27 Eylül 2022
Yusuf Sûresi 23-30 (237. Sayfa)
Yusuf Sûresi 23. Ayet

وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۜ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ  ...


Evinde bulunduğu kadın (gönlünü ona kaptırıp) ondan arzuladığı şeyi elde etmek istedi ve kapıları kilitleyerek, “Haydi gelsene!” dedi. O ise, “Allah’a sığınırım, çünkü o (kocan) benim efendimdir, bana iyi baktı. Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler” dedi.

Yûsuf’un köle olarak bulunduğu evin hanımı Zelîha ona âşık oldu ve onunla birlikte olmak için planlarını hazırladı. Eşinin evde bulunmadığı bir sırada bütün kapıları kilitledi ve “haydi gel!” diyerek kendisini ona teslim etmeye hazır olduğunu bildirdi. Ancak kadının aklını başından alan bu tutkusuna karşılık Yûsuf, iradesine ve duygularına hâkim oldu, peygamber namzedine yakışır bir şekilde cevap verdi ve Allah’ın haram kıldığı bir şeyi yapmayacağını bildirerek teklifi reddetti. “O, benim velinimetimdir, bana güzel davrandı” meâlindeki ifadeden Yûsuf’un bu çirkin fiili Allah korkusundan değil de efendisine karşı saygısızlık olur, endişesiyle yapmadığı anlaşılmamalıdır. Zira o, önce Allah’a sığındığını ifade etmiş, sonra da ev sahibinin kendisinin efendisi olduğunu, dolayısıyla ona karşı da böyle bir ihanetin olamayacağını vurgulamıştır. Nitekim devamında zalimlerin iflah olmayacaklarını bildirmek suretiyle bu fiili işleyenlerin zalimler olduğuna işaret etmektedir. Bunu izleyen âyette de kadın ona meylettiği halde onun, Allah’tan gelen bir ilham sayesinde kadına meyletmekten korunduğu bildirilmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 226
غلق Ğaleqa : غَلَق ve مِغْلاق kilit ve mandal gibi kapayacak alettir. نَخْلَة غَلِقَة kökü kurumuş hurma ağacıdır dolayısıyla meyve vermekten bağlandı demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de fiil olarak ve sadece 1 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli muğlaktır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  رَاوَدَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Müfred müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ي , fail olup mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olup mahallen merfûdur.

ف۪ي بَيْتِهَا  car mecruru mübtedanın mahzuf habere müteallıktır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عَنْ نَفْسِه۪  car mecruru  رَاوَدَتْ  fiiline müteallıktır.  

وَ  atıf harfidir.  غَلَّقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. 

الْاَبْوَبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir.

قَالَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup  takdiri هىdir.

Mekulü’l-kavli  هَيْتَ لَكَ dir.  قَالَتْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

هَيْتَ  kelimesi  تهيّأت  manasında isim fiildir. لَكَ  car mecruru  mahzuf fiile müteallıktır. Takdiri;  أقول (söylerim) şeklindedir.


قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَۜ

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

Mekulü’l-kavli  مَعَاذَ اللّٰهِ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

مَعَاذَ  mahzuf fiilin mefûlu mutlakıdır. Takdiri;  أعوذ  (Sığınırım) şeklindedir.  اللّٰهِ  lafza-i celâli, muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri,  اِنَّ nin  ismi olarak mahallen mansubdur.

رَبّ۪ٓي  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup mukadder damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَحْسَنَ مَثْوَايَ  cümlesi  اِنَّ ’nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَحْسَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

مَثْوَايَ  mef’ûlun bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.


 اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

 


İsim cümlesidir . اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

هُ  muttasıl zamiri,  اِنَّ nin  ismi olarak mahallen mansubdur.  لَا يُفْلِحُ  cümlesi  اِنَّ nin haberi olup mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُفْلِحُ  merfû muzari fiildir. 

الظَّالِمُونَ  fail olup  ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

ظَّالِمُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  ظلم  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fiilin faili konumundaki ism-i mevsûl  الَّت۪ي ’nin sılası  هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ , mübteda ve haberden müteşekkil faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmektir. Burada başka bir amaç daha vardır. O da bu kadının adını zikretmeyi uygun bulmamak, kerih görmektir. Bu kadın Yusuf’un (as) kendisiyle, kocasının oturduğu gibi oturmasını istemiştir ki bu da zikredilmesi hoş olmayan bir şeydir. Çünkü bu isim bundan sonra her zaman bu çirkin olayı anımsatır. (Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)

وَرَاوَدَتْهُ  cümlesine atfedilen  غَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ  cümlesi,  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı üsluptaki  قَالَتْ هَيْتَ لَكَ  cümlesi, bu cümleye matuftur.  قَالَتْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هَيْتَ لَكَ  tabiri (yavaş-yavaş), (sus), (konuşma) gibi, bir isim fiil olup bütün dilcilere göre “Haydi gel!” demektir.

مراود , gelip durmak anlamındaki  راد  fiilinden türemiştir. Bir şeyi yapmak için çabalayan bir kimsenin durumu, bıraktığı şeye bir daha dönen, biteviye gidip gelen bir kimsenin haline benzetilmiştir. Dolayısıyla  راود  yeltenmek, teşebbüs etmek ve uğraşmak demektir.  عن  harf-i ceri haddi aşma (mücâveze) anlamı verir. Yani edep sınırını aşıp birine cinsel ilişki teklif etmek, baştan çıkarıp kandırmak demektir. Bu ayetteki  نَفْسِ  kelimesi cimâ’dan kinayedir. Nefsin teslim edilmesi, namusun bozulması anlamına gelir. Görünen o ki bu kinayeli terkip Kur’an’ın “mubtekerâtındandır.” Yani ilk defa Kur’an’ın kullandığı bir üsluptur. (İbni Âşûr, et-Tahrîr, XII, 250)

Nefsinden kâm almak istemek cimâdan kinayedir.

الَّتِي هو في بَيْتِها  cümlesinde Aziz’in karısının ism-i mevsûl ile ifade edilmesi, Yusuf’un (as) günahsız oluşunu sıla ile duyurmak amacıyladır. Çünkü onun evinde olduğundan Yusuf’a istediğini yaptıracaktı. (Âşûr)

Kadının isminin sarahatle zikredilmemesi, onun sırrını ifşa etmemek içindir yahut bu işin müstehcen olmasından dolayıdır. (Ebüssuûd)

Züleyha'nın kapattığı kapıların yedi tane olduğu rivayet edilmektedir. İşte bunun için kapatma fiili, mübalağa kipi ile zikredilmiştir. Diğer bir görüşe göre ise mübalağa manası, kapıların sımsıkı ve muhkem kapatıldığını ifade etmek içindir. (Ebüssuûd)


 قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemal-i ittisâldir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli,  مَعَاذَ اللّٰهِ  mahzuf fiilin mef’ûlün mutlakıdır. Takdiri,  أعوذ  (sığınırım)’dır. Mef’ûlü mutlakın amilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  مَعَاذَ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzaf olan  مَعَاذَ , tazim edilmiştir.


اِنَّهُ رَبّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen  اِنَّهُ رَبّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır. Sübut ifade eden isim cümlesidir.  اِنَّهُ ’daki  هُ , şan zamiridir.

Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  رَبّ۪ٓي , veciz ifade yollarından olan izafetle gelmiştir. 

اَحْسَنَ مَثْوَايَ  mazi fiil cümlesi,  اِنَّ ’nin ikinci haberi konumundadır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin mazi fiil sıygasında fiil cümlesi olması hudûs, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Veya  اَحْسَنَ مَثْوَايَ  cümlesi,  رَبّ۪ٓي ’nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet-i kerimenin geliş sebebi Yusuf’un (as) iffeti ve bu iffette asla şüphenin olmadığıdır. İsm-i mevsûl de bu manayı güzelleştirir ve kâmil bir şekilde ifade eder. Burada failin ismi Züleyha veya Aziz’in karısı şeklinde açıkça gelmeyip ism-i mevsûlle gelmiştir. Böylece Yusuf’un (as) onun evinde, bir çatı altında, aralarında bir engel olmaksızın her zaman gözünün önünde olduğu, bu yüzden de bu çirkin fiil için her zaman kolaylıkla bir fırsatı olabileceği ifade edilmiştir. Müsnedün ileyh açık isimle gelseydi, bu manalar böyle veciz bir şekilde anlaşılmazdı. Ancak buna rağmen Yusuf (as)  مَعَاذَ اللّٰهِ  (Allah’a sığınırım) demiş ve bu teklifi reddetmiştir. Bu da onun iffetini en güzel şekilde anlatır.

Yusuf’un (as)  مَعَاذَ اللّٰهِ  sözü, “Bütünüyle Allah’a sığınırım!” takdirindedir.

اِنَّهُ رَبّ۪ٓي [O, benim Rabbim (terbiye edenim)dir.]  sözü ile onun kendisine bakıp gözettiğini kastetmiştir ki bu en güzel bir tarizdir. Çünkü o, bu sözü ile “Aziz”in kendisini terbiye edip büyütmesini kastettiği halde, sözün zahirine itibar edenler, bu sözü, “Aziz’in, onun efendisi olduğu” manasına hamlederler.

قَالَ - قَالَتْ  kelimelerinde cinas-ı iştikak, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


 اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

 

Ayetin son cümlesi  اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ  ta’liliyyeden bedel olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  اِنَّ ’nin haberi menfi muzari fiil sıygasında gelmiş, hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.  اِنَّهُ ’daki  هُ , şan zamiridir.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hazret-i Yusuf’un,  الظَّالِمُونَ  sözü ile “zina edenler” manasını kastettiği, çünkü zina edenlerin, zina etmek suretiyle kendilerine zulmetmiş oldukları söylenmiştir. Yine o zinakârların işinin, bir şeyi esas yerinin dışına koymayı gerektirdiği için, onların zalim olmuş oldukları söylenmiştir. (Fahreddin er-Râzî, Ebüssuûd)

İlk  اِنَّهُ ’daki zamir Aziz’e, ikinci  اِنَّهُ ’daki zamir zalimlere dönen şan zamiridir. İki  هُ  arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları  vardır.

يُفْلِحُ - اَحْسَنَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Yusuf Sûresi 24. Ayet

وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ  ...


Andolsun, kadın ona (göz koyup) istek duymuştu. Eğer Rabbinin delilini görmemiş olsaydı, Yûsuf da ona istek duyacaktı. Biz, ondan kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.

“İşaret ve ikaz” olarak çevrilen burhân hakkında çeşitli görüş ve rivayetler olmakla birlikte (Zemahşerî, II, 312) bunun, Allah’tan gelen bir ilham olduğu kanaati ağır basmaktadır. Buna göre kadının tahrikleri karşısında Yûsuf’ta ona yaklaşma arzu ve isteği doğmuş, ancak Allah’tan gelen bir ilham sayesinde bu çirkin işin haram olduğunu hatırlamış ve kadına yaklaşmamıştır. Âyetin akışı da Yûsuf’un bu fiilden korunmuş olduğunu göstermektedir. Bu olay, peygamberlerin peygamberlik öncesinde de büyük günah işlemekten korunmuş olduklarını savunan görüşü destekler.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 226-227

وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ 

 

وَ  atıf harfidir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattie harfidir.

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

هَمَّتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هىdir.  بِه۪  car mecruru  هَمَّتْ  fiiline müteallıktır.

هَمَّ  fiili atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

هَمَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

بِهَا  car mecruru  هَمَّ  fiiline mütealıktır.


 لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ 

 

لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “Değil mi?” manasındadır. (Âşûr) 

اَنْ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur, cümleye masdar anlamı verir.  

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mübteda olup mahallen merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri,  موجودة  şeklindedir.

رَاٰ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو dir.

بُرْهَانَ  mef’ûlun bih olarak fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. 

رَبِّ  muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪ۜ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ 

 

كَ  harf-i cerdir.  مثل (gibi) manasındadır. Bu ibare, mahzuf masdarın sıfatına müteallıktır. Takdiri, ثبتناه تثبيتًا مثلَ ذلك التثبيت، أو أريناه برهان ربه إراءً مثلَ ذلك الإراء لنصرف عنه السوء (Biz onu böyle bir tasdikle sabit kıldık veya ondan kötülüğü uzaklaştırmak için ona Rabbinin delilini, bunun gibi bir kanaati gösterdik.) şeklindedir.

ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni, mahallen mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir,  mecrurdur.

لِ  harfi,  نَصْرِفَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle birlikte mahzuf fiiline müteallıktır. 

نَصْرِفَ  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur.

عَنْهُ  car mecruru  نَصْرِفَ  fiiline müteallıktır. 

السُّٓوءَ  mef’ûlun bih olarak fetha ile mansubdur.  الْفَحْشَٓاءَ  kelimesi atıf harfi  وَ ’la  السُّٓوءَya matuftur.


 اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ

 

İsim cümlesidir . اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

هُ muttasıl zamiri,  اِنَّ nin ismi olarak mahallen mansubdur.

مِنْ عِبَادِنَا  car mecruru  اِنَّ nin mahzuf  haberine müteallıktır. Muttasıl zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الْمُخْلَص۪ينَ  kelimesi  عِبَادِ nin sıfattır. Cer alameti  ي dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

الْمُخْلَص۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ 

 

وَ  atıf,  لَ  mahzuf kasemin cevabına gelen harftir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı  قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiş  وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ  cümlesi, muksemun aleyhtir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Aynı üslupta gelen  وَهَمَّ بِهَاۚ  cümlesi, kasemin cevabına matuftur.

Bu iki cümle arasında mukabele sanatı vardır.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)


 لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ 

 

Beyâniyye olarak fasılla gelen cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اَنْ  ve akabindeki  رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪  cümlesi masdar teviliyle, mübteda konumundadır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübtedanın haberi mahzuftur.

Mübteda konumundaki masdar-ı müevvel ve mahzuf haberi şart cümlesidir. 

لَوْلَٓا nın cevabı, mahzuftur.  

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘’olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

وَهَمَّ بِهَا nın  لَوْلَٓا nın cevabı olması caiz değildir. Çünkü o şart edatı durumundadır, cevabı ondan önce gelemez. Bilakis cevap mahzuftur. (Beyzâvî)

Râzî ise aynı görüşte değildir. Bu ayetle ilgili olarak şunları söylemiştir: Ayette, لَوْلَٓا (Eğer (…) olsaydı) edatının cevabı önce gelmiştir. Bu tıpkı, “Helak olanlardan olacaktın, eğer falanca seni kurtarmasaydı” denilmesi gibidir. (Fahreddin er-Râzî)

رَبِّه۪  izafetinde, ismine muzâfun ileyh olan  ه۪  zamiri  dolayısıyla Hz. Yusuf şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki Rabb isminde tecrîd sanatı vardır.


كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ 

 

Ayette îcâz-ı hazif vardır.  كَذٰلِكَ , takdiri  ثبتناه تثبيتًا مثلَ ذلك التثبيت، أو أريناه برهان ربه إراءً مثلَ ذلك الإراء لنصرف عنه السوء  (Biz onu böyle bir tasdikle sabit kıldık veya ondan kötülüğü uzaklaştırmak için ona Rabbinin delilini, bunun gibi bir kanaati gösterdik.) olan mahzuf bir mef’ûlu mutlaka müteallıktır.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)

كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ  cümlesi, mecrur mahalde olup gizli  أنْ ’nin sılasıdır, irabdan mahalli yoktur. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

رَبِّه۪  izafetinden sonra  لِنَصْرِفَ  ibaresinde gaipten mütekellime dönülmüştür. Böylece Allah’ın kendisine itaate devam eden kullarına yakınlığı vurgulanmıştır. (Beyzâvî, Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

الصَّرْفُ  bir şeyi bir yerden başka bir yere taşımaktır. Burada bir şeyi bulunması gerektiği yerde bir şeyin içine girmekten korumak manasında mecaz olarak kullanılmıştır. Neredeyse bir şeyle karışacak bir şeyden korumak manasındadır. Korumanın sarf kelimesiyle ifade edilmesi kötülüğün meydana gelme sebeplerinin mevcut olduğuna ancak Allah’ın bu kötülükleri engellediğine işaret eder. (Âşûr)

هَمَّ - هَمَّتْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr,  السُّٓوءَ  ve الْفَحْشَٓاءَ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemal-i ittisâldır.  اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

عِبَادِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması kulları tazim ve teşrif içindir.

الْمُخْلَص۪ينَ  kelimesi,  عِبَادِنَا  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

الْمُخْلَص۪ينَ; eğer başında  الْ  varsa Kur’an’ın her yerinde  لَ ın kesri ile  مُخْلَص۪ينَ okumuşlardır ki dinini Allah’a ihlaslı icra eden kimseler demektir. (Beyzâvî)

الْمُخْلَص۪ينَ - الْفَحْشَٓاءَ  kelimeleri arasında tıbak-ı hafî sanatı vardır.

Yusuf Sûresi 25. Ayet

وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءاً اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ...


İkisi de kapıya koştular. Kadın, Yûsuf’un gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında hanımın efendisine rastladılar. Kadın dedi ki: “Senin ailene kötülük yapmak isteyenin cezası, ancak zindana atılmak veya can yakıcı bir azaptır.”

Bundan sonra Yûsuf, Zelîha’nın kilitlemiş olduğu kapıları açarak dışarı çıkmak istedi. Onu dışarı bırakmak istemeyen Zelîha, arkadan gömleğinden tutup çekerek gömleği yırttı. Kapıda kocasıyla karşılaştılar. Kölesiyle zina etmeyi göze alan Zelîha maksadına ulaşamadan böyle bir manzara ile karşılaşınca, durumunu kurtarmak için Yûsuf’a iftira etmekte bir sakınca görmedi, onun cezalandırılması gerektiğini söyledi.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 227
ن Secene : سَجْن Bir zindana hapsetmek/kapatmaktır. سِجِّين Cehennemin bir adıdır. عِلِّيِّين in mukabilidir. Manasının şiddetine dikkat çekmek için kelimedeki harfler arttırılmıştır. Bunun yerin en altında bulunan yedinci tabakasının ismi olduğu da söylenmiştir. Kelimedeki ilk asıl kötü koşulda bulunan sınırlı bir yere hapsetmektir. الحَبْس – المَخِيس – التَّوْقِيف – السِّجِّين kelimeleri arasındaki fark şöyledir: Habs الحَبْس ‘de yasak ve sınırlama ciheti mülahaza edilir. Mehîs المَخِيس ‘de zull ve alçaklık yönü mülahaza edilir. Tevqif التَّوْقِيف ‘de sınırlı bir tevkif etme vardır. Siccin السِّجِّين ‘e gelince o bâbı sebebiyle hapsolma/ hapsedilme mevzuunda mübalağa ve şiddete delalet eder. Yani şartların zorluğu ve sınırlamada şiddete bir işarettir. 83/7-8-9 كَلَّٓا اِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَف۪ي سِجّ۪ينٍۜ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا سِجّ۪ينٌۜ كِتَابٌ مَرْقُومٌۜ Ayet-i kerimelerdeki ifadede سِجّ۪ينٌ şeklinde mübalağa sigasının tercih edilmesi; manevi (ruhani) hapsin karanlık, engel, sefillik ve sınırlayıcı olma bakımından maddi hapisten daha şiddetli olduğuna bir işarettir. Zira maddi hapis ancak fiziksel ve sınırlıdır. Ve onun gücü yine de ruhani yönelişlere, salih ibadetlere ve maddiyattan yüz çevirmeye imkan tanırken manevi hapis ( ruhani) ve ruhen سِجِّين makamına alçalmaya gelince onun baskısı dünyevî yöneliş ve meşguliyetleri ve müreffeh bir hayatı mümkün kılmaz. Fiziki hapis fiziksel bir durumdur ve kişinin manevi derece ve makamlarının yükselişine bir etki yada engeli söz konusu değildir. Hatta evliyaların, mümin ve mücahidlerin hapis edilmeleri de bu duruma örnek teşkil eder. (Müfredat – Tahqiq) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)”

وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  اسْتَبَقَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamiri elif fail olarak mahallen merfûdur.

الْبَابَ  mef’ûlun bih olarak fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir.  قَدَّتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. 

قَم۪يصَهُ  mef’ûlun bih olarak fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ دُبُرٍ  car mecruru  قَدَّتْ  fiiline müteallıktır.

وَ  atıf harfidir.  اَلْفَيَا   fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamiri elif fail olarak mahallen merfûdur.

سَيِّدَهَا  mef’ûlun bih olarak fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَدَا  mekân zarfı, mahzuf ikinci mefûlun bihe müteallıktır. Takdiri; موجودا لدى الباب (Kapının yanında olan.) şeklindedir.

الْبَابِ   muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.


  قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءاً اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

Fiil cümlesidir.  قَالَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.

مَا  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur.  جَزَٓاءُ  mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَرَادَ بِاَهْلِكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اَرَادَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو dir.

بِاَهْلِكَ  car mecruru  سُٓوءاً ’nin mahzuf haline müteallıktır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

سُٓوءاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اِلَّٓا  hasr edatıdır.  اَنْ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur, cümleye masdar anlamı verir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  جَزَٓاءُ den bedel olarak mahallen merfûdur.

يُسْجَنَ  mansub meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

Fiili muzarinin başına “اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. Kur’an-ı Kerim’de çok nadir de olsa bazen cümlede  اَنْ ’den önce  (لِ)  harf-i cerini ve  اَنْ ’den sonra da nâfiye lâ’sını  (لَا)  görebiliriz.  لِئَلَّا  şeklinde yazılır. Bazen ise bu  اَنْ ’den önce  (لِ)  harf-i ceri ve nâfiye lâ’sının  (لَا)  hazfedildiğini görebiliriz. Ancak lafızda olmadığı halde manaları geçerlidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. Türkçede “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَذَابٌ  kelimesi masdar-ı müevvel cümlesine matuftur.  اَل۪يمٌ  kelimesi,  عَذَابٌ ’nun sıfatıdır.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t (النَّعَتُ)dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut (المَنْعُوتُ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَل۪يمٌ  kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ

 

Ayet önceki mahzuf kasemin cevabına matuftur.

Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı üsluptaki  وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ  cümlesi ve  وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ  cümlesi,  وَاسْتَبَقَا الْبَابَ cümlesine matuftur.

وَاسْتَبَقَا الْبَابَ  cümlesi, muciz Kuran’ın bir çok manayı az lafızla ifade etmesi olan îcâz özelliğidir. Biri onu istediği için, diğeri ondan kaçtığı için ikisi de kapıya doğru koştular. Kadın, arkasından onun çıkmasını engellemek için koştu ve arkasından gömleğini tuttu. Onu, istemediği halde yatağa zorla çekmeyi istedi. Gömleğini arkadan yırttı. İşte Kur'an-ı Kerim bunların hepsini sadece ‘’kapıya koştular’’ lafzıyla ifade etmiştir. (Sâbûnî)

الْبَابَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Bir çok kapalı kapı olduğundan  البابَ ’taki marifelik cins içindir. (Âşûr)


 قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءاً اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  قَالَتْ   fiilinin mekulü’l-kavli, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi  مَا  mübteda, جَزَٓاءُ  haberidir. Muzâfun ileyh olarak mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْin sılası  اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءاً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Züleyha'nın, “Senin ailene kötülük etmek isteyen” ifadesiyle faili müphem olarak ifade etmesi, kim olursa olsun herkese mezkûr korkunç cezanın uygulandığını belirtmek içindir. 

Züleyha'nın, kendisini Aziz’in ailesi unvanıyla ifade etmesi, vahametin büyüklüğünü göstermek ve Azizi, öfke ve hamiyet saikasıyla, kastettiği cezayı gerçekleştirmeye kışkırtmak içindir. (Ebüssuûd)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُسْجَنَ  cümlesi, masdar teviliyle  جَزَٓاءُ dan bedeldir.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Veya  مَا  nefy harfi,  جَزَٓاءُ  mübtedadır. Masdar-ı müevvel  اَنْ يُسْجَنَ  cümlesi, haberdir. Bu durumda  مَا  ve  اِلَّٓا  ile oluşan kasr, mübteda ve haber arasındadır. 

Kasrla tekid edilen cümle faide-i haber inkârî kelamdır.

مَا جَزَٓاءُ ’daki  مَا  nafîye veya istifhamiyedir, mana da onun cezası zindandan başka nedir demektir? (Beyzâvî)

اَل۪يمٌ  kelimesi,  عَذَابٌ  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

 
Yusuf Sûresi 26. Ayet

قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ  ...


Yûsuf, “O, benden arzusunu elde etmek istedi” dedi. Kadının ailesinden bir şahit de şöyle şahitlik etti: “Eğer onun gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, o (Yûsuf) yalancılardandır.”

Yûsuf’un kendisini savunması üzerine, kadının ailesinden olup kuvvetli ihtimalle Aziz ile birlikte eve gelmekte olan, tecrübeli bir kişi kanaatini şöyle ifade etti: Gömlek önden yırtılmışsa kadın, arkadan yırtılmışsa Yûsuf haklıdır. Mevdûdî bu zatın yargıç olma ihtimalinden söz eder (II, 454). Yargıç olup olmadığı kesin olarak bilinmemekle birlikte âdil olduğu anlaşılmaktadır, zira kadının ailesinden olduğu halde taraf tutmamış ve adaletten ayrılmamıştır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 227

قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ   fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو dir. Mekulü’l-kavli,  هِيَ رَاوَدَتْن۪ي dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Munfasıl zamir  هِيَ  mübteda olup mahallen merfûdur.  رَاوَدَتْن۪ي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

رَاوَدَتْن۪ي  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir.

Sonundaki  ن۪  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  ise mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

عَنْ نَفْس۪ي  car mecruru  رَاوَدَتْن۪ي  fiiline müteallıktır. Mütekellim zamiri  ي  ise muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir.  شَهِدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  شَاهِدٌ  fail olup lafzen merfûdur.

مِنْ اَهْلِهَا  car mecruru   شَاهِدٌ un mahzuf haline müteallıktır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

رَاوَدَتْن۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar.

Müşareket (İşteşlik - ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

شَاهِدٌ  kelimesi sülâsî mücerred olan  شهد  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  

 اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ

 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

كَانَ  fetha üzere mebni mazi nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

قَم۪يصُ  kelimesi  كان ’nin ismi olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قُدَّ مِنْ قُبُلٍ  cümlesi  كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

قُدَّ  fetha üzere mebni ,meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو dir.

مِنْ قُبُلٍ  car mecruru  قُدَّ  fiiline müteallıktır. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

صَدَقَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. 

وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.

مِنَ الْكَاذِب۪ينَ  car mecruru mahzuf habere  müteallıktır.  الْكَاذِب۪ينَ nin cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.  

الْكَاذِب۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  كذب  fiilinin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli  هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsned  رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي , mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Aynı üsluptaki  شَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَا  cümlesi, istinafa matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

شَهِدَ - شَاهِدٌ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr  sanatları vardır.


اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ

 

Şehadetin tefsiri olan cümle şart üslubunda haberî isnaddır.  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ , şart cümlesidir ve faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ nin haberi olan  قُدَّ مِنْ قُبُلٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelmiş haberî isnaddır. 

فَصَدَقَتْ  cümlesi şartın cevabıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cevap cümlesine matuf olan  هُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ , sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  مِنَ الْكَاذِب۪ينَ , mahzuf habere müteallıktır.

فَصَدَقَتْ  cümlesi ile  هُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ  cümlesi arasında mukabele vardır.

صَدَقَتْ (doğru söyledi) ile  الْكَاذِب۪ينَ  (yalan söyledi) kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

فَصَدَقَتْ  ile  وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ  arasında gramer yapısı bakımından güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

Yusuf Sûresi 27. Ayet

وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ  ...


“Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir. O (Yûsuf) ise, doğru söyleyenlerdendir.”

وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

 

وَ  atıf harfidir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

كَانَ  fetha üzere mebni mazi nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

قَم۪يصُ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قُدَّ مِنْ دُبُر  cümlesi  كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

قُدَّ  fetha üzere mebni , meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو dir.

مِنْ دُبُرٍ  car mecruru  قُدَّ  fiiline müteallıktır. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

كَذَبَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هىdir. Şartın cevabı  كَذَبَتْ dir.

وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.

مِنَ الصَّادِق۪ينَ  car mecruru  mübtedanın mahzuf haberine müteallıktır.  الصَّادِق۪ينَ nin cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır. 

الصَّادِق۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  صدق  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

 

Ayet önceki ayete  وَ ’la atfedilmiştir.

Şart üslubunda haberî isnaddır.  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, şart cümlesidir ve faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ nin haberi olan  قُدَّ مِنْ دُبُرٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelmiş haberî isnaddır.  فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ  cümlesi şartın cevabıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cevap cümlesine matuf olan  هُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ  cümlesi mübteda ve haberden oluşmuş faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  مِنَ الصَّادِق۪ينَ , mahzuf habere müteallıktır.

فَكَذَبَتْ  cümlesiyle  هُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَكَذَبَتْ  ile  هُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ  arasında gramer yapısı bakımından güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

Bu ayetle önceki ayet arasında onbirli mukabele sanatının güzel bir örneği vardır.

فَكَذَبَتْ  ve  الصَّادِق۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Yusuf Sûresi 28. Ayet

فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ  ...


Kadının kocası Yûsuf’un gömleğinin arkadan yırtıldığını görünce, dedi ki: “Şüphesiz bu, siz kadınların tuzağıdır. Şüphesiz sizin tuzağınız çok büyüktür.”

Aziz, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, bunun kadının bir tuzağı olduğunu anladı ve kadınların tuzağının yaman olduğunu vurguladıktan sonra, Yûsuf’a olayı gizli tutmasını ve unutmasını, karısına da günahından tövbe etmesini emretti. Aziz’in, “Sen de günahının affını dile; çünkü sen günahkârlardan oldun” meâlindeki ifadesi, Mısır halkının, putperest olmakla birlikte Allah inancına sahip olduklarını ve bu tür fiillerin günah kabul edildiğini göstermektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 227

فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ 

 

فَ  atıf harfidir.  لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur

رَاٰ قَم۪يصَهُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

رَاٰ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو dir.

قَم۪يصَ  mefûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قُدَّ مِنْ دُبُرٍ   cümlesi  قَدْ  takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.

قُدَّ  fetha üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو dir.

مِنْ دُبُرٍ  car mecruru  قُدَّ  fiiline müteallıktır.

Şartın cevabı  قَالَ dir.

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو dir.

Mekulü’l-kavli,  اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّ dir.  قَالَ  fiilinin mefûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri,  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

مِنْ كَيْدِكُنَّ  car mecruru  اِنَّ nin mahzuf  haberine müteallıktır. Muttasıl zamir  كُنَّ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  


 اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كَيْدَكُنَّ  kelimesi  اِنَّ nin ismi olup lafzen mansubdur. Muttasıl zamir  كُنَّ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عَظ۪يمٌ  kelimesi  اِنَّ nin haberi olup lafzen merfûdur.

فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ 

 

Ayet,  فَ  ile öncesine atfedilmiştir. Ayetin ilk cümlesi şart üslubunda, faide-i haber inkârî kelamdır. Şart cümlesi aynı zamanda muzâfun ileyh olan  رَاٰ قَم۪يصَهُ  cümlesidir ve müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قُدَّ مِنْ دُبُرٍ  cümlesi haldir. Hal, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Cevap cümlesi olan  قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّ , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّ  cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنْ كَيْدِكُنَّ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallıktır.

الكَيْدُ  bir amacı gerçekleştirmek için istenilmeyen bir şeyi yapmaktır. (Âşûr)

كَيْدِكُنَّ  lafzında irsâd sanatı vardır.


 اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ

 

Ta’lil hükmündeki cümle fasılla gelmiştir. Şibh-i kemâli ittisâldir.  إِنَّ  ile tekid edilmiş, isme isnad olan bu haber cümlesi sübut ifade eder. Faide-i haber inkârî kelamdır. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi veciz ifade içindir.

اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ  cümlesi mezheb-i kelamî sanatı üslubuyla önceki cümledeki anlama delil getirmiştir.

كَيْدَكُنَّ - كَيْدِكُنَّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yusuf Sûresi 29. Ayet

يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟  ...


“Ey Yûsuf! Sen bundan sakın kimseye bahsetme. (Ey Kadın,) sen de günahının bağışlanmasını dile. Çünkü sen günah işleyenlerdensin.”

Hata’e : خَطَأ izlenen yoldan, hedef ve amaçtan meyledip sapmaktır. Bu birkaç şekilde olabilir: Birincisi istenmesi hoş olmayan bir şeyi isteyip onu yapmak. İnsanın sorumlu tutulduğu gerçek hata budur. Fiil olarak خَطِأَ – يَخْطَاُ şeklinde kullanılır, mastarı ise خَطَأ ve خَطْءٌ şeklinde gelir. İkincisi insanın yapılması hoş ve güzel olan bir şeyi irade edip istemesi fakat kendisinden bu istediğinin tersi bir fiil sâdır olmasıdır. أخْطَأَ – خَطْءٌ formunda kullanılır. أخْطَأَ fiilinin zıddı أصابَ fiilidir. Üçüncüsü insanın yapılması iyi olmayan bir şeyi yapmak istemesine rağmen kendisinden bunun tersi bir fiilin sadır olmasıdır. Bu kimse iradede hatalı ama fiilinde isabetlidir ve kastından dolayı yerilir ama amelinden dolayı övülmez. خَطِيئَة ve سَيِّئَة kavramları ise birbirine yakındır. Yalnız خَطِيئَة genelde, sözgelimi bir ava ok atarken bir insanı vuran, ya da içki içip sarhoşken bir cinayet işleyen insanın fiilleri gibi bizzat böyle kastedilmeyen şeyler için kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 22 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli hatadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ 

 

Nida harfi mahzuftur.  يُوسُفُ  münada olup damme ile mebni mahallen mansubdur. Gayri munsariftir. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazf edilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey!” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada îrab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzâf, 2) Şibh-i muzâf, 3) Nekre-i gayrı maksude.

Mebni münada merfû üzere mebni, mahallen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harf-i tarifli isim. Burada münada müfred alem olarak geldiği için mebni münadaya girer ve merfû üzere mebni, mahallen mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Nidanın cevabı  اَعْرِضْ ’dir. 

اَعْرِضْ  sükun üzere mebni emir fiildir.  Faili müstetir olup takdiri  أنت dir.

عَنْ هٰذَا  car mecruru  اَعْرِضْ  fiiline müteallıktır.

وَ  atıf harfidir.  اسْتَغْفِر۪ي  fiili,  ن un hazfıyla mebni emir fiildir. Muttasıl zamiri  ى  fail olarak mahallen merfûdur.

لِذَنْبِكِ  car mecruru  اسْتَغْفِر۪ي  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  كِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اسْتَغْفِر۪ي  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındadır. Sülâsîsi غفر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.


  اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كِ  muttasıl zamiri  اِنَّ nin ismi olarak mahallen mansubdur.

كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟  cümlesi,  اِنَّ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كُنْتِ  nakıs mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

تِ  muttasıl zamiri,  كُنْتِ nin ismi olarak mahallen merfûdur.

مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟ car mecruru  كُنْتِ nin mahzuf haberine müteallıktır. الْخَاطِـ۪ٔينَ nin cer alameti ي dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

الْخَاطِـ۪ٔينَ۟  kelimesi sülâsî mücerred olan  خطأ  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ 

 

Ayet nida üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Nidanın cevabı olan …اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üsluptaki  اسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِ  cümlesi, nidanın cevabına matuftur. 

Birinci cümle Yusuf’a (as) ikincisi emirin eşine hitaptır.

İşaret isminde istiare vardır.  هٰذَا  ile duruma işaret edilmiştir. Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

Nida harfinin hazfi, konuşmada sık sık tekrarından dolayı yapılan tahfiftir. (el-İtkan)

Zemahşerî, nida makamında nida edatının kullanılmamasının yakınlığa ve taltife delalet ettiğini belirtir. (Keşşâf II, 440)

Yusuf’un üç gömleğinden ikincisinin yani iffetini anlatan gömleğinin yırtılması hadisesinden sonra içinde bulunduğu duruma uygun bir şekilde yakınlık ve taltif unsurunu barındıracak bir şekilde nida edatı kullanılmadan “Yusuf!” ismiyle seslenilmesi elbette zor durumdaki peygamber için büyük bir destek olmuştur. (1. Sahte kanlı gömlek, 2. Arkadan yırtılan gömlek, 3. Kokulu gömlek) (Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 443 (Yusuf Suresi, 18)


 اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, isme isnad olan bu haber cümlesi sübut ifade eder. Faide-i haber inkârî kelamdır. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem

durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin haberi  كَان ’nin dahil olduğu isim cümlesi formunda gelmiş haber cümlesidir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bu haber cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟ , nakıs fiil  كَان ’nin mahzuf haberine müteallıktır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 5, s. 124)

مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟  ibaresi, tağlîb babındandır. Erkeklere ait çoğul kipi getirilerek, kadınlar da bunun kapsamına alınmıştır. (Safvetü't Tefasir)
Yusuf Sûresi 30. Ayet

وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُباًّۜ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ  ...


Şehirde birtakım kadınlar, “Aziz’in karısı, (hizmetçisi olan) delikanlısından murad almak istemiş. Ona olan aşkı yüreğine işlemiş. Şüphesiz biz onu açık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.

Olay Mısır’ın ileri gelenleri arasında duyulup yayılınca bir grup kadın Aziz’in karısının, kölesine âşık olmasını kınadılar ve “Yûsuf’un sevdası onun kalbine işlemiş!” dediler. Bunu duyan Zelîha kadınları evine davet etti. Misafirler için evini donattı ve yaslanıp oturacakları yerler hazırladı. Davetliler gelince önlerine yemekler, meyveler ve bıçaklar koydu. Onlar meyveleri soyarken Yûsuf’a huzurlarına çıkmasını emretti. Yûsuf’un güzelliğine hayran kalan kadınlar, şaşkınlıklarından ellerini kestiler ve onun insan değil, yüce bir melek olduğunu söylediler. Zelîha, “İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur. Ben onun nefsinden murat almak istedim. Fakat o, iffetini korudu. Andolsun, eğer kendisine emredeceğimi yapmazsa, mutlaka zindana atılacak ve elbette sürünenlerden olacaktır!” dedi. Burada dikkat çekici olan şudur: Mısır’ın ileri gelenlerinin hanımları, Zelîha’nın zina gibi çirkin bir fiile teşebbüs etmesini kınamış olmalarına rağmen Zelîha, davet ettiği hanımlar içerisinde arzularını ve ahlâk dışı niyetlerini açıkça ilân etmekten çekinmemiştir. Nitekim ziyafet esnasında, kendisine âşık olduğu Yûsuf’u davetlilerin huzuruna çıkararak, böyle yakışıklı ve güzel bir köleye âşık olmanın, toplum değerleri açısından, kendisi için bir nakîsa olmadığını vurgulamak istemiştir.

وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  نِسْوَةٌ  fail olup lafzen merfûdur. 

فِي الْمَد۪ينَةِ  car mecruru  نِسْوَةٌ ’nün sıfatına müteallıktır.

Mekulü’l-kavli, امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

امْرَاَتُ  mübteda olup lafzen merfûdur. الْعَز۪يزِ  muzâfun ileyh olarak lafzen mecrurdur.

تُرَاوِدُ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

تُرَاوِدُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.

فَتٰيهَا  mefûlun bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَنْ نَفْسِه۪  car mecruru  تُرَاوِدُ   fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir   ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


 قَدْ شَغَفَهَا حُباًّۜ 

 

قَدْ  tahkik harfidir  شَغَفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

حُباًّ  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

نَا  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olup mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

نَرٰيهَا  cümlesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

نَرٰيهَا  mukadder elif üzere merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

ف۪ي ضَلَالٍ  car mecruru mahzuf  ikinci mefûlun bihe müteallıktır.

مُب۪ينٍ  kelimesi  ضَلَالٍ ’in sıfatıdır.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t (النَّعَتُ)dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut (المَنْعُوتُ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ

 

وَ  istînâfiyyedir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli,  امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ ,  faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

النِّسْوَة  kelimesi  امْرَأةٍ ’nin cemisidir. Müfredi yoktur.  نِساءٌ  gibi cemi kıllet isimdir. (Âşûr)

Müsnedün ileyh امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ , veciz ifade kastıyla, izafet formunda gelmiştir. 

Muzari fiil cümlesi olarak gelen müsned   تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ , hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

مْرَاَتُ الْعَز۪يزِ  [Aziz’in karısı] ifadesindeki Aziz ile Kıtfir kastedilmiştir. Aslında الْعَز۪يزِ, Arapçadaki hükümdar anlamındadır.  فَتٰيهَا  “Emrindeki delikanlıdan” yani uşağından. َ َ فَتٰي  kelimesi uşağım/kölem anlamında,  فتاة  kelimesi de cariyem anlamında kullanılır. (Keşşâf)

Ayeti kerimede  زَوْجَة  yerine  اِمْرَأَة  kelimesi kullanılmıştır.

İlgili ayetler incelendiğinde  زَوْجَة  kelimesinin şu durumlarda kullanıldığı görülür:

Sadakat -Allah’ın dinine inanmada birlik- Üreme imkânı bulunmak - Nikâhlı olmak. اِمْرَأَة  kelimesi  زَوْجَة  için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır: -İhanet (Aldatma)- Allah’ın dinine fiilî olarak aleyhtarlık - Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi) - Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluk. (İsmail Sökmen, Kur’an’da Geçen  زَوْجَة  ve  اِمْرَأَة  Kelimeleri Üzerine, Nüsha Dergisi)

Arapçadaki “Fail müennes veya müzekker cemi teksirse, fiil müennes veya müzekker gelebilir” kuralı gereğince, fail olan  نِسْوَةٌ , müennes olduğu halde fiil müzekker gelmiştir. Fail, âkil cemi müzekker-i gayr-i salim veya cemi müennes-i gayr-i salim ise fiil müzekker veya müennes kılınabilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve  Müenneslik Uyumu)

نِسْوَةٌ  kadınlar topluluğu için isimdir, dişiliği de bu itibarladır, hakiki değildir. Bunun içindir ki fiilinden te’nis alameti atılmıştır. (Beyzâvî)

Hucurat Suresindeki  قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّا  (Bedeviler; “İnandık” dediler) sözüyle  وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ  sözünde olduğu gibi müennesliğin, çokluk; müzekkerliğin de azlık için olması lügavî açıdan caiz bir durumdur. Bunda herhangi bir sorun bulunmamaktadır. Fakat burada asıl soru, Yüce Allah’ın neden bir yerde müzekkerliği; başka bir yerde ise müennesliği seçtiğidir?

Bu durum çokluğa delalet ettiğinden fiil müennes olarak gelmiş, azlığa işaret ettiği için fiil müzekker olarak gelmiştir.

Bu ayette kadın, müennes (dişi) olması hasebiyle, ayrıca Arapçada akılsız çoğul  müennes kabul edildiği için cümlenin öznesini teşkil eden kadınlarla ilgili olarak  قَالَ  (dedi) fiilinin müennes yani  قالت  şeklinde gelmesi gerekirken, müzekker (eril) gelmesi işaret etmektedir ki kadınlar cemaati de olsa, aralarında ciddi ittifak bulunan bir cemaat güç kazanır; o kadınlar topluluğu, bir nevi erkekler topluluğu gibi olur (Lemalar, 241-242). Bu kullanım şekli, ayrıca o dönemde Mısır baş şehrindeki kadın hakimiyetini de göstermektedir.

Bilhassa müsteşriklerin tesiri altında kalan veya kendini beğenmiş bazı sözde ilim adamları, Kur’an-ı Kerim'deki bu türden ve benzeri bazı kullanımları öne sürerek, -haşa- onda gramer hatası bulunduğu gibi cüretkâr iddialarda bulunabilmektedirler. Oysa bu gibi iddialar, ancak iddia sahiplerinin cehaletini gösterir. Çünkü bu ayette görüldüğü gibi, böylesi kullanımlarda çok ince manalar, nükteler ve gerçekler yüklüdür. Dilde önemli olanı manadır; lafız, gramer gibi unsurlar, mananın en güzel şekilde ifadesi için kullanılır ve ona göre şekillenir. Yoksa mana, lafız ve gramer için değildir, Kur'an-ı Kerim her konuda olduğu gibi dil konusunda da önümüze ışık tutmaktadır.


قَدْ شَغَفَهَا حُباًّۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  

قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiş cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

Temyiz olan  حُباًّۜ ’deki tenvin kesret ifade eder.

Zeccâc şöyle demektedir:  شَغَفَ , kalbin en iç noktası ve onun, gözbebeğidir. Buna göre mana, “Onun sevgisi, o kadının kalbinin ta içlerine adeta gözbebeğine işlemişti.” şeklinde olur. Netice olarak diyebiliriz ki: Bütün bunlar, aşırı sevmek ve aşktan kinayedir.

شَغَفَ  kelimesinde istiare vardır. Bununla kastedilen, (Yusuf’a) duyduğu sevginin, onun kalbine saplanıp, ta iç zarına  شَغَفَ  isabet etmesidir. Bu, tıpkı adamın karnına dokunduğunda  بطنت الرجل  (Adamın karnına ulaştım) demen gibidir. Yine denildiğine göre  شغفها ’nın anlamı, kadının onu sevmesinde abartı ifadesi olarak, “kalbinin iç zarını soyup aldı” demektir. Tıpkı  سلبت الرجل  sözünün “adamı soydum’’ demek olması gibi. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)


 اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ’nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri)

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

ف۪ي ضَلَالٍ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dalalet, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dalalet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Sapkınlıktaki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

مُب۪ينٍ  kelimesi  ضَلَالٍ  kelimesinin sıfatıdır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

ضَلَالٍ ’deki tenvin kesret, nev ve tahkir ifade eder. 

Bu ayet-i kerimede son iki cümlede fasl yapılmıştır. Halbuki hepsi de kadınların sözleridir. Burada bir karışıklık yoktur. İlk cümle; Aziz’in eşinin gençten faydalanmak istemesinin sebebini ifade eden bir istinaf iken, sonuncusu bu durumdaki görüşlerini ifade eden bir istînâftır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Günün Mesajı
İslam; yabancı, yani mahrem olmayan kadınlarla halvette bulunmayı, yani başbaşa kalmayı; her türlü hayasızlığı engellemek, ailenin şeref ve haysiyetini korumak amacıyla haram kılmıştır. Şeytandan ve şeytanın vesveselerinden, kötülüğü çokça emreden nefisten ve nefsin haram arzularından sakınmak ve bunlara karşı tedbirli olmak gerekir.  
Sayfadan Gönüle Düşenler

Dünyada konuşulması gereken ciddi meseleler varken, nefsimin özgürlüğü diyen ne çoktur. Bir günahın peşinden sürüklenen nefsin hali ne acıdır. İnsan boş işlerle uğraşmaya ne meraklıdır. Nefsinin her istediğini yapan, köleliğini ilan edendir. Yarının ne getireceği bilinmez, her gün kul için tövbe zamanıdır.

Her kulun nefsinin meylettiği, günaha yaklaştıran dünyalıkları vardır. Bunlar, nihai hedefe giden yolun üzerine oturan ve ilerlemeye mani olan kayalar gibidir. Müslüman, Allah’ın yardımıyla, sabırla ve duayla, emirlerine itaat ve sınırlarına riayet ettiği için yolundaki engelleri kaldırmaya çalışandır.

Allahım! Dünyadaki halimi güzelleştir, imtihanımı kolaylaştır, ilmimi arttır, her adımımda yar ve yardımcım ol, ibadetlerimle dualarımı kabul buyur ve çabalarımdan razı ol.

Allahım! Beni; Senin rızan için yanlışlarını düzeltenlerden, günahlarından tövbe edenlerden, ibadete yönelenlerden, nefsini eğitenlerden eyle. Günah işlemeyi, imkanlarını (parasını, güzelliğini, sağlığını ve gençliğini) yitirdiği için değil, Senin rızanı umduğu için bırakanlardan eyle.

Allahım! Beni; yanlışa düşmekten ve yolundan sapanlardan ve onların amellerinden koru. Günaha sebep olacak her halden ve her kişiden uzak tut. Kalbimi iman kuvvetiyle uyanık kıl. Her adımımda ve her kararımda, delillerinle bana Seni hatırlat. Beni affet. Ailemi affet. Sevdiklerimi affet. Ümmet-i Muhammed’i affet.

Tövbesinde samimi olanlardan, tövbe edenlerden ve tövbe ettiği yanlışlarından uzak duranlardan olmak duasıyla.

Amin.

***

Yeryüzünde risk almayı sevenlerin kabullenmekten hoşlanmadığı bir gerçek vardı. Etrafında dolandığı sınırın ötesinde yutulup kaybolması yüksek bir olasılıktı. Nefsin olumlu ya da olumsuz heveslerinden dolayı Allah’ın emirlerinden ısrarla uzaklaşmak, hüsranla sonuçlanacak bir cahillikti. Bu yüzden, ömrünün uzunluğunu bilmeyen bir canlı için alınmaya değmeyecek en ciddi riskti. 

Denir ki; Allah’a itaatten uzaklaşan bir kul, kendisini sorguya çekmelidir. Çareyi itaatsizlikte ve dünyada değil, hakikatte aramalıdır. Zira, Allah’ın sınırlarına güvenmek yerine uymamayı seçen kişi savrulur. Dünyaya dair seçimleri de bu uzaklığa göre şekillenir. Geçici mutluluklarla oyalanarak, kalıcı bir huzursuzluğa gömülür. Buna rağmen halini muhafaza edeceğine inanan kişiye şaşılır.

Kendisi için en iyisini bildiğini sanan nefsini ayıpladı. Geçmişte nefsini dinleyerek itaatsizliğe adım atanlarla ilgili anlatılanları düşündü. İç ve dış dünyaları sinsice değişmiş; etrafları itaatsizliğini destekleyip besleyenlerle dolmuştu. Gafletten uyanıp tövbe için Allah’a koşanların dışındakilerin sonu yokluktu. Sonra Aziz’in karısından uzaklaşan hz. Yusuf’u hatırladı ve umut ile Allah’ın yardımını istedi.

Ey Allahım! Nefsimizin zorlanmasından ya da heveslenmesinden dolayı Senin yolundan ve emirlerinden uzaklaşma şaşkınlığından; Senin rızana aykırı davranmak ve sınırlarını çiğnemek için çeşitli geçersiz bahanelerle kendimizi kandırmaktan ve Sana itaatsizlik ile kendimize zulmetmekten muhafaza buyur.

Ey Allahım! Bize; Sana itaat etmeyi, salih amel ile meşgul olmayı ve Seni anmayı sevdir, kolaylaştır ve rahmetin ile her çaba kırıntımızı kabul buyur. Nefsimizin heveslerine kapıldığımız anlarımızda kalplerimizi uyandır ve kusurlarımızı af buyur. Hakikati hatırlayan hallerimize yardım gönder ve bize yol göster.

Ey Allahım! Haramdan uzaklaşan hz. Yusuf gibi yanlışa yaklaşmaktan kaçınanlardan ve Sana sığınanlardan eyle. Hakikati hatırladığı anda harekete geçip batılın bulunduğu yeri terk edenlerden eyle. Nefsinden kalbine, nankörlükten şükre, dünyadan ahirete ve her şeyden Sana dönenlerden eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz: @zeynokoloji