بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ اَمَلاً ٤٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الْمَالُ | mal |
|
| 2 | وَالْبَنُونَ | ve oğullar |
|
| 3 | زِينَةُ | süsüdür |
|
| 4 | الْحَيَاةِ | hayatının |
|
| 5 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 6 | وَالْبَاقِيَاتُ | fakat kalıcı olan |
|
| 7 | الصَّالِحَاتُ | güzel işler ise |
|
| 8 | خَيْرٌ | daha hayırlıdır |
|
| 9 | عِنْدَ | katında |
|
| 10 | رَبِّكَ | Rabbinin |
|
| 11 | ثَوَابًا | sevapça |
|
| 12 | وَخَيْرٌ | ve daha hayırlıdır |
|
| 13 | أَمَلًا | umutça da |
|
اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ
İsim cümlesidir. اَلْمَالُ mübteda olup damme ile merfûdur. الْبَنُونَ atıf harfi وَ ’la makabline matuf olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. ز۪ينَةُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَيٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الدُّنْيَاۚ kelimesi الْحَيٰوةَ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ اَمَلاً
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْبَاقِيَاتُ mübteda olup damme ile merfûdur. الصَّالِحَاتُ kelimesi الْبَاقِيَاتُ ’ın sıfatı olup damme ile merfûdur. خَيْرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
عِنْدَ zaman zarfı خَيْرٌ ’a mütealliktir. رَبِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ثَوَاباً temyiz olup fetha ile mansubdur. خَيْرٌ atıf harfi وَ ’la ilkine matuftur. اَمَلاً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الصَّالِحَاتُ ; sülasi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
الْبَاقِيَاتُ ; sülasi mücerredi بقي olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرٌ ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْبَنُونَ tezâyüf sebebiyle müsned olan اَلْمَالُ ’ya atfedilmiştir.
Müsned olan ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ , veciz ifade yollarından izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Ayette mal ve oğullar, ziynet olma hükmünde cem’ edilmişlerdir.
Ayette geçen mal ve oğulların dünya hayatının süsü olması hükmü muhatap tarafından itiraz ve şüpheyle karşılanmadığından ayet-i kerime ibtidâî kelam olarak gelmiştir. Allah tarafından insanlara bir bilgi vermek amacıyla söylenmiştir. Tekide gerek görülmemiştir.
Evlat, maldan daha aziz olduğu halde yukarıda (39. ayette) ve “Size mallarla ve evlat ile yardım ettik.” ayeti ile benzerlerinde olduğu gibi burada da malın, evlattan önce zikredilmesi, süs, yardım ve benzeri hususlarda malın derin etkisinden ve fertler ile vakitlere göre umumi olmasından dolayıdır. Zira mal, babalara da evlatlara da her zaman yardımcıdır. Evlat ise baba olabilecek yaşa geldiklerinde yardımları görülebilir. Mal, nefsin bekasının sebebidir; evlat ise insan türünün bekasının sebebidir. Mala olan ihtiyaç, evlada olan ihtiyaçtan daha zaruridir. Malın kudreti, evlattan fazladır. Bir de mal, evlat olmasa da süstür ama aksi öyle değildir. Zira evlatları olup da malı olmayan kimse sıkıntı içindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
Genç olsun yaşlı olsun bütün insanların aklına ilk mal geldiği ve onu arzulamak evladı arzulamaktan önce olduğu için mal evlada takdim edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ اَمَلاً
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh sıfat terkibi şeklinde gelmiştir. Müsned olan خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
عِنْدَ رَبِّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması كَ zamirinin ait olduğu Hz. Peygambere şan ve şeref kazandırmıştır. Yine Rab ismine muzâf olması عِنْدَ için tazim ifade eder.
عِنْدَ رَبِّكَ ifadesi (Rabbinin kudreti dahilinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayetteki ikinci خَيْرٌ birinciye matuftur. Kelimenin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ثَوَاباً ve اَمَلاً temyizdir.
مَالُ - بَنُونَ - ز۪ينَةُ ve ثَوَاباً - خَيْرٌ - الصَّالِحَاتُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Arapçada bir kelime veya cümle ifade edilişi itibariyle ek bir açıklamaya ihtiyaç duyabilir. Açıklanmaya ihtiyaç duyan müphem isim veya cümleye yapılan ek izahat, o müphem kelime veya cümlenin açıklayıcısı manasında temyizi, başka bir deyişle mümeyyizi olur. (Halil İbrahim Karaöz, Arap Dili Gramerinde Temyiz)
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV, Tekid)
Onlar Rabbin nezdinde sevapça da hayırlıdır, emelce de hayırlıdır buyurmuştur. Bu, “Allah'ın rızasını elde etmek için yapılan her amel ile ilgili mükâfat, arzu ve emel, şüphesiz daha hayırlı ve daha faziletlidir. Çünkü bu amelleri yapan, dünyada Allah'ın mükâfatını, ahirette de nasibini arzu ve ümit eder.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Baki kalacak iyi amellerin yani hayırlı amellerin ise semeresi sonsuza kadar devam eder. Bunlar: beş vakit namaz, hac işleri, Ramazan orucu, سبحان الله والحمد لله وﻻ إله إﻻ لله والله أكبر ve güzel söz ile de tefsir edilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْاَرْضَ بَارِزَةًۙ وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ اَحَداًۚ ٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَوْمَ | O gün |
|
| 2 | نُسَيِّرُ | yürütürüz |
|
| 3 | الْجِبَالَ | dağları |
|
| 4 | وَتَرَى | ve görürsün |
|
| 5 | الْأَرْضَ | yeri |
|
| 6 | بَارِزَةً | çırılçıplak |
|
| 7 | وَحَشَرْنَاهُمْ | onları toplamışız |
|
| 8 | فَلَمْ | ve |
|
| 9 | نُغَادِرْ | bırakmamışızdır |
|
| 10 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 11 | أَحَدًا | hiçbirini |
|
وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْاَرْضَ بَارِزَةًۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. نُسَيِّرُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
نُسَيِّرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْجِبَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَرَى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. الْاَرْضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. بَارِزَةً hal olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُسَيِّرُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سير ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
بَارِزَةًۙ ; sülâsi mücerredi برز olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ اَحَداًۚ
حَشَرْنَاهُمْ cümlesi, قد takdiri ile hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. حَشَرْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
نُغَادِرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. مِنْهُمْ car mecruru اَحَداً ’in mahzuf haline mütealliktir. اَحَداً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
نُغَادِرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi غدر ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْاَرْضَ بَارِزَةًۙ وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ اَحَداًۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin başındaki zaman zarfı يَوْمَ , takdiri اذكر (Zikret) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan نُسَيِّرُ الْجِبَالَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ifadenin takdiri 45. ayetteki “Onlara dünya hayatının misalini irad et.” ifadesi üzerine atfedilmek üzere ve “Onlara dağları yürüteceğimiz o günü anlat.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
O günün hatırlatılmasından murad, müşrikleri, o gün olacak korkunç hadiselerle uyarmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَتَرَى الْاَرْضَ بَارِزَةً cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la muzâfun ileyh cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü açıktır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
O günde olacakların, dağların yürütülmesi ve yeryüzünün çırılçıplak görülmesi şeklinde belirtilmesi taksim sanatıdır.
“Ve o gün yeryüzünün her tarafını da dümdüz göreceksin.” Yeryüzünün, dağlar altında kalan kısımlarının meydana çıkması keyfiyeti açıktır. Başka yerlerin meydana çıkması ise önceleri dağların görmeye engel olduğu yerlerin, dağların ortadan kalkmasıyla ortaya çıkması ve görünür hale gelmesi demektir. İşte o zaman her yer, engebesiz dümdüz bir saha haline gelecektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İsm-i fail veznindeki بَارِزَةً , mef’ûlün halidir.
وَحَشَرْنَاهُمْ cümlesi, قَدْ takdiriyle haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Ayette önceki iki fiil muzari iken حَشَرْنَاهُمْ fiilinde maziye iltifat edilmiştir.
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Müstakbel, vukûunun kesinliğini ifade için mazi fiille gelebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)
فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ اَحَداً cümlesi, atıf harfi فَ ile وَحَشَرْنَاهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Cümlenin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayetteki fiillerin hepsinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
Muzariye dahil olan لَمْ edatı, muzariyi cezm eder ve manasını olumsuz maziye çevirir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَحَداً ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik مِنْهُمْ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mef’ûl olan اَحَداً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Olumsuz siyakta nekre selbin umum ve şumûlüne işarettir
نُغَادِرْ fiili, مفاعل babındadır. Bu bab, fiile müşareket ve teksir anlamları katar.
الْجِبَالَ - الْاَرْضَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki لَمْ نُغَادِرْ ifadesi, “Hiçbirini bırakmayız.” demektir. Arapçada “Onu terk etti.” manasında أغْدَرَهُ ve غَادَرَهُ denir. Ahdi bozmaya “gadr” denilmesi de bu köktendir. Sellerin geride bıraktığı şeylere de “gadîr” denilir. Yine kadının saç örüğüne de arkaya atıldığı (adeta terk edildiği) için “gadîrâ” denilmesi de bundan dolayıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَعُرِضُوا عَلٰى رَبِّكَ صَفاًّۜ لَقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۘ بَلْ زَعَمْتُمْ اَلَّنْ نَجْعَلَ لَكُمْ مَوْعِداً ٤٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَعُرِضُوا | ve hepsi sunulmuşlardır |
|
| 2 | عَلَىٰ |
|
|
| 3 | رَبِّكَ | senin Rabbine |
|
| 4 | صَفًّا | sıra sıra |
|
| 5 | لَقَدْ | andolsun |
|
| 6 | جِئْتُمُونَا | bize geldiniz |
|
| 7 | كَمَا | gibi |
|
| 8 | خَلَقْنَاكُمْ | sizi yarattığımız |
|
| 9 | أَوَّلَ | ilk |
|
| 10 | مَرَّةٍ | defa |
|
| 11 | بَلْ | oysa |
|
| 12 | زَعَمْتُمْ | siz sanmıştınız |
|
| 13 | أَلَّنْ |
|
|
| 14 | نَجْعَلَ | tayin etmeyeceğimizi |
|
| 15 | لَكُمْ | size |
|
| 16 | مَوْعِدًا | bir vade |
|
Saffe صَفَّ :
صَفٌّ insanlar, ağaçlar gibi şeyleri düz bir hat üzerinde yerleştirmektir. Kimi zaman bu kelime Ebu Ubeyde'nin dediği gibi saf tutan manasında da kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de üç farklı isim türevleriyle 14 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri saf ve sofadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَعُرِضُوا عَلٰى رَبِّكَ صَفاًّۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عُرِضُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى رَبِّكَ car mecruru عُرِضُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. صَفاًّ naib-i failin hali olup fetha ile mansubdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۘ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattie harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
جِئْتُمُونَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا ve masdar-ı müevvel كَ harf-i ceriyle amili جِئْتُمُونَا ‘nın mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. Takdiri, بعثناكم بعثنا كإنشائنا لكم أوّل مرّة (Sizi ilk yarattığımız gibi yeniden dirilttik.) şeklindedir.
خَلَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَوَّلَ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. مَرَّةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Cemi müzekker muhatap mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. جِئْتُمُونَا fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلْ زَعَمْتُمْ اَلَّنْ نَجْعَلَ لَكُمْ مَوْعِداً
Fiil cümlesidir. بَلْ idrâb ve atıf harfidir. زَعَمْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اَلَّنْ نَجْعَلَ cümlesi, زَعَمْتُمْ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ tekid ifade eden muhaffefe اَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri, أنه şeklindedir. لَّنْ نَجْعَلَ cümlesi اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
نَجْعَلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. لَكُمْ car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. مَوْعِداً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hafifletilmiş olan اَنْ aynı اَنَّ gibi isim cümlesinin başına gelir. Fakat ismini hiçbir zaman açıkta göremeyiz. Çünkü ismini gizli bir zamir (zamiruş - şan) olarak alır.
Hafifletilmiş olan اِنْ cümle başında gelebileceği gibi, hafifletilmiş olan اَنْ cümle ortasında gelir.
Hafifletilmiş olan اَنْ ’ in haberi devamlı cümle olur. Bu cümle isim veya fiil cümlesi olabilir. Edattan sonraki cümle isim veya çekimi yapılamayan (camid) bir fiilden oluşan fiil cümlesi ise, edatla arasında yabancı bir kelime bulunmaz.
Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.
Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)
Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır: Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri) كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَعُرِضُوا عَلٰى رَبِّكَ صَفاًّۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki … حَشَرْنَاهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
عُرِضُوا fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكَ izafetinde Resulullah’a (s.a.v) ait كَ zamirinin Rab lafzına izafeti, Peygamber Efendimize destek ve tekrim içindir.
صَفاًّ naib-i failin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Hal olan صَفاًّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
لَقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۘ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasem üslubundaki terkipte لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan جِئْتُمُونَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Allah Teâlâ ilk defa yaratmış olduğu gibi insanların, huzuruna saf halinde geleceklerini yemin ederek tekidli bir dille kesin olarak bildiriyor.
Teşbih harfi كَ ve mecrur mahaldeki masdar harfi مَا , mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri بعثناكم بعثنا كإنشائنا لكم أوّل مرّة (Sizi ilk yarattığımız gibi yeniden dirilttik.) şeklindedir. Bu takdire göre mef’ûlü mutlak cümleyi tekit etmiştir.
Masdar harfinin sıla cümlesi olan خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۘ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَرَّةٍ ’e muzaf olan اَوَّلَ , mukadder mef’ûlu mutlaktan naib olarak onun sıfatıdır.
Muzâfun ileyh olan مَرَّةٍ ’deki nekrelik, tazim içindir.
بَلْ زَعَمْتُمْ اَلَّنْ نَجْعَلَ لَكُمْ مَوْعِداً
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ , idrâb harfi intikal için gelmiştir.
بَلْ edatı kendisinden sonra bir cümle geldiğinde idrâb harfi olur. Bazen de bu ayette olduğu gibi bir manadan diğer bir manaya intikal için gelir. Kendisinden önceki cümle manasını korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 436)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَلَّنْ ; muhaffefe أنّ ve لَنْ harflerinden müteşekkildir.
Muhaffefe أنّ ‘nin dahil olduğu اَلَّنْ نَجْعَلَ لَكُمْ مَوْعِداً cümlesi, masdar teviliyle زَعَمْتُمْ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Masdar-ı müevvel cümlesinde muhaffefe أنّ ’nin şan zamiri mahzuftur. Haberi olan لَّنْ نَجْعَلَ لَكُمْ مَوْعِداً cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. لَنْ , muzariyi nasb eder, manayı istikbale çevirerek olumsuz yapar. Asla anlamı vererek tekid ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَّنْ نَجْعَلَ fiiline müteallik لَكُمْ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan مَوْعِداً ‘deki nekrelik, tazim ve umum ifade eder.
نَجْعَلَ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
أنّ ‘nin haberinin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ, müşriklerin inkârlarına karşılık vaadini yerine getireceğini, şüpheye yer bırakmadan kesin bir dille belirtiyor.
وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا ف۪يهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً اِلَّٓا اَحْصٰيهَاۚ وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِراًۜ وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ اَحَداً۟ ٤٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَوُضِعَ | (ortaya) konulmuştur |
|
| 2 | الْكِتَابُ | Kitap |
|
| 3 | فَتَرَى | ve görürsün |
|
| 4 | الْمُجْرِمِينَ | suçluların |
|
| 5 | مُشْفِقِينَ | korkarak |
|
| 6 | مِمَّا |
|
|
| 7 | فِيهِ | onun içindekilerden |
|
| 8 | وَيَقُولُونَ | ve dediklerini |
|
| 9 | يَا وَيْلَتَنَا | vah bize |
|
| 10 | مَالِ | ne oluyor |
|
| 11 | هَٰذَا | bu |
|
| 12 | الْكِتَابِ | Kitaba |
|
| 13 | لَا | (hiçbir şey) |
|
| 14 | يُغَادِرُ | bırakmıyor |
|
| 15 | صَغِيرَةً | (ne) küçük |
|
| 16 | وَلَا | ne de |
|
| 17 | كَبِيرَةً | büyük |
|
| 18 | إِلَّا |
|
|
| 19 | أَحْصَاهَا | her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor |
|
| 20 | وَوَجَدُوا | ve bulmuşlardır |
|
| 21 | مَا | şeyleri |
|
| 22 | عَمِلُوا | yaptıkları |
|
| 23 | حَاضِرًا | hazır |
|
| 24 | وَلَا | ve |
|
| 25 | يَظْلِمُ | zulmetmez |
|
| 26 | رَبُّكَ | Rabbin |
|
| 27 | أَحَدًا | kimseye |
|
Şefeqa شفق :
شَفَقٌ güneşin batışı esnasında, gün ışığının gecenin karanlığına karışmasıdır. İf'al babındaki إشْفاقٌ formu korkuyla karışık ihtimam ve ilgi göstermektir. Çünkü şefkat gösteren kişi (müşfik) şefkat gösterileni sever ve onun başına bir şey gelmesinden korkar. Bu kavram مِنْ harfi ceriyle müteaddî olduğunda (geçişli yapıldığında) korku anlamı daha açıktır. عَلَى ve فِي harfi cerleriyle müteaddî yapıldığında ise ihtimam ya da ilgi manası daha belirgindir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri şafak, şefkat ve müşfiktir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا ف۪يهِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وُضِعَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. الْكِتَابُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَرَى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. الْمُجْرِم۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
مُشْفِق۪ينَ hal olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle مُشْفِق۪ينَ ’e mütealliktir. ف۪يهِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُجْرِم۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
مُشْفِق۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً اِلَّٓا اَحْصٰيهَاۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, يَا وَيْلَتَنَا ’dir. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. Münada olan وَيْلَتَنَا muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَا istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. لِ هٰذَا car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. الْكِتَابِ işaret zamiri, هٰذَا ’dan bedel veya atf-ı beyân olup kesra ile mecrurdur. لَا يُغَادِرُ cümlesi الْكِتَابِ ‘ın hali olarak mahallen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُغَادِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. صَغ۪يرَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. كَب۪يرَةً atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
اِلَّٓا hasr edatıdır. اَحْصٰيهَا cümlesi, صَغ۪يرَةً ve كَب۪يرَةً ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
اَحْصٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُغَادِرُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi غدر ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحْصٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حصي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِراًۜ وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ اَحَداً۟
Cümle قَدْ takdiriyle يَقُولُونَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. وَجَدُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası عَمِلُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. حَاضِراً kelimesi وَجَدُوا fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
وَ istînâfiyyedir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَظْلِمُ damme ile merfû muzari fiildir. رَبُّكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَحَداً۟ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَاضِراً , sülasi mücerredi حضر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَوُضِعَ الْكِتَابُ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …زَعَمْتُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında lafzen ve manen ittifak mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
وُضِعَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
كِتَابُ mecazî manada amel defteri demektir.
Bu cümle, hatırlatılmak istenen kıyametin, korkunç hallerine dahildir. Burada, geçmiş fiil kipinin kullanılması, diğerlerinde olduğu gibi muhakkak olacağına delalet etmek içindir. (Olacağı muhakkak olan, olmuş hükmünde kabul edilebilir.) (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
O kitaptan murad, amel defterleridir. Onun konulmasından murad da sahiplerinin sağ veya sol ellerine verilmesi veya sevap ile günah terazisine konulmasıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الْكِتَابُ kelimesinin başındaki elif-lâm ile cins (kitap cinsi) manası kastedilmiştir. Buna göre kitap lafzı ile insanların “amel defterleri” murad edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَتَرَى الْمُجْرِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا ف۪يهِ
Cümle, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Vaadin yerine getirilmeyeceğini zannedenlerin zamir makamında zahir isim şeklinde الْمُجْرِم۪ينَ olarak zikredilmesi, durumlarının vehametini vurgulamak için yapılan iltifat ve ıtnâb sanatıdır.
Cümlede الْمُجْرِم۪ينَ mef'ûl, مُشْفِق۪ينَ haldir. Bu iki kelime arasında muvazene sanatı vardır.
Bu mücrimlerden murad, bütün mücrimlerdir. Böylece kıyameti inkâr edenler öncelikle buna dahildirler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَٓا , ism-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden مُشْفِق۪ينَ ‘ye mütealliktir. Mevsûlün sılası mahzuftur. ف۪يهِ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sıla cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Hal olan مُشْفِق۪ينَ ’nin ism-i fail kalıbında oluşu, müteallik almasına imkân sağlamıştır.
ف۪يهَا car-mecrurundaki الْكِتَابُ ’ya aid zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen amel defteri, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Amel defterinin muhtevası, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
Ayrıca mücrimleri korkutan şey bu muhteva değil, sonraki akıbettir. Bu ifadede, sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
الإشْفاقُ ; Gelecekte meydana gelecek bir şeyden korkmak demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مشفقين kelimesi, titreyerek ve sesli bir şekilde ağlamak, korkudan inlemek anlamına gelir. (Ebu Hayyan, Bahrul Muhit)
وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la, hal olan مُشْفِق۪ينَ ’ye atfedilmiştir. Bu atıf, kelimenin ism-i fail vezninde gelerek, fiil gibi amel etmesi ile mümkün olmuştur. Matuf ve matufun aleyh arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Müfretten mürekkebe iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يَقُولُونَ fiili bu korkunç durumun zihinde canlandırmak veya korkunç ve dehşete düşmüş bir durumda bu sözlerin tekrar ettiğini ifade etmek için muzari olarak getirilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müşriklerin tam bir pişmanlık ve hayret içeren sözleri olan يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً اِلَّٓا اَحْصٰيهَاۚ mekulü’l-kavl olarak mahallen mansubdur.
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَا nida harfi, وَيْلَتَنَا , münadadır. Cümle nida üslubunda olduğu halde, vaz edildiği anlamdan çıkarak tahassür ve taaccüb anlamına gelmesi nedeniyle mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
يَا وَيْلَتَنَا ibaresinde istiare sanatı vardır. يَا nida lafzıyla, keder, acı anlamları taşıyan وَيْلَتَ ‘ye seslenilerek وَيْلَتَ , bu nidayı duyabilecek bir kişiye benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Veyl nidası: Acı sebebiyle duyulan ızdıraptan dolayı tutulan yas ve ağıttır. Aslında nida harfidir, ama mecazen halihazirdaki hal dolayısıyla nida edilmeyen bir şey, nida edilen menziline konarak kullanılır. Adeta bu senin vaktindir, öyleyse gel der. الوَيْلَةُ kelimesi mübalağa manası için müennes olmuştur. Durumun ve helakın kötülüğünü ifade eder. Ev manasındaki الدّارُ kelimesinin evin genişliğine ifade etmek üzere دارَةَ şeklinde müennes getirilmesi gibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
الوَيْلَةُ ; Mübalağa maksadıyla gelmiş الوَيْلِ kelimesinin müennesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Lisânu’l Arab'da şöyle yazılıdır: Veyl, hüzün, helak ve azap nedeniyle yaşanan meşakkattir. Helak olan herkes veyl diye nida eder. Bu nida, “Ey hüznüm, ey helakim, ey azabım gel artık, senin vaktin geldi” manasındadır. Sanki başına gelen bu korkunç durumda bunun gelmesini istemektedir. (Fâdıl Sâlih es-Sâmerrâî, Beyanî Tefsir Yolu, C. 2, S. 247, Ya-Sin Suresi 52. ayet)
Nidanın cevabı olan مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
İstifham harfi مَا ’nın mübteda olduğu cümlede haber mahzuftur. Car mecrur لِ هٰذَا , bu mahzuf habere mütealliktir. الْكِتَابِ , işaret isminden bedeldir.
الْكِتَابِ kelimesinin هٰذَا ile işaret edilmesi onların kitaba karşı olan saygıyla karışık korku ve taaccüblerinin ne derece yoğun olduğunu göstermektedir.
İstifham cümlesi gerçek manada soru olmayıp taaccüp ve korku ifade ettiğinden, vaz edildiği anlamın dışına çıkmıştır. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
الْكِتَابِ kelimesinin tekrarı dikkatleri ona çekip önemini vurgulamak içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Râzî, bu ayette günahkârların korku ve panik içinde "Bu nasıl bir kitap!" derken seslerinin titreyerek ve kesik kesik çıkacağını söyler.
Zemahşerî, "مالِ" kelimesinin uzatılması ve هٰذَا ile bitişmemesi, ardından gelen duraklamanın, günahkârların hıçkırarak konuştuğunu ve cümleye devam etmekte zorlandığını gösterdiğini ifade eder.
"مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ" ifadesi, panik ve şaşkınlığın sesiyle okunabilir.
Hıçkırarak konuşan birinin ses tonu gibi, kesintili ve zorlanarak söylenen bir cümle yapısı oluşturur.
Ayetin belagat açısından etkisini artıran bir ses estetiği barındırır.
مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ cümlesindeki لِ harfi ihtisas içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kehf suresinin 49. ayetindeki hıçkırık seslerini duymuş muydunuz? (Celalettin Alkan)
Kur'an'ın nüzulü devam ederken Peygamber Efendimiz (sas) inen ayetleri arkadaşlarının bir kısmına ezberletmiş, bir kısmına da imkanları nispetinde kemik, tahta, deri ve taş gibi malzemelere yazdırmıştır. Efendimizin vefatının ardından İslam devletinin başına geçen Hz. Ebubekir (ra), her ayet için iki şahit arayarak bir komisyon marifetiyle Kur'an'ı iki kapak arasında toplamış (İmam nüsha/el-Mushaf); Hz. Osman (ra) ise sonraki dönemde Kur'an'ı, bu nüshayı esas alarak çoğaltmıştır. Biz de bugün Kur'an-ı Kerim'i Hz. Osman döneminde yazılan hatla (er-Resmü'l Osmanî) okuyor ve çoğaltıyoruz.
Arap yazım kurallarına göre "lâm" ve "he" harfleri uygun konum yakalamaları durumunda kendilerinden önceki ve sonraki harflere bitişebilirler. Ancak üzerinde konuşacağımız Kehf suresinin 49. ayetinde bu iki harf (مَالِهٰذَا) şeklinde birbirlerinden ayrı yazılmışlardır. Bunun bir sebebi var.
Şimdi başlayabiliriz.
"وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا ف۪يهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَا لِهٰذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً اِلَّٓا اَحْصٰيهَاۚ وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِراًۜ وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ اَحَداً۟."
[Artık kitap (amel defteri) ortaya konmuştur; suçluların, onda yazılı olanlardan korkuya kapılmış olarak, "Vay halimize! Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!" dediklerini görürsün. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.] (Kehf 18/49)
Bundan yaklaşık bir yıl önce bir tefsir dersinde sıra bu ayet-i celîleyi okumaya gelince hocamız ayetin neden yazım kurallarına uygun olarak (مَا لِهٰذَا الْكِتَابِ) şeklinde değil de kurala aykırı olarak (مَا لِ هٰذَا الْكِتَابِ) şeklinde hece hece yazıldığını sormuş, biz ise cevap verememiştik.
Arap yazısında "lâm" ve "he" harfleri kendilerinden önceki ve sonraki harflere bitişebilen harflerdendir. Burada da (ما لهذا) şeklinde yazılmalarında bir sakınca bulunmamaktayken garip bir şekilde bu iki harf birbirlerinden ayrı yazılmışlar...
Korku ve acıdan söylenemeyen kelimeler
Hocamız bizden cevap beklerken bizim akıllarımıza ilk gelen sorular şunlardı: Acaba bu, çağları aşarak bize kadar gelen, gözden kaçmış bir yazım hatası olabilir miydi? Bu sorunun bu kadar basit bir izahı olabilir miydi?
Bizi daha fazla meraka salmadan, hocamız durumu şöyle izah etti: "Burada ‘lâm’ ve ‘he’ harflerinin ayrı ayrı yazılmasının sebebi, o gün günahkârların çekeceği sıkıntıyı metne yansıtmaktır. Zira amel defterlerinin açıldığı o günde günahkârlar öyle ağlayacaklar ve hıçkıracaklar ki bırakın düzgün, tek nefeste cümle kurabilmeyi, kelimeleri bile ancak hece hece telaffuz edebileceklerdir. Şöyle ki, ‘Mâ (Ne oluyor?)’ diyecekler, bir müddet ağlayıp hıçkırdıktan sonra ‘li (a)’ diyebilecekler, sonra biraz daha hıçkırıp ‘hâze'l (bu)’ diyecekler. Nihayet sonunda ‘kitâbe (kitaba?)’ deyip kısacık bir cümleyi (Ne oluyor bu kitaba?) böyle parça parça ancak kurabileceklerdir."
Ne kadar çarpıcı değil mi? Kehf suresinin 49. ayetinde, aslında bitişik yazılması gereken iki harf birbirinden ayrılarak aralarına mücrimlerin acıyla dolu nefesleri konulmuş; iki harfin arasındaki boşluklar aslında günahkârların hıçkırıklarıyla doluymuş...
O gün geçirdiğimiz şokla kaynağını sormayı unuttuğumuz bu bilginin nerede geçtiğini bulmak için tefsirlere bakmaya karar verdiğimde, âlimlerimizin pek çoğunun bu konuya hiç değinmediğini görmek beni biraz şaşırttı.
Bir yandan "Böyle bir ayrıntı nasıl olmuş da farkedilmemiş; farkedildiyse neden kaydedilmemiş?" diye düşünüp diğer yandan tefsir alanında yazılmış eserlere hızlıca göz gezdirirken Âlûsî'nin (ö. 1270) de kendi tefsiri olan "Ruhu'l meânî"de benim gibi aynı dertten yakındığını ve konuyu Bikâî'nin (ö. 885) bir yorumuna yer vererek açıkladığını görmek beni ziyadesiyle mutlu etti.
Harfler bilinçli olarak ayrı yazılmış
Âlûsî kısaca şöyle diyordu: "'Lâm' ve 'he' harflerinin burada kural dışı olarak aykırı bir hatla yazılmasına dair çokları herhangi bir söz söylemedi. Ancak Bikâî şöyle diyor: 'Hattın bu şekilde ayrı olması mücrimlerin o anki çektikleri acıyla her hecede ancak dura dura konuşabildiklerine işaret etsin diyedir.'" (Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî fî tefsîri’l-Kur'âni’l-azîm ve’s-seb'il-mesânî, Daru'l kütübi'l İlmiyye, Beyrut, c. 8.)
Şimdi bu ayeti her okuduğumda amel defterlerinin açılma zamanı gelip içine düştükleri çaresizlikle günahkârların hıçkırarak ağlayışları kulağıma gelir gibi oluyor. Belki bundan sonra siz de ayetin bu kısmında biraz duraksayacaksınız...
Allah o dehşetli günde bizlere yardım etsin, bizi esirgesin.
Mücrimler zümresinden olmaktan, böyleleriyle oturup kalkmaktan bizleri muhafaza eylesin.
Not: Âlûsî'de geçen ifadeyi asıl kaynağında görmek isteyenler için Ebü’l-Hasen Burhânüddîn el-Bikâî, Nazmü’d-dürer fî tenâsübi’l-âyât ve’s-süver adlı eserine bakabilirler. (Dâru'l kütübi'l İslâmî, Kâhire, c. 12, s. 72.)
Bu görüşlerin hepsi müfessirlerimizin kendi yorumlamalarıdır. En nihayetinde imam nüshada böyle yazıldığı için böyle yazılmaya devam edilmiştir. Ben bu yazıda sadece alimlerimizin tefsir birikimimize kattıkları zenginliği yansıtmaya çalıştım.
En doğrusunu yüce Allah bilir…
لَا يُغَادِرُ صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً اِلَّٓا اَحْصٰيهَاۚ وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِراًۜ
Cümle, الْكِتَابِ ‘den haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir.
Mef’ûl olan صَغ۪يرَةً ’e tezat nedeniyle atfedilen كَب۪يرَةً ’deki nefy harfi zaiddir, tekid ifade eder. Bu kelimeler arasında tıbâk-ı îcâb ve muvazene sanatları vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَحْصٰيهَا cümlesi, iki mef’ûle müteaddi olan ترك manasındaki يُغَادِرُ fiilinin ikinci mef’ûlüdür
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nefiy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يُغَادِرُ maksûr/sıfat, اَحْصٰيهَاۚ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. Bu ifadenin manası, "Bu kitap küçük olsun, büyük olsun hiçbir şeyi bırakmıyor, ancak onu sayıp döküyor." Yani, kitapta hiçbir şeyin unutulmadığı, her şeyin eksiksiz kaydedildiği vurgulanmıştır.
Hakir ve azim fiiller anlamındaki صَغ۪يرَةً ve كَب۪يرَةً kelimeleri, takdiri فِعْلَةً (fiil) olan mevsufun sıfatlarıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Buradaki istisna, bir şeyi zıddına benzer bir şeyle tekid içindir. Çünkü eğer sayıldıysa, hiçbir şey bırakılmamıştır. Bu sebeple mana, (Allah-u Teala) hiçbir şey bırakmamıştır olarak belirmiş ve istisna edatı gerçek anlamını kaybetmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki صَغ۪يرَةً ve كَب۪يرَةً kelimelerinin müennes oluşu mevsufları olarak takdir edilen فِعْلَةً kelimesi dolayısıyladır ve “mutlaka onu kaydeder ve zapteder” demektir. Bazı alimler, şöyle derler: “Ey insanlar, büyük günahlardan önce küçük günahlardan sakının. Çünkü insana büyük günahları işleme cesareti veren, işte o küçük günahlardır. Binaenaleyh küçük günahlardan da alabildiğine sakının.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
صَغ۪يرَةً kelimesinin takdimi, sayılmasından dolayı en çok şaşkınlık uyandıracak olanların onlar olması sebebiyledir. كَب۪يرَةً kelimesinin ona atfı ise, sayılma eylemindeki umum ifadesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَقُولُونَ fiilinin failinden قَدْ takdiriyle hal olan وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِراًۜ cümlesi, bu takdire göre müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
وَجَدُوا fiilinin mef’ûlü konumundaki masdar harfi مَا ’nın sılası olan عَمِلُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
İsm-i fail vezninde ikinci mef’ûl olan حَاضِراً ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ اَحَداً۟
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin Rab ismiyle merfû olması, hitabın yalnız Hz. Peygambere tevcihi, Rab isminin Resulullah (s.a.v)’in yerini tutan zamire izafesi, Allah Teâlâ'nın ona karşı ziyadesiyle lütufkâr olduğunu belirtmektedir.
Hz. Peygambere ait كَ zamirine رَبُّ lafzının muzaf oluşu, ona tazim ve tekrim ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mef’ûl olan اَحَداً۟ ’deki nekrelik, kıllet, nev ve umum ifade eder. Menfî siyakta nekre selbin umum ve şumûlüne işarettir.
يَظْلِمُ - الْمُجْرِم۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesi öncesinin mazmunu için tezyîl olarak ıtnâb sanatıdır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez ki birinin işlemediği günahları onun amel defterine yazmış olsun veya müstahak olduğu azabın fazlasını versin. Şu halde bu kelam, ezelî kalemin adaletini göstermektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبِّه۪ۜ اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُٓ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُون۪ي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّۜ بِئْسَ لِلظَّالِم۪ينَ بَدَلاً ٥٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | قُلْنَا | demiştik |
|
| 3 | لِلْمَلَائِكَةِ | meleklere |
|
| 4 | اسْجُدُوا | secde edin |
|
| 5 | لِادَمَ | Adem’e |
|
| 6 | فَسَجَدُوا | secde ettiler |
|
| 7 | إِلَّا | hariç |
|
| 8 | إِبْلِيسَ | İblis |
|
| 9 | كَانَ | (O) idi |
|
| 10 | مِنَ |
|
|
| 11 | الْجِنِّ | cinlerden |
|
| 12 | فَفَسَقَ | dışına çıktı |
|
| 13 | عَنْ |
|
|
| 14 | أَمْرِ | buyruğunun |
|
| 15 | رَبِّهِ | Rabbinin |
|
| 16 | أَفَتَتَّخِذُونَهُ | siz onu mu ediniyorsunuz? |
|
| 17 | وَذُرِّيَّتَهُ | ve onun neslini |
|
| 18 | أَوْلِيَاءَ | dostlar |
|
| 19 | مِنْ |
|
|
| 20 | دُونِي | benden ayrı olarak |
|
| 21 | وَهُمْ | oysa onlar |
|
| 22 | لَكُمْ | sizin |
|
| 23 | عَدُوٌّ | düşmanınızdır |
|
| 24 | بِئْسَ | ne kötü |
|
| 25 | لِلظَّالِمِينَ | zalimler için |
|
| 26 | بَدَلًا | bir değiştirmedir |
|
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ
وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. قُلْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir.قُلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لِلْمَلٰٓئِكَةِ car mecruru قُلْنَا fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavli, اسْجُدُوا ’dir. قُلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اسْجُدُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِاٰدَمَ car mecruru اسْجُدُوا fiiline müteallik olup, gayr-i munsarif olduğundan cer alameti fethadır.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَجَدُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّٓا istisna edatıdır. اِبْل۪يسَ müstesna olup fetha ile mansubdur.
Gayri munsarıf isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarıfa “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna: bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları üçe ayrılır: 1. Muttasıl istisna 2. Munkatı’ istisna 3. Müferrağ istisna (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبِّه۪ۜ
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ الْجِنِّ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
فَ atıf harfidir. فَسَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنْ اَمْرِ car mecruru فَسَقَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّه۪ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُٓ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُون۪ي
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. فَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. تَتَّخِذُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُٓ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ذُرِّيَّتَ atıf harfi وَ ile mef’ûlun bih olan gaib zamire matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَوْلِيَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olarak fetha ile mansubdur.
مِنْ دُون۪ي car mecruru اَوْلِيَٓاءَ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَوْلِيَٓاءَ kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarıfa “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّۜ بِئْسَ لِلظَّالِم۪ينَ بَدَلاً
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ car mecruru عَدُوٌّ ’ün mahzuf haline mütealliktir. عَدُوٌّ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fildir. Fiilin mahsusu mahzuftur. Takdiri; هُو ’dir. لِلظَّالِم۪ينَ car mecruru بَدَلاً ’nin mahzuf haline müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. بَدَلاً zamir olan failin temyizi olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 1. Failinin ال ’lı gelmesi. 2. Failinin ال ’lı isme muzâf olarak gelmesi. 3. Bu fiillerin مَا harfine bitişik olarak gelmesi. 4. Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi.
(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لظَّالِم۪ينَ ; sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Zikret, hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
قُلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
قُلْنَا fiilinin mekulü’l-kavli olan اسْجُدُوا لِاٰدَمَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cer mahallindeki فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَ cümlesi, tertip bildiren atıf harfi فَ ile muzafun ileyh olan … قُلْنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِلَّٓا , istisna edatıdır. Munkatı’ olan istisnada اِبْل۪يسَ , müstesnadır.
Meleklere emir olan mekulü’l-kavl cümlesinden sonra, emrin cevabının فَ ile gelmesi hemen secde etmiş olduklarına işaret eder.
اسْجُدُوا - سَجَدُٓوا kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لِاٰدَمَ - اِبْل۪يسَۜ - لِلْمَلٰٓئِكَةِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in diğer surelerinde de tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Âşûr, bu cümlenin 47. ayetteki ويَوْمَ نُسَيِّرُ الجِبالَ cümlesine matuf olduğu görüşündedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سجد kelimesinin yakın anlamı ‘secde etmek, tapmak’ demektir. Fakat burada meleklerin Rabbimizin emrine itaat edip boyun eğdikleri kastedilmektedir ki bu da kelimenin ikinci ve uzak anlamıdır. Dolayısıyla tevriye vardır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
Cenab-ı Hak, bu kıssayı Bakara, Araf, Hicr, İsra, Kehf, Ta-Ha ve Sad olmak üzere yedi surede zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb,İsra 61)
Bu secde, selamlama ve saygı gösterme secdesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada İblis’in kıssasını hatırlatmaktan maksat, kendi nesepleri ve mallarıyla övünüp yoksul müminler arasına girmeyi kendilerine yakıştırmayan mütekebbirlere olan inkâr ve reddi ağırlaştırmaktır. Yani bunun İblis’in işi olduğu ve onların, böyle davranmakla İblis’in vesvesesine uydukları beyân edilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
[Âdem’e secde edin demişti de İblis hariç secde etmişlerdi.] Kuran-ı Kerim’in bunu birçok yerde tekrar etmesi, anlatılmak istenen konuya giriş olmasındandır. Burada da o övünenleri teşhir edip de yaptıklarını çirkin bulunca, bunun İblis'in yollarından olduğunu bildirmekle tespit etti ya da dünyaya aldananla ondan yüz çevirenin halini açıklayınca -ki ona aldanmanın sebebi şehvet tutkunluğu ve şeytanın süslemesidir- aralarındaki eski düşmanlığı hatırlatarak şeytandan nefret ettirdi. İşte Kur'an'da bütün tekrarların buna benzer gerekçeleri vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Kâdî bir başka izah yaparak şöyle demiştir: “Allah Teâlâ daha önce kıyametten, haşirden ve amel defterlerinin ellere verilmesinden bahsedince burada da sanki o müşriklere, kıyamet günü nida edeceğini ve onlara: ‘Ortaklarım olduğunu söylediğiniz o şeyler nerede?’ diyeceğini anlatmıştır. O, insanları böylesi şirklere sevk edenin İblis olduğunu bildiği için de bu manayı tamamlamak için ayette bu kıssaya yer vermiştir.” Kâdi sözüne şöyle devam eder: “Cenab-ı Hak her ne kadar bu kıssayı pek çok surede tekrar tekrar anlatmış ise de her bir anlatışında, yeni değişik hususlar vardır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبِّه۪ۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْجِنِّ car mecruru, nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبِّه۪ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf اَمْرِ رَبِّه۪ izafetinde Rab isminin Allah’a isyan eden İblis’e ait zamire muzâf olmasında, Rabbin, onun üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. Rab ismine muzâf olması اَمْرِ ‘nin şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir.
Lafza-ı celâlden sonra Rab isminin zikredilmesinde iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.
İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Rıfat Resul Sevinç, Arapçada Cümle Yapısı 2010 S. 190 191)
فَسَقَ ; İtaatte haddi aşmak demektir. فَسَقَتِ الرُّطَبَةُ sözü kabuğundan çıkan taze hurma için kullanılır. Mecâzen haddi aşmak manasında kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَسَقَ kelimesi için Ferrâ şöyle demiştir: “O'nun taatinden çıktı anlamındadır. Nitekim Araplar ‘Hurma, kabuğundan çıktı anlamında فَسَقَتِ الرُّطَبَةُ demektedirler. Nitekim, fareye de evinin yuvasının iki kapısından çıktığı için ‘fuveysika (fare, köstebek)’ denir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَانَ مِنَ الْجِنِّ gizli قَدْ ile haldir ya da gerekçe mahiyetinde yeni söz başıdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
“İblis cinlerden idi.” cümlesi, müstesna olarak İblis’in secde etmemesinin sebebinin beyanıdır. Sanki “O niçin secde etmedi?” Mukadder (gizli) sualine cevap olarak “Çünkü o, aslen cinlerden idi. Sonra Rabbinin emrinden çıktı.” denilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُٓ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُون۪ي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّۜ
Cümle, فَ ile takdiri أتكفرون (İnkâr mı ediyorsunuz?) olan mukadder istînâfa atfedilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham, inkâr ve müşrikleri azarlama manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr, taaccüp ve kınama amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Hemze, inkârî istifham harfidir. Cümle “Onu ve zürriyetini dost ediniyor musunuz?” anlamında değil, “Onu ve zürriyetini dost edinmeniz olacak iş değil, böyle birşey olamaz!” anlamındadır. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
وَذُرِّيَّتَهُٓ , tezayüf nedeniyle fiildeki mef’ul zamire atfedilmiştir. Az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla gelen ذُرِّيَّتَهُٓ izafeti iblise aid zamire muzaf olan ذُرِّيَّتَ için tahkir ifade etmiştir.
مِنْ دُون۪ي car-mecruru, اَوْلِيَٓاءَ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf دُون۪ي izafeti, gayrının tahkiri içindir.
Önceki cümledeki Rab isminden, دُون۪ي ‘deki müfret zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
مِنْ harf-i ceri tekid için gelmiştir, zaiddir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لَكُمْ car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan عَدُوٌّ ‘e takdim edilmiştir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُٓ اَوْلِيَٓاءَ [Onu ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz?!] cümlesi inkâr ve hayret ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَذُرِّيَّتَهُٓ , evlatlarını ve ona tabi olanları demektir, bunlara zürriyet denilmesi mecazîdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بِئْسَ لِلظَّالِم۪ينَ بَدَلاً
İstînâfiye olarak fasılla gelen cümle, gayri talebî inşâî isnaddır. بِئْسَ , zem anlamı taşıyan camid fiildir.
بِئْس ’nin, takdiri البدل (Bedel) olan mahsusunun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.
بَدَلاً temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بَدَلاً ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik olan لِلظَّالِم۪ينَ car mecruru, zul-hale takdim edilmiştir.
اِبْل۪يسَۜ - مَلٰٓئِكَةِ ve اَوْلِيَٓاءَ - عَدُوٌّۜ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı, جِنِّ - مَلٰٓئِكَةِ - اِبْل۪يسَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV. İslam Ansiklopedisi, Tekid)
Sonra Cenab-ı Hak, “Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir!” buyurmuştur. Yani “İblis’i Allah ile değişip de Allah'a itaat yerine İblis'e itaat eden kimse için Allah yerine İblis ne kötü bir bedeldir, ne kötü bir değiş tokuştur!” demektir. Bu ifade, onların yaptıklarının, pek çirkin bir zulüm olduğunu açıkça bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Zalimlerden kasıt müşriklerdir. Zamir yerine açık isim olarak الظَّالِم۪ينَ denilmesi, onların zalimliğini teşhir etmek ve onları zemmetmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müşrikler İblis ve Âdem kıssasını, ehl-i kitaptan işitmiş idiler ve doğruluğa da inanmış idiler. Biliyorlardı ki İblis, ancak asaleti sebebiyle Hz. Âdem'e karşı kibirlenmişti. Binaenaleyh bu kıssayı onlara anlattığımız zaman bu, onların fakir Müslümanlara karşı gösterdikleri kibir ve büyüklenme hususunda, onları bundan alıkoyacak bir şey olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مَٓا اَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَا خَلْقَ اَنْفُسِهِمْۖ وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلّ۪ينَ عَضُداً ٥١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَا |
|
|
| 2 | أَشْهَدْتُهُمْ | onları hazır bulundurmadım |
|
| 3 | خَلْقَ | yaratılmasında |
|
| 4 | السَّمَاوَاتِ | göklerin |
|
| 5 | وَالْأَرْضِ | ve yerin |
|
| 6 | وَلَا | ve ne de |
|
| 7 | خَلْقَ | yaratılmasında |
|
| 8 | أَنْفُسِهِمْ | kendilerinin |
|
| 9 | وَمَا | ve |
|
| 10 | كُنْتُ | değilim |
|
| 11 | مُتَّخِذَ | edinmiş |
|
| 12 | الْمُضِلِّينَ | yoldan şaşırtanları |
|
| 13 | عَضُدًا | yardımcı |
|
مَٓا اَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَا خَلْقَ اَنْفُسِهِمْۖ
Fiil cümlesidir. مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَشْهَدْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
خَلْقَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. خَلْقَ atıf harfi وَ ile birinci خَلْقَ ‘ya matuftur. Aynı zamanda muzâftır. اَنْفُسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَشْهَدْتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شهد ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلّ۪ينَ عَضُداً
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تُ mütekellim zamiri كُنْتُ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. مُتَّخِذَ kelimesi كُنْتُ ’nin haberi olarak fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُضِلّ۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Aynı zamanda ism-i fail مُتَّخِذَ ‘nin mef’ûlu bihidir. عَضُداً ism-i fail مُتَّخِذَ ’in ikinci mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.
مُتَّخِذَ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
الْمُضِلّ۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَٓا اَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَا خَلْقَ اَنْفُسِهِمْۖ وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلّ۪ينَ عَضُداً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Nefy harfinin tekrarı dolayısıyla cümle tekid edilmiştir.
Şahit tutulmamış şeylerin, insanın, yeryüzü ve gökyüzünün yaratılması olarak sayılması taksim sanatıdır.
خَلْقَ kelimesinin ayette tekrar edilmesindeki amaç, yaratılışa dikkat çekerek önemini vurgulamaktır.
الْاَرْضَ , tezat nedeniyle السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir.
السَّمٰوَاتِ ’tan sonra الْاَرْضَ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
خَلْقَ السَّمٰوَاتِ ’ye tezayüf nedeniyle atfedilen وَلَا خَلْقَ اَنْفُسِهِمْۖ ‘ye dahil olan nefiy harfi لَا , olumsuzluğu tekit eden zaid harfidir.
خَلْقَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
الإشْهادُ ; başkalarını şahit etmek (tanık kılmak) anlamında özel bir hazır bulunma halinden kinayedir. Aynı zamanda bir işe ortak olmak veya o iş üzerinde yardımlaşma anlamlarına da gelir. Bu şahitliğin nefy edilmesi evleviyetle yaratılış ve ilâhlığa ortaklığın nefyini (inkârını) gerektirmektedir. Öyle ki göklerin yaratılışı, İblis ve zürriyetinin varlığından önce gerçekleşmiştir. Bu durum, varlık halinde olmamaları sebebiyle ilâh olma durumlarının imkânsızlığına işaret etmektedir. Nitekim bir şeyin yokluğa mahkum olması onun ezeli olmasını imkânsız hale getirir. Ezelilik ise ilâhlığın şartlarındandır. أشْهَدْتُهم ve أنْفُسِهِمْ sözlerindeki gaib zamirleri, tıpkı وهم لكم عدو (Kehf Suresi, 50) ayetindeki zamir gibi, kendisinden bahsedilen İblis ve zürriyetinden haber verir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلّ۪ينَ عَضُداً cümlesi, atıf harfi وَ ‘la hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Hakiki atıf, fiil cümlesinin fiil cümlesine atfıdır. (Hâlidî, Vakafât s. 75)
İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kastediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Sevinç Resul, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, s. 190-191)
Menfî nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Müsned olan مُتَّخِذَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Az sözle çok anlam ifade etmek üzere gelen كَان ’nin haberi olan مُتَّخِذَ الْمُضِلّ۪ينَ izafetinde الْمُضِلّ۪ينَ , fiil gibi amel eden مُتَّخِذَ ‘nin mef’ûlüdür.
عَضُداً , mef’ûlüne muzâf olan مُتَّخِذَ ’nin ikinci mef’ûlüdür. Kelimedeki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Nefy siyakında nekre, selbin umumuna işaret etmiştir.
Cümlede teşbih-i beliğ vardır. Dalalete düşürenler yardımcıya benzetilmişlerdir. عَضُداً kelimesi aslen dirsek-omuz arasını ifade eder. Teşbih edatı ve vech-i şebeh zikredilmemiştir.
Ayette “İstenen bir konuda kelamcıların usulünce kesin aklî delillerle konuşmak” şeklinde tarif edilen, mezheb-i kelamî sanatı vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)
مَا كَانَ terkibi nefy ve tenzih ifade eder. Ayette zikredilen anlamın Allah’a isnad edilmesi söz konusu olamaz. Tıpkı ما كان لله أنْ يتَّخذ مِنْ وَلَدٍ (Meryem Suresi, 35) ayetinde olduğu gibi. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Kendisine ibadet edenlere faydası olmayanın mantıken ilâh olması da mümkün değildir. Yaratıcı varken yaratılışınızda var olmayanları, size düşman oldukları halde dost edinmeniz akıl dışıdır. Zira ilaha ait belirleyici özelliklerin yokluğu onların ilâh olamayacakları istidlalini gerektirir. Bu sanat mezheb-i kelamî sanatıdır. Bu üslup aynı zamanda muhatabın inadını kırar ve onu hakikatı itiraf etmeye zorlar. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah yerine şeytan ile soyunu dost edinmelerinin, kendilerine habisliği, sapıklığı ve düşmanlığı gibi sakıncaları beyan edildikten sonra burada da haddi zatında bunun mümkün de olmadığı beyan edilmektedir. Yani ben, İblis ve soyunu, göklerin ve yerin yaratılışına şahit kılmadım; çünkü Ben, gökleri ve yeri şeytanları yaratmadan önce yarattım. Ve şeytanları yaratırken de onların bazılarını, diğer bazılarının yaratılışına şahit kılmadım. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
المُضِلِّينَ ile murad edilen şeytanlardır. Çünkü onlar nefislere dalalet ve fesat düşünceleri atarak insanları saptırdılar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وما كُنْتُ مُتَّخِذَ المُضِلِّينَ عَضُدًا cümlesi ما أشْهَدْتُهم خَلْقَ السَّماواتِ والأرْضِ cümlesi için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl hükmündeki bu cümle, önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ مَوْبِقاً ٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَوْمَ | ve o gün |
|
| 2 | يَقُولُ | (Allah, kafirlere) der ki |
|
| 3 | نَادُوا | çağırın |
|
| 4 | شُرَكَائِيَ | benim ortaklarım |
|
| 5 | الَّذِينَ | şeyleri |
|
| 6 | زَعَمْتُمْ | zannettiğiniz |
|
| 7 | فَدَعَوْهُمْ | işte çağırdılar |
|
| 8 | فَلَمْ | ama |
|
| 9 | يَسْتَجِيبُوا | cevap vermediler |
|
| 10 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 11 | وَجَعَلْنَا | ve biz koyduk |
|
| 12 | بَيْنَهُمْ | onların aralarına |
|
| 13 | مَوْبِقًا | tehlikeli bir uçurum |
|
وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُمْ
وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. يَقُولُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, نَادُوا ’dur. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
نَادُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. شُرَكَٓاءِيَ mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl شُرَكَٓاءِ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası زَعَمْتُمْ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
زَعَمْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. زَعَمْتُمْ fiilinin iki mef’ûlun bihi de mahzuftur. Takdiri; زعمتموهم شركاء (Onların ortak olduğunu iddia ettiniz.) şeklindedir.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
دَعَوْ iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ atıf harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَسْتَج۪يبُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru يَسْتَج۪يبُوا fiiline mütealliktir.
شُرَكَٓاءِ sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarıfa “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
يَسْتَج۪يبُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi جوب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
نَادُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (işteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ve mef'ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ مَوْبِقاً
Cümle, قد takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَهُمْ zaman zarfı جَعَلْنَا ’nın ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَوْبِقاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ مَوْبِقاً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri اذكر (Zikret) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhi olan يَقُولُ نَادُوا شُرَكَٓاءِيَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan نَادُوا شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ cümlesi, emir üslubunda, talebî inşâî isnaddır.
Cümle, emir üslubunda geldiği halde emir kastı taşımadığı açıktır. Tehekküm ve tahkir manalarına gelen cümle, vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Veciz anlatım kastıyla gelen, شُرَكَٓاءِيَ izafeti, muzâfa tahkir ifade eder.
شُرَكَٓاءِيَ ’nin sıfatı konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan زَعَمْتُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَدَعَوْهُمْ cümlesi, atıf harfi فَ ile muzâfun ileyh olan يَقُولُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıygadan mazi sıygaya iltifat sanatı vardır.
Nekre olarak gelen يَوْمُ kelimesi haşr gününü ifade eder. الَّذِينَ زَعَمْتُمْ ifadesinin işaret ettiği gibi, müşriklere şöyle söylenir: “Ortaklarım olarak zannettiğiniz putlarınızı çağırın”. Burada onların ortaklık vasıfları sanki varmış gibi, müşriklerin zannetme fiilinden önce kullanılarak muhatap müşriklerle bir nevi istihza edilir ve onların putları yüce Allah’ın ortakları olarak görmeleri kınanmış olur. Ardından ise batıl itikatlarına delalet eden yalan iddiaları zikredilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cumhur يَقُولُ fiilini gaib yâ'sı ile okumuştur, gaib zamiri O’nun makamındakilere delalet etmesi için Allah Teâlâ'ya aittir. Hamza ise نَقُولُ şeklinde azamet zamiriyle okumuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
فَلَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُمْ cümlesi, atıf harfi فَ ile دَعَوْهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen ittifak vardır. Müspet mazi sıygadan menfî muzari sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَدَعَوْهُمْ ’daki هُمْ , ortaklar, لَهُمْ ’daki هُمْ , müşrikler olmak üzere farklı kişilere aid zamirlerdir.
وَ ’la gelen وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ مَوْبِقاً cümlesi, قد takdiriyle haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin mazi sıygada gelmesi sebat, temekkün ve istikrar, ifade etmiştir.
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalet etmek üzere mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
جَعَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Gaib sıygasıyla gelen iki cümleden sonra son cümlede korku ve tehdidi artırmak için azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik بَيْنَهُمْ mekan zarfı, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için ilk mef’ûle takdim edilmiştir. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
İlk mef’ûl olan مَوْبِقاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
مَوْبِقاً ’ daki tenvin nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
نَادُوا - يَقُولُ ve دَعَوْ - يَسْتَج۪يبُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Zikredilmesi istenen günün özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
Keşşâf sahibi şöyle demiştir: مَوْبِقاً kelimesi, “helak oldu” anlamındaki وَبَقَ fiilinden gelen ve “helak edici” anlamında bir kelimedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَجَعَلۡنَا fiilinin mazi olarak gelmesi; o gün vuku bulmasının hızlı olduğuna delalet için olmuş bitmiş bir olay gibi gösterilmek istenmesindendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَرَاَ الْمُجْرِمُونَ النَّارَ فَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مُوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفاً۟ ٥٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَرَأَى | ve gördüler |
|
| 2 | الْمُجْرِمُونَ | suçlular |
|
| 3 | النَّارَ | ateşi |
|
| 4 | فَظَنُّوا | artık iyice anladılar |
|
| 5 | أَنَّهُمْ | kendilerinin |
|
| 6 | مُوَاقِعُوهَا | içine düşeceklerini |
|
| 7 | وَلَمْ | fakat |
|
| 8 | يَجِدُوا | bulamadılar |
|
| 9 | عَنْهَا | ondan |
|
| 10 | مَصْرِفًا | kaçacak bir yer |
|
وَرَاَ الْمُجْرِمُونَ النَّارَ فَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مُوَاقِعُوهَا
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. رَاَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. الْمُجْرِمُونَ fail olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. النَّارَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظَنُّٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel ظَنُّٓوا fiilinin iki mef’ûlun bihi yerinde olarak mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamir اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُوَاقِعُوهَا kelimesi اَنَّ ’nin haberi olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. İzafetten dolayı ن harfi hazf edilmiştir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُجْرِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
مُوَاقِعُو ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفاً۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَجِدُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهَا car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. مَصْرِفاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَرَاَ الْمُجْرِمُونَ النَّارَ فَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مُوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفاً۟
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mütekellimin Allah Teâlâ olduğu cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalt etmek üzere mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Zamir makamında bahsi geçenlerin الْمُجْرِمُونَ olarak zahiren zikredilmesi, tahkir ifadesinin yanında bu cezayı hak ettiklerini vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.
Müstakbel, vukûunun kesinliğini ifade için maziyle gelebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mâzî fille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Zamir yerine المُجْرِمِينَ şeklinde ismin açık olarak zikredilmesi, günahkârların gerçeği gizlemelerinin ateş azabını hak etmeleri sonucunu doğurduğunu belirtmek içindir. النّارِ kelimesinin ise açık olarak değil de هَا zamiriyle gelmesi, mücrimlerin helaka uğradıkları yerin ateş olduğunun bu şekilde belirtilmesi ve bir nevi atf-ı beyan ile ifade edilmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مُوَاقِعُوهَا cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi olan اَنَّهُمْ مُوَاقِعُوهَا , masdar teviliyle ظَنُّٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Veciz ifade kastıyla izafet formunda gelen müsned olan مُوَاقِعُوهَا , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bildi, anladı, zannetti ve sandı olmak üzere iki zıt anlama sahip ظَنُّٓوا fiili, bu ayette kesin olarak anladı manasındadır.
Burada zan kelimesi, kesinlik manasında kullanılmakta olup bu mana onun kullanımlarından biridir. İhtimal ki burada bu mananın kullanılma sebebi, ironi yapılarak onları istihzaya almaktır. Çünkü onlar ateşin kendileri için hazırlandığını kesin olarak bilmelerine rağmen onu tercih ettiler. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki مُوَاقِعُوهَا [düştüklerini] ifadesi, “ona karıştıklarını, battıklarını” manasındadır. Çünkü bir şeyin, bir şeye karışması ileri derecede olduğunda, “O ona düştü.” denilir. Allah Teâlâ sonra “Fakat ondan savuşacak bir yer bulamamışlardır.” yani melekler kendilerini cehenneme doğru sevk etmekte oldukları için cehennemden kaçıp kurtulacak bir yer bulamazlar buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
المُواقَعَة kelimesi الوُقُوع kelimesinin mufaale babıdır. Mübalağa kastı için kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفاً۟ cümlesi, atıf harfi فَ ile فَظَنُّٓوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi sıygadan menfî muzari sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik عَنْهَا mekan zarfı, ihtimam için ilk mef’ûle takdim edilmiştir. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
İlk mef’ûl olan مَصْرِفاً۟ ’deki nekrelik kıllet, nev ve umum ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne delalet eder.
Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
المَصْرِف kaçma mekânıdır. Yani kurtulma ve mücavezedir. Kelamda îcâz vardır. Takdiri: وحاوَلُوا الِانْقِلابَ أوِ الِانْصِرافَ değiştirmeye (inkılab) ve ayrılmaya çalıştılar şeklindedir. Fakat herhangi bir kaçış yeri (çıkış yolu) yani kurtarıcı bulamadılar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İnsan yaşadığı hayatı kolaylaştırmak için giydiği kıyafetleri, yürüdüğü yolları, yaşadığı yerleri, bilimi geliştirdi ve yeni keşifler yaptı. Bunların faydası olduğu gibi zararları da oldu. Bir çok insan kolaylıklar içinde amaçsız kaldı, bunaldı, sıkıldı, ne yapacağını ve neyden şikayet edeceğini şaşırdı.
Her şeyi kontrol etmeye, anlamaya, denemeye çalışan insan, kendi karakterini geliştirebildi mi? Ya da insan, sınırlarını korumadığında, ne yaparsa yapsın, hangi ortamda yaşarsa yaşasın aynı mıydı?
İnsan yine cahilliğe, acımasızlığa, cimriliğe, ahlaksızlığa, aceleciliğe ve saygısızlığa meyilliydi. İnsan kendisinden farklı olana tahammülsüzdü. İnsan hoşgörülüyüm diye yüzüne gülümsediği arkasına döndüğünde tekmeyi basandı. İnsan aslında karakter olarak hep aynıydı. Ancak günümüzün sözde gelişmiş çağında yaşayan, bu sıfatlara uygun insanları daha da tehlikeliydi. Çünkü artık cahilliğini, saygısızlığını, ahlaksızlığını ve acımasızlığını alenen paylaşma fırsatına ve yüzsüzlüğüne sahipti.
Cahilliğini, acımasızlığını ve saygısızlığını gururla taşıyan insan, kendi algısına uymayanlara "bizi geriye götürüyorsunuz" dedi pişkin pişkin. Halbuki insanlığı her seferinde geriye götüren kendisi gibilerdi. Peki onların dedikleri, iman edenlerin kalbine tesir ediyor ya da ciddiye alınıyor muydu? Hayır çünkü insan hep aynıydı. Hz. Adem’e secde etmeyen iblisten bugüne, cahillerle zalimlerin kurdukları cümleler de aynıydı. Ancak eninde sonunda hepsi unutulmaya mahkumdu.
Allahım! Bizi; cahillerden, zalimlerden ve onlara değer verenlerden uzak tut, şerlerinden koru. Cahilin, ahlaksızın ve zalimin karşısında sabırlı ve kararlı olmamız için yardımcım ol. Onların yaptıkları karşısında yalnızca Senin rızan için tepkimizi korumamızı, en doğru kelimelerle ve davranışlarla edep sınırlarını aşmadan cevap vermemizi nasip et. Kalbimizi ve zihnimizi, cahilliğin, ahlaksızlığın ve zalimliğin dokunduğu sıfatlardan arındır. Mahşer günü kitabı verildiğinde dehşete düşenlere benzemekten ve onların dünyada verdikleri her türlü zarardan Sana sığınırız.
Allahım! Bizi koru; nefsimizden, nefslerine düşkünlerden, dünyalıklardan, kötülüklerden, hastalıklardan, belalardan ve iki cihanımızı da kaybetmeye sebep olabilecek hallerden koru. Şüphesiz; Sen koruyucuların en hayırlısısın.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji