26 Eylül 2022
Yusuf Sûresi 15-22 (236. Sayfa)
Yusuf Sûresi 15. Ayet

فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  ...


Yûsuf’u götürüp kuyunun dibine bırakmaya karar verdikleri zaman biz de ona, “Andolsun, (senin Yûsuf olduğunun) farkında değillerken onların bu işlerini sen kendilerine haber vereceksin” diye vahyettik.

Kardeşleri, Yûsuf’u koruyacaklarına dair babalarına güvence verince Hz. Ya‘kub, Yûsuf’u onlarla birlikte gönderdi. Kardeşleri onu kuyuya atmaya oy birliği ile karar verdiler ve kararı hemen uyguladılar.
 Kardeşlerinin yaptıklarını bir gün kendilerine haber vereceğine dair Yûsuf’a yapılan vahiyle ilgili olarak iki görüş vardır: a) Hz. Yûsuf’a peygamberlik daha o zamandan verilmiştir. Nitekim bu vaad daha sonra gerçekleşmiş ve Hz. Yûsuf kardeşlerinin kendisine yaptıklarını ileride onlara haber vermiştir (âyet 89). b) Buradaki vahiyden maksat, ilhamdır; henüz peygamberlik verilmemiştir. Nitekim bu tür ilhamlara Kur’ân-ı Kerîm’de vahiy denildiğine çokça rastlanmaktadır (Râzî, XVIII, 99).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 221
جبّ Cebbe : جُبّ kuyu demektir. Böyle isimlendirilmesinin sebebi ya sert bir yerde kazılmış olması ki buna جَبُوب denir; ya da içinin sadece kazılmış ama örülmemiş olmasıdır. جَبّ bir şeyi kökünden kesmektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de isim kalıbında 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cübbe ve jipondur (kelime bu kökten Fransızcaya geçmiştir). (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ 

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّٓا  kelimesi  حين  (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur.

لَمَّا : Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.

a. (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. 

b. (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.

c. Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. 

d. Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذَهَبُوا بِه۪  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri,  جعلوه فيها  (Orada yaptılar) şeklindedir.

ذَهَبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بِه۪  car mecruru  ذَهَبُوا  fiiline müteallıktır.

اَجْمَعُٓوا  cümlesi atıf harfi  وَ ’la  ذَهَبُوا بِه۪ ’ye matuftur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَجْمَعُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf  على  harf-i ceriyle birlikte  اَجْمَعُٓوا  fiiline müteallıktır.

يَجْعَلُوهُ  fiili  ن ’un  hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.  ف۪ي غَيَابَتِ  car mecruru  يَجْعَلُوهُ  fiiline müteallıktır.

الْجُبّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَجْمَعُٓوا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  جمع ’dir.   

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


 وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  اَوْحَيْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir ناً  fail olarak mahallen merfûdur.

اِلَيْهِ  car mecruru  اَوْحَيْنَٓا  fiiline müteallıktır.

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen tekid harfidir.  تُنَبِّئَنَّهُمْ  fiilinin sonundaki  ن, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. 

تُنَبِّئَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

Muttasıl zamir  هُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

بِاَمْرِ  car mecruru  تُنَبِّئَنَّ  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

هٰذَا  ism-i işareti  بِاَمْرِهِمْ ’den bedel olup mahallen mecrurdur. 

تُنَبِّئَنَّهُمْ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.  تَفَعَّلَ  babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 


 وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

Cümle  تُنَبِّئَنَّ ’deki gaib zamirinin hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

لَا يَشْعُرُونَ  fiili haber olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَشْعُرُونَ  kelimesi  ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).

Burada hal isim cümlesi olarak gelmiştir. Hal müsbet (olumlu) isim cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına “و”  ve zamir veya yalnız “و ” gelir. Bazen “و” gelmediği de olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ

 

فَ  atıf harfidir. Ayet şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi aynı zamanda muzâfun ileyh olan  ذَهَبُوا بِه۪  cümlesidir ve müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şartın, takdiri  جعلوه فيها [Onu orada yaptılar] olan cevabı mahzuftur. Bu îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

Şart ve mukadder cevap cümlesinden meydana gelen terkip, şart üslubunda, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Makabline matuf  veya  قد  takdiriyle hal  konumundaki  اَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki muzari fiil cümlesi masdar tevilinde, takdir edilen  على  harfiyle birlikte  اَجْمَعُٓوا  fiiline müteallıktır.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetin başındaki meskutun anh “Bunun üzerine de Yakub, Yusuf’a izin verdi ve onu, onlarla beraber gönderdi…” şeklinde takdir edilebilir.

اَجْمَعُٓوا - يَجْعَلُ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs vardır.


 وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ

 

وَ, istînafiyedir. Cümlenin  وَ  ziyade kabul edilerek şartın cevabı olduğu da söylenmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

“Buradaki vahiyden maksat, nübüvvet ve risalettir.” Bu, muhakkik alimlerden büyük bir cemaatin görüşüdür.

Bu görüşü benimseyenler, daha sonra Yusuf’un (a.s.) o zaman bülûğa erip ermediği hususunda ihtilaf etmişlerdir... Bu cümleden olmak üzere bir kısmı, “O, o zaman bülûğa ermişti ve yaşı da on yedi idi.” derken diğerleri de onun o vakit henüz çocuk olduğunu, ancak ne var ki İsa (a.s.) hakkında da söz konusu olduğu gibi aklını kemâle erdirip vahyi ve nübüvveti almaya elverişli ve kabiliyetli hale getirdiğini söylemektedirler.

Buradaki vahiyden maksat, ilhamdır. Bu, Cenab-ı Hakk'ın, “Musa'nın anasına.... diye vahyettik (evheynâ)” (Kasas Suresi, 7) ve “Rabbin bal arısına ... diye ilham etti (evhâ)” (Nahl Suresi, 68) ayetinde geçen vahiy kelimesi gibidir.

Birinci görüş evlâdır; çünkü, vahyin zahiri manası budur. (Fahreddin er-Râzî)


لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا 

 

Fasılla gelen cümle mahzuf kasemin cevabıdır. Mahzufla birlikte terkip kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Kasem cümlesi ayette tefsiriyye konumundadır.

Fiilin başındaki  لَ, kasemin cevabının başına gelmiştir. Lam ve şeddeli nun olmak üzere iki unsurla tekid edilen cevap cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Olaya işaret eden  هٰذَا ’da istiare vardır. Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

[onlara bir bir haber vereceksin] ifadesi, onlara yönelik bir tehdit anlamında, Nun ile  لَنَٓنَبِّئَنَّهُمْ  (Onlara bir bir haber vereceğiz!) şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşa göre arkadan gelen “kendileri bunun farkında olmadıkları bir sırada” ifadesi “Biz kendisine şöyle vahyetmekteydik.” ifadesine bağlı olmaktadır. (Keşşâf)


 وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

Hal  وَ ’ıyla gelen,  لَتُنَبِّئَنَّهُمْ  fiilindeki gaib zamirden hal olan  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, sübut ifade eden isim cümlesi formunda gelmiş faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müekked hal olan cümle ıtnâb sanatıdır. Bu hal cümlesi onların bu hallerinin, tekrarlanan sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.

Cümlenin müsnedi menfi muzari fiil sıygasında gelmiştir. Bu durum hükmü takviye, teceddüt ve istimrar ifade eder. Ayrıca muzari fiil muhatabın dikkatini tecessüm özelliğiyle uyararak konuyu anlamasında yardımcı olur.

[Onu götürüp (kör) kuyunun dibine bırakmaya ittifakla karar verince bunu yaptılar. Onlar farkında değilken biz de Yusuf’a vahyettik ki “Onlara bu yaptıklarını elbet bir gün anlatacağız.”] Yusuf’a (a.s.) bu vahiyden maksat, onun bu sıkıntıdan kurtulacağını, onlara bir gün galip geleceğini ve onların, onun kudreti ve hakimiyeti altına gireceklerini bildirmek suretiyle Yusuf'un kalbini takviye etmektir. (Fahreddin er-Râzî)

 
Yusuf Sûresi 16. Ayet

وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ  ...


(Yûsuf’u kuyuya bırakıp) akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.

Kardeşleri, Hz. Yûsuf’un gömleğini, kestikleri bir hayvanın kanına bulayarak akşam üzeri babalarına getirdiler ve kendileri yarış yaparken onu bir kurdun yediğini ağlayarak söylediler. Rivayete göre bu acı haberi alan Hz. Ya‘kub, çok üzüldü ve gömleği alıp yüzüne sürerek dedi ki: “Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş fakat sırtındaki gömleği yırtmamış!” (Taberî, XII, 164). Ya‘kub bu sözleriyle oğullarının söylediklerine inanmadığını ifade etmek istemiştir. Nitekim oğullarına, “Hayır! Nefsiniz sizi kötü bir iş yapmaya sürüklemiş” diyerek bu kanaatini belirtmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 222

وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ

 

Fiil cümlesidirوَ  istînâfiyyedir. 

جَٓاؤُٓ۫  damme üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو 'dir.

اَبَاهُمْ  mef’ûlün bih olup harfle îrab olan beş isimden biridir. Nasb alameti eliftir. 

Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عِشَٓاءً  zaman zarfı,  جَٓاؤُٓ  fiiline müteallıktır.

يَبْكُونَ  fiili,  جَٓاؤُٓ۫ ’nun failinden hal olarak mahallen mansubdur. 

يَبْكُونَ  fiili  ن ’nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).

Burada hal fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal menfi (olumsuz) fiil cümlesi olarak geldiğinde başında “و” gelebilir de gelmeyebilir de. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ

 

وَ, istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَبَاهُمْ  şeklindeki izafet kısa yoldan izah içindir.

يَبْكُونَ  cümlesi  جَٓاؤُٓ۫  fiilinin failinin hali olarak, ibhamdan sonra izah sadedinde ıtnâbtır. Mübalağa ve tekid gayesi ile ıtnâb gerçekleşmiştir.

يَبْكُونَ  fiilinin muzari sıygada gelmesi teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

عِشَٓاءً  cümlesi  عُشَيًّاde okunmuştur ki  عَشِيّ 'in tasgîridir. Damme ve kasr ile  عُشَيّda okunmuştur ki  أعْشى nın çoğulu olur yani “ağlamaktan gözleri şişmiş vaziyette geldiler” demektir. (Kādî Beyzâvî)

Akşamleyin geliş sebepleri, karanlıkta mazeret beyan etme güçleri daha fazla olsun diyedir. Bundan dolayı sen gece vakti muhtaç olduğun bir şeyi isteme, çünkü haya gözlerdedir. Herhangi bir hata dolayısıyla da gündüzün özür dileme, çünkü özür dilerken dilin dolaşabilir. (Kurtubî Tefsiri)

 

Yusuf Sûresi 17. Ayet

قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ  ...


“Ey babamız! Biz yarışa girmiştik. Yûsuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. (Bir de ne görelim) onu kurt yemiş. Her ne kadar doğru söylesek de sen bize inanmazsın” dediler.

قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا 

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli,  يَا اَبَانَٓا ’dır.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَا  nida harfi,  اَبَانَٓا  münadadır.  اَبَانَٓا  münada olup harfle îrab olan beş isimden biridir. Nasb alameti eliftir. 

Nidanın cevabı  اِنَّا ذَهَبْنَا dir.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ناَ  muttasıl zamiri  اِنَّ nin ismi olarak mahallen mansubdur.

ذَهَبْنَا  fiili,  اِنَّ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

ذَهَبْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  ناَ  fail olarak mahallen merfûdur.

نَسْتَبِقُ  fiili  ذَهَبْنَا ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim) Burada hal muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müsbet (olumlu) muzari fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başında  “و”   gelmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَسْتَبِقُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. 

وَ  atıf harfidir.  تَرَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

يُوسُفَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  عِنْدَ  zaman zarfı,  تَرَكْنَا  fiiline müteallıktır. 

مَتَاعِنَا  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. 

Muttasıl zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur 

نَسْتَبِقُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İftiâl babındadır. Sülâsîsi  سبق ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.  


 فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ 

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَكَلَهُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 

الذِّئْبُ  fail olup lafzen merfûdur. 

 

وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا 

 

 

وَ  istînâfiyyedir.  ما  nefy harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.  

اَنْتَ  munfasıl zamiri  مَٓا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.  بِ  harf-i ceri zaiddir.  مُؤْمِنٍ  kelimesi lafzen mecrur,  َٓما nın haberi olarak mahallen mansubdur.

لَنَا  car mecruru  مُؤْمِنٍ  kelimesine müteallıktır. 

 

 وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ

 

وَ  itiraziyyedir.  لَوْ  gayrı cazim şart harfidir. Cümleye muzâf olur.

كُنَّا ’nın dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

كُنَّا  fetha üzere mebni mazi nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.

صَادِق۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nin haberi olup nasb alameti  ي  harfidir. Çünkü cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.

صَادِق۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  صدق  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri,  فما أنت بمؤمن لنا لأنك محبّ ليوسف  (Yusuf’u sevdiğin için bize inanamayacaksın) şeklindedir.

قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. İki ayet arasında meskutun anh vardır.

Meskutun anh şöyle takdir edilebilir: Babaları ağlamalarını duyunca telaşlandı ve: “Oğullarım, niçin ağlıyorsunuz, Yusuf nerede?” dedi.

Müspet mazi fiil sıygasındaki  قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli  يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı ise  اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi  اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ, sübut ifade eder. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelişi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr, 1)

Hal konumundaki  نَسْتَبِقُ  cümlesi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Aynı üslupta gelen  وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا  cümlesi ve   فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ  cümlesi,  ذَهَبْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Her iki cümle de müspet mazi fiil faide-i haber ibtidaî kelamdır.

 

 وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا 

 

وَ, istînâfiyyedir. Menfi isim cümlesi formunda gelmiştir.  مَا  nefy harfi  ليس  gibi amel etmiştir. Haberi olan  بِمُؤْمِنٍ ’ye dahil olan  بِ  harfi zaiddir. Cümle faide-i haber inkârî kelamdır.

Bunun manası: “Şayet biz, senin yanında güvenilir ve sadık kimselerden olmuş olsaydık bile Yusuf'u çok sevmenden dolayı onun hakkında bizi suçlar ve bizim yalan söylediğimizi zannederdin. Netice olarak bizler ne kadar doğru söylüyorsak da sen, bizi tasdik etmeyecek bizi suçlayacaksın…” demektir. (Fahreddin er-Râzî)


وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi itiraziyye olarak fasılla gelmiş, şart cümlesidir.  كَان ’nin dahil olduğu, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

Cevap cümlesi mahzuftur. Cümlenin takdiri,  فما أنت بمؤمن لنا لأنك محبّ ليوسف [Yusuf’u sevdiğin için bize inanamayacaksın.] şeklindedir.

Mahzufla birlikte cümle, şart üslubunda haberî isnaddır.

Cevap cümlesinin hazfi, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan, serbestçe düşünebilmesini sağlamaktadır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan, s. 124)

Ayette kardeşlerin, kendilerini temize çıkarma çabalarına işaret etmek üzere  نَٓا  zamiri yedi kere tekrarlanmıştır. Reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

مُؤْمِنٍ - صَادِق۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Burada kelamın başında mümin yerine musaddık buyurulmuştur. Dolayısıyla cinas terk edilmiştir. Cinası, mana çağrıştırmalı siyak gerektirir. Bu nedenle Kur’an, mananın gerektirmediği yerlerde cinası terketmiştir. Yusuf’un (a.s.) kardeşleri, babalarının sadece sözlerine inanmalarını değil aynı zamanda kendilerine güvenmelerini de istiyorlardı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Mananın, “Biz, her ne kadar sadık isek de sen bizi tasdik etmeyeceksin. Çünkü senin nezdinde bizim doğruluğumuza delalet edecek bir emare bulunmamaktadır.” şeklinde olduğu da söylenmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

İtiraz cümleleri ıtnâb sanatıdır.

İtiraz, kelamın ortasında veya bir manada birleşen iki kelamın arasında îrabdan mahalli olmayan bir veya birkaç cümlenin - herhangi bir vehmi defetme gayesi gütmeden- bir nükteden ve faydadan ötürü zikredilmesidir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I))

 
Yusuf Sûresi 18. Ayet

وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ  ...


Bir de üzerine, sahte bir kan bulaştırılmış gömleğini getirdiler. Yakub dedi ki: “Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürükledi. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımı istenilecek de ancak Allah’tır.”

وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ 

 

Fiil cümlesidirوَ  atıf harfidir.  جَٓاؤُٓ۫  damme üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. 

عَلٰى قَم۪يصِه۪  car mecruru  بِدَمٍ ’in mahzuf haline müteallıktır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 بِدَمٍ  car mecruru  جَٓاؤُٓ۫  fiiline müteallıktır.

كَذِبٍ  kelimesi  بِدَمٍ in  sıfatıdır. Muzâf mahzuftur. Takdiri,  ذي كذب  (Yalan sahibi) şeklindedir. 

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapçada sıfatın asıl adı na’t (النَّعَتُ)’dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut (المَنْعُوتُ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsûftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat iki kısma ayrılır:

1. Hakiki sıfat

2. Sebebi sıfat

Hakiki Sıfat:

1. Müfred olan sıfatlar

2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred Olan Sıfatlar:

Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Sıfat mevsufuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Not: Gayri akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle Olan Sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Mekulü’l-kavli mahzuftur. Takdiri,  لم تصدقوا في كلامكم بل سوّلت لكم... (Sözünüz doğru değil ama nefsiniz … göstermiş.) şeklindedir.

بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrâb ( اِضْرَابْ ) denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder.

Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada, yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

سَوَّلَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.

لَكُمْ  car mecruru  سَوَّلَتْ  fiiline müteallıktır.

اَنْفُسُكُمْ  fail olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَمْراً  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir.  صَبْرٌ  kelimesi mahzuf mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur. Takdiri,  صبري أو أمري أو شأني  (sabretmem, işim veya halim) şeklindedir.

جَم۪يلٌ  kelimesi  صَبْرٌ ’un  sıfatı olup lafzen merfûdur.

سَوَّلَتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındadır. Sülâsîsi  سول ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.


 وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  اللّٰهُ  lafza-i celâli, mübteda olup lafzen merfûdur.

الْمُسْتَعَانُ  mübteda olup lafzen merfûdur. 

ماَ  müşterek ism-i mevsûlü,  عَلٰى  harf-i ceriyle birlikte  الْمُسْتَعَانُ ’ye müteallıktır.  İsm-i mevsûlün sılası  تَصِفُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

تَصِفُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

الْمُسْتَعَانُ  sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i mef’ûlüdür.

وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ

 

وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا  cümlesine matuf olan cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَذِبٍ  kelimesi,  بِدَمٍ  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

بِدَمٍ ’deki tenvin kesret ve nev içindir.

دَمٍ  doğru veya yalan sıfatlarıyla vasfedilemez. Mübalağa için  كَذِبٍ  şeklindeki masdar, isme ıtlak olunur. (Sâbûnî)

بِدَمٍ كَذِبٍ  [yalana bulaşmış kan] takdirinde, masdar ile bir nitelenme olduğunu, ama mübalağa olsun diye sanki kanın, yalanın ta kendisi kılındığını ifade etmek için ism-i fail masdarla ifade edilir. Onlar masdarla isimlendirildikleri gibi masdar da onlarla isimlendirilir. (Fahreddin er- Râzî)  

Ferrâ, Müberred, Zeccâc ve İbnu’l-Enbârî gibi Arap dili alimleri  بِدَمٍ كَذِبٍۜ  deyiminin, “hakkında yalan söylenmiş, denildiği gibi olmayan” anlamına geldiğini, ancak ne var ki bunun, “yalanlı olan, yalana bulaşmış kan” takdirinde, masdar ile bir nitelenme olduğunu ama mübalağa olsun diye sanki kanın, yalanın ta kendisi kılındığını söylemişlerdir.

Keşşâf sahibi de:  سَوَّلَتْ  kelimesi, genişlemek, kendini salıvermek anlamına gelen سول  kökünden olup “kolaylaştırdı” anlamındadır, demiştir.

Burada şöyle bir husus bulunmaktadır: Allah’ın kaza ve kaderine sabretmek vaciptir. Ama zalimlerin zulmüne ve hilekârların hilesine sabretmekse vacip değil, hele hele onun zararı başkalarına dokunuyorsa vacip olan, onu ortadan kaldırmaktır. (Fahreddin er-Râzî)

Denir ki Yusuf'un gömleğinde üç işaret vardır: Biri bu işarettir ki

onların yalan söylediklerine dair Yakub (a.s.) için bir kanıttır. İkincisi, “müjdeci gelince gömleği Yakub'un yüzüne koyar koymaz Yakub eskisi gibi görür oldu” (Yusuf Suresi, 96) ayetinde anlatılan işarettir. Üçüncüsü de Yusuf’un (a.s.) gömleğinin (Züleyha meselesinde) arkadan yırtılmasıdır ki onun suçsuzluğuna delalet ediyordu. (Ebüssuûd)


قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli mahzuf olan cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümlenin takdiri ... لم تصدقوا في كلامكم بل سوّلت لكم [Siz doğru söylemiyorsunuz ama nefsiniz size bunu güzel göstermiş.] şeklindedir.

Mahzuf mekulü’l-kavl için ta’liliyye hükmündeki istînaf cümlesi  بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. 

اَمْراً  deki tenvin tehvil (korkutmak) içindir. (Âşûr)

سَوَّلَتْ لَكُمْ  cümlesine atfedilen  صَبْرٌ جَم۪يلٌ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan bu isim cümlesinde haber konumundaki  صَبْرٌ ’un mübtedası mahzuftur. Takdiri, صبري [Sabrım] şeklindedir.

Alimlerden bazısı: “Bu ifade mübteda olarak merfûdur; haberi ise mahzuf olup bunun takdiri, ‘Güzel sabır, feryadü figân etmekten daha evlâdır.’ şeklindedir.” Bazı alimler de mübtedanın mahzuf olduğunu söylemişlerdir. Mesela Halil, “Bunun takdiri, ‘Yapacağım iş, güzel bir sabırdır.’ şeklindedir.” demiştir. Kutrub, “Bunun manası, ‘Benim sabrım, güzel bir sabırdır.’ şeklindedir. demiştir. (Fahreddin er-Râzî)


جَم۪يلٌ  kelimesi,  صَبْرٌ  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

فَصَبْرٌ جَم۪يلٌ  kelimesi dolayısıyla 83. ayetle iktibas vardır.

تسويل الامر  ibaresi istiaredir.  تسويل in asıl anlamı, “insanın güzel olmayan bir işi başkasına güzel göstermesi”dir. Yusuf’un kardeşlerinin nefislerinde, o kötü fiili işleme eğilimi güçlenince Allah Teâlâ (ayette) onların nefislerini, o çirkin işi işlemeyi kendilerine güzel gösteren, o büyük günahı işlemeye kendilerini sevkeden onlardan başka dışarıdan birisi gibi ifade etmiştir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

Hz. Yusuf’u kardeşleri haset ve kıskançlıktan dolayı kuyuya atıp yalandan, kanlı gömleği ile babaları Hz. Yakub’a geldiler. Babalarına biz oyuna dalmışken Hz. Yusuf’u kurt yedi dediklerinde, babaları: “Nefsiniz sizi aldattı, bana düşen sabırdır.” dedi. Yakub (a.s.) çocuklarına, sözünün ikinci kısmı olan  فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ  cümlesi ile sabredeceğini ifade etmiştir. Burada üzerinde durulacak olan  صَبْرٌ  kelimesinin ref îrabıdır. Yakub’un (a.s.) lafzı ref ile صَبْرٌ  olarak gelmiş, nasb ile  صَبْرًا  şeklinde gelmemiştir. Îrabın olduğu her yerde âmil de vardır. Eğer âmil lafızda görünmüyorsa takdir edilen bir âmildir.  صَبْرٌ  kelimesinde îrâb için takdir edilen kalıp, isim kalıbıdır. Aynı kelime nasb olduğu zaman îrâb için takdir edilmesi gereken kalıp ise fiil kalıbıdır. Bu iki farklı takdirin farkı ise isim ve fiil kalıplarının delaletinin muhtelif olmasıdır. İsim sübuta, fiil ise hudûs ve teceddüde delalet etmektedir. Yakub (a.s.) oğlu Yusuf’u yitirmesiyle sonunu bilmediği, uzun, devamlı ve sabit olacak bir sabra niyet etmiştir. Bu niyetin anlaşılması, sübuta delalet eden isim kalıbının takdir edilmesinden çıkarılır. Eğer Yakub (a.s.) nasb ile  صَبْرًا  demiş olsaydı hudûs ve teceddüde delalet eden fiil اصْبِرْ  kalıbı takdir edilecekti. Fiil kalıbının takdirinden anlaşılan, yeni olan sabretmedir. İsim kalıbı sübuta delalet ettiği için ref olarak kullanılmıştır. (Hasan Duran, Kur’an-ı Kerim’de Teceddüt ve Sübût Manası İçin Yapılan ‘Udûl Çeşitleri)  


 وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

 

صَبْرٌ جَم۪يلٌ  cümlesine  atfedilen  وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil olup faide-i haber inkârî kelamdır.

الْمُسْتَعَانُ mübtedanın haberidir. Müsnedin ال takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade eder. Haberin mübtedaya has olduğu kesin bir dille belirtilmiştir. Ayrıca müsnedin ال ile marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası  تَصِفُونَ, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

 

Yusuf Sûresi 19. Ayet

وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ  ...


Bir kervan gelmiş, sucularını suya göndermişlerdi. Sucu kovasını kuyuya salınca, “Müjde! Müjde! İşte bir oğlan!” dedi. Onu alıp bir ticaret malı olarak sakladılar. Oysa Allah, onların yaptıklarını biliyordu.

Konunun akışından anlaşıldığına göre Yûsuf’un atıldığı kuyu, ticaret kervanlarının geçtiği yol üzerinde bulunuyordu. Nitekim 10. âyette geçen, “Onu kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın” cümlesi de bunu açıkça gösterir. Yûsuf’un kuyudaki durumuna bakıldığında, kuyunun kuraklık sebebiyle suyunun çekilmiş olduğu ve onun burada hayatını etkilemeyecek kadar kısa bir süre kaldığı anlaşılmaktadır.
“Onu bir ticaret malı olarak sakladılar” cümlesindeki saklayanların kimler olduğu hakkında farklı iki görüş vardır: a) Onu saklayanlar, su almaya gelenlerdir. Onu kervandaki diğer arkadaşlarından saklamışlar ve el altından değersiz bir bedelle satmışlardır. b) Kardeşleri Yûsuf’un kendi kardeşleri olduğunu saklamışlardır. Yani onu kuyuya attıktan sonra gitmemişler, o yörede beklemişler, kervanın sucuları Yûsuf’u çıkardığında onun kendi köleleri olduğunu iddia etmişler, Yûsuf da korkusundan ses çıkaramamış, böylece onu köle olarak kervanın adamlarına düşük bir bedelle satmışlardır (Râzî, XVIII, 106).
 Kanaatimizce Hz. Yûsuf’u bir ticaret malı olarak saklayanlar kardeşleri değil, kuyudan onu çıkaran kervancı ile yanındaki arkadaşlarıdır. Zira kardeşleri onu kuyuya attıktan sonra gömleğini kana bulayıp babalarının yanına dönmüşlerdi.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 222

وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  وَجَٓاءَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.

سَيَّارَةٌ  fail olup lafzen merfûdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسَلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  

وَارِدَهُمْ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَدْلٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هوdir. 

دَلْوَهُ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَدْلٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İf’al babındadır. Sülâsîsi  دلو ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

اَرْسَلُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İf’al babındadır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

 

 قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

Mekulü’l-kavli,  هٰذَا غُلَامٌ dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir.  بُشْرٰى  münada olup mukadder damme ile mebni mahallen mansubdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazf edilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey!” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada îrab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzâf, 2) Şibh-i muzâf, 3) Nekre-i gayrı maksude.

Mebni münada merfû üzere mebni, mahallen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harf-i tarifli isim. Burada münada müfred alem olarak geldiği için mebni münadaya girer ve merfû üzere mebni, mahallen mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsm-i işaret  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  غُلَامٌ  haber olup lafzen merfûdur. 


 وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  اَسَرُّو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı  fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri,  أمره  (onun işi) şeklindedir. 

بِضَاعَةً  kelimesi  اَسَرُّو ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâli mübteda olup lafzen merfûdur. عَلٖيمٌ haber olup lafzen merfûdur.  

مَٓا  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle birlikte  عَل۪يمٌ  kelimesine müteallıktır. 

يَعْمَلُونَ  fiili  ن 'un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

عَل۪يمٌ  kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İstînâfa matuf olan  فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

سَيَّارَةٌ ’deki tenvin herhangi bir, nev anlamındadır.

جَٓاءَتْ  fiilindeki müfret zamirden,  اَرْسَلُوا daki cemi zamire iltifat vardır.

اَدْلٰى - دَلْوَهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

Burada “geldi” fiilinin, “geçti” veya “vardı” gibi fiillere tercih edilmesi, işaret ediyor ki Yusuf (a.s.), Rabbi katında pek şerefli ve yüksek bir mertebeye sahiptir. (Ebüssuûd)


 قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. İki cümle arasında meskutun anh mevcuttur. Takdiri şöyle olabilir:  فتعلّق يوسف بالدلو فأخرجه الوارد فلمّا رآه قال يا بشرى. [Yusuf (a.s.) kovaya tutundu ve onu çıkardılar. Onu görünce müjde dedi.]

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İtiraziyye olan  يَا بُشْرٰى  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. Nidanın cevabı mahzuftur.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هٰذَا غُلَامٌ  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesi sübut ifade eder.

Meskutun anh yoluyla yapılan îcâza genellikle; bilinen veya tahmini kolay olan hususları söyleyerek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek veya karineye dayanarak dile getirilmeyen şeyleri muhatabın hayaline ve yorumlamasına bırakarak anlam zenginliği kazandırmak ve benzeri sebeplerle başvurulur. Bu îcâz biçimi, Kur’an-ı Kerim’in önemli üslup özelliklerindendir.

غُلَامٌ, on ile yirmi yaşındaki insana denir. Yusuf (a.s.) da o gün onyedi yaşındaydı. (Âşûr)


وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ

 

وَ  istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بِضَاعَةً  kelimesi  اَسَرُّو ’deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

بِضَاعَةً, hal olarak mansub olup anlam, “Onu ticari bir meta olarak gizlediler.” şeklindedir.  بِضَاعَةًۜ  ticaret için ayrılan maldır. (Keşşâf)


 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ

 

وَ  istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden oluşmuş cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesi sübut ifade eder.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, haşyet uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl,  بِ  harf-i ceriyle birlikte  عَل۪يمٌ ’e müteallıktır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan sıla cümlesi  تَعْمَلُونَ,  tecessüm ve teceddüt ifade eder.

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Ayetin bu son cümlesinde idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, her şeyden haberdar olduğunu beyan ederken bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Ya da lâzım melzûm alakasıyla yaptıklarınızın karşılığı verilecektir manası taşır. Mecaz-ı mürseldir.

Bu kelam, onların Yusuf gibi bir insanı müptezel bir ticaret malı durumuna sokmaları ve bunun için uydurdukları hileleri yüzünden onlara büyük bir ceza vaîdi anlamındadır. (Ebüssuûd)

 
Yusuf Sûresi 20. Ayet

وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟  ...


Onu ucuz bir fiyata, birkaç dirheme sattılar. Zaten ona değer vermiyorlardı.

درهم Dirhem : alışveriş aracı olarak kullanılan üzeri damgalı gümüştür. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece 1 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli dirhemdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

زهد Zehede : زَهِيد miktarı az nesneye denir. Zâhid زاهِد ise bir nesneden rağbetini başka yöne çeviren, ondan imtina eden, elini eteğini çeken, vazgeçen, uzak duran veya ictinap eden, onu arzulamayan ve onda زَهِيد e yani aza razı olup rıza gösterendir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de isim olarak sadece 1 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri zahid ve zühddür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  شَرَوْهُ  mahzuf  ي  harfinin mukadder dammesiyle mebni mazi fiildir.  Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.   

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

بِثَمَنٍ  car mecruru  شَرَوْهُ  fiiline müteallıktır.  بَخْسٍ  kelimesi  بِثَمَنٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapçada sıfatın asıl adı na’t (النَّعَتُ)’dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut (المَنْعُوتُ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsûftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat iki kısma ayrılır:

1. Hakiki sıfat

2. Sebebi sıfat

Hakiki Sıfat: 

1. Müfred olan sıfatlar

2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred Olan Sıfatlar:

Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Sıfat mevsufuna: cinsiyet, adet, marifelik-nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Not: Gayri akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle Olan Sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

دَرَاهِمَ  kelimeleri  بِثَمَنٍ ’den bedel olup cer alameti fethadır.  مَعْدُودَةٍ  kelimesi  دَرَاهِمَ  sıfatıdır.

دَرَاهِمَ  kelimesi müntehel cumû’ sıygasında olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟

 

وَ  atıf harfidir.  كَانُوا  damme üzere mebni nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. 

ف۪يهِ  car mecruru  الزَّاهِد۪ينَ۟ ’ye  müteallıktır.

مِنَ الزَّاهِد۪ينَ  car mecruru  كَانُوا nun mahzuf haberine müteallıktır. 

الزَّاهِد۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  زهد  fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟

 

 

وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةً  cümlesine atfedilen ayetin ilk cümlesi,  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَعْدُودَةٍ  kelimesi,  دَرَاهِمَ  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

مَعْدُودَةٍۚ, çokluktan kinayedir. (Âşûr)

Onlar ellerindeki bu büyük insana değer vermemişlerdi. Ondan dolayı da Yusuf’u ucuz fiyata satmışlardı. Bunun sebebi, onu sahipsiz olarak bulmuş olmalarıdır. Zaten bulunan şeye pek değer verilmez. Yahut onlar, Yusuf hakkında güvende olmayıp birilerinin çıkıp onunla ilgili hak iddia etmelerinden korkuyorlardı. (Ebüssuûd)

بَخْسٍ دَرَاهِمَ  ibaresi deyimdir. Buna, “Sayılan, tartılmayan dirhemler” manası verilmiştir. Çünkü onlar, ancak meblağ bir ûkiyye (okka) ağırlığına ulaştığında parayı tartarlardı. Dirhemler kırk tane olursa bu kadar tutardı. Kırktan aşağı olunca, sayarak alıp-verirlerdi. İşte bundan dolayı “az miktarda olan” manasında, ma’dûde (sayılan) diyorlardı. Çünkü çok paranın sayılmasından, çok olduğu için imtina edilir (tartılır). (Fahreddin er-Râzî)

زَّاهِد۪ينَ۟ -  بَخْسٍ  ve  ثَمَنٍ - دَرَاهِمَ  kelimeleri arasında müraat-ı nazîr sanatı vardır.

Öncesine atfedilen  وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟  cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَانُوا’nun dahil olduğu isim cümlesinde îcaz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪يهِ  car mecruru,  كَانُوا ’nun mahzuf haberine müteallıktır.


Yusuf Sûresi 21. Ayet

وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ  ...


Onu satın alan Mısırlı kişi, hanımına dedi ki: “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” İşte böylece biz Yûsuf’u o yere (Mısır’a) yerleştirdik ve ona (rüyadaki) olayların yorumunu öğretelim diye böyle yaptık. Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

Yüce Allah’ın yardımı ve himayesi sayesinde Hz. Yûsuf tehlikelerden kurtularak Mısır’ın ileri gelen devlet adamlarından birinin evine köle olarak yerleşti. Bazı kaynaklarda onu satın alan şahsın, Mısır kralının maliye nâzırı veya Mısır (Menfîs) şehrinin valisi ve muhafız askerlerin kumandanı Potifar olduğu bildirilmektedir (Tekvîn, 37/36, 39/1; İbn Âşûr, XII, 245). Kur’an bu zatı ismiyle değil, “el-azîz” unvanıyla anar (Yûsuf 12/30, 51). İleride yüksek bir makama getirilecek olan Hz. Yûsuf da aynı unvanla anılacaktır (Yûsuf 12/78). Bu durum, “el-azîz” sıfatının Mısır’da yüksek bir resmî unvan olduğunu ifade eder. “el-Azîz” kelimesinin sözlük anlamı da “kudretli ve itibarlı kimse” demektir. Hz. Yûsuf, bu üst düzey yöneticinin hizmetinde kaldığı süre zarfında devlet yönetimiyle ilgili bilgi ve görgüsünü geliştirmiştir. Aziz’in, Hz. Yûsuf hakkında karısına söylediklerine bakılırsa, onu gördüğü andan itibaren zekâ ve kabiliyetini sezdiği ve onun gelecekte büyük işler yapabileceği kanaatine vardığı anlaşılır. Bu sebeple ona köle muamelesi değil, evlât muamelesi yapmış ve onu kendi çocuğu gibi büyütmüştür.
 Kaynakların bildirdiğine göre Aziz’in karısının adı Zelîha veya Züleyha’dır. Yahudiler ona Raîl derler (Kurtubî, IX, 158; İbn Kesîr, IV, 306; İbn Âşûr, XII, 245; Ömer Faruk Harman, “Yûsuf”, İFAV Ans., IV, 507). “... ve bunu olayların yorumunu öğretelim diye de yaptık” meâlindeki cümle, Hz. Yûsuf’un devlet yönetimine ait konularda eğitimden geçirildiğine işaret eder. En azından imkânları bol, görgülü ve kültürlü bir ortamda kalmakla devlet yönetimine ait bilgi ve görgüsü artmış, ülke yönetimini öğrenmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 223-224

وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.

Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي, fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası  اشْتَرٰيهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اشْتَرٰي  fiili  ي üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. 

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْ مِصْرَ  car mecruru  اشْتَرٰي ’deki failin mahzuf haline müteallıktır.  مِصْرَ  kelimesi gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لِامْرَاَتِه۪ٓ  car mecruru  قَالَ  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Mekulü’l-kavli,  اَكْرِم۪ي ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

اَكْرِم۪ي  fiili,  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muttasıl zamiri  ي  fail olarak mahallen merfûdur.

مَثْوٰيهُ  mef’ûlün bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَسٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni tam mazi fiildir. 

أَنْ  ve masdar-ı müevvel,  عَسٰٓى  fiilinin faili olup mahallen merfûdur.

يَنْفَعَنَٓا  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو 'dir. Muttasıl zamir  نَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi, tahyir/tercih ifade eder. Türkçede “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَتَّخِذَهُ  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. 

Muttasıl zamir  هُ  birinci mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.  وَلَداً  ikinci mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübteda ve haberi iki mef’ûl yaparak nasb ederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. Değiştirme manası ifade edenler. Aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdar-ı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.

Bu ayette  اتَّخَذَ  fiili değiştirme manasına gelen fiillerdendir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَتَّخِذَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İftiâl babındadır. Sülâsîsi  اخذ ’dir.

اشْتَرٰي  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İftiâl babındadır. Sülâsîsi  شرى ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اَكْرِم۪ي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İf’al babındadır. Sülâsîsi  كرم ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ 

 

وَ  atıf harfidir.  كَ  harf-i cerdir.  مثل; “gibi” demektir. Bu ibare amili  مَكَّنَّا  olan mahzuf mef’ûlün mutlakına müteallıktır.

ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harftir.  ك  hitap zamiridir.

مَكَّنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  ناَ  fail olarak mahallen merfûdur.

لِيُوسُفَ  car mecruru  مَكَّنَّا  fiiline müteallıktır.  يُوسُفُ  kelimesi gayri munsariftir.  Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فِي الْاَرْضِ  car mecruru  مَكَّنَّا  fiiline müteallıktır.

وَ  atıf harfidir.  لِ  harfi,  نُعَلِّمَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.

أَنْ  ve masdarı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle birlikte  مَكَّنَّا  fiiline müteallıktır.

نُعَلِّمَ  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olup mahallen mansubdur. 

مِنْ تَأْو۪يلِ  car mecruru  نُعَلِّمَ  fiiline müteallıktır.  الْاَحَاد۪يثِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan  حَتّٰٓى ’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lam-ı cuhûddan sonra, 4) Lam-ı ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada harf-i cerden sonra geldiği için gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

 

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâli, mübteda olup lafzen merfûdur. غَالِبٌ  haber olup lafzen merfûdur.

عَلٰٓى اَمْرِه۪  car mecruru  غَالِبٌ ’e  müteallıktır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  لَـٰكِنَّ  istidrâk harfidir.  

İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَـٰكِنَّ  harfi,  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لَـٰكِنَّ ’de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder. 

لٰكِنَّ ’nin ismi olan  أَكۡثَرَ  lafzen mansubdur.  ٱلنَّاسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لٰكِنَّ ’nin haberi  لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi olup mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ 

 

وَ, istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fiilin faili konumundaki ism-i mevsûl  الَّذِي ’nin sılası mazi fiil sıygasında gelmiştir. Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek içindir.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 


  عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عَسٰٓى mazi fiil sıygasında gelmiş tam fiildir. Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَنْفَعَنَٓا  cümlesi,  عَسٰٓى  fiilinin faili konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı üsluptaki  نَتَّخِذَهُ وَلَداً  cümlesi  اَوْ  atıf harfiyle  يَنْفَعَنَٓا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

وَلَداً ’deki tenvin herhangi bir manasında nev ifade eder.

Ta’lil cümleleri anlama açıklık getiren ıtnâb sanatıdır.

Ayeti kerimede  زَوْجَة  yerine  اِمْرَأَة  kelimesi kullanılmıştır.

İlgili ayetler incelendiğinde  زَوْجَة  kelimesinin şu durumlarda kullanıldığı görülür:

Sadâkat -Allah’ın dinine inanmada birlik- üreme imkânı bulunmak-nikâhlı olmak.

اِمْرَأَة  kelimesi  زَوْجَة  için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır: İhanet (Aldatma)- Allah’ın dinine fiilî olarak aleyhtarlık - Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi) - Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluk. (İsmail Sökmen, Kur’an’da Geçen  زَوْجَة  ve  اِمْرَأَة  Kelimeleri Üzerine, Nüsha Dergisi)


وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ 

 

وَ, istînâfiyedir.

Ayette îcâz-ı hazif vardır.  كَذٰلِكَ, amili  مَكَّنَّا (Yerleştirdik) olan, mahzuf bir mef’ûlü mutlaka müteallıktır. 

مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ nin gizli  أنْ le masdar yaptığ لِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ  cümlesi, mecrur mahalde  مَكَّنَّا  fiiline müteallık mahzuf masdar-ı müevvele matuftur. Yani مَكَّنَّا ليوسف لنملّكه ولنعلّمه (Yönetimde olması ve ona öğretelim diye yerleştirdik.) demektir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi, s. 101)

Bu ayette  كَذٰلِكَ  konuyu pekiştirmek maksadıyla gelmiştir. Yani “Onun yerleştirilmesi işte böyle olmuştur.” demektir.

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd)

مَكَّنَّا  fiilinden sonra  فِي الْاَرْضِۘ  ifadesinin zikri, anlamı pekiştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

لِنُعَلِّمَهُ - لَا يَعْلَمُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.

Bil ki dünyanın hallerini ve acayipliklerini düşünen kimse, işin tamamının Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın kaza ve hükmünün galip geldiğini bilir ve yakînen anlar. (Fahreddin er-Râzî)


 وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪

 

وَ  istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden oluşmuş cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ [Biz Yusuf’u yerleştirdik.] şeklinde mütekellim sıygasıyla başlayan kelam, [Allah işlerinde galiptir.]  şeklindeki gaib sıygasıyla devam ettirilerek iltifat yapılmıştır. Bu iltifat, işlerdeki galibiyeti Allah’a nispet etmek ve O’nun şanını yüceltmek içindir.


 وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

 

وَ  atıf harfidir. Cümle istînâfa matuftur.  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

لٰكِنَّ ’nin haberi olan  لَا يَعْلَمُونَ ’nin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs ve teceddüt anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde, muhatabın muhayyilesini (hayal gücünü) harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin fasılası başka surelerde de ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır.

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)


Yusuf Sûresi 22. Ayet

وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ  ...


Olgunluk çağına erişince, ona hikmet ve ilim verdik. İşte biz, iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız.

Meâlinde “erginlik çağı” diye tercüme ettiğimiz eşüd kelimesi sözlükte “güç ve kuvvet” anlamına gelir. Âyette kişinin en fazla güçlü olduğu çağı ifade etmek üzere kullanılmıştır. Bu çağın 18, 20, 33, 40. yaşlar olduğuna dair farklı görüşler vardır (Zemahşerî, II, 310; Şevkânî, III, 19).
 Hz. Yûsuf’a verilen hükümden maksat, muhâkeme, yönetme ve yargılama yeteneği, ilimden maksat da peygamberliğin yanı sıra ek olarak ona verilmiş olan olayları ve rüyaları yorumlama bilgisidir. Nitekim Hz. Yûsuf’un, “Ey Rabbim! Bana iktidar verdin ve bana olayların yorumunu da öğrettin” (Yûsuf 12/101) meâlindeki duasında buna işaret vardır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 224

وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَمَّٓا  kelimesi  حين  (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur.

بَلَغَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بَلَغَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

اَشُدَّهُٓ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şartın cevabı  اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً ’‘dır. 

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  ناَ  fail olarak mahallen merfûdur. 

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

حُكْماً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.

عِلْماً kelimesi atıf harfi  و ’la  حُكْماً ’e matuftur. 

اٰتَيْنَا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İf’al babındadır. Sülâsîsi  اتى ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 


 وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ

 

وَ  istînâfiyyedir.  كَ  harf-i cerdir.  مثل  kelimesi “gibi” demektir. Bu ibare, amili  نَجْزِي olan mahzuf masdarın sıfatına müteallıktır. Takdiri, وجزاءً مثلَ ذلك نجزي المحسنين  (Bunun gibi muhsinleri mükafatlandırırız.) şeklinedir.

ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

نَجْزِي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

الْمُحْسِن۪ينَ  mef’ûlün bih olup nasb alameti  ي  harfidir. Çünkü cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.

الْمُحْسِن۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ

 

وَ, istînâfiyyedir. لَمَّٓا, şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Ayet şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi aynı zamanda muzâfun ileyh olan  بَلَغَ اَشُدَّهُٓ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cevap cümlesi olan  اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

حُكْماً  ve  عِلْماًۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu kelimelerin nekre gelişi, kesret, nev ve tazim ifade eder.

Hikmet ve ilmin verilmesi  اٰتَيْ  fiiliyle gelmiş. Hemzeden dolayı  اٰتَيْ  fiili  اعطى ’ya göre daha önemli ve manevi şeyler için kullanılır.  اعطى ’da verilen şeye, alan malik olur. [Kevseri verdik.] ayetinde olduğu gibi.

Ayetteki [O, tam ergenlik çağına girince] buyruğu, bedenî uzuvlarının mutedil (normal) oluşuna; [Kendisine hüküm ve ilim verdik] buyruğu da Hz Yusuf'un nefsinin, amelî ve nazarî (tefekkürî) kuvvet bakımından mükemmel oluşuna bir işarettir. (Fahreddin er-Râzî)

حُكْماً وَعِلْما  kelimelerin nekre olarak gelmesi, tazim anlamını ifade etmek içindir. Yani Biz ona öyle büyük bir hüküm ve ilim verdik ki onların mahiyetini kimse kavrayamaz. Şu halde bu hüküm ve ilim, onun kuvveti tekâmül ettiği zaman Allah'ın verdikleridir. İster onlar, peygamberlikten ve insanlar arasında hükmetmekten ibaret olsun, ister başka manalar olsun. (Ebüssuûd) 


 وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ

 

وَ, istînâfiyyedir.

Cümlede  îcâz-ı hazif vardır.  كَذٰلِكَ, mahzuf masdarın sıfatına müteallıktır. 

Müspet muzari fiiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)

كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimal, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd)

Cümle müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mezkûr mükâfatın güzel davranmak şartına bağlanması, güzel davranmanın onun illeti olduğunu bildirmekte ve Allah'ın ona verdiklerini, onun, işlerinde güzel davrandığı, işlerinde takvaya bağlı kaldığı için verdiğine dikkat çekmek içindir. Nitekim [İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir. (Rahman Suresi, 60)] buyurulmaktadır. (Ebüssuûd)


Günün Mesajı

Kur'ân'ın neden Arapça olarak indiği üzerinde düşünürken Arapça kelime ve telâffuzların manayı çağrıştırdığını, mana ile tam bir uyum içinde bir musiki oluşturduğunu da dikkate almak gerekir. Meselâ, daha önce geçen (Hûd Sûresi/44) “Ey yer, suyunu yut?” emrindeki “yut” kelimesinin aslı "ebliî"dir ki, kelimenin telâffuzundan, onun yutmak manasına geldiği anlaşılabilir. Çünkü, söyleyişte adeta (içe doğru) yutma hareketi vardır. Yutma, herkesin bildiği gibi, dudaklarda başlar, ağzın içinden ve boğaz'dan aşağı devam eder. Ebliî kelimesinin aslı Belea'dır. Be'nin çıkış yeri dudaklar, Lâm (Le)'nin dilin ucu, Ayn (A)'nın ise boğazdır. Fiilin dişil emir şekli ebliî ise Elif (E) ile başlamaktadır ki, bu harfin telâffuzunda ağız açılır, bu da yutma adına ilk hareketi gösterir. Kelimenin sonundaki î, tam da boğazdan aşağı yutma hareketi gibi telâffuz edilir.

Aynı şekilde, bu ayette geçen ve “kuyunun derinlikleri” olarak verilen ifadenin de aslı, gayabeti'l cubbdur, Gayâbet kelimesinde gerçekten içe doğru bir derinlik hemen sezildiği gibi, cubb kelimesinde de kuyuya düşen bir insan veya cismin suya değdiği anda çıkardığı “cub” sesini hemen işitiriz.

Kısaca, Kur'ân'ın kullandığı kelimeler mananın tam kalıbıdır.

Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsan, sık sık bulunduğu halden şikayetçidir. Olmak istediği başka bir yer ya da başka kişiler vardır. Ya da sadece bir an önce, o halden çıkmak istemektedir.

İnsan, büyük bir okyanusta, küçük bir damla gibidir. Koca bir ormanın içinde, tek bir yaprak tanesidir. Bilgisi ise kendisinden de küçüktür. Hayalleri ise daha da sınırlıdır.

İnsan, sabırsızdır. Anı yaşamakta zorlanır. Kalbi; ya geçmişinde, ya da geleceğindedir. Ya bir şeyleri özlemektedir, ya da bir şeyleri beklemektedir.

İnsan, tatminsizdir. Mutluluğun kendi içinden geldiğini keşfedene dek başkalarından dilenir. Halbuki insan unutmaktadır. Çoğunluğun derdi zaten kendisi gibi daha da mutlu olmaktır.

İnsan, kozadan çıkan kelebek gibidir. Bir nevi karanlıktadır. Her şeyin gördüğünden ibaret olduğunu sanar. Zorluklarla başa çıkmak için çabalar. Bir gün aniden önü açıldığında, bakar ki onca zahmetin sonunda kanatları güçlenmiştir. İyi ki der ve özgürlüğüne uçar.

 

İnsanın, iyi kileri çoktur ama çok da unutur. Memnun olmadığı halin içindeyken, durup düşünmeli. Hayatın hızını, zihninde yavaşlatmalı. Kendisine, atlattığı zorlukları ve iyi kilerini hatırlatmalı. Dualarını geniş tutmalı. Hiçbir şeyi boşa yaratmayan Rabbine dayanmalı ve O’nun sınırsız kudretinden gelecek hayırları beklemeli. Ailesinden ayrı düşen Hz. Yusuf’u başka bir yerde yerleştiren, ilim öğreten ve onu gelecekteki makamına hazırlayan Rabbine inanarak tevekkül etmeli. O’nun rızasına uyduğu sürece, bir gün, bir yerde, rahmet kapıları açıldığında, elhamdulillah iyi ki diyeceği anın hayaliyle gülümsemeli.

Allahım! Acelecilikten, nankörlükten ve bencillikten Sana sığınırım. Beni; dualarını ferah tutanlardan ve Sana güvenerek bekleyenlerden eyle. Zorluklar içindeki kolaylığı, zahmetler içindeki rahmeti görenlerden eyle.

Allahım! Sen halimi en iyi bilensin. İhtiyacım olanı hayırla ver. İhtiyacım olmayanın isteğini gönlümden uzaklaştır. Ömrümü, bereketinle ve rahmetinle doldur. Yolumu, nurunla ve kelamınla aydınlat. Bedenimi, rızkınla ve şifanla güçlendir. Zihnimi, ilminle ve zikrinle derinleştir. Kalbimi, imanınla ve sevginle genişlet.

Amin.