23 Eylül 2022
Yusuf Sûresi 5-14 (235. Sayfa)
Yusuf Sûresi 5. Ayet

قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْداًۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ  ...


Babası, şöyle dedi: “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma. Yoksa, sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”

Riyazus Salihin, 842 Nolu Hadis
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işitmiştir:
“Sizden biriniz hoşuna giden bir rüya görünce, o Allah Teâlâ’dandır. Bu sebeple Allah’a hamdetsin ve o rüyasını anlatsın.”
Başka bir rivayet şöyledir:
“O rüyayı sadece sevdiğine söylesin. Hoşlanmadığı bir rüya görürse o şeytandandır. Onun şerrinden Allah’a sığınsın ve onu hiç kimseye söylemesin. O zaman o rüya kendisine zarar vermez.”
(Buhârî, Ta’bîr 3,46; Müslim, Rü’yâ 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 52; İbni Mâce, Rü’yâ 3)

قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْداًۜ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.

Mekulü’l-kavli,  يَا بُنَيَّ ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir.  بُنَيَّ  münada olup mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Nidanın cevabı  لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ ‘dir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَقْصُصْ  meczum muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  انت ‘dir.

رُءْيَاكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَلٰٓى اِخْوَتِكَ  car mecruru  لَا تَقْصُصْ  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ ; sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çevirir.

يَك۪يدُوا  fiili  ن ‘un hazfıyla mansub  muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

لَكَ  car mecruru  يَك۪يدُوا   fiiline müteallıktır.  كَيْداً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. 


اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الشَّيْطَانَ  kelimesi  إِنَّ ’nin ismi olup lafzen mansubdur.  لِلْاِنْسَانِ  car mecruru  عَدُوٌّ ‘nin mahzuf haline  müteallıktır.

عَدُوٌّ  kelimesi  إِنَّ ’nin  haberi olup lafzen merfûdur.  مُب۪ينٌ  ise  عَدُوٌّ’un sıfatıdır.

مُب۪ينٌ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْداًۜ 

 

Hz. Yakub’un oğluna cevabı istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

بُنَيَّ  kelimesindeki tasğir, şefkat ve muhabbetten kinayedir. Ona olan sevgisinden ve şefkatinden dolayı büyük olmasına rağmen küçük konumuna indirmiştir. (Âşûr) 

فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْداًۜ  cümlesindeki  فَ , fa-i sebebiyyedir. Akabindeki cümle masdar teviliyle ayetin öncesindeki masdar anlamına matuftur. 

اِخْوَة  kelimesi, cemi kıllet sıygasında gelmiştir. 3-10 arasındaki kardeşi ifade eder.

كاد  fiilinin  ل  harf-i ceri ile  فَعَلَ  manası kazanması tazmindir.

يَك۪يدُوا - كَيْداًۜ  kelimeleri arasında  iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَا بُنَيَّ  ifadesindeki  بُنَيَّ  kelimesi  إبن  kelimesinin tasğiridir. Hafs,  ي ’nın fethasıyla,  بُنَيَّ  diye okurken, diğer kıraat imamları ي ’nın kesresiyle, بُنَيِّ  şeklinde okumuşlardır. (Fahreddin er- Râzî)

Kendi başına müteaddi olan  كاد  fiilinin lâm ile geçişli kılınması  فَعَلَ  manasını içerdiği içindir. Tekid için bu harfle geçişli kılınır. Bunun için masdarla tekid edilmiştir. (Beyzâvî) 

Yine burada geçen, لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ  kavli de rü'yet yani görmek anlamındadır. Ancak bu görme uyanık halde iken olan bir görme değil de uykuda iken olan görmedir. Her ikisi arasındaki farkı da iki te’nis yani dişilik harfiyle ayırmıştır. Tıpkı  القربة والقربى kelimelerinde olduğu gibi. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl, Âşûr)

كَيْداً  kelimesindeki tenkir, onlara rüyayı anlatmaktan sakındırmak için ve tazim ve korkutmak içindir. (Âşûr)

 

 اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, isme isnad olan bu haber cümlesi sübut ifade eder. Faide-i haber inkârî kelamdır. 

Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لِلْاِنْسَانِ , haber olan  عَدُوٌّ ’e takdim edilmiştir.

Car mecrurun takdimi şeytanın düşmanlığının insana has olduğunu vurgular.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem

durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مُب۪ينٌ  kelimesi,  عَدُوٌّ  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tâbi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)


Yusuf Sûresi 6. Ayet

وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟  ...


“İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nimetlerini tamamladığı gibi sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ

 

 

وَ  atıf harfidir.  كَ  harf-i cerdir.  مثل ; ‘’gibi’’ demektir. Bu ibare  يَجْتَب۪يكَ  fiilinin mahzuf mef’ûlu mutlakına müteallıktır.

ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

يَجْتَب۪يكَ  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

رَبُّكَ  fail olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  istînâfiyyedir.  يُعَلِّمُكَ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.

Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْ تَأْو۪يلِ  car mecruru  يُعَلِّمُكَ   fiiline müteallıktır.  الْاَحَاد۪يثِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

يَجْتَب۪يكَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  جبي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

  

 وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  يُتِمُّ  merfû muzari fiildir.  Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.

نِعْمَتَهُ  mef’ûlun bih olarak fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur.

عَلَيْكَ  car mecruru  يُتِمُّ   fiiline müteallıktır.

عَلٰٓى اٰلِ  kelimesi atıf harfi  وَ ‘la  عَلَيْكَ ‘ye matuftur.  يَعْقُوبَ  kelimesi muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için esre almamıştır. Cer alameti fethadır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

İsimler îrab harekelerinin hepsini alıp almama bakımından ikiye ayrılır:

1. Munsarif isimler: Tenvini ve îrab harekelerinin hepsini gerektiği durumlarda alabilen isimlerdir. Yani ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde kesrayı alırlar.

2. Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir.

Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Arapçada bazı isimlerin birtakım özellikleri ve illetleri vardır. Bir ismin munsarif olmasını engelleyen dokuz illet vardır. Bu dokuz illetten ikisi her ne zaman bir isimde bir araya gelse artık o isim gayri munsarif olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَ  harf-i cerdir.  مَا  ve masdar-ı müevvel,  كَ  harf-i ceriyle birlikte amili  يُتِمُّ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka müteallıktır. Takdiri;  يتمّ نعمته إتماما كإتمامها على أبويك  şeklindedir.

اَتَمَّهَا  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.

Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

عَلٰٓى اَبَوَيْكَ  car mecruru  اَتَمَّهَا  fiiline müteallıktır. اَبَوَيْكَ  müsenna olduğu için  ى  ile mecrurdur. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir.

Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ قَبْلُ  car mecruru  اَتَمَّهَا  fiiline mütellıktır.  قَبْلُ  damme ile mebni cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  kelimeleri; muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ  zarfı, hem cümleye hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِبْرٰه۪يمَ  kelimesi  اَبَوَيْكَ ‘den bedel olup gayri munsarif olduğu için esre almamıştır. Cer alameti fethadır.

اِسْحٰقَ  kelimesi atıf harfi  وَ ‘la  اِبْرٰه۪يمَ  ‘e matuftur.

 

 اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup lafzen mansubdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَل۪يمٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup lafzen merfûdur.  حَك۪يمٌ۟  ise  اِنَّ ’nin  ikinci haberi olup lafzen merfûdur.

عَل۪يمٌ - حَك۪يمٌ۟  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ

 

Ayet nidanın cevabına  وَ ’la atfedilmiştir.

Ayette îcâz-ı hazif vardır.  كَذٰلِكَ , amili  يَجْتَب۪يكَ   olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka müteallıktır.

يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin Rabb ismiyle gelmesi, Allah’ın rububiyet sıfatını ön plana çıkarma  kastına matuftur.

رَبَّكَ  izafetinde  كَ  zamirinin Rabb ismine muzâfun ileyh olması dolayısıyla Hz. Yusuf şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın, rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/28, S. 101)

كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd)

Alimler, ayette bahsedilen bu  يَجْتَب۪يكَ [beğenip seçme] ile neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden Hasan el-Basrî: "Rabbin sana nübüvvet vermek suretiyle seni seçti" manasını verirken, başkaları, "Bununla, derecesinin yüksekliği, mertebesinin büyüklüğü kastedilmiştir. Yusuf (as)'a tam tamına nübüvvet verilmiş olmasına ayette bir delalet yoktur" demişlerdir. (Fahreddin er-Râzî) 

كَذٰلِكَ  Kur’an’da genel olarak üç manada gelir:

Ba’s hakkında (Kalem 33),

مثل  (gibi) manasında (Araf 40-41)

Bir konuyu pekiştirmek için (Ali İmran 47) gelir.

Bu ayette de önceki konuyu yerleştirmek amacıyla gelmiştir. Müşebbehin, yani önce bahsedilen şeyin konumu öyle bir yerdedir ki ona benzetecek bir şey yoktur. Sadece kendisine benzetilebilir. Bu mübalağalı bir ifadedir.

كَ  teşbih harfidir. Bir şeyi, mana itibariyle başka bir şeye benzetmek için kullanılır. Kuran’da bazan, iki şey arasında eşitliği belirtmek için, bazan da izah için gelir.

كَ  zamiri ayette yedi defa tekrarlanmıştır. Tekrirden asıl maksat ifadeyi güçlendirmek olmakla birlikte muhatabın dikkatini çekmek ve bu yolla sözün tesirini artırmaktır.


 وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir.  يُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تَأْو۪يلِ  kelimesi Kur’an’da bir şeyin akıbetini bildirmek manasında kullanılmıştır.

Aynı üslupta gelen …وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا  cümlesi, makabline  وَ ‘la atfedilmiştir.

Teşbih harfi  كَ  nedeniyle mecrur mahaldeki masdariyye ve akabindeki  اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ  cümlesi, masdar teviliyle,  يُتِمُّ  fiiline müteallıktır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَيُعَلِّمُكَ  [sana öğretecek] ifadesi yeni başlayan bir cümle olup, yukarıdaki benzetmenin (işte böylece…. ifadesinin kapsamına dahil değildir. Burada adeta “O sana öğretecek, senin üzerindeki nimetini tamamlayacak.” denilmiştir. Onlar üzerindeki nimetin tamamlanması demek, onlara verilen dünya nimetine ahiret nimetini de eklemek demektir ki bu da onları dünyada peygamber ve hükümdar kılması, oradan da cennette yüksek derecelere intikal ettirmesidir. (Keşşâf)

كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ [O’nu, anne babana tamamladığı gibi] ifadesi mürsel ve mücmel teşbihtir. (Safvetü't Tefasir)

يُتِمُّ - اَتَمَّ  ve  عَل۪يمٌ - يُعَلِّمُكَ  kelimeleri arasında  iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِبْرٰه۪يمَ - اِسْحٰقَۜ - يَعْقُوبَ  ve  يُعَلِّمُكَ - تَأْو۪يلِ - الْاَحَاد۪يثِ  kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette geçen يَجْتَب۪يكَ  tabirini "nübüvvet" diye tefsir edenlerin, bu ifadede bahsedilen يُتِمُّ نِعْمَتَهُ [nimetini tamamlamak]  tabirini de "nübüvvet" diye tefsir etmeleri imkânsızdır. Aksi halde, ayette bir tekrar söz konusu olmuş olur. Tam aksine, buradaki  يُتِمُّ نِعْمَتَهُ [nimeti tamamlama] deyimi, dünyevî ve uhrevî saadetler olarak tefsir edilir. Dünyevî mutluluklara gelince: Bunlar, çocukların, hizmetçilerin ve taraftarların çok olması; mal, makam ve maiyyetin çok olması ve onun insanların kalplerindeki saygınlığı, güzel bir medih ve övgü ile yad edilmesidir... Uhrevî saadetlere gelince: Bunlar da onun pek çok ilim, üstün hasletler elde etmesi ve marifetullah bilgisine gark olmasıdır.( Fahreddin er-Râzî)

وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ  cümlesi, teşbihe dahil değildir. Yakub (as) bu sözleriyle yorum ve izah olarak söylediklerini pekiştirmek, gerçekliğini tespit etmek ve anlattıklarıyla Yusuf'u tatmin etmek istemektedir.

Burada olayların yorumundan murad, rüya yorumudur. Bu da o ilmin tamamıdır yahut onun yararlı bir kısmıdır ki onunla, Yusuf, babasının söylediklerine muttali olacak.

Bu kelamın, makablini tekid ve kendisinden sonra gelecekleri kabule teşvik ettiği açıktır. (Ebüssuûd) 

Teşbihin gerçekleşmesi için kendisine teşbih yapılan şeyin bütün vasıflarının, teşbih edilen şeyde de bulunması gerekmez. Kendisine teşbih edilende nimetin tamamlanması ile iktifa edilmesi ve peygamberlik için seçildiğinin belirtilmemesi, zikredilen ile yetinmek kabilindendir. Zira nimetin tamamlanması, peygamberlik için seçilmeyi gerektiren nimetlerin önce olmasını mutlaka gerektirmektedir. (Ebüssuûd) 


 اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟

 

Cümlenin  اِنَّ  ile başlaması tekid için değil, ihtimam içindir. Çünkü Yusuf (as)ın Allah‘ın hikmetinden ve ilminden şüphesi yoktur. İhtimam, ta’lil ifadesine engeldir. (Âşûr)

Ta’lil hükmündeki cümle fasılla gelmiştir.  إِنَّ  ile tekid edilmiş, isme isnad olan bu haber cümlesi sübut ifade eder. Faide-i haber inkârî kelamdır. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin Rabb ismiyle gelmesi, Allah’ın rububiyet sıfatını ön plana çıkarma  kastına matuftur.

رَبَّكَ  izafetinde  كَ  zamirinin Rabb ismine muzâfun ileyh olması dolayısıyla Hz. Yusuf şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın, rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir. 

عَل۪يمٌ - حَك۪يمٌ۟  kelimeleri faîl vezninde mübalağa sıygasıdır, aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatı vardır.  Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın  عَل۪يمٌ  ve  حَك۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. 

(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.


Yusuf Sûresi 7. Ayet

لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ  ...


Andolsun, Yûsuf ve kardeşlerinde (hakikati arayıp) soranlar için ibretler vardır.

Yüce Allah Hz. Yûsuf ile kardeşlerinin kıssasında, almak isteyenler için birçok ibret bulunduğuna dikkat çekmiştir. Yûsuf’un, bu âyette geçen kardeşinden maksat, kendisinden küçük olan ana-baba bir öz kardeşi Bünyâmin’dir (Şevkânî, III, 9). Gelecekte peygamberlikle görevlendirilecek olan Hz. Yûsuf, dürüstlük ve üstün karakteri sebebiyle babasının dikkatini çekmiş ve sevgisini kazanmıştır. Bünyâmin’i de en küçük çocuğu olması sebebiyle çok seviyordu. Hz. Ya‘kub’un bu en küçük iki oğluna karşı farklı bir sevgi göstermesi, diğer oğullarının haset duygularını iyice kamçılamıştı. Bu yüzden babalarının bir yanılgı içinde olduğunu ileri sürdüler.
 8. âyette “Bizim sayımız daha çok” diye çevirdiğimiz cümle içindeki usbe kelimesi “10-40 kişiden oluşan, birbirine sıkı sıkıya bağlı güçlü bir cemaat” anlamına gelmektedir (İbn Âşûr, XII, 222). Hz. Ya‘kub’un oğulları, aynı babanın çocukları olmalarına rağmen Yûsuf’la Bünyâmin’in anaları ayrı olduğu için, “Yûsuf ile öz kardeşi” şeklinde ifade etmişlerdir (Râzî, XVIII, 92).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 218

لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ

 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

ف۪ي يُوسُفَ  car mecruru  كَانَ ‘nin  mukaddem haberine müteallıktır. يُوسُفَ  kelimesi gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

اِخْوَتِه۪ٓ  kelimesi atıf harfi  وَ ‘la  يُوسُفَ ‘ye matuftur.

اٰيَاتٌ  kelimesi  كَانَ ‘nin ismi muahhar ismi olup lafzen merfûdur.  لِلسَّٓائِل۪ينَ  car mecruru  اٰيَاتٌ ‘un mahzuf sıfatına müteallıktır.

اَلسَّٓائِل۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  سأل  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ

 

Mukadder kasem cümlesi, istînâfiyyedir.

لَ , mahzuf kasemin cevabına gelen harftir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayrı talebî inşâî isnaddır.

قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiş  كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ  cümlesi muksemun aleyhtir. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcaz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  ف۪ي يُوسُفَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine müteallıktır.  اٰيَاتٌ  kelimesi,  كَانَ ’nin muahhar ismidir.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Ayetler kelimesi burada ibretler manasındadır.

Bu durumda kıssadan murad, o hadiselerin anlatılmasıdır. Buna göre  اٰيَاتٌ [ayetler (ibretler)] kelimesinin çoğul olarak zikredilmesi, kıssanın her bir parçasını anlatan Peygamberimizin (sav) peygamberliğine delalet etmesine yeterli olduğunu bildirmek içindir. Nitekim Bakara 125. ayetinin tefsirinde de bu kelimenin çoğul olarak kullanılmasının, icazın, lafız ve mana olarak müteaddit olmasından dolayı olduğu belirtilmişti. (Ebüssuûd, Âşûr)


Yusuf Sûresi 8. Ayet

اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ  ...


Kardeşleri dediler ki: “Biz güçlü bir topluluk olduğumuz hâlde, Yûsuf ve kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Doğrusu babamız açık bir yanılgı içindedir.”

اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ 

 

اِذْ  zaman zarfı, mahzuf olan  اذكر  fiiline müteallıktır.  قَالُوا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  ibtidaiyyedir.  يُوسُفُ  mübtedadır. Gayri munsariftir. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

اَخُوهُ  kelimesi atıf harfi  وَ ‘la  يُوسُفُ  kelimesine matuftur.

اَخُوهُ  kelimesi harfle îrab olan beş isimden biridir. Ref alameti  و ’dır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَحَبُّ  haber olup lafzen merfûdur.  اِلٰٓى اَب۪ينَا  car mecruru  اَحَبُّ ‘ye müteallıktır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنَّا  car mecruru  اَحَبُّ ‘ye müteallıktır. 

وَنَحْنُ عُصْبَةٌ  cümlesi hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen mansubdur.  عُصْبَةٌ  haber olup lafzen merfûdur.

اَحَبُّ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındadır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.

İsm-i tafdilin geliş şekilleri:

1. ال ’sız  مِنْ ’li gelir.  مِنْ  hazf edilebilir. Karşılaştırma içindir. ‘Daha’ manası verir. Müfred müzekker olmalıdır.

2. ال ’lı gelir. ‘En’ manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Mutabakat 

olmalıdır (yani bir önceki kelimeye uymalıdır).

3. Marifeye muzâf olur. ‘En’ manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Mutabakat olabilir (yani bir önceki kelimeye uymalıdır) veya müfred müzekker olabilir.

4. Nekreye muzâf olur. ‘En’ manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Müfred müzekker olmalıdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

 

 اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اَبَانَا  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup lafzen mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

ف۪ي ضَلَالٍ  car mecruru  اِنَّ ‘nin  mahzuf haberine müteallıktır.  مُب۪ينٍ  kelimesi  ضَلَالٍ  kelimesinin sıfatıdır. 

مُب۪ينٍ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ 

 

Zaman zarfı  اِذْ , takdiri  اذكر  olan mahzuf fiile müteallıktır. Muzâfun ileyh olan  قَالُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ  cümlesinde,  لَ  tekid ifade eden ibtida harfidir. Mübteda ve haberden müteşekkil bu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

لَيُوسُفُ  ifadesinin başındaki  لَ , ibtidâiyye lamı olup, bunda, cümlenin manasını tekid ve tahkik etmek özelliği bulunmaktadır. Buna göre onlar "Babamızın, o İkisini aşırı sevdiği, hakkında hiçbir şüphe olmayan kesin bir husustur..." demek istemişlerdir. (Fahreddin er-Râzî, Âşûr)

Yusuf ve öz kardeşi Bünyamin. Burada Bünyamin'in isim olarak zikredilmemesi, babasının ona olan muhabbetinin yegâne sebebinin ana baba bir Yusuf'un kardeşi olduğuna işaret etmek içindir. (Ebüssuûd)

Hal konumundaki  وَنَحْنُ عُصْبَةٌ  cümlesi mübteda ve haberden oluşmuş cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ  ifadesinin başındaki  لَ , ibtidâiyye lamı olup, bunda, cümlenin manasını tekid ve tahkik etmek özelliği bulunmaktadır. Buna göre onlar “Babamızın, o ikisini aşırı sevdiği, hakkında hiçbir şüphe olmayan kesin bir husustur…” demek istemişlerdir. (Fahreddin er- Râzî)


 اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ف۪ي ضَلَالٍ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dalalet, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dalalet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Sapkınlıktaki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

مُب۪ينٍ  kelimesi  ضَلَالٍ  kelimesinin sıfatıdır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

ضَلَالٍ ’deki tenvin kesret, nev ve tahkir ifade eder. 

اَب۪ينَا  - اَبَانَا  şeklinde  أب  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada bahsedilen “sapkınlık” ile dünyevî hususlardaki maslahatlara riayet etmeme kastedilmiştir; rüşd ve doğru yoldan uzaklaşma manası kastedilmemiştir. (Fahreddin er - Râzî)


Yusuf Sûresi 9. Ayet

اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضاً يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْماً صَالِح۪ينَ  ...


“Yûsuf’u öldürün veya onu bir yere atın ki babanız sadece size yönelsin. Ondan sonra (tövbe edip) salih kimseler olursunuz.”

Kabaran kıskançlık duyguları, kardeşlik şefkat ve merhamet duygularını o derece örtmüştü ki kardeşlerini öldürmek veya başka bir şekilde ortadan kaldırmak için karar almada tereddüt göstermediler. Böylece çarpık bir mantıkla, kardeşlerini ortadan kaldırdıktan sonra tövbe edip iyi kimseler olacaklarını ve babalarının teveccühünün sadece kendilerine kalacağını sanıyorlardı. İçlerinden biri vicdanının sesini bastıramadı ve Yûsuf’un öldürülmemesini istedi; ama onu babasından uzaklaştırmak için mutlaka bir şey yapılacaksa bir kuyunun dibine bırakılmasını tavsiye etti. Kervanlardan birinin Yûsuf’u alıp götüreceğini, böylece onu babasından uzaklaştırmış olacaklarını söyledi. Rivayete göre bu fikri ileri süren, Hz. Ya‘kub’un en büyük oğlu Rûbîl’dir (Taberî, XII, 155-156; Tevrat’ta Ruben şeklinde geçer). Bu görüş uygun bulundu, uygulamak üzere babalarına geldiler.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 219
طرح Taraha : طَرْح bir şeyi atıp uzaklaştırmaktır. طَرِح ise değer ya da önem verilmediğinden dolayı atılan şeydir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de fiil olarak ve sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri tarh ve matrahtır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضاً يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ 

 

Fiil cümlesidir.  اُقْتُلُوا  fiili  ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

يُوسُفَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اَوِ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. 

اَوْ :Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleri olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 اطْرَحُوهُ  fiili  ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَرْضاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ  cümlesi  فَ  harfi bitişmeksizin gelmiş mukadder şartın cevabıdır. Takdiri; إن تطرحوه يخل (Onu atarsanız …olur.) şeklindedir.

يَخْلُ  talebin cevabı olduğu için illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir.

لَكُمْ  car mecruru  يَخْلُ  fiiline müteallıktır.  وَجْهُ   fail olup lafzen merfûdur.  اَب۪يكُمْ muzâfun ileyh olup harfle îrab olan beş isimden biri olup  cer alameti  ى  harfidir.  كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 

وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْماً صَالِح۪ينَ

 

 

تَكُونُوا  fiili atıf harfi  وَ ‘la  يَخْلُ ‘ye matuftur. 

تَكُونُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum, nakıs, muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. 

تَكُونُوا  isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تَكُونُوا ‘nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur.

مِنْ بَعْدِه۪  car mecruru  صَالِح۪ينَ  ‘ye müteallıktır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَوْماً  kelimesi  تَكُونُوا ‘nun haberi olup lafzen mansubdur.  صَالِح۪ينَ  kelimesi  قَوْماً ‘in sıfatı olup  nasb alameti  ى  harfidir. Çünkü cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.

صَالِح۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  صلح  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضاً يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْماً صَالِح۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üsluptaki  اطْرَحُوهُ اَرْضاً  cümlesi, makabline  اَوِ  atıf harfiyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

اطْرَحُوهُ اَرْضاً  [Onu öyle bir yere atın ki]  ifadesinde  اَرْضاً  kelimesinin nekre olması meskun mahalden uzak olmasındandır. İşte nekre ve kapalı yani belirsiz olmasının manası budur. Bunun içindir ki kapalı zarflar gibi mansub olmuştur. (Beyzâvî)

وَجْهُ اَب۪يكُمْ  tabiri; ilgi, alâka, muhabbet anlamlarından kinayedir.

اَرْضاً  (herhangi bir yer) kelimesi nekre gelmiş, diğer bir ifadeyle belirlilik anlamı veren elif-lâm takısı belli bir maksada matuf hazf olmuş,  الْجُبِّ  (o kuyu) kelimesi ise marife olarak elif-lâm takısı ile gelmiştir.

Kardeşleri Yusuf (as)’a tuzak kurarlarken öncelikle onu öldürmeyi hedeflemişlerdir. Bunu ayetin başında yer alan  اقْتُلُواْ يُوسُفَ (Yusuf’u öldürün!) sözünden anlayabiliriz. Daha sonra  أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضاً (yahut onu uzak bir yere atın) önerisi takip etmektedir. Bu teklif de bir çeşit ölüm anlamına gelmektedir, bunu cümlede yer alan herhangi bir yer anlamındaki nekre  اَرْضاً  kelimesinden anlamaktayız. Muayyen bir yere delalet etmeyip, her türlü mekânı içine alabilecek bilinmeyen bir yerdir. Yani açlıktan susuzluktan, belki de yırtıcı hayvanların saldırılarına maruz kalarak ölebileceği bilinmeyen bir yer. Bütün bu anlamları  اَرْضاً  kelimesinin nekre gelmesinden çıkarmaktayız. Ancak bu ölüm ilkine göre daha farklıdır. İlkinde, doğrudan öldürme önerisi varken burada dolaylı yoldan öldürme kastı vardır.

Bu merhalede  وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْـجُبِّ ([o] kuyunun dibine bırakın) cümlesinde yer alan kuyu kelimesi  الْـجُبِّ  şeklinde marife gelmiştir. Kelimedeki tek bir  الْـ  harfi kardeşlerinin, Yusuf’u öldürmek istememelerine delalet etmektedir. Bu merhalede artık Yusuf’un, kardeşleri tarafından bilinen o kuyuya sadece bırakılması teklif edilmektedir. Öldürülmesi istense idi bilinmeyen bir kuyuya bırakılması teklif edilirdi. Yani, bir araya gelme nedeni olan Yusuf’un öldürülmesi planlarından merhale merhale vazgeçilerek onun sadece o diyardan uzaklaştırılması önerilmektedir.  يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ (Yolcu kafilelerinden biri oradan geçerken onu alıp götürsün) sözü de bu hükmü desteklemektedir. Bunu da  إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (Eğer yapacaksanız böyle yapın!) sözü kısmen hafifletmektedir. (https://kuran-ikerim.org/kuran-i-kerimin-essiz-belagati)
Yusuf Sûresi 10. Ayet

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ  ...


Onlardan bir sözcü, “Yûsuf’u öldürmeyin, onu bir kuyunun dibine bırakın ki geçen kervanlardan biri onu bulup alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın” dedi.

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. قَٓائِلٌ  fail olup lafzen merfûdur.

مِنْهُمْ  car mecruru  قَٓائِلٌ ‘nun mahzuf sıfatına müteallıktır.

Mekulü’l-kavli,  لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ ‘dur. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْتُلُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

يُوسُفَ  kelimesi gayri munsariftir. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَ  atıf harfidir.  اَلْقُوهُ  fiili  ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  ف۪ي غَيَابَتِ  car mecruru  اَلْقُوهُ  fiiline müteallıktır.

الْجُبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

قَٓائِلٌ  kelimesi sülâsî mücerred olan  قول  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  

يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ

 

Cümle  فَ  harfi bitişmeksizin mukadder şartın cevabıdır. Takdiri; إنّ تلقوه يلتقطه بعض السيّارة (Onu alırsa bir kafile alır) şeklindedir.

يَلْتَقِطْهُ  meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بَعْضُ  fail olup lafzen merfûdur.  السَّيَّارَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  تُمْ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.

فَاعِل۪ينَ  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler, harf ile îrablanırlar.

Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri; إن كنتم فاعلين فافعلوا هذا القدر من التفريق (Eğer yapacaksanız böyle bir farkla yapın) şeklindedir.

فَاعِل۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  فعل  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَلْتَقِطْهُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İftiâl babındadır. Sülâsîsi  لقط ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mekulü’l-kavl cümlesine matuf olan  اَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قَالَ - قَٓائِلٌ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

Lafız mana uyumu bakımından  الْجُبِّ  kelimesinde mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْجُبِّ  kelimesi “iç duvarları taşla örülü olmayan kuyu” anlamına gelmektedir. Hz. Yusuf’un atıldığı kuyunun derinliğini ve karanlığını  غَيَابَة kelimesinin telaffuzundan, böyle bir kuyunun içine düşen bir şeyin çıkardığı ses ise  الْجُبِّ  kelimesinin söylenişinden âdeta duyulur ve görülür gibi anlatılmaktadır

(İsmail Durmuş, İskender Pala, “İtilâf”, DİA, XXIII, 459)

Bu merhalede  وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْـجُبِّ ([o] kuyunun dibine bırakın) cümlesinde yer alan kuyu kelimesi  الْـجُبِّ  şeklinde marife gelmiştir. Kelimedeki tek bir  الْـ  harfi kardeşlerinin, Yusuf’u öldürmek istememelerine delalet etmektedir. Bu merhalede artık, Yusuf’un, kardeşleri tarafından bilinen o kuyuya sadece bırakılması teklif edilmektedir. Öldürülmesi istense idi bilinmeyen bir kuyuya bırakılması teklif edilirdi. Yani, bir araya gelme nedeni olan Yusuf’un öldürülmesi planlarından merhale merhale vazgeçilerek, onun sadece o diyardan uzaklaştırılması önerilmektedir.  يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ (Yolcu kafilelerinden biri oradan geçerken onu alıp götürsün) sözü de bu hükmü desteklemektedir. Bunu da  إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (Eğer yapacaksanız böyle yapın!) sözü kısmen hafifletmektedir. (https://kuran-ikerim.org/kuran-i-kerimin-essiz-belagati)


يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ 

 

Takdiri  إن كنتم فاعلين فافعلوا هذا القدر من التفريق  [Eğer yapacaksanız ayrılık olarak bu kadar bir şey yapın] olan, mahzuf şartın cevap cümlesidir.  ف۪  karînesi olmadan gelen cevap cümlesi, meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şam ve Mısır arasında kafilelerin ticaret ve erzak için terk ettiği bir yol olduğunu bildikleri için  السَّيَّارَةِ  kelimesindeki marifelik, ahd-i zihnîdir. (Âşûr)

 

اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  كَان ’nin dahil olduğu, sübut ifade eden isim cümlesi, talebî inşâ cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Cevap cümlesi mahzuftur. Cevap cümlesinin takdiri  إن كنتم فاعلين فافعلوا هذا القدر من التفريق (Eğer yapacaksanız böyle bir farkla yapın) şeklindedir.

Mahzufla birlikte cümle, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cevap cümlesinin hazfi, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan, serbestçe düşünebilmesini sağlamaktadır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan, S. 124)
Yusuf Sûresi 11. Ayet

قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ  ...


Babalarına şöyle dediler: “Ey babamız! Yûsuf hakkında bize neden güvenmiyorsun? Hâlbuki biz onun iyiliğini isteyen kişileriz.”

Niçin Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun?” şeklindeki sorularından anlaşılıyor ki kardeşleri daha önce de Yûsuf’un kendileriyle beraber kıra çıkmasını istemişler fakat, babaları bu konuda onlara güvenmediği için buna izin vermemişti. Ya‘kub aleyhisselâm aslında oğullarına güvenmediği halde, bunu hissettirmeme nezaketini göstermiş, gerekçe olarak, onlar farkında olmadan Yûsuf’u kurtların kapıp yiyebileceğinden korktuğunu ifade etmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 220

قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli,  يَٓا اَبَانَا ’dır.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfi,  اَبَانَا  münada olup harfle îrab olan beş isimden biridir. Nasb alameti eliftir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazf edilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey!” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada îrab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mebni münada merfû üzere mebni, mahallen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harf-i tarifli isim. Burada münada muzaf olarak geldiği için mureb münadaya girer ve lafzen mansubdur.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Nidanın cevabı  مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا ‘dır. 

مَا  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur.  لَكَ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine müteallıktır.

لَا تَأْمَنَّۭۖا  cümlesi hitap zamirinin hali olarak mahallen mansubdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَأْمَنَّۭۖا  merfû muzari fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

تَأْمَنَّۭۖا  fiilinin aslı  تَأْمَنونَا  şeklindedir.  ن  idgam edilmiştir.

عَلٰى يُوسُفَ  car mecruru  تَأْمَنَّۭۖا  fiiline müteallıktır.  يُوسُفَ  kelimesi gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ

 

Cümle  يُوسُفَ ‘nin veya  تَأْمَنَّۭۖا ‘deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَهُ  car mecruru  نَاصِحُونَ ‘e müteallıktır.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

نَاصِحُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

نَاصِحُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  نصح  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ

 

Fasılla gelmiş istînâf cümlesidir. İki ayet arasında meskutun anh mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasındaki  قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olarak gelen …مَا لَكَ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp, ve kınama manasında olduğu için, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Kardeşlerinin iyiliğini istediklerini babalarını ikna etmek maksadıyla sözlerini üç tekidle söylemişlerdir; isim cümlesi, car mecrurun takdimi ve lam-ı muzahlaka.

Onların  يَٓا اَبَانَا  diye hitap etmeleri, kendileri ile babaları arasındaki nesep bağını (duygusunu) harekete geçirerek, Yusuf (as) ile aralarındaki kardeşlik rabıtasını hatırlatıp, babalarını, kendilerinde haset ve zulüm emareleri sezdiğinden dolayı “Yusuf’u onlardan koruma” fikrinden vazgeçirmek içindi. (Ebüssuûd)


 وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ

 

Hal  وَ ’yla gelmiş cümle  يُوسُفَ ‘nin veya  تَأْمَنَّۭۖا ‘deki mef’ûlun halidir. Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelam olan isim cümlesidir.

Car mecrur  لَهُ , amili olan  لَنَاصِحُونَ ‘ye takdim edilmiştir. Bu takdimde kardeşlerin, babalarını ikna çabaları vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ  ve  لَهُ لَحافِظُونَ  cümlelerindeki car mecrurların takdiminin, fasılaya uyum ve Yusuf (as)’ın şanı dolayısıyla olması caizdir. İddiaî kasr olması da caizdir.  (Âşûr)
Yusuf Sûresi 12. Ayet

اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَداً يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ  ...


“Yarın onu bizimle beraber gönder de gezip oynasın. Şüphesiz biz onu koruruz.”

رعي Ra’aye : رَعْي sözcüğü temelde hayvanı ya besleme yoluyla ya da düşmandan koruyarak hayatını muhafaza etmektir. İfal babındaki formu otlayacağı şeyi hazırlamak manasına gelir. Türkçede de kullandığımız mera ألْمَرْعَى otlama yeridir. رَعْيٌ ve رِعاءٌ kelimeleri koruma, muhafaza etme, ve yönetme, idare etme, gütme manalarında kullanılmıştır. Kendisini ya da bir başkasını yöneten, idare eden her kimse رَاعٍ olarak adlandırılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 10 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri riayet, mera, reâya ve mer’i dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَداً يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ 

 

Fiil cümlesidir.  اَرْسِلْهُ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مَعَ  mekân zarfı,  اَرْسِلْهُ  fiiline müteallıktır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

غَداً  zaman zarfı,  اَرْسِلْهُ  fiiline müteallıktır.

يَرْتَعْ  fiili  فَ  harfi bitişmeksizin şartın cevabıdır.  يَرْتَعْ  meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.

يَلْعَبْ  fiili atıf harfi  وَ ‘la  يَرْتَعْ ‘e matuftur.  

  

  وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

 

Cümle  مَعَنَا ‘deki mütekellim zamirinin veya  اَرْسِلْهُ ‘deki gaib zamirinin hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَهُ  car mecruru  حَافِظُونَ ‘ye müteallıktır.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. 

حَافِظُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

حَافِظُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  حفظ  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَداً يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ

 

Mekulü’l-kavle dahil olan cümle istînâfiye olarak fasılla gelmiştir.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

Talebin cevabı veya mukadder şartın cevabı olarak gelen  يَرْتَعْ  cümlesi, meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı üsluptaki  يَلْعَبْ  cümlesi, يَرْتَعْ  cümlesine hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir.

Ayetteki emirlerin hepsi ibaha ifade ettiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir

يَرْتَعْ  ve  وَيَلْعَبْ  kelimelerinde mürâât-ı nazîr vardır.


 وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

 

Hal  وَ ’ıyla gelen cümle  مَعَنَا ‘deki mütekellim zamirinin veya  اَرْسِلْهُ ‘deki gaib zamirinin halidir. Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelam olan isim cümlesidir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede car mecrur, önemine binaen amiline takdim edilmiştir.

Yine babalarını ikna etmek maksadıyla kardeşlerini koruyacaklarını isim cümlesi, اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka olmak üzere üç tekidli cümleyle ifade etmişlerdir.
Yusuf Sûresi 13. Ayet

قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ  ...


Babaları, “Doğrusu onu götürmeniz beni üzer, siz ondan habersiz iken onu kurt yer, diye korkuyorum.”

قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

Mekulü’l-kavli,  اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي ’dur.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

ى  mütekellim zamiri,  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

يَحْزُنُن۪ٓي  fiili,  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَحْزُنُن۪ٓي  merfû muzari fiildir. Sonundaki  نِ  vikayedir. Muttasıl zamir olan  ى  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  يَحْزُنُن۪ٓي  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.

تَذْهَبُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

بِه۪  car mecruru  تَذْهَبُوا  fiiline müteallıktır.

اَخَافُ  cümlesi mekulü’l-kavl cümlesine matuftur.

وَ  atıf harfidir.  اَخَافُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ‘dir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  اَخَافُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَأْكُلَهُ  mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

الذِّئْبُ  fail olup lafzen merfûdur.  


  وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ

 

Cümle hal olarak mahallen mansubdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).

Burada hal isim cümlesi olarak gelmiştir. Hal müspet (olumlu) isim cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına “و  ve zamir” veya yalnız “و ” gelir. Bazen “و ” gelmediği de olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عَنْهُ  car mecruru  غَافِلُونَ ‘ye müteallıktır.

غَافِلُونَ  haber olup ref alameti  و ‘dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanırlar. 

غَافِلُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  غفل  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli,  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelam olan isim cümlesidir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini (hayal gücünü) harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ  cümlesi,  يَحْزُنُن۪ٓي  fiilinin failidir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki ikinci masdarı müevvel  اَخَافُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette  الذِّئْبُ  kelimesi lâm ile marife gelmesine rağmen belli bir kurta işaret etmemekte; kurt cinsinin yırtıcı olduğunu ifade etmektedir. (Celaleyn Tefsiri)

Burada da  الذِّئْبُ  kelimesiyle muayyen bir kurt ya da kurtların tamamı kastedilmemiş, sadece herhangi bir kurt kasdedilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


  وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ

 

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَاَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ , sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.

Babaları da kardeşlerini ihmal edecekleri endişesini car mecrurun takdim edildiği, tahsis ifade eden isim cümlesiyle belirtmiştir. İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yusuf Sûresi 14. Ayet

قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذاً لَخَاسِرُونَ  ...


Onlar da, “Andolsun biz kuvvetli bir topluluk iken onu kurt yerse (o takdirde) biz gerçekten hüsrana uğramış oluruz” dediler.

قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  إِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder.

اَكَلَهُ  şart fiili olup fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

الذِّئْبُ  fail olup lafzen merfûdur.

وَنَحْنُ عُصْبَةٌ  cümlesi hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen mansubdur.  عُصْبَةٌ  haber olup lafzen merfûdur.

 

اِنَّٓا اِذاً لَخَاسِرُونَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

اِذًا  cevap harfidir.  لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

خَاسِرُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

خَاسِرُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  خسر  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذاً لَخَاسِرُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli, kasem üslubunda gayrı talebî inşaî isnaddır.  لَ  harfi mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Mahzuf kasem ve cevabından oluşan terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Şart cümlesi olan  اَكَلَهُ الذِّئْبُ , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle hazfedilmiştir. Mahzuf cevapla birlikte terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır.

الذِّئْبُ  kelimesindeki marifelik, cins içindir. Yani hakikati ve yapısı bilinen cinsi ifade eder. (Âşûr)

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş  اِنَّٓا اِذاً لَخَاسِرُونَ  cümlesi, kasemin cevabıdır.

Kasem fiilinin ve şartın cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Hal konumundaki  وَنَحْنُ عُصْبَةٌ  cümlesi mübteda ve haberden oluşmuş, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Keşşâf sahibi şöyle demiştir: Bu  لَ , takdiri, “Vallahi eğer onu bir kurt yerse…” şeklinde mahzuf bir kasemin olduğunu gösterir.

وَنَحْنُ  kelimesinin başındaki  وَ ’ın manası: Onlar, bütün işlerin üstesinden gelebilen ve tehlikeleri altedebilen on kişi oldukları halde babalarının, kurdun onların arasından kardeşlerini çekip alması, yemesi hususundaki endişesi tahakkuk ederse, o zaman kendilerinin ziyana uğramış bir topluluk olacaklarına dair yemin etmişlerdir. (Fahreddin er-Râzî)

خَاسِرُونَ  aciz ve zayıf olmaktan sebebiyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Muhyiddin Dervişi, Îrab’ul Kur’an)

Yakup (as) onlara iki mazeret sunmuş olduğu halde onlar bunlardan sadece birine cevap vermişlerdir. Çünkü bu mazeretlerden biri (yani Yusuf’tan ayrı kalmanın kendisini çok üzecek olması) onları öfkelendiren, ağırlarına giden bir mazeret olduğu için adeta o mazereti duymazlıktan gelmişler; onun karşısında sağır kesilmişler ve dikkate almamışlardır. (Keşşâf)


Günün Mesajı
Kıskançlık çok yıkıcı etkileri olan psikolojik ve sosyal bir hastalıktır. Bu sebeple kendi içinde bu hastalıktan bir şeyler hisseden bir kimsenin “mâşaallah lâ kuvvete illâ billah: Allah ne dilerse o olur, Allah'ın yardımı olmadan hiçbir şeye kimsenin gücü yetmez” sözünü çokça söylemelidir.
Anne babanın, güçlerinin yettiği kadar bütün çocukları arasında eşit muamele yapması ve çocuklarından birini diğerine üstün tutmaması gerekir. Böylelikle diğerlerinin ruhlarında nefret edilecek türden bir kıskançlığın doğması önlenir ve aralarında sevgi ve muhabbetin yerini nefret ve tiksintinin almasının önüne geçilir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsan nefsi, bir çeşit özgüvene sahip olur. Bu çarpık özgüvenden dolayı, bazı yanlış kalıplar edinir. Bunlardan bazıları: Ben her zaman haklıyım – Parmağımı şaklattığım anda değişebilirim – Yarın yaparım – Kendimi mutlu etmeliyim – Mutlu olmak için her şeyi yapabilirim çünkü buna değerim vb.

Bu mantıksız kalıplar şuna sebep olur: İnsan yanlış bir yolda yürümektedir ve Allah’ın rahmetiyle, karşısına onu doğru yola götürecek Çıkış’lar çıkar. İşte bu kalıplarla, insan yanlış yolda yürümeye ısrarla devam eder. Aslında, kalbinde bastırdığı ama bildiği bir gerçek vardır: doğru yola dönmeli. Ne yazık ki nefsinin kölesi olmuş kul, bu dönüşünü, ulaşacağının garantisi olmayan yarınlarına erteledikçe erteler.

Nefsinin mantıksız kalıplarına kanan insanın, adeta aklından bir parça eksilir. Gerçekten yakalanmayacağına ve yaptıklarının bedelini ödemekten kurtulacağına inanır. Hz. Yusuf’u kıskanan kardeşlerin hali de burada konuşulanlara örnektir. Kardeşlerin, Hz. Yusuf’a ne yapacaklarını kararlaştırırken söyledikleri oldukça ilginçtir. Babalarının sevgisinin kendilerine kalacağını ve yapmaya niyetlendikleri kötülüğün ardından tövbe edip salihlerden olacaklarını sanmışlardı. Bir nevi, salih amellerini yaşlılığına erteleyenler gibi.

Aslında çoğu insan, yaptığı kötülükleri kötülük yaptığı düşüncesiyle, kendisini kötü görerek yapmaz. Kendince haklı olduğu taraflar vardır veya karşı taraf hakkedecek bir şey yapmıştır. Bu yüzden, Allah kulları için sınırlarını net çizmiştir. Ne hissedersen hisset, bazı şeyleri yapma izni asla ve asla verilmemiştir. Özellikle de başka bir kulun hakkına girmek.

Ey alemlerin Rabbi olan Allahım! Beni; bilerek veya bilmeyerek kul hakkına girmekten muhafaza buyur. Dünya hayatının her alanında (sosyal medyada yazılan yorumlar ve paylaşılanlardan aile ilişkilerine ve sokaktan eve kadar), buna dikkat etmemde yardımcım ol. Nefsim ne kadar hırslanırsa hırslansın, kalbim ne kadar incinirse incinsin; hiçbir kötülüğe yaklaşmak ve başkası için dilemek aklımın köşesinden bile geçmesin. Dilim gıybetten, kalbim kinden ve hasetten, nefsim bencillikten uzak dursun. Ey merhametlilerin merhametlisi olan Allahım! Kalbimi, yarattıklarına karşı merhametle doldur. Rızana ve rahmetine layık olmayanları ve şerlerini hayatımın her zerresinden ve sevdiklerimden uzak tut. Dilimi zikrinle, kalbimi muhabbetinle, nefsimi de edebinle güzelleştir ve nurlandır.

Amin.

***

Bir sesi işitmekle, o sesin ortaya çıkardığı sözleri yakalamak aynı şey değildir. Anlatılanlara sadece hayret etmekle veya önemsiz detaylara takılmakla, dinlediklerinin üzerinde düşünerek kendisine katmak istediklerini saklamak birbirinden farklıdır. 

Denir ki; bir müslüman karşısına çıkan her şeyde kendisini Allah’a götürecek bir fayda arar.

Yeryüzünde yürünen her yolda, kul bir öğrenci gibidir. Eğer daha fazla öğrenecek bir şeyi olmadığını düşünüyorsa, karanlıktadır. Eğer boş bilgileri kendisine yük ediniyorsa, ziyandadır. Eğer öğrendikleriyle Allah’a kulluk etmiyorsa, kayıplardadır.

Zira isterse dünyanın bütün ilimlerini cebine attığını iddia etsin, Allah’a iman ve itaat etmeyen cahildir. 

Ey hz. Yakub’u ve hz. Yusuf’u bize bildiren Allahım! Bizi hz. Yusuf’un ve kardeşlerinin hayatından ibret alanlardan eyle. Nefsani heveslerimizin ve şeytanın vesveselerinin peşinden gitmekten; cehaletin karanlığından muhafaza buyur. Bizi dünyalıklara bağlayan aşırı duygu ve düşüncelerden arındır. Kendimize ve etrafımızdakilere; bilerek ya da bilmeyerek zarar verecek hallerin hepsinden sakınanlardan eyle. Kendisinin iyiliğini istediği gibi başkalarının iyiliğini isteyenlerden ve bununla sevinenlerden eyle. Bulunduğu her mekan ve zamanda; bizi Sana yaklaştıracak ve rızana kavuşturacak hayırları bulup iki cihanda da faydalananlardan eyle. Zihnimizi salih ilimlerle, kalbimizi salih duygularla, nefsimizi salih isteklerle ve ömrümüzü salih amellerle doldur. 

Amin.

Zeynep Poyraz: @zeynokoloji