıştır. İnsan ancak özgür iradesiyle tercihine ve bu yöndeki gayretine göre bunlardan birine girmeye hak kazanacaktır; Allah’ın verdiği akıl nimetini iyi kullanan ve O’nun merhameti gereği lutfedip gösterdiği doğru yolu tercih edenler cennete, Allah’ın gösterdiği doğru yolu tanımayan, nefsine ve şeytana uyup eğri yolu tercih eden ve bu yolda ısrar edenler ise cehenneme gireceklerdir. İşte 119. âyette “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım” meâlindeki cümlede kastedilenler bunlardır (ümmet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/128, 134, 141, 213).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 207

وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِف۪ينَۙ

 

وَ  istînâfiyyedir. لَوۡ  gayrı cazim şart harfidir. Cümleye muzâf olur.

شَٓاءَ  şart fiili olup fetha üzere mebni mazi fiildir.

رَبُّكَ  fail olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır. 

Şartın cevabı  جَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً ’dir. 

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

النَّاسَ  kelimesi mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. 

اُمَّةً  kelimesi ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَاحِدَةً  kelimesi  اُمَّةً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapçada sıfatın asıl adı na’t (النَّعَتُ)’dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut (المَنْعُوتُ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat iki kısma ayrılır:

1. Hakiki sıfat

2. Sebebi sıfat

Hakiki Sıfat:

1. Müfred olan sıfatlar

2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred Olan Sıfatlar:

Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Sıfat mevsufuna; cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar:

Not: Gayri akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle Olan Sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَ  atıf harfidir.  لَا یَزَالُونَ  istimrar fiillerindendir. Devamlılık ifade eder.  كَانَ  gibi isim cümlesinin başına gelir, ismini ref haberini nasb eder.

یَزَالُونَ ’nin ismi, cemi müzekker olan  و  merfû muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur.

مُخْتَلِف۪ينَ  kelimesi  لَا يَزَالُونَ ’nun haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

مُخْتَلِف۪ينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً 

 

وَ, istînâfiye,  لَوْ  gayrı cazim şart edatıdır. Ayet  şart üslubunda gelmiş haberî isnad, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  شَٓاءَ رَبُّكَ, şart cümlesidir. Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

رَبُّكَ  şeklinde Rabb isminin peygambere ait zamire muzâf olması peygamberin makamını şereflendirmek ve teselli hususunda son derece lütuf ile muamele etmek içindir.

Şartın cevabı olarak  لَ  karinesiyle gelen  لَجَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

لَوْ  şartının cevabının başında لَ  (elbette) gelerek cümle tekid edilmiştir. Çünkü insanların hepsinin aynı durum üzere birleşmesi imkânsızdır, ancak Allah dilerse bunu yapar. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 3, s. 363)

Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوۡ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Bu tanıma göre  لَوۡ  edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi))

لَوۡ, muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 5/63)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Genel olarak  شَٓاءُ  fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mazi fiil sübuta, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 147)

Şart için mazi fiil kullanılışı, oluşa ve oluşun devamının istikrarına işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 114)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 88)

اُمَّةً وَاحِدَةً  tekid için gelmiş bir sıfat tamlamasıdır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.


 وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِف۪ينَۙ

 

Takdiri, لكنه لم يشأ فاختلف الناس (Lakin istemedi ve insanlar ihtilafa düştüler.) olan mukadder istinâfa matuf olan  وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِف۪ينَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَا يَزَالُونَ  istimrar fiillerindendir. Devamlılık ifade eder.

لَا یَزَالُونَ  fiili gelecekte de bunu yapmaya devam edeceklerine delalet eder. (Âşûr, Bakara Suresi, 217)

زَالَ  fiili,  لَا یَزَالُ  ve  مازَالَ  şeklinde kullanılır. Vahidî, bunun masdarı bulunmayan bir fiil olduğunu söylemiştir. Bunun ism-i fail ve ism-i mef’ûl sıygaları kullanılmaz. Fiiller arasında bunun benzerleri pek çoktur. Mesela,  عَسى  fiili. Bu fiilin de masdarı ve fiili muzarisi yoktur.  لَا یَزَالُونَ ; “Onlar bu işlerine devam ederler.” manasına gelir. Çünkü زَوَالْ  olumsuzluk ifade eder. Buna bir de  لا  ve  ما  gibi nefy ifade eden harfleri getirdiğin zaman bu, nefyi nefyetmek olur. Böylece de bu müspet manaya delil olur. (Fahreddin er-Râzî, Bakara Suresi 217)


Hûd Sûresi 119. Ayet

اِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَۜ وَلِذٰلِكَ خَلَقَهُمْۜ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ  ...


Riyazus Salihin, 616 Nolu Hadis
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Cennet ile cehennem münakaşa ettiler.
Cehennem:Bende zorbalar ve kibirliler var, dedi.
Cennet: Bende yalnız zayıflar ve yoksullar var, dedi.
Bunun üzerine Allah Teâlâ onların çekişmesini şöyle halletti:

Ey cennet! Sen benim rahmetimsin, dilediğime seninle merhamet ederim.
Ey cehennem! Sen de benim azâbımsın. Dilediğime seninle azâb ederim. Ben her ikinizi de dolduracağım.”
(Müslim, Cennet 34; Buhârî, Tefsîru sûre (50), 1, Tevhid, 25. Ayrıca bk. Tirmizî, Cennet 22) (Tülay yılmaz)

اِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَۜ

 

اِلَّا  istisna edatıdır.  مَنْ   müşterek ism-i mevsûl, müstesna munkatı’ olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  رَحِمَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

رَحِمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  رَبُّ  fail olup lafzen merfûdur.

Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.

İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

Not: Müstesna minh;

a) Ya birden fazla olmalı, b) Ya umumi manalı bir kelime olmalı,

(Bir ismin umumi manalı olması için nefy, nehiy veya istifhamdan sonra nekre olarak gelmesi gerekir.), c) Ya da kısımları bulunan müfred bir lafız olmalı.

(Kısımları bulunan müfred: Mesela sahifeleri olan kitap, saatleri olan gün, günleri olan hafta, ay, mevsim, mevsimleri olan sene, seneleri olan ömür gibi isimlerdir.)

Not: Müstesna, istisna edatından hemen sonra gelen kelimedir. Ancak müstesna minh hemen önce gelen kelime olmayabilir. Müstesna mansubdur. Bununla birlikte istisna edatlarının türlerine göre farklı şekillerde îrablanabilir. Türkçeye “ama, ancak, -den başka, -sız, fakat, hariç, müstesna, yalnız, sadece” gibi kelimelerle tercüme edilir.

İstisnanın kısımları üçe ayrılır:

1. Muttasıl istisna

2. Munkatı’ istisna

3. Müferrağ istisna

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


وَلِذٰلِكَ خَلَقَهُمْۜ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ

 

وَ  istînâfiyyedir. لِذٰلِكَ  car mecruru  خَلَقَهُمْ   fiiline müteallıktır. ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir. خَلَقَهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هوdir.

Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir.  تَمَّتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  كَلِمَةُ fail olup lafzen merfûdur.  رَبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَ  kasemin cevabına gelen muvattie harfidir.  اَمْلَـَٔنَّ  fiilinin sonundaki  نَّ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir.

اَمْلَـَٔنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. 

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

جَهَنَّمَ  mef’ûlun bih olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

İsimler îrab harekelerinin hepsini alıp almama bakımından ikiye ayrılır:

1. Munsarif isimler: Tenvini ve îrab harekelerinin hepsini gerektiği durumlarda alabilen isimlerdir. Yani ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde kesrayı alırlar.

2. Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir.

Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Arapçada bazı isimlerin birtakım özellikleri ve illetleri vardır. Bir ismin munsarif olmasını engelleyen dokuz illet vardır. Bu dokuz illetten ikisi her ne zaman bir isimde bir araya gelse artık o isim gayri munsarif olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنَ الْجِنَّةِ  car mecruru  اَمْلَـَٔنَّ  fiiline müteallıktır. 

النَّاسِ  kelimesi atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

اَجْمَع۪ينَ  kelimesi  النَّاسِ  kelimesi için manevi tekiddir. Cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler  ي  ile mecrur olurlar. 

اِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَۜ 

 

Ayet önceki ayette sayılanlardan istisna edilenleri bildirmektedir. Müstesna olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’nin sıla cümlesi  رَحِمَ رَبُّكَ, müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müstesnanın ism-i mevsûlle gelmesi, istisna edilenleri tazim ifade eder.

رَبُّكَ  izafetinde muzâf olan Rabb ismi dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki Rabb isminde tecrîd sanatı vardır.


 وَلِذٰلِكَ خَلَقَهُمْۜ 

 

وَ, istînafiyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لِذٰلِكَ, amili olan  خَلَقَهُمْۜ ’a takdim edilmiştir. Cümlede işaret ismiyle rahmete veya ihtilafa işaret edilmiştir.

İşaret isminde istiare vardır. Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

وَلِذٰلِكَ خَلَقَهُمْ [Onları bunun için yaratmıştır.]  ifadesinde  هُمْ  zamiri “insanlara” ait olursa işaret ismi olan  ذٰلِكَ  ihtilaf, لِ  harfi de akıbet içindir, ya da işaret hem ihtilafa hem de rahmetedir. Eğer  مَنْ ’e giderse, rahmetedir. (Beyzâvî)

ولِذَلِكَ خَلَقَهُمْ  ifadesinde mamulun amiline takdimi kasr için değildir. Sadece bu illetin önemi ve iki ayetin birarada tefsir edilmesindeki karışıklığı gidermek içindir. (Âşûr) 


 وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ

 

Makabline matuf olan  وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

رَبِّكَ  izafetinde Rabb isminin Hz. Peygambere ait zamire muzâf olması, Peygamberin makamını şereflendirmek ve teselli hususunda son derece lütuf ile muamele etmek içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

 

 لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ

 

Fasılla gelen cümleye dahil olan lam, mahzuf kasemin cevabına gelen harftir. Müspet muzari fiil sıygasındaki  لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevabından oluşan terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

مِنَ  teb'iz içindir.

اَجْمَع۪ينَ, manevi tekid harfidir.

تَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ [Rabbinin kelimesi tamam oldu.] fiilinden sonra  لَاَمْلَـَٔنَّ  fiilinde gaibten mütekellime iltifat,  الْجِنَّةِ  ve  وَالنَّاسِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

تَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ  ibaresi de istiaredir. Burada “Yüce Allah’ın sözünün (kelime) tamam olmasıyla kastedilen, önceden haber verilen tehdidin doğru olması, bunun tamam olmasıdır. Onun tamlığı, olayın habere uygun olarak vuku bulmasıdır.” (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları )

Cin kelimesinin insan kelimesine takdimi, insanların isyanlarının birçok sebebinin onların vesveseleri olması dolayısıyladır. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 3, s. 365)
Hûd Sûresi 120. Ayet

وَكُلاًّ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِه۪ فُؤٰادَكَۚ وَجَٓاءَكَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ  ...


(Ey Muhammed!) Peygamberlerin haberlerinden, kendileriyle senin kalbini pekiştirdiğimiz her bir haberi sana aktarıyoruz. Bunlarda, sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.

Allah Teâlâ bu kıssaları, geçmiş olayları anlatıp insanları bunlardan haberdar etmek, ahlâkî erdemleri canlı ve etkili bir şekilde telkin etmek, müşriklerin verdikleri sıkıntılar karşısında Hz. Peygamber ve diğer müminleri teselli etmek, onların inanç ve sebatlarını kuvvetlendirmek maksadıyla anlatmaktadır. Kıssaların çoğu kere birden fazla ahlâkî anlam taşıyan farklı yönleri bulunduğundan Kur’an aynı kıssayı değişik sûrelerde tekrarlamakta ve her defasında bunlardan birine dikkat çekmektedir. 121 ve 122. âyetler ilâhî mesaja kulak vermeyen, bu kıssalarda anlatılanlardan öğüt ve ibret almayıp Hz. Peygamber’in aleyhinde kötülükler planlayan kimseler için tehdit yollu bir uyarı mahiyetinde olup Allah ve resulünün emrine uymadıkları takdirde cezalandırılacaklarına işaret etmektedir (Râzî, XVIII, 81).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 208
فأد Fe’ede : فُؤاد da tıpkı qalp قلْب gibidir, ancak kelimenin تفَوُّد yani tutuşma anlamı dikkate alındığında fuâd فُؤاد denir. فَادْتُ اللحمَ denir ki eti kızarttım demektir. فُؤاد kelimesinin çoğulu أفْئِدَة şeklinde gelir. Qalb, fuâd, sadr ve lübb arasındaki farka gelince; Qalb, iman mahallidir. Allah u Teala’nın 58/22 sözünde olduğu gibi. Fuâd, marifet mahallidir. Allah u Teala’nın 53/11 sözünde olduğu gibi. Sadr, islam mahallidir. Allah u Teala’nın 39/22 sözünde olduğu gibi. Lubb ise zikir mahallidir. الفُؤاد kelimesi; iman ve muhabbet gayretiyle, tezkiye ve arınma vasıtasıyla makbul, saf ve temiz olarak son noktaya ulaştığında ‘kalb’ hakkında kullanılır. Sanki o devamlı (kalıcı) bir cezbe ve muhabbet kuvvetinin ateşiyle pişmiştir. (Müfredat- Furuq – Bursevi -Tahqiq) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 16 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hazin, Fuâd, fayda, ifade, müfid, istifade ve müstefittir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)”

وَكُلاًّ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِه۪ فُؤٰادَكَۚ 

 

وَ  atıf harfidir.  كُلاًّ  kelimesi  نَقُصُّ  fiilinin  mukaddem mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Tenvini mahzuf olan muzâfun ileyhinden avz içindir.

نَقُصُّ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

عَلَيْكَ  car mecruru  نَقُصُّ  fiiline müteallıktır. مِنْ اَنْبَٓاءِ  car mecruru  كُلاًّ ’in mahzuf sıfatına müteallıktır.

الرُّسُلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

ماَ  müşterek ism-i mevsûl  كُلاًّ ’den bedel olup mahallen mansubdur. 

İsm-i mevsûlun sılası  نُثَبِّتُ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

نُثَبِّتُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

بِه  car mecruru  نُثَبِّتُ  fiiline müteallıktır.

فُؤٰادَكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 


وَجَٓاءَكَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ

 

Cümle  اَنْبَٓاءِ ’nin hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir.  جَٓاءَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ف۪ي هٰذِهِ  car mecruru  الْحَقُّ ’nun mahzuf haline müteallıktır.  الْحَقُّ  kelimesi  جَٓاءَ faili olup lafzen merfûdur.

مَوْعِظَةٌ  kelimesi atıf harfi  وَ ’la  الْحَقُّ ’ya matuftur.  ذِكْرٰى  kelimesi atıf harfi  وَ ’la  الْحَقُّ ’ya  matuf olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. 

لِلْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  ذِكْرٰى ’ya  müteallıktır. Cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanırlar.

اَلْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكُلاًّ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِه۪ فُؤٰادَكَۚ

 

Ayet önceki ayetteki  خَلَقَهُمْ  fiiline matuftur.

Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  كُلاًّ  amili olan  نَقُصُّ ’ya takdim edilmiştir.

Bu ayetle surenin sonuna gelindiğine işaret vardır. Berâat-i istihlâl sanatıdır. Belâgatın zirvesinde olan Kur’an-ı Kerim’in surelerinin başlangıç ve bitişleri hiçbir kelama benzemeyecek şekilde beliğdir.

كُلاًّ ’deki tenvin muzâfun ileyhten bedeldir. Muzâfun ileyhin hazfolunduğuna işarettir.

كُلاًّ ’dan bedel olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası  نُثَبِّتُ بِه۪ فُؤٰادَكَۚ, müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

نُثَبِّتُ بِه۪ فُؤٰادَكَ  [Yüreğini sağlamlaştırıyoruz.] cümlesi; endişelerini gideriyoruz, sana cesaret veriyoruz, anlamında istiaredir.

فُؤٰادَكَۚ  izafetinde  فُؤٰادَ, Hz. Peygambere ait zamire muzâf olması sebebiyle şeref kazanmıştır.

نَقُصُّ - اَنْبَٓاءِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


وَجَٓاءَكَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ

 

Cümle  اَنْبَٓاءِ ’nin halidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

هٰذِهِ الْحَقُّ  şeklinde gelen ism-i işaret tazim ve tekrim içindir.

Hakka işaret eden  هٰذِهِ ’de istiare vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

ف۪ي هٰذِهِ الْحَقُّ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde de zarfiyet manası dolayısıyla istiare vardır.

Hak geldi ifadesinde mecaz-i aklî vardır.

وَجَٓاءَكَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَقُّ  ibaresi hakla ilgili emirler bildirildi anlamında mecaz-ı mürseldir.  جَٓاءَ  fiilinde tebei istiare vardır. Gelmek masdarı; “olmak, vuku bulmak” anlamında müstear olmuştur. Sonra bu masdardan mazi fiil türetilerek tebei istiare kurulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi, s. 218, Enbiya Suresi 18. ayet açıklamasından)

مَوْعِظَةٌ - وَذِكْرٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Hakk; tevhide, adalete ve nübüvvete delil olan aklî delillere, zikir; geriye kalan diğer salih amellere, meviza ise dünyadan nefret edip ahirete bakarak dünya hallerini çirkin görmeye bir işarettir. Yine meviza, bu surede bahsedilen saîdlik ve şakîliğe de bir işarettir. Çünkü insanın ruhu o âlemden gelmiştir. Fakat dünyada, bedenini alabildiğine sevip bağlandığı için o âlemin hallerini unutmuştur. Binaenaleyh bu ilâhi kelam ruha, o âlemin hallerini hatırlatmaktadır. Bu sebepten ötürü, “zikr” kelimesinin, bu manaya hamledilmesi de doğrudur. 

Sonra burada çok enteresan şöyle bir başka incelik daha vardır: İlâhi bilgilerin (marifetullahın) mutlaka bir kabul edeni ve bir mucibi olması gerekir. Bunları kabul eden yer kalptir. Kalp, o ilâhî bilgileri ve kudsî yücelikleri kabul etmeye tam manasıyla istidadı ve kabiliyeti olmadığı sürece o delilleri dinlemeyle bir fayda elde edemez. İşte bu sebepten ötürü Hakk Teâlâ ayette, önce kalbin ıslahından bahsetmiştir ki bu, kalbin Allah yolundaki eza ve cefalara katlanması için tespiti (sağlamlaştırılması)dır. İlâhî bilgileri kabul eden kalbin halinin ıslahından sonra, peşinden, bunun mucibini (bunu icap ettiren hususu) zikretmiştir. Bu da bu surenin hakkı, mevizayı ve zikri ihtiva etmiş olmasıdır. İşte ayetteki bu tertip ve düzen, son derece güzel bir tertiptir.  (Fahreddin er-Râzî)

الفُؤادُ  kelimesi Arap kelamında yaygın olarak idrak için kullanılır. (Âşûr)

 
Hûd Sûresi 121. Ayet

وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْۜ اِنَّا عَامِلُونَۙ  ...


İman etmeyenlere de ki: “Elinizden geleni yapın, biz de yapacağız.”

وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl,  لِ  harf-i ceri ile birlikte  قُلْ  fiiline müteallıktır. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يُؤْمِنُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُؤْمِنُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı  fail olarak mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli,  اعْمَلُوا ’dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اعْمَلُوا  kelimesi  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı   fail olarak mahallen merfûdur.

 عَلٰى مَكَانَتِكُمْ  car mecruru  اعْمَلُوا  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 


 اِنَّا عَامِلُونَۙ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

نا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

عَامِلٌۜ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْۜ 

 

İstinâfiye olarak fasılla gelen ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit, korkutma ve tehaddi manalarına geldiği için, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Mecrur mahaldeki ism-i mevsûlun sılası olan  لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil cümlesidir. Muzari sıygada gelerek, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

اعْمَلُوا - عَامِلُونَۙ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak sanatı vardır. Ayrıca  اعْمَلُوا  fiilinde irsâd vardır. 


اِنَّا عَامِلُونَۙ

 

اِنَّا عَامِلُونَ  cümlesi beyanî istinâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemal-i ittisâldır.  اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ta’lil cümleleri anlamı pekiştirmek ve kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.


Hûd Sûresi 122. Ayet

وَانْتَظِرُواۚ اِنَّا مُنْتَظِرُونَ  ...


“Bekleyin, biz de bekleyeceğiz.”

وَانْتَظِرُواۚ اِنَّا مُنْتَظِرُونَ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  انْتَظِرُٓوا  fiili  ن un hazfıyla emir fiildir. Zamir olan çoğul  و’ı fail olup mahallen merfûdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

مُنْتَظِرُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

انْتَظِرُٓوا  fiili, sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.

İftiâl babındandır. Sülâsî mücerredi  نظر ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُنْتَظِرُونَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَانْتَظِرُواۚ 

 

Önceki ayete matuf olan  انْتَظِرُوا  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit ve tehaddi manalarına geldiği için, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

فَانْتَظِرُٓوا  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 


اِنَّا مُنْتَظِرُونَ

 

اِنَّا مُنْتَظِرُونَ  cümlesi beyanî istinâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemal-i ittisâldır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetteki  مُنْتَظِرُونَ  kelimesi uygunluk içindir. Yani, ayette birbirine mücavir olan iki lafız arasındaki benzeşmeyi sağlamak için karşılık manası da aynı kelime ile adlandırılmıştır. Bu bedî’ sanatlardan biri olan müşakaledir. Bu sanata müzavece diyen alimler de vardır.

انْتَظِرُواۚ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

وَانْتَظِرُواۚ  cümlesiyle  اِنَّا مُنْتَظِرُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

وَانْتَظِرُواۚ - مُنْتَظِرُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Önceki ayetle birlikte düşünüldüğünde amel, beklemeye takdim edilmiştir, çünkü amel [çalışmak], akıbetten öncedir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 3, s. 368)


Hûd Sûresi 123. Ayet

وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ  ...


Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah’a mahsustur. Bütün işler O’na döndürülür. Öyle ise O’na kulluk et ve O’na tevekkül et. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Göklerde ve yerde gerek Hz. Peygamber’in gerekse diğer insanların bilmedikleri gizli gerçekleri (gayb) sadece Allah bilir. Zira buralarda olup biten her şeyi O yaratmaktadır, yarattığından habersiz olması mümkün değildir. Yaratma, gaybı bilme, her dilediğini yapma, mutlak kemal sahibi olma gibi sıfatlarında eşi, ortağı, benzeri yoktur. Bundan dolayı ibadet edilmeye lâyık olan da yalnız O’dur (gayb hakkında bilgi için bk. Bakara 2/3). Kulluk ancak tevekkül ile yani Allah’a güvenip dayanmakla kemale erdiği için âyette ibadet emrinin hemen arkasından tevekkül emri gelmektedir. Kul başarıya ulaşmak için elinden geleni yapmakla yükümlüdür, ancak başarıyı Allah’tan beklemek, sadece O’ndan yardım dileyip O’na sığınmak da kâmil imanın tabii bir sonucudur.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 208

وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  لِلّٰهِ  car mecruru  mahzuf mukaddem haberine müteallıktır. 

غَيْبُ muahhar mübteda olup lafzen merfûdur.  السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

الْاَرْضِ  kelimesi atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

وَ atıf harfidir  اِلَيْهِ  car mecruru  يُرْجَعُ  fiiline müteallıktır. 

يُرْجَعُ  merfû meçhul muzari fiildir.  الْاَمْرُ naibi faili  olup lafzen merfûdur.  كُلُّهُ  kelimesi  الْاَمْرُ  için tekid ifade eder. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كان الأمر كلّه لله فاعبده (İşlerin hepsi Allah’a ait ise O’na kulluk et.) şeklindedir.

اعْبُدْهُ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. 

Muttasıl zamir  هُ  mefulün bih olarak mahallen mansubdur.

تَوَكَّلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir.

عَلَيْهِ  car mecruru  تَوَكَّلْ  fiiline müteallıktır. 


 وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

 

وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup  لَيْسَ  gibi amel etmiştir.  رَبُّكَ  lafzı,  مَا ’nın ismi olup lafzen merfûdur.

Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بِغَافِلٍ ’deki  بِ  harfi zaiddir.  غَافِلٍ  lafzen mecrur mahallen  مَا ’nın haberi olarak mansubdur. 

غَافِلٍ  kelimesi  sülâsîsi  غفل olan fiilin ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  müşterek ism-i mevsûlu,  عَنْ  harf-i ceriyle birlikte   تَعْمَلُونَ  fiiline müteallıktır. İsm-i mevsûlun sılası  تَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.  

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. 

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için zaid olarak gelmiştir. Olumlu cümlelerde  ل  harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا ’nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 142)

Kur’an-ı Kerim’de  بِ  harfi 22 yerde  لَيْسَ ’nin, 19 yerde de  مَا ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ahmet Yüksel, Biçim, Anlam ve İmla Yönüyle Arapçada Zaidlik)

وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

 

İstînâf  وَ ’ıyla gelen ayetin ilk cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. 

لِلّٰهِ  şeklindeki car mecrur, hasr için takdim edilmiştir. Çünkü gaybı O'ndan başka kimse bilmez. (Âşûr) Mübteda olan  غَيْبُ kelimesinin, haber makamında olan  لِلّٰهِ ’nin müteallakına olan kasrıdır. غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  maksûr,  لِلّٰهِ  maksûrun aleyhtir.  Kasr-ı sıfat ale’l-mevsuftur.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi veciz ifade içindir.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Burada car mecrurun takdimi kasr ifadesi içindir.


 وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ 

 

Atıfla gelen  وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلَيْهِ, amili olan  يُرْجَعُ  fiiline takdim edilmiştir. Bu takdim kasr ifade eder.  اِلَيْهِ  maksûrun aleyh,  يُرْجَعُ  maksûrdur. Kasr-ı sıfat ale’l mevsuftur. Yani dönülecek, varılacak tek yer Allah’ın yanıdır başkası yoktur. Bu da şirk inancını iptal eder.

Cümlenin muzari fiille gelmesi hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder.

Ayrıca muzari fiilin tecessüm özelliği muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek konuyu iyice kavramasına yardımcı olur.

اِلَيْهِ يُرْجَعُونَ (O’na döndürüleceksiniz) sözü, lafzen sarih olarak Allah’a dönüşe delalet eder, bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar, bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf Suresi 85, s. 370) Buna da lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.


فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِۜ 

 

Mukadder şartın cevabı olarak  فَ  karînesiyle gelen cümlede şartın cevabı olan  فَاعْبُدْهُ, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Mahzuf şartın takdiri …إن كان الأمر كلّه لله  (İşlerin hepsi Allah’a ait ise…) şeklindedir. Aynı üsluptaki  وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ  cümlesi, cevap cümlesine matuftur.

İbadet tevekküle takdim edilmiştir. Allah’a doğru yolculuğun derecelerinin ilki, Allah’a ibadet, sonuncusu da Allah’a tevekküldür. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hakk, “Öyle ise O’na ibadet et, O’na tevekkül et.” buyurmuştur. (Fahreddin er-Râzî)

Beyzâvî, ayette ibadet lafzının tevekküle takdim nedenini son derece ince bir nükteye bağlayarak şöyle der: “İbadet emrinin tevekkül emrinden önce zikredilmesi, tevekkülün ancak ibadet edene fayda sağlayacağını vurgulamak içindir.” (Beyzâvî, III, 270)

2. ve 123. ayetler arasında bir uygunluk söz konusudur. Çünkü surenin başında, Allah’ın kullarına; Allah’tan başkasına kulluk etmemeleri tebliğ edilirken, surenin sonunda, Allah’ın Resulüne de Rabbine kulluk etmesi emredilmiştir. Her ikisi de tebliğ eden (mübelliğ) de tebliğ edilen (mübelleğ) de kullukla emredilmiştir. Dolayısıyla surenin başı ile sonu arasında mükemmel bir uyum söz konusudur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, C. III, s. 4-5)

Allah'a doğru yolculuğun derecelerinin ilki, Allah'a ibadettir, sonuncusu da Allah'a tevekküldür. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hakk, “Öyle ise O'na ibadet et, O'na tevekkül et.” buyurmuştur. Ayette, tevekkül emrinin ibadet emrinden sonra zikredilmesi, ibadetsiz tevekkülün fayda vermeyeceğini bildirmektedir. (Fahreddin er-Râzî)


وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

 

Ayetin son cümlesi istînâfa matuftur. Nefy harfi  مَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَا  harfi  ليس  gibi amel etmiştir.

Haberine dahil olan  بِ  harfi tekid ifade eden zaid harftir. Cümlede iki farklı görevdeki  مَا ’lar arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

رَبُّكَ  izafeti, muzâfun ileyhe şeref ve destek ifade eder. Müsnedün ileyhin Rabb ismiyle gelmesi Allah’ın rububiyet sıfatını ön plana çıkarır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

غَـٰفِلٍ - تَعْمَلُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

“Allah gafil değildir.” sözü “Allah onların yaptıklarını bilir.” ifadesinden daha güçlüdür. Olumsuz cümlelerde daha fazla vurgu vardır. 

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için zaid olarak gelmiştir. Olumlu cümlelerde  ل  harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا ’nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 142)

Kur’an-ı Kerim’de  بِ  harfi 22 yerde  لَيْسَ ’nin, 19 yerde de  مَا ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ahmet Yüksel, Biçim, Anlam ve İmla Yönüyle Arapçada Zaidlik) 

[Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.] cümlesinin mefhumu muhalifi yapmadıklarından da habersiz değildir şeklindedir. 

Ayetin son cümlesinde lâzım zikredilmiş, melzûm olan “cezanızı verecektir” manası kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel sanatıdır.

Ayet-i kerimede önce Allah ismi, sonra da muhatap zamirine muzâf olan Rabb ismi gelmiştir. Böylece Rabbinin, semavatın ve arzın gaybının sahibi olan ve işlerin hepsinin kendisine döndürüldüğü Allah olduğuna işaret edilmiştir. İşte o Allah sana doğruyu göstermiş, seni hidayete erdirmiş, Kendisine ibadet etmeni ve O'na tevekkül etmeni emretmiştir. Allahu a‘lem burada dünya ve ahirette Resulüne zafer vereceğine ima vardır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 3, s. 372)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Ayetteki ilk cümle, O'nun ilminin bütün kainatı külli ve cüz’i olarak mevcut halini ve gaybını kuşattığına delalet eder. İlmi, gaybı kuşatıyorsa, mevcut olanı da kuşatıyor demektir, çünkü O'nun ilminde çelişki yoktur. İkinci cümle, etkili kudretine ve meşietine delalet eder. Üçüncü cümle, bu sıfatlarında tek olan zatın bedenî ve kalbî ibadeti hakk ettiğine delalet eder. Kulun nitelendiği rütbelerin ilki ibadettir. Dördüncü cümle, tevekküle delalet eder ki bu rütbelerin sonuncusudur, çünkü tevekkül ibadet nuruyla daha iyi görülür. Bütün kâinat Allah ile mübarektir ve Allah bütün kâinatı tek başına çekip çevirendir, mahlukatından hiçbir ortağı yoktur ki O'na vekil olsun. Beşinci cümle, hiçbir mûtînin itaatini zayi etmeyeceğine ve hiçbir isyankârın halini de ihmal etmeyeceğine dair metaforlar içerir. (Bahru'l Muhît, V/275)

Kuran-ı Kerim’in bütün surelerinde olduğu gibi Hud Suresi’nin bu son ayeti hüsn-i intihâ sanatının mükemmel bir örneğidir.

Bu surenin sonu ile Tevbe Suresi’nin sonu arasında belâgatlı bir tekrar ve teyid bulunmaktadır. Zira onun son emri de yalnızca Allah’la yetinmek ve yalnızca O’na güvenmek gerektiğini vurguluyordu.

Bu surenin bu şekildeki hatimesi, bundan sonra gelecek olan Yusuf Suresine de bir geçiş, bir hazırlık özelliği taşır. Zira Yusuf Suresi, Allah’a tevekkül eden bir kulun ne kadar çok yönlü haksızlığa uğrarsa uğrasın, Allah’ın yardımıyla hepsinden kurtulup düze çıkacağını göstermektedir. (Elmalılı Hamdi Yazır)


Yusuf Sûresi
Mekke döneminde inmiştir. 111 âyettir. Bu sûrede Yûsuf Peygamberin hayatta karşılaştığı sıkıntılar ve bunlara sabrederek nasıl başarıya ulaştığı anlatılmakta ve inananlar için faydalı öğütler, önemli mesajlar verilmektedir. Kur’an’da baştan sona kadar bir tek konuyu anlatan tek sûre budur.

Mushaftaki sıralamada on ikinci, iniş sırasına göre elli üçüncü sûredir. Hûd sûresinden sonra, Hicr sûresinden önce Mekke’de nâzil olmuştur.Yahudilerin telkini ile Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber’e, “İsrâiloğulları Mısır’a niçin gittiler?” şeklindeki sorusuna cevap olarak veya müslümanların Resûlullah’tan bir kıssa anlatmasını istemeleri üzerine indiği rivayet edilmiştir. Ancak Muhammed b. İshak’a göre sûrenin nüzûl sebebi, kavmi tarafından zulme uğramış olan Hz. Peygamber’i teselli etmektir (Elmalılı, IV, 2841). Kavminin baskıları ve işkenceleri karşısında Resûl-i Ekrem ve arkadaşları bunalmışlardı; bu bunalımdan bir çıkış yolu arıyorlardı. Böyle sıkıntılı bir anda bu sûrenin inmesi, müslümanlara bir teselli ve müjde olmuştur. Zira kıssanın kahramanı olan Hz. Yûsuf da Filistin’de kardeşlerinin bazı kötülüklerine mâruz kalmıştı. Fakat sonunda o, Mısır’da devlet yönetiminde söz sahibi oldu, kardeşleri de bu devletin yönetiminde görevlendirildiler.

 

Bu sûrede anlatılan kıssa da, dolaylı olarak Hz. Muhammed ve arkadaşlarına, sabrettikleri takdirde Hz. Yûsuf’a verilmiş olan mükâfatın bir benzerinin onlara da verileceğini ve Kureyşliler’in kendilerine boyun eğeceğini müjdelemektedir. Nitekim kavminin baskısı neticesinde Medine’ye göç etmiş olan Resûlullah sekiz sene sonra Mekke’yi fethetmiş ve Kureyşliler ona boyun eğmiştir. Ancak Hz. Peygamber Kureyşliler’e, Hz. Yûsuf’un Mısır’da kardeşlerine söylediği sözün aynısını söylemiş ve şöyle demiştir: “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir” (İbn Sa‘d, Tabakāt, II, 142). “Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!” (İbn Kesîr, es-Sîre, III, 570). Muhtevasına ve işaret ettiği konulara bakıldığında sûrenin, hicretin arifesinde meydana gelen olaylar esnasında, yani Kureyş’in Hz. Peygamber’i öldürme, sürgün etme veya hapsetme planlarını tasarladığı sırada ve bir defada inmiş olduğu anlaşılmaktadır.

İlk üç âyette bu sûredeki âyetlerin Kur’an-ı Kerîm’in âyetleri olduğu, Kur’an’ın Arap diliyle indirildiği ve bu sûrede kıssaların en güzelinin anlatılacağı bildirilmektedir. Bundan sonra 101. âyete kadar Hz. Yûsuf’un kıssası anlatılmıştır. Kıssada Hz. Yûsuf’un, kardeşleri tarafından kuyuya atılması, onu kuyudan çıkaran kafile tarafından Mısır’da köle olarak satılması, bir iftira sonucu cezaevine girmesi, Mısır kralının gördüğü rüyayı yorumlaması neticesinde cezaevinden çıkarılıp maliyeden sorumlu yüksek düzeyde yöneticiliğe getirilmesi, uzun süreli bir ayrılıktan sonra babası ve kardeşleriyle tekrar buluşması gibi konular ele alınmıştır. Daha sonraki âyetlerde ise müminlere müjde ve öğütler verilmektedir.

 

Kur’an-ı Kerîm’deki kıssalar bazı hikmetlere dayanmaktadır. Özellikle peygamberlerin kıssaları, alınması gereken ibretlerle doludur. Nitekim bu sûrenin son âyetinde yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır.” Hz. Yûsuf’un kıssası hakkında da şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki Yûsuf ve kardeşle­rinde, almak isteyenler için ibretler vardır” (Yûsuf 12/7).

Yusuf Sûresi 1. Ayet

الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠  ...


Elif Lâm Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.

Bazı sûrelerin başında bulunan “elif-lâm-râ” gibi harflere “hurûf-ımukattaa” denmektedir (bilgi için bk. Bakara 2/1).
 Yüce Allah, indirilen bu âyetlerin gelişigüzel söylenmiş sözler değil, gerçekleri açıklayan ve ebedî bir mûcize olan ilâhî kitabın âyetleri olduğunu, dolayısıyla bu kitaba şanına yakışır bir şekilde saygı gösterilmesi ve emirlerinin uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır.

الٓـرٰ۠

 

Hurûf-u mukattaadır. 

 

تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  تِلْكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir.

اٰيَاتُ  haber olup lafzen merfûdur. الْـكِتَابِ  muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. 

الْمُب۪ينِ  kelimesi  الْـكِتَابِ ’nin sıfatı olup lafzen mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapçada sıfatın asıl adı na’t (النَّعَتُ)’dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut (المَنْعُوتُ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ve mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat iki kısma ayrılır:

1. Hakiki sıfat

2. Sebebi sıfat

Hakiki Sıfat: 

1. Müfred olan sıfatlar

2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred Olan Sıfatlar:

Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Sıfat mevsufuna; cinsiyet, daet, marifelik-nekrelik ve îrab bakımından uyar:

Not: Gayri akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle Olan Sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Burada  مُب۪ينٌ  kelimesi hakiki ve müfred sıfat olarak gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُب۪ينِ۠  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠

 

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâat-i istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. Hurûf-u mukattaa ile başlayan bütün sureler buna örnektir. Çünkü muhatabın dikkatini celbeder ve dinlemeye teşvik eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Tefsir alimleri surelerin başlarındaki bu harfler hakkında farklı görüşlere sahiptir. Âmir eş-Şâbi, Süfyan es-Sevri ve bir grup muhaddis şöyle demiştir: Bunlar Allah'ın Kur’an-ı Kerim’de sakladığı bir sırdır. Yüce Allah’ın, her bir kitabında böyle bir sırrı vardır. Bunlar, yüce Allah’ın bilgisini yalnızca kendisine sakladığı müteşabih ayetler arasında yer alırlar. Bunlar hakkında bir şey söylemek gerekmez. Biz bunlara iman eder ve Allah’tan geldikleri gibi okuruz. (Kurtubî)

Aynı mukattaa harfleriyle başlayan surelerin aralarında mana veya konu açısından bir yakınlık vardır.

Kur'an-ı Kerim’de mukattaa harfleriyle başlayan surelerin hepsinde bu harflerden sonra muhakkak kitapla ilgili bir açıklama gelir.

Surenin ilk ayeti ibtidaiyyedir. 

Mübteda ve haberden müteşekkil ilk cümle  تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ismiyle marife oluşu, işaret edilenin yani ayetlerin mertebesinin yüceliğini gösterir. 

İşaret isminde istiare vardır. Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi, aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenin önemini vurgular ve ona tazim ifade eder.  ذَ ٰ⁠لِكَ  ve  تِلْكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)

تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ  (Onlar kitabın ayetlerdir) ibaresinde kitabın mertebesinin yüksekliği ve şanının yüceliği dolayısıyla uzak için kullanılan işaret ismi getirilmiştir. (Safvetu't Tefasir)

اٰيَاتُ الْـكِتَابِ  izafeti hem muzâf hem de muzâfun ileyhin şanı içindir.

اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ  mübtedanın haberidir. Müsnedin izafetle marife olması az sözle çok anlam amacı taşımasının yanında işaret edilene tazim ifade eder. Sübut ifade eden bu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )

Hz. Yusuf’un kıssasına girerken söze vahiyle giriş yapılmıştır. Bu bedî’ sanatlardan hüsn-i tahallüs sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî İlmi)

Çünkü bundan sonra gelen ayet, bu ifadenin öncesiyle -yani “Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” ifadesiyle- irtibatlıdır. Zira anlatılan kıssalar ve ardından gelen Yusuf (a.s.) kıssası Kur’an’la ilgilidir. (Allân İbrahim Mahmud, el-Bedî‘ fi’l-Kur’an, s. 362)

الْمُب۪ينِ۠  kelimesi,  الْـكِتَابِ  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tâbi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Lâzım anlamıyla “mübin” kendi özünde açık, seçik ve aydınlıktır. Yani haddi zatında kendisinin ne olduğu açık ve belli, kendisinin ne olduğunu tanıtmaya kendisi yeterli olan demektir Müteaddi (geçişli) fiil olarak anlamı ise beyan edici, açıklayıcı, açığa çıkarıcı, ayırt edici demek olur. Bir de dili ve ifadesi gayet güzel, muradını ve maksadını gereğine göre dilediği gibi anlatır, fasih ve beliğ manasına gelir. (Elmalılı Hamdi Yazır ve Âşûr)

Kitabın apaçık olması, Allah katından olduğu, hem lafız hem de mana olarak haber verme noktasında mucize olduğu apaçık ortada demektir. (Ebüssuûd)


Yusuf Sûresi 2. Ayet

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰناً عَرَبِياًّ لَعَلَّـكُمْ تَعْقِلُونَ  ...


Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.

Bütün insanlık için gönderilmiş olan Kur’an’ın Arabistan’da veArapça olarak indirilmesinin coğrafî, sosyolojik, psikolojik ve dil ile ilgili sebepleri vardır. Her şeyden önce Arap yarımadası eski dünyayı meydana getiren, bugün de insanlığın büyük bir bölümünü barındıranAvrupa, Asya ve Afrika kıtalarının birbirine en çok yaklaştığı merkezî bir yerde ve dünya ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunmaktadır. Kur’an’ın nâzil olduğu zamanda bu bölge komşu illerde yer alan siyasîgüçlerin iktisadî ve siyasî menfaatlerini doğrudan ilgilendiren bir konumdaydı. Bu siyasî güçlerin aksiyon ve reaksiyonlarının toplandığı bir merkezde yer alan Arap toplumu bu kıtalarda yaşayan insanları ve bunların yaşayışlarını tanıma imkânına sahipti.
 Arap toplumu çölde yaşadığı için, müreffeh bir hayat tarzından uzaktı. Tehlikeli işlere atılma ve değerlerin müdafaasında sabırla direnme gibi vasıflara sahip bulunuyordu. Asırlar boyunca dillerinin safiyetini korudukları gibi belirtilen nitelik ve enerjilerini de muhafaza etmişlerdi. Kabileler arasında uzun süre devam etmiş olan iç savaşlar, onlara atılganlık vb. meziyetler kazandırmıştı. Ayrıca ticaretle uğraşan bir toplum olmaları sebebiyle hareket kabiliyetine ve uzun süreli seyahatlere katlanma gibi hususiyetlere sahip bulunuyorlardı. Bu sayede Araplar ticaret yaptıkları ülkelerin örf ve âdetlerini, hususiyetlerini, kanunlarını öğrenmişlerdi; kısaca İslâm’ı buralara ulaştırmak için gereken tecrübeye sahip bulunuyorlardı.
 Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesinin temel sebebi, son peygamberin Araplar arasından seçilmiş olmasıdır. Yüce Allah her peygambere kendi kavminin diliyle hitap etmiş, vahyini onların diliyle göndermiştir ki peygamber Allah’ın emir ve yasaklarını kavmine rahatça anlatsın (İbrâhim 14/4). Şüphe yok ki Kur’an’ın Arap dili ile indirilmiş olması onun sadece Araplar’a indirildiğini ifade etmez. Nitekim bazı âyetler, onun bütün insanlığa hitap ettiğini, dolayısıyla evrensel bir kitap olduğunu göstermektedir (Bakara 2/185; Âl-i İmrân 3/138; Sebe’ 34/28; ayrıca bk. Ra‘d 13/37). Son peygamberin Araplar arasından seçilmesinin doğal bir sonucu olarak önce onlar ıslah ve irşad edilecek, sonra da onların aracılık ve örnekliğinde diğer kavimler İslâm iman ve ahlâkına gireceklerdi. Ayrıca Kur’an yalnız Araplar’ın kutsal kitabı olmadığından Arapça bilmeyenlerin de onu anlayabilmeleri ve böylece İslâm’ı birinci kaynağından öğrenme imkânını elde etmeleri için Kur’an’ın başka dillere çevrilmesi zorunludur. Ancak bu çeviriler insan çabasının ürünleri, dolayısıyla az veya çok kusurlu olup Kur’an’ın orijinal metni yerine konamaz. (bilgi için bk. Zümer 39/28).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 211-212

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰناً عَرَبِياًّ لَعَلَّـكُمْ تَعْقِلُونَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubtur.  اَنْزَلْنَٓا  fiili  اِنَّ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اَنْزَلْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. هُ  zamiri mefulün bih olarak mahallen mansubdur.

قُرْءٰناً  hal olup fetha ile mansubdur. 

عَرَبِياًّ  kelimesi  قُرْءٰناً ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t (النَّعَتُ)’dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut (المَنْعُوتُ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ve mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat iki kısma ayrılır:

1. Hakiki sıfat

2. Sebebi sıfat

Hakiki Sıfat:

1. Müfred olan sıfatlar

2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred Olan Sıfatlar:

Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Sıfat mevsufuna; cinsiyet, daet, marifelik-nekrelik ve îrab bakımından uyar:

Not: Gayri akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle Olan Sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

كُمْ  muttasıl zamiri,  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubtur.

تَعْقِلُونَ  fiili  لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

تَعْقِلُونَ   fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰناً عَرَبِياًّ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedün ileyh azamet zamiriyle gelmiştir.

Bu tekid; Kur’an'ın Allah katından indirildiğini inkâr eden kişileri red için  اَنْزَلْنَاهُ  fiilini tekid amaçlı gelmiştir. (Âşûr)

Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 421) 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelişi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr, 1)

عَرَبِياًّ  kelimesi,  قُرْءٰناً  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tâbi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Kur’an’ın, bir kısmına da “Kur’an” denilebilir. Çünkü “Kur’an” cins ismi olup Kur’an’ın tamamını da bir kısmını da gösterebilen bir isimdir. (Fahreddin er-Râzî)

Bundan önce Kitabın zatî şerefini bildiren vasfı zikredildikten sonra onun arkasından da bu ayette Kitabın izafî şerefi bildirilmektedir. (Ebüssuûd) 

 

 لَعَلَّـكُمْ تَعْقِلُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye veya beyâniyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri anlamı açıklamak, zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.

لَعَلَّ, terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. Haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle va’z edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub;  لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)

Kur’an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ  gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise  تَفَقُّه  kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) 

تَعْقِلُونَ  fiilinin mef’ûlunun hazfi; “Onu bu şekilde indirmiş olmamız ondaki îcaz ve diğer ilimlerin birçoğunu akletmeniz içindir.” manasına işaret eder. (Âşûr)
Yusuf Sûresi 3. Ayet

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَۗ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ  ...


Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki daha önce sen bunlardan habersiz idin.

“En güzel kıssa” diye çevirdiğimiz ahsenü’l-kasas tamlamasındaki kasas kelimesi sözlükte “bir şeyin izini sürmek” anlamına gelmektedir; isim olarak, “anlatılan haber” demektir. Kur’an’da daha çok bu mânada kullanılmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kss” md.). Bu mânada kıssa ile eş anlamlı olup her ikisinin de çoğulu kısastır. Edebiyatta hayalî kıssalar olduğu gibi gerçek kıssalar da vardır. Hz. Yûsuf’un kıssası yaşanmış bir olaydır. Bir taraftan tasavvuf ve edebiyatta mecazi aşk denilen ve tabii bir gerçeklik olan beşerî sevgiyi, diğer taraftan bu tür sevgilerin insanı kötülüğe saptırmasına engel olacak güç ve içtenlikteki iman ve iffetin yüceliğini anlatan bu sûre, âyette “ahsenü’l-kasas” olarak nitelendirilmiştir. Kıssada aynı zamanda baba-oğul, Ya‘kub aleyhisselâm ile Yûsuf’un hasret, ıstırap ve üzüntüleri canlı bir şekilde dile getirilmektedir. Ahsenü’l-kasas tamlamasını “en güzel üslûp” şeklinde anlayanlar da vardır (Zemahşerî, II, 300-301; Râzî, XVIII, 85; Esed, II, 454-455). Buna göre cümlenin meâli şöyle olur: “Biz, bu Kur’an’ı sana en güzel bir üslûpla anlatıyoruz.”
 Âyette, Hz. Peygamber’in, Yûsuf hakkında daha önce bilgisinin olmadığı, bu bilgilerin kendisine vahiy yoluyla geldiği bildirilmektedir. Bu durum, Hz. Muhammed’in hak peygamber, Kur’an’ın da mûcize olduğunu gösterir. Zira okur yazar olmayan, yabancı dil bilmeyen ve İsrâiloğulları’nın Mısır’a gitmeleriyle ilgili yeterli bilgisi bulunmayan bir kimsenin, vahye dayanmadan, çok zaman olayların detayına kadar inen böyle mükemmel bir kıssayı ortaya koyması mümkün değildir. 
İbrânîce’de “Allah’ın güçlü kıldığı” mânasına gelen İsrâil kelimesi, Ya‘kub peygamberin lakabıdır. Soyundan gelenlere de “İsrâiloğulları” denilmektedir. Kitâb-ı Mukaddes araştırmacılarından nakledildiğine göre Ya‘kub Filistin’de yaşıyordu ve on iki oğlu vardı. Yûsuf on birinci oğluydu. Mısır’da köle olarak satılmış, bir süre kölelik, oldukça uzun bir süre de hapis hayatı yaşadıktan sonra Mısır’da önemli bir üst düzey yöneticiliğe getirildi. Daha sonra babası ve kardeşlerini de Mısır’a götürdü. Böylece İsrâiloğulları Mısır’a yerleştiler. Hz. Mûsâ’nın zamanında ve onun liderliğinde tekrar Filistin’e dönmüşlerdir (İsrâil ve İsrâiloğullarıhakkında bilgi için bk. Bakara 2/40, 132; Nisâ 4/153-161).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 212-213

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَۗ 

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. نَقُصُّ  fiili haber olup mahallen merfûdur. 

نَقُصُّ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

عَلَيْكَ car mecruru  نَقُصُّ  fiiline müteallıktır. اَحْسَنَ  kelimesi mef’ûlun mutlaktan naibtir. 

الْقَصَصِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

مَٓا  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle birlikte  نَقُصُّ  fiiline müteallıktır. 

اَوْحَيْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  نَٓا  fail olup mahallen merfûdur.

اِلَيْكَ  car mecruru  اَوْحَيْنَٓا  fiiline müteallıktır.

هٰذَا  ismi işareti mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْقُرْاٰنَ  kelimesi ismi işaretten bedeldir. 


وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ

 

وَ  haliyyedir.  اِنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اِنَّ ’dir.  كَانَ  mebni nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تَ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.

مِنْ قَبْلِه۪  car mecruru  الْغَافِل۪ينَ ’ye müteallıktır.

كُنْتَ ’nin haberine dahil olan  لَ  harfi,  اِنْ in muhaffefe  اِنَّ  olduğuna delalet eden lam-ı farikadır.  

لَ, farika (ayırt edici) lamıdır.  اِنَّ ’den hafifletilen  اِنْ ’in diğer اِنْ ’lerden ayırt edilmesi için haberinin başına getirilir. Bunun için de adına ‘farika’ denmiştir.

مِنَ الْغَافِل۪ينَ  car mecruru  كُنْتَ ’nin  mahzuf  haberine müteallıktır. الْغَافِل۪ينَ ’nin cer alameti ى  harfidir. Çünkü cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.

الْغَافِل۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  غفل fiilinin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَۗ 

 

İstînâfiyye olarak gelen cümle, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَٓا, haber olan  نَقُصُّ  fiiline müteallıktır. Akabindeki اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَ  cümlesi, masdar tevilindedir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

نَقُصُّ - الْقَصَصِ  kelimeleri arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr,  مِنْ  harf-i cerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

هٰذَا  işaret ismi, Kur’an’a dikkat çekmek ve tazim için gelmiştir.

Kıssa izi sürülmeye değer hal ve durum manasınadır. İşte bundan dolayı şehnameler gibi kaleme alınan, dillerde dolaşan destan ve hikayelere de kıssa adı verilir ki, buna farsçada destan veya efsane denilir. Ancak bizim dilimizde destan deyimi şöhreti yaygın olmak bakımından, efsane deyimi de inanılmayacak gibi acayipliği bakımından, kıssa da ibretli özelliği bakımından kullanılır. Demek ki, bir haber veya hikayenin kıssa adını alabilmesi izlenmeye değer ve yazılmaya değer bir özelliği taşımasına bağlıdır. (Elmalılı Hamdi Yazır)

قَصَّ  haberlerin peşpeşe eklenmesi demek olup, arapça kök manası itibari ile “uymak, tâbi olmak” demektir. Hikâyelere “kıssa” adı verilmiştir: Çünkü onu anlatan kıssa, onları, birbiri ardınca peşpeşe anlatır.

الْقَصَصِ  lafzının, ism-i  mef’ûl  manasında olması muhtemeldir. Eğer bu lafzı, masdar olarak kabul edersek ayet, (Biz, Sana bu Kur’an’ı en güzel bir şekilde anlatıyoruz.) manasında olur. Böyle olması halinde, en güzel olma hususu, kıssaya ait değil, anlatma işine ait olmuş olur ki bu güzel oluştan maksat, ayetlerin fesahat bakımından mucize noktasına varmış, fasih ve beliğ sözler olmasıdır. 

Eğer bu lafzı ism-i mef’ûl manasına alırsak, kendisinde başkasında bulunmayan hikmetler, ibretler, incelikler ve harikuladelikler olduğu için, kıssaların en güzeli manasında olmuş olur. 

Bu kıssadaki hikmetlerden biri şudur: Allah’ın kazasını hiç kimse savuşturamaz, Allah’ın kaderine kimse mani olamaz. Allah Teâlâ, bir insan için hayır ve güzellik irade etmiş ise bütün âlem ona karşı bir araya gelseler, o iyiliğin o kimseye ulaşmasına mani olamazlar. Bu kıssanın ifade ettiği ikinci bir hikmet, hasedin, hızlan (rahmetin kesilmesi) ve noksanlık sebebi oluşuna delalet etmesidir. Bir üçüncü hikmeti şudur: Sabır, tıpkı Yakûb (as)’da olduğu gibi genişliğe, selamete ermenin anahtarıdır. (Fahreddin er-Râzî)

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ  ifadesi, Kur’an'ın gerçekleri beyan ettiğini bildirmekle beraber, zımnen kitap ehlinin anlattıkları kıssalarda eksiklik ve çirkinlik olduğunu da belirtmektedir. (Ebüssuûd) 

Bu cümle 2. Ayetteki  إنّا أنْزَلْناهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا  cümlesinde bedel-i iştimâl olarak gelmiştir. Çünkü ahsenü'l kasas (en güzel kıssa) olmak indirilen Kur’an’dandır. Allah katından olan kıssalar Allah katından indirilişi tekid cümlesinden bedel-i iştimâl yerine konmuştur. (Âşûr)

Zamirin haber olan fiile takdimi kasr ifade eder. بِمَٓا  daki  بِ  harfi sebebiyyedir ve müteallakı  نَقُصُّ  fiilidir. (Âşûr)


 وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ

 

وَ ’la gelen cümle haldir. Hal cümleleri ıtnâb sanatıdır.

اِنْ, muhaffefe  اِنَّ ’dir. Cümlede icaz-ı hazif sanatı vardır.

لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ  ifadesi  كُنْتَ ’nin mahzuf haberine müteallıktır. 

Haberin başına gelen lam-ı farika ve  اِنْ  olmak üzere iki tekid unsuru taşıyan cümle faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنْ كُنْتَ  ifadesindeki  اِنْ  edatı, اِنَّٓ ’nin muhaffef halidir.  لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ ’deki lâm ise bu  اِنْ ’i olumsuzlayıcı  اِنْ  edatından ayırt eder.  ِقَبْلِه۪  [ondan önce] ifadesindeki zamir, “vahyettiğimiz” ifadesine racidir ve anlam, “Durum şudur ki biz sana vahyetmeden önce sen bundan habersizdin yani bu konuda cahildin, buna dair hiçbir bilgin yoktun, kulağına bununla ilgili hiçbir şey gelmemişti.” şeklindedir. (Keşşâf, Beyzâvî)


Yusuf Sûresi 4. Ayet

اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ  ...


Hani Yûsuf, babasına “Babacığım! Gerçekten ben (rüyada) on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana boyun eğiyorlardı” demişti.

Yûsuf aleyhisselâmın soy kütüğü şöyledir: Yûsuf, babası Ya‘kub, babası İshak, babası İbrâhim aleyhisselâm. Görüldüğü gibi Yûsuf, Hz. İbrâhim’in dördüncü kuşaktan torunudur. Ya‘kub ile eşi Rahel’den (İslâmî kaynaklarda Rahîl) dünyaya gelmiştir. Resûlullah buyurmuşlardır ki: “İnsanların en şereflisi, Allah’ın peygamberi Yûsuf’tur; o, Allah’ın peygamberinin oğludur; o da Allah’ın peygamberinin oğludur; o da Allah’ın dostunun (halîl) oğludur” (Buhârî, “Tefsîr”, 12/2). Rüya, “görmek” mânasına gelen rü’yet masdarından alınmış bir isim olup, uyku halinde birtakım olay ve şekillerin görülmesi demektir.Türkçe’de buna “düş” denir. Rüya kişinin sadece iç dünyasıyla ilgili bir olay olmayıp, aynı zamanda hayalin ötesinde dış dünyada bir gerçeğe de işaret eder. Râzî’ye göre yüce Allah, insan ruhunu madde ötesi âleme çıkabilecek, levh-i mahfûzu okuyabilecek yetenekte yaratmıştır. Ancak ruhun bedenle ilgisi buna engel olmaktadır. Uyku halinde ruhun bedenle ilgisi azalır, levh-i mahfûzu okuma gücü artar. Ruhun orada gördükleri, hayal aleminde kendine özgü izler bırakır (XVIII, 135). Bu izler hayalin ötesindeki bir gerçeği yani levh-i mahfûzdaki bilgiyi gösterir ki rüyanın asıl işaret ettiği şey budur (levh-i mahfûz hakkında bilgi için bk. Bürûc 85/22). Gazzalî, levh-i mahfûz ile insan kalbini, karşı karşıya duran fakat aralarında perde bulunan iki aynaya benzetmektedir. Aynaların arasındaki perde kaldırıldığında birindeki görüntü diğerine aynen yansır. İşte rüya olayı buna benzer; insan uyuduğu zaman kalbin duyu organlarıyla ilgisi kesilir, levh-i mahfûz ile kalp arasındaki perde ise kalkar, böylece levh-i mahfûzdaki bazı bilgiler kalbe yansır; hayal gücü bu bilgileri sembollerle alarak korur, insan uyandığında ancak hayalindeki sembolleri hatırlar (İhyâ, IV, 504-505). İşte rüyayı yorumlayıp işaret ettiği perde arkasındaki gerçekleri göstermeye “rüya tabiri” (yorumu) denilmektedir (ayrıca bk. Yûsuf 12/44). Psikanalizin kurucusu Freud’a göre rüyanın kaynağı ferdin şuur altı, rüya ise arzuların tatmini için yapılan bir teşebbüstür. Ona göre başta cinsel arzular olmak üzere çocukluk döneminden itibaren bastırılan duygular, geçmişte yaşananlar ve duyu organlarına etki eden duyumlar rüyanın esas öğesini oluşturur ve rüya esnasında ortaya çıkar (Umay Günay, s. 104). “İnsanın yaşama kaynağı ve canlı organizmanın tek faaliyet gayesi cinsel hayattır. Bu da “libido” denilen idare merkezinde planlanmaktadır. Cinsel duygularla toplumdaki kuralların çatışması veya bu isteklerin şuur altına itilmesi, kişide bazı kompleksler meydana getirir. Rüyada görülen olaylar işte bu komplekslerin, bilinç dışı arzuların akıl sansürü ve baskısından kurtulmuş olarak örtülü bir şekilde tezahürüdür. Uyku esnasında sansürün gücü azaldığından arzular serbestçe dışa vurulursa da rüya gören kişinin bilincine girmelerini engellemek amacıyla kabul edilebilir imgelere dönüştürülür. Bu dönüştürmede uyku sırasında algılanan duyu uyaranlarından, önceden yaşanmış olaylardan ve derinde yerleşmiş anılardan yararlanılır” (bilgi için bk. İlyas Çelebi, “Rüya”, İFAV Ans., IV, 29). İslâmî kaynaklarda genel olarak üç türlü rüyanın bulunduğu ifade edilmektedir: a) Sadık rüya. Kaynağı ilâhî olan ikaz ve işaretler olup doğru ve gerçek rüyalardır. Hz. Peygamber bu tür rüyaların peygamberliğin kırk altı cüzünden biri olduğunu haber vermiştir (Buhârî, “Ta‘bîr”, 2-4). Sadık rüya gören kimse, bu vesileyle Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratmasıyla ilgili bazı şeyler hakkında bilgi sahibi olur. Böylece zaman içerisindeki bazı gayb olaylarını meydana gelmeden önce keşfeder ve haber verir veya mekân içindeki bazı şeyleri insanların normal olarak görmesinden önce görür ve bildirir. Bu duruma, “rüya yoluyla keşif” denilmektedir. Freud aşkın alanla ilgilenmediği için bu tür rüyadan da söz etmemiştir. b) Nefisten yani beyin, duyu organları ve iç organlardan kaynaklanan düşler. Bunlar, hâtıraların, arzuların hayalde canlanmasından ibarettir. c) İnsan ruhunun gizli bir dış tesirden (şeytan) etkilenmesi neticesinde meydana gelen korkma ve sapmalar olup yalancı bir çağrışım ve hayalî bir olaydır. Hz. Peygamber bu tür rüyaların şeytandan kaynaklandığını haber vermiştir (Buhârî, “Ta‘bîr”, 3). Gerek nefisten gerekse şeytandan kaynaklanan, aşkın kaynağı olmayan karmakarışık rüyalara “ahlâm” veya “edgasu ahlâm” denmektedir (bk. Yûsuf 12/44; Elmalılı, IV, 2865) Hz. Yûsuf’un gördüğü bu rüyada baba, anne ve kardeşlerin güneş, ay ve yıldızlarla temsilî olarak anlatılması, rüyanın ve neticesinin önemine işaret ettiği gibi, Yûsuf’un şanının yüceliğini de gösterir. Yûsuf’un rüyası, yüce Allah’ın onu peygamberlik görevine hazırladığının bir işaretidir. Nitekim Hz. Peygamber’e de vahyin gelişi sâdık rüya ile başlamıştır (Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 3). Yûsuf’un gördüğü bu rüyayı yorumlayan Hz. Ya‘kub, oğlunun ileride büyük bir makama geleceğini anlamıştı. Ancak diğer oğullarının, yorumu gayet kolay olan bu rüyadan haberleri olduğu takdirde Yûsuf’u kıskanarak ona kötülük edeceklerinden endişe etmiş, bu sebeple rüyasını kardeşlerine anlatmaması için onu uyarmıştır. Hz. Yûsuf’un rüyada gördüğü güneş, babası Ya‘kub; ay, annesi Rahel; yıldızlar ise on bir kardeşi idi. Bünyâmin adındaki en küçük olanı öz, diğerleri üvey kardeşleriydi (Şevkânî, III, 9). 6. âyette “rüyada görülenlerin yorumu” diye çevirdiğimiz te’vîlü’l-ehâdîs tamlamasındaki te’vîl kelimesi terim olarak, “lafzı zâhirî anlamında değil de kitap ve sünnete uygun olan muhtemel bir anlamda yorumlamak” mânasına gelir. Burada te’vil terimi, “tabir etmek” ile eş anlamlı olarak, “rüyadaki sembolleri yorumlayıp delâlet ettikleri mânayı ortaya çıkarmak” anlamında kullanılmıştır. Ehâdîs kelimesi ise “olay” ve “haber” anlamlarına gelen hadîsin çoğuludur. Birinci anlama göre cümle, “Allah sana olaylarda sebep-sonuç ilişkisini ve olayların yorumunu öğretecek” mânasına, ikinci anlama göre ise “Allah sana rüyaların yorumunu öğretecek” mânasına gelir. Bu anlamdan hareketle cümleyi, “Allah sana kendi kitaplarının ve peygamberlerin sözlerinin yorumunu öğretecek” şeklinde tefsir edenler de olmuştur. Bu görüşleri birleştirmek sûretiyle cümlenin mânasını daha kapsamlı olarak değerlendirmek de mümkündür. Buna göre cümle, Hz. Yûsuf’a rüyaları yorumlama yeteneğinin verileceğini ifade ettiği gibi, hayatın problemlerini anlama ve onlara çözüm getirme, aynı zamanda her şeyin hakikatini kavrama yeteneğinin verileceğini de ifade eder. Anlaşıldığı kadarıyla Yüce Allah’ın Hz. Yûsuf’a nimetini tamamlamasından maksat, ona nimetlerin en üstünü olan peygamberlikle birlikte devlet yöneticiliğini de nasip etmiş olmasıdır. Böylece ona hem dinî hem de dünyevî müstesna nimetler nasip etmiş, lutfunu tamamlamıştır. Ataları Hz. İbrâhim ve İshak’a peygamberlik vererek onları en büyük şerefe erdirdiği gibi, Ya‘kub’un soyundan da birçok peygamber ve hükümdar göndermek suretiyle bu soyu başka kavimlerin hiçbir şekilde ulaşamayacakları bir şerefe ulaştırmıştır (Mâide 5/20).
Riyazus Salihin, 70 Nolu Hadis: İnsanların en şereflisi Allah’tan en çok korkanlardır.
Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi:
Bazı insanlar Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:Ey Allah’ın Resûlü! İnsanların en hayırlısı, şereflisi kimdir? dediler.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:

“Allah’tan en çok korkanlarıdır” buyurdu.

Ey Allah’ın Resûlü! Biz bunu sormuyoruz, dediler.

“O halde, Allah’ın halîli (İbrâhim)’in oğlu, Allah’ın nebîsi (İshak)’ın oğlu, Allah’ın nebîsi (Yakub)’un oğlu, Allah’ın nebîsi Yusuf’tur” buyurdu.

Ey Allah’ın Resûlü, biz bunu da sormuyoruz, dediler.

“O halde siz benden Arap kabilelerini soruyorsunuz. (Bilin ki) Câhiliye döneminde hayırlı (şerefli) olanlar, şayet dînî hükümleri iyice hazmederlerse İslâmiyet devrinde de hayırlıdırlar” buyurdu.  
(Buhârî, Enbiyâ 8, 14, 19, Menâkıb 1, Tefsîru sûre (12), 2; Müslim, Fezâil 168)

اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ

 


اِذْ  zaman zarfı,  الْغَافِل۪ينَ ye müteallıktır.

قَالَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.

يُوسُفُ  fail olup lafzen merfûdur.  يُوسُفُ  kelimesi gayri munsariftir.  Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

İsimler îrab harekelerinin hepsini alıp almama bakımından ikiye ayrılır:

1. Munsarif isimler: Tenvini ve îrab harekelerinin hepsini gerektiği durumlarda alabilen isimlerdir. Yani ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde kesrayı alırlar.

2. Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir.

Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Arapçada bazı isimlerin birtakım özellikleri ve illetleri vardır. Bir ismin munsarif olmasını engelleyen dokuz illet vardır. Bu dokuz illetten ikisi her ne zaman bir isimde bir araya gelse artık o isim gayri munsarif olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 لِاَب۪يهِ  car mecruru  قَالَ  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  هٖ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Mekulü’l-kavli,  يَٓا اَبَتِ dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida,  اَبَتِ  münadadır. Kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Mütekellim  يَ sı mahzuftur.

Nidanın cevabı  اِنّ۪ي رَاَيْتُ dur. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  

رَاَيْتُ  fiili  اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

رَاَيْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. 

اَحَدَ عَشَرَ  fetha üzere mebni  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

كَوْكَبا temyiz olup fetha ile mansubtur. 

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.

Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.

Melhûz Mümeyyez: Burada temyiz cümledeki kapalılığı giderir. Manası kapalı olup da temyiz sayesinde açıklığa, netliğe kavuşan bu tür cümlelere melhûz mümeyyez denir. Melhûz mümeyyez daha çok şu cümlelerde olur: a) İsm-i tafdil kalıbının kullanıldığı bazı cümleler, b) Anlatılmak istenen anlamı ifadede tek başına yetersiz kalan “artmak-eksilmek, çoğalmak-azalmak, yükselmek-alçalmak, güzel ve çirkin olmak, büyük veya küçük olmak” gibi fiillerin kullanıldığı cümleler, c) İçinde “كَفَى بِ” terkibi bulunan cümleler, d) Kem-i istifhamiye (soru için olan كَمْ) ve kem-i haberiye (çokluk bildiren  كَمْ) ile kurulan cümleler. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ  kelimeleri atıf  وَ la  اَحَدَ عَشَرَ e matuftur. 

رَاَيْتُهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ل۪ي  car mecruru  رَاَيْتُهُمْ  fiiline müteallıktır.  سَاجِد۪ينَ  kelimesi  رَاَيْتُ deki mef’ûlunun hali olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

سَاجِد۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  سجد  fiilinin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ 

 

Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

Önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette  قَالَ  fiilindeki gaib zamire iltifat edilmiştir.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli  يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Nidanın cevabı  اِنَّ  ile tekid edilmiş, isim cümlesi …اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ, sübut ifade eder. Faide-i haber inkârî kelamdır. Bu cümlede haber fiil cümlesi şeklinde gelerek isnad tekrar edilmiştir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelişi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

كَوْكَباً - الشَّمْسَ - الْقَمَرَ  kelimeleri arasında mürâât-ı  nazîr sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ, isim cümlesi ve isnadın tekrarı şeklinde üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَبَتِ  kelimesinin aslı,  يا أبي (babacığım) idi ve sonundaki  ي  hazf edildi ve ona niyâbeten (yerine) kesre ile yetinildi. Sonra da sonuna vakf “hâ”sı (تِ si) getirilerek يَٓا اَبَتِ  denildi. Çok kullanıldığı için bu hâ (yani تِ) kelimenin kendisinden kabul edildi ve mütekellim  ي ’sına muzaf kılındı şeklinde. Bu, Sa’leb İbnu’l Enbârî’nin görüşüdür.

كَوْكَباً  güneşe ve aya takdim edilmiştir. Çünkü hususen ve ismen zikredilmek daha şerefli ve itibarlı oluşu gösterir. Bu tıpkı, “Allah’ın melekleri, Cebrail, Mikâil…” (Bakara Suresi, 98) ayetinde olduğu gibidir. (Fahreddin er-Râzî)

 

 رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Takdir edilen suale cevaptır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

سَاجِد۪ينَ  kelimesi  رَاَيْتُهُمْ  fiilindeki mef’ûl zamirden haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Ayetin son cümlesi meknî istiaredir. Müstear lafız  سَاجِد۪ينَ ’dir. Zikredilen gök cisimleri akıllı varlıklara benzetilmiştir.

رَاَيْتُهُمْ - رَاَيْتُ  kelimelerinde cinas, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada  رَاَيْتُهُمْ  fiilinin tekrarı, manayı lafzen tekid içindir.

Burada hayvan ve ölü (cansız) varlıkların, insanlar gibi konuşturulmasına benzer şekilde bir anlatım (mecaz) söz konusudur. (Kişileştirme (Teşhîs) Sanatı) (Ebû Ubeyde, Mecâzu’l Kur’an, I, s. 10-11.) 

Şerîf er-Radî  اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ (On bir yıldızı, ay ve güneşi…) ifadesinin istiare olduğunu söyler. Çünkü yıldızlar, güneş ve ay aklı olmayan varlıklardandır. Gramer bakımından bunlar için  سَاجِد۪ينَ  yerine  سَاجِدَةً  denilmesi uygun olurdu. Fakat akıllı varlıkların yaptıkları fiil (yani secde etmek) onlara isnat edilince, akıllı varlıkların sıfatlarıyla nitelenmeleri caiz oldu. Çünkü secde etmek, akıl sahiplerinin fiillerindendir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları, Safvetu't Tefasir)

Ayette niçin güneş ve ay sonra zikredilmiştir? Allah onları, yıldızlardan üstün oldukları için daha sonra zikretmiştir. Çünkü hususen ve ismen zikredilmek, daha şerefli ve itibarlı oluşu gösterir. (Fahreddin er-Râzî ve Ebüssuûd) 

Nida edilen kişi huzurda olmasına rağmen nida edilmesi söylenecek haberin önemi sebebiyledir. Böylece muhatap huzurda olması istenen gaib yerine konmuştur. Bu üslup, önemi sebebiyle yapılan kinaye veya istiaredir. (Fahreddin er-Râzî, Ebüssuûd, Elmalılı Hamdi Yazır, Âşûr)

لِي ساجِدِينَ ’deki car mecrurun takdimi ihtimam içindir. (Âşûr)


Günün Mesajı
Yusuf as kıssası; kıssaların en güzeli olarak ifade edilmiştir. Bunun sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:
* İslam'ın Mekke dönemi itibarıyla Allah Resulü ve müminler için en güzel teselli kaynağı olup onlara yol göstermiştir.
* Kur'ân'da anlatılan diğer peygamberlerin çoğunun kıssası helak ile bitmesine mukabil bu kıssada helak yoktur. Aksine herkes bir olgunluğa ulaşmış ve hatalarını idrak etmiştir.
* Diğer kıssalar belli noktalar itibarıyla çeşitli surelerde tekrar edilirken bu kıssa tek bir surede ve tafsilatlı olarak anlatılmıştır.
* Bu kıssada insanların farklı karakterleri ve psikolojileri anlatılırken bir toplumsal dönüşümden de bahsedilmektedir.
* Yusuf as kıssası İsrailoğulları'nın doğuşunu ve Hz Musa ile devam eden bir kavmi anlatır.
* Hz Yusuf'un dış görünüşünde yansıyan iç güzelliği Allah'ın kendisine lütfettiği iffet ve ihsan gibi önemli sıfatları zirvede temsil edişi kıssanın güzelliğine güzellik katar.
* Peygamber efendimizin bu kıssayı bu detayları ile bilmesi kesinlikle mümkün olmadığı için risaletinin en büyük delillerinden biri de bu kıssadır.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Çocukken, en çok Yusuf suresinin mealini ve hz. Yusuf’un hayatını okumaktan keyif alırdım. Yusuf suresi denince aklıma, özellikle 10 yaşlarındayken, umrenin Mekke’de bulunduğumuz neredeyse her gününde heyecanla açıp okuduğum gelir. Hafızlığımda da, ezberlerken en çok keyif aldığım ama bir o kadar da zorlandığım suredir. Çünkü bünyesinde pek çok farklı ve telaffuzu zor kelimeler barındırır. Ahsen’ul Kasas sıfatına sahip olan hz. Yusuf’un hayatında, insan psikolojisine ve ahlaka dair bir çok bilgi vardır. Bugün Yusuf suresine başlayacağımız için ayrı seviniyorum. Allah’ın yardımıyla ve izniyle, bu sureyi okumak, hayırla tamamlamak, anlamak, almamız gereken dersleri almak ve hayatımıza işlemek nasip olsun.

Ey Rabbim! Cinleri ve insanları dolduracağın cehennem azabından Sana sığınırım. Beni; Sana kulluk eden ve yalnız Sana güvenen, yalnız Senden isteyen kullarından eyle. Cennet nimetleriyle donatacağın salih kullarının arasına kat. Peygamberin hz. Yusuf’a selam olsun. Cennetinde, hz. Yusuf’la tanışmamı ve sohbet etmemi nasip et.

Amin.