20 Ocak 2023
Tâ-Hâ Sûresi 126-135 (320. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Tâ-Hâ Sûresi 126. Ayet

قَالَ كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَـنَس۪يتَهَاۚ وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى  ...


Allah, “Evet, öyle. Âyetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsun” der.

“Kur'an-ı Kerim'i okuyup da (ezberleyip) sonra unutan kimse, kıyamet gününde Allah (c.c.) ile ancak eli kesilmiş olarak karşılaşır.” 
(Ebu Davud, Vitr 21).

قَالَ كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَـنَس۪يتَهَاۚ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  Mekulü’l-kavli  كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا ’dır. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

كَ  harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir.Bu ibare, amili  اَتَتْكَ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka müteallıktır. Takdiri;  حشرناك حشرا (Seni bir haşrla haşrettik) şeklindedir.

ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

اَتَتْكَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اٰيَاتُنَا  muahhar fail olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَـ  atıf  harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَس۪يتَهَا  fiili elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.


 وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَ  harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili  تُنْسٰى  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka müteallıktır. Takdiri;  تنسى اليوم نسيانا كذلك النسيان لآياتنا (Bizim ayetlerimizi unutuşun gibi sen de bugün unutuldun.) şeklindedir.

ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

الْيَوْمَ  zaman zarfı,  تُنْسٰى  fiiline müteallıktır. تُنْسٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

قَالَ كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَـنَس۪يتَهَاۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap dalaletteki mücrim kuldur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالَ  fiilinin mekulül kavli olan  كَذٰلِكَ , amili mukadder  حشرناك (Seni haşrettik.) fiili olan mahzuf mef’ûlü mutlaka müteallıktır.

كَ  teşbih harfidir.  ذٰلِكِۚ , müşebbehün bihdir. Müşebbeh zikredilmemiştir. Müşebbehin konumu öyle yüce bir yerdedir ki ona benzeyecek bir şey yoktur manasındadır. Bu ifadede mübalağa sanatı vardır. 

Car mecrur  كَذٰلِكَۚ nin müteallakının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi, s. 101)

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd)

Fasılla gelen, ta’lil hükmündeki  اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelerek  اَتَتْكَ  fiiline atfedilen  فَـنَس۪يتَهَاۚ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)

قَالَ  fiilinden sonra  اٰيَاتُنَا  lafzının zikri iltifat sanatıdır.

اَتَتْكَ  fiili ayetlere isnad edilmiştir. Halbuki ayetler, gelme fiilini yerine getiremezler. Mecazî isnaddır. Ayetlerin azamet zamirine muzâf olması onları yüceltmek ve tazim sebebiyledir.


 وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى

 

İkinci cümlede  وَ  atıf harfidir.  فَـنَس۪يتَهَاۚ  cümlesine tezat nedeniyle atfedilmiştir. كَذٰلِكَ , amili  تُنْسٰى  olan, mahzuf mefulu mutlakın sıfatına müteallıktır. Mahzufla beraber cümle, faide-i haber talebî kelamdır.

تُنْسٰى  cümlesi, zaman zarfı  الْيَوْمَ ’nin amilidir.  الْيَوْمَ, siyaktaki önemine binaen amiline takdim edilmiştir.  تُنْسٰى  cümlesinin, isti'naf cümlesi olması da caizdir.

Muzari fiil sıygasında gelmesi hudûs ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

تُنْسٰى  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilide bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

فَـنَس۪يتَهَا - تُنْسٰى  kelimeleri arasında iştikak cinası,  كَذٰلِكَ ‘nin tekrarında cinas, ayrıca bu kelimelerde reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

النِّسْيانُ  kelimesi iki yerde de merhamet payından mahrum bırakılmak için istiare veya kinaye olarak kullanılmıştır. (Âşûr)
Tâ-Hâ Sûresi 127. Ayet

وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى  ...


Haddi aşan ve Rabbi’nin âyetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Şüphesiz ahiret azabı daha şiddetli ve daha kalıcıdır.

وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ۜ 

 

وَ  atıf harfidir.  كَ  harf-i cerdir,  مثل (gibi) demektir. Bu ibare, amili  نَجْزِي  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka müteallıktır. Takdiri;  جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir.

ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

نَجْزِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَسْرَفَ dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اَسْرَفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هوdir. 

وَ  atıf harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  يُؤْمِنْ  meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو dir.

بِاٰيَاتِ  car mecruru  يُؤْمِنْ  fiiline müteallıktır. Aynı zamanda muzâftır.  رَبِّه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.    

 

وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى

 

وَ  atıf harfidir.  لَ  ibtidâiyyedir. Tekid ifade ifade eder.  عَذَابُ  mübteda olup lafzen merfûdur.  الْاٰخِرَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  اَشَدُّ  mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur.

اَبْقٰى  kelimesi atıf harfi  وَ la  اَشَدُّ ye matuftur. اَشَدُّ -  اَبْقٰى  kelimesi ism-i tafdil kalıbındadır.

İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

İsm-i tafdilin geliş şekilleri:

1. ال ’sız  مِنْ ’li gelir.  مِنْ  hazf edilebilir. Karşılaştırma içindir. “Daha” manası verir. Müfred müzekker olmalıdır.

2. ال ’lı gelir. “En” manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Mutabakat 

olmalıdır (yani bir önceki kelimeye uymalıdır).

3. Marifeye muzâf olur. “En” manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Mutabakat olabilir (yani bir önceki kelimeye uymalıdır) veya müfred müzekker olabilir.

4. Nekreye muzâf olur. “En” manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Müfred müzekker olmalıdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. كَذٰلِكَ , amili  نَجْزِي  olan mahzuf mef’ûlü mutlaka müteallıktır. Takdiri, … جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 5, Duhan Suresi 28, s. 101)

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

Fiilin azamet zamirine isnadı, tazim ifade eder.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası olan  اَسْرَفَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪  cümlesi  وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِاٰيَاتِ رَبِّه۪  izafetinde ayetler Rabb ismine izafe edilerek tazim edilmiştir.

Rabb isminin, iman etmeyen kişiye ait olan  ه۪  zamirine izafesi, Rabbinin onun üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak kastına matuftur. 

Bu inkârın ne kadar kötü olduğunu açıklamak için ayetler Rabb ismine muzâf olmuştur. Kendisine bunca nimeti veren Rabbine nasıl olur da yüz çevirir manasına gelir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

Cümlede cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Haddi aşan ve Rabbin ayetlerini inkâr edenler cezalandırılmakta cem’ edilmiştir.

نَجْز۪ي - رَبِّه۪  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)


 وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى

 

Cümle ibtida lamı ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

İstînâfa  وَ la atfedilmiştir. (Mahmud Sâfî)

Cümlenin kıssa için tezyîl olması da caizdir. Allah’ın bu hitabı, kıyamet günü âmâ olarak haşrettiği kişinin dilinden hikâye değildir. (Âşûr) 

Müsnedün ileyh olan  لَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ nin, izafet formunda gelmesi az sözle çok anlam ifade kastına matuftur.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَبْقٰى , haber olan  اَشَدُّ ’ye tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir.  

اَشَدُّ  ve  اَبْقٰى  ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

لَعَذَابُ - نَجْز۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı sanatı vardır.
Tâ-Hâ Sûresi 128. Ayet

اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟  ...


Yurtlarında dolaşıp durdukları, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.

اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ 

 

Hemze istifhâm harfi,  فَ  istînâfiyyedir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَهْدِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir.

لَهُمْ  car mecruru  يَهْدِ  fiiline müteallıktır.  كَمْ  soru harfi haberiye olarak  اَهْلَكْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlu olarak mahallen mansubdur.

اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

قَبْلَهُمْ  zaman zarfı,  اَهْلَكْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنَ الْقُرُونِ  car mecruru  كَمْ ’in mahzuf sıfatına müteallıktır.

يَمْشُونَ  fiili,  اَهْلَكْنَا deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).

Burada hal muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müspet (olumlu) muzari fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başında  “و ” gelmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَمْشُونَ  fiili  نَ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ı fail olarak mahallen merfûdur. 

ف۪ي مَسَاكِنِهِمْ  car mecruru  يَمْشُونَ  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.     

اَهْلَكْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi  هلك ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

 

 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallıktır.

ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni, mahallen mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  اٰيَاتٍ  kelimesi  اِنَّ ’nin muahhar ismi olup kesra ile mansubdur. Cemi müennes salim kelimeler fetha  yerine kesra alırlar.

لِاُو۬لِي  car mecruru  اٰيَةً ’in mahzuf sıfatına müteallıktır.  النُّهٰى  muzâfun ileyh olup mukadder kesra ile mecrurdur.

اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ 

 

Fasılla gelen ayette  فَ , istînâfiyyedir. Takdiri,  أغفلوا (Gaflet ettiler) olan cümleye matuf olduğu da söylenmiştir.

Hemze inkâri istifham harfidir. Menfi muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle ikrar ve ikaz manası taşımaktadır. İstifham anlamından çıktığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Soru harfi olan  كَمْ  haberiyyedir.  اَهْلَكْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlü olarak mahallen mansubdur ve çokluktan kinayedir. Müspet mazi fiil sıygasındaki cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nice manasındaki soru harfi  كَمْ , tehdit ve uyarı içindir. Fiilin azamet zamirine isnadı, tazim ifade etmiştir. 

كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ  [Kaç kurunu helak ettik] ifadesinde mecazî isnad vardır. Aslında helak edilen  الْقُرُونِ  değil, yaşayan halktır.

يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْ  cümlesi,  اَهْلَكْنَا deki mef’ûlun halidir. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Hâl-i müekkide olarak ıtnâbtır. Vav’la gelmeyen bu hal cümlesi bu halin sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.

Cenab-ı Allah,  يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ  [Halbuki kendileri de onların yollarında yürüyüp duruyorlar.] ifadesi ile şunu murad etmiştir: Kureyş, geçmiş ümmetlerin sahip oldukları nimetlere ve başlarına gelen çeşitli helaklara delalet eden o büyük ayetleri müşahede ediyorlar. (Fahreddin er-Râzî)

الهِدايَةُ  kelimesi, akli olanı hissi olanın yerine koyarak akli durumlara irşad için müsteardır. (Âşûr) 


 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden bu cümle faide-i haber inkârî kelamdır.

Tekid harfi haberin ihtimamı içindir. (Âşûr)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine müteallıktır. İşaret ismi  ذٰلِكَ , olaya dikkat çekip belleklere iyice yerleştirmek için gelmiştir.  

اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. 

Müsnedün ileyh olan  لَاٰيَاتٍ ’in  nekre gelmesinde, tazim ifadesinin yanında teksir ve özel bir nev olduğu anlamı da vardır.

Bu ve benzeri cümleler  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekit ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İşaret isminde istiare vardır. Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’ her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde de istiare vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilen Allah’ın kudretinin delili olan ayetler, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

لِاُو۬لِي النُّهٰى۟  car mecruru  لَاٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına müteallıktır.

İnsanın dünya ve ahiret saadetine kavuşması; kötü amel ve ahlaktan uzak durması ve mahlûkata bakarak ibret almasıyla gerçekleşir. İnsanın bunları yapabilmesi için ise selim bir akla sahip olması gerekir. Bunlar  لِاُو۬لِي النُّهٰى۟  tabiriyle veciz bir şekilde ifade edilmiştir. Bu edebi sanatlardan icaz-ı kısardır.

Ayrıca bu ifadede sebeb müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. 

Bunları görüp müşahede edenin, herkesten fazla ibret alması gerekir. Cenab-ı Hak, o ayetlerde, salim akıl sahipleri için birer ibret olduğunu beyan buyurmuştur.  لِاُو۬لِي النُّهٰى۟ , akıl sahipleri demektir. Daha doğrusu nehiy, aklın meziyetine delalet eder. Çünkü nehiy (bir şeyden geri durma ve geri durdurma) sayesinde kötülükten vazgeçen akıllı kimseler için söz konusudur. (Fahreddin er-Râzî)

 
Tâ-Hâ Sûresi 129. Ayet

وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَكَانَ لِزَاماً وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ  ...


Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir hüküm ve belirlenmiş bir süre olmasaydı, onlar da hemen cezalandırılırlardı.

Hz. Peygamber’in ve ona inananların büyük sıkıntılar çektiği bir dönemde inmiş olan bu sûre, –ilk âyetlerinde olduğu gibi– Resûlullah’ın ve müminlerin moral gücünü artıran açıklamalarla sona ermektedir. Birçok âyette inkârcı kavimlerin başlarına gelen felâketlerden söz edilip bunlardan ibret alınması istenirken, Kur’an’ın ilk muhatapları arasında da artık bir ilâhî ceza gelmesi konusunun zihinleri kurcalaması tabii idi. Zira o sıralarda müşrikler müminlere karşı baskı ve işkencelerini gitgide arttırıyor ve gerçek peygamber olmadığına insanları inandırmak üzere Resûlullah hakkında küstahça nitelemelerde bulunuyorlardı. Bu durum inkârcı kesim açısından bir meydan okuma anlamı taşıdığı gibi, inançlı kesimde de Allah katından onlara ağır bir şamar inmesi beklentisini doğuruyordu. Bu âyetlerde yine ilâhî irade ile belirlenmiş vade dolmadıkça bu inkârcıların kökünü kazıyan bir ceza gelmeyeceği bildirilmekte; müminlerin İslâm mesajının hedefine ulaşması için bu tür beklentilere bel bağlamak yerine karşılaştıkları zorluklara katlanmaları, sürekli bir ibadet bilinci ve disiplini içinde mücadeleye devam etmeleri istenmekte; Allah yolunda eziyete katlanmalarına ve çalışıp çabalamalarına Allah’ın ihtiyacı olmayıp bunu asıl kendi iyilikleri için yapmış olacaklarına dikkat çekilmektedir. Mutlu geleceğe ancak Allah’a saygı şuuru içinde yaşayanların erişebileceği hatırlatılmaktadır.
 
 129. âyette sözü edilen vade ve zamanı geldiğinde verilecek ceza hakkında şöyle yorumlar yapılmıştır: Vade kıyamet günü, ceza cehennem azabıdır; vade her bir inkârcının ölüm vakti, ceza kabir azabıdır; vade Bedir Savaşı, ceza o gün azılı birçok inkârcının öldürülmesidir (İbn Atıyye, IV, 69).
 
 Tefsirlerde 130. âyette beş vakit namazın kastedildiğini ispatlamaya çalışan yorumlar yer almakla beraber, –bu sûrenin indiği dönemde henüz beş vakit namaz farz kılınmadığına göre– burada asıl amacın müminleri Allah’ı tesbih etmeye yani O’nun yüceler yücesi olduğunu ve her türlü eksiklikten uzak bulunduğunu daima hatırlarında tutup her fırsatta söz ve eylemleriyle bu inancı ortaya koymaya teşvik etmek olduğu, bunun da bireyi mânevî doyuma ve iç huzura kavuşturmayı hedeflediği anlaşılmaktadır.
 
 131. âyette Resûlullah’ın şahsında müminlere yapılan uyarı, 129. Âyette işaret edilen beklentinin bir başka türünü, yani bazı müminlerin Allah’ın birliğini inkâr edenlerin ferah fahur yaşantısına özenmiş olabilecekleri hatıra getirmektedir. Bu ve benzeri birçok âyette belirtildiği üzere, dünya hayatındaki refah düzeyi ebedî mutluluğun ve hele Allah’ın hoşnutluğunun göstergesi değildir; bu hayat bir sınavdan ibarettir. Fakat yaklaşım, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmanın dünya hayatını fakru zaruret içinde geçirmeye bağlı olduğu gibi ters bir mantık işletilmesinede izin vermez; aksine âyette sadece, Allah’a ve O’nun dinine sırt çevirip kendilerini geçici dünya nimetlerinin debdebesine kaptırmış olanların bu haline aldanılmaması ve onlara özenilmemesi istenmiş, Allah’ın hoşnutluğuna uygun olarak elde edilen maddî ve mânevî imkânların ise en iyi ve sonuçları itibariyle en kalıcı olduğu belirtilmiştir. Mümin helâlinden elde ettiği dünya nimetlerinden yararlanır, başkalarına da yardım eder; yokluk ve yoksulluk halinde çökmez, ayakta kalmasını, rabbine güvenmesini ve O’nun rızâsını elde etme bilinci içinde mutlu olmasını bilir. 
 
 130 ve 131. âyetlerin içeriği ve sûrenin anlam örgüsüne sıkı biçimde bağlı olduğu dikkate alındığında bunların Medine’de indiğine dair rivayeti tereddütle karşılamak gerekir; özellikle üslûp açısından bunların Mekkî âyet özelliği taşıdığı görülmektedir (Derveze, III, 95). 
 
 133. âyette “Peki önceki sahifelerde bulunan açık kanıt onlara gelmiş değil mi?” buyurularak, Kur’an’ın önceki peygamberlere indirilenlerle aynı temel gerçekleri dile getirdiği hatırlatılmakta, aynı zamanda önceki kitaplarda Muhammed aleyhisselâmın geleceğini haber veren işaretlere ilişkin bir imada bulunulmaktadır. Eski kutsal kitaplarda Hz. Muhammed’in peygamberliğini müjdeleyen bu bilgiler İslâm kaynaklarında “beşâirü’n-nübüvve” veya kısaca “beşâir” diye anılır (bilgi ve örnek için bk. A‘râf 7/157; Esed, II, 644).
 
 134. âyette, ilâhî çağrıya uymamakta direndikleri ayan beyan görülen ve Allah’ın ezelî ilminde öyle davranacakları belli olan bir topluluktan söz edilirken dahi, “Eğer gerekli tebligat yapılmadan cezaya çarptırılmış olsalardı haklı konuma gelebilirlerdi” biçiminde bir anlatıma yer verilerek, Kur’an’da değişik şekillerde ifade edilen “bildirimde bulunmadan sorumlu tutmama” ilkesine vurgu yapılmaktadır.  
 
135. âyette sûrenin başındaki hitabın amacıyla bağlantılı olarak Resûlullah’a ve ona gönülden bağlananlara şöyle bir mesaj verildiği anlaşılmaktadır: Müminlerin âhirette bütün hakikatlerin ortaya çıkacağına inanarak beklemelerine mukabil, kendini kişisel arzularının veya çevresel etkilerin anaforuna bırakmış insanlar da onların iddialarının boşa çıkacağı gibi bir beklenti içindedirler; tebliğ görevi hakkıyla yerine getirildikten sonra onlar bu tavırlarında ısrar ediyorlarsa, dünya hayatında insana verilen seçim özgürlüğünün bir sonucu olarak bu kuruntularıyla baş başa bırakılmalıdırlar, ama bir gün gerçekleri bütün çıplaklığıyla görüp anlayacaklardır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 660-662

وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَكَانَ لِزَاماً وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَوْلَا  cezmetmeyen şart edatıdır. 

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

كَلِمَةٌ  mübteda olup lafzen merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri,  موجودة  (mevcuttur) şeklindedir. سَبَقَتْ  cümlesi  كَلِمَةٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَبَقَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.

مِنْ رَبِّكَ  car mecruru  كَلِمَةٌ ’un mahzuf  sıfatına müteallıktır.

لَ  harfi  لَوْلَا ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  كَانَ  fetha üzere mebni nakıs mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هو ’dir.  لِزَاماً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup lafzen mansubdur.

اَجَلٌ  kelimesi atıf harfi  وَ ’la  كَلِمَةٌ ’e matuftur.  مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٌ in sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. 

مُسَمًّى  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.

وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَكَانَ لِزَاماً وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ

 

Geçmiş kavimlerden ibret, tehdit ve uyarılar dikkate alınarak  وَلَوْلَا كَلِمَةٌ  cümlesi 128. ayetteki  اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ  cümlesine atfedilmiştir. (Âşûr) 

وَ  istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen ayette şart cümlesi olan  وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ  sübut ifade eden menfi isim cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  كَلِمَةٌ ’un haberi mahzuftur.

Müspet mazi fiil sıygasındaki  سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ  cümlesi,  كَلِمَةٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimi olarak ıtnâb sanatıdır.  كَلِمَةٌ  lafzındaki tenkir tazim içindir. 

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: “olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi” şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Bu ayette bir takdim-tehir vardır. Eğer Rabbinden bir söz verilmemiş ve belli bir vade olmasaydı (bunlara da azap) lazım olurdu, demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Türkçe cümle kuruluşu dolayısıyla meal de bu şekilde yapılmıştır. (Kurtubî) 

Ayette, Peygamberimize hitaben  مِنْ رَبِّكَ [Rabbinden] denilmesi, işaret ediyor ki o asırdaki müşriklerin cezalarının tehir edilmesi, Peygamberimizin (sav) şerefi hürmetinedir. Nitekim diğer bir ayette de şöyle denilmektedir:  وما كان اللّه ليعذبهم وأنت فيهم [Ey Resulüm! Sen onların arasında iken Rabbin onlara azap gönderecek değildir. (Enfal Suresi, 33)] (Ebüssuûd) 

Cevap cümlesi ise  كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ifade eden isim cümlesidir.  لَ , rabıta harfidir. 

كَانَ ’nin haberi olan  لِزَاماً ’in, bütün cinslere delalet eden masdar kalıbında gelmesi mübalağa ifade etmiştir.

Masdarlar bütün cinslere, çoğullar fertlerin toplamına delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 1, s. 231)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin ismine matuf olan  اَجَلٌ ’deki tenvin nev ve kıllet ifade eder.

مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Bu, “Eğer ahirette o azap için belirlenmiş bir zaman olmasaydı.” demektir. Buna göre ayetin manası, “Eğer bu azabın ahirete bırakılması şeklinde önceden verilmiş bir hüküm bulunmasaydı.” şeklindedir. Bu tıpkı [Ama asıl vadeleri kıyamet günüdür ve kıyamet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır.] (Kamer Suresi, 46)] ayetinde ifade edildiği gibidir. İşte geçmişte verilmiş böyle ilâhi bir hüküm olmasaydı, o zaman onların Hz. Peygamberi yalanlayıp eziyet etmelerine karşılık, onlar için ilâhi ceza hemen verilirdi. (Fahreddin er-Râzî)

Ayet-i kerimede geçen  كَلِمَةٌ سَبَقَتْ  [geçmişteki söz]  ve  وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ  [tayin edilmiş vade] ifadelerinden neyin kastedildiği açıkça zikredilmemiştir. Bu bakımdan müfessirler bu ifadeleri çeşitli şekillerde izah etmeye çalışmışlardır.

Taberi'ye göre  كَلِمَةٌ سَبَقَتْ  [geçmişteki söz] den maksat, hiç kimsenin, kendisi için takdir edilmiş eceli değiştiremeyeceğidir.  وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ [Tayin edilmiş bir süre]’den maksat ise levh-i mahfuzda herkes için takdir edilen vadedir.

Mücahid'e göre  وَاَجَلٌ مُسَمًّى [tayin edilen süre] den maksat, dünyanın var olacağı süredir. Katade'ye göre ise bu süreden maksat, kıyamettir.

İbni Kesir’e göre ise “geçmişteki söz”den maksat, Allah Teâlâ'nın hiç kimseye, uyarıcı göndermeden azap etmemesidir. “Tayin edilen süre”den maksat ise Allah Teâlâ’nın, kâfirlere azap etme zamanına kadar tayin ettiği süredir. (Taberî)

 
Tâ-Hâ Sûresi 130. Ayet

فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ فَسَبِّـحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضٰى  ...


O hâlde, onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tespih et. Gece vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da tespih et ki hoşnut olasın.

Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde namaz için şöyle buyurur;
 " Güneş doğmadan ve güneş batmadan önce namaz kılan bir kişiye cehennem ateşi uzak olacaktır. "
( Müslim, Mesâcid 212,213; Ebu Dâvud , Salat 9; Ahmed b. Hanbel , Müsned, IV, 136,261)

Riyazus Salihin, 1898 Nolu Hadis
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
 “Allah Teâlâ cennetliklere:
- Ey cennet sâkinleri! diye seslenir. Onlar da:
- Buyur Rabbimiz! Emret! Bütün hayır ve iyilikler senin elindedir, derler. Allah Teâlâ: 
- Halinizden memnun musunuz? diye sorar. Onlar:
- Nasıl razı olmayalım, Rabbimiz. Sen bize, hiç kimseye vermediğin bunca nimetler ihsan ettin, derler. Allah Teâlâ:
- Size bunlardan daha değerlisini vereyim mi? buyurur. Cennetlikler:
- Bunlardan daha değerlisi  ne olabilir, Rabbimiz! derler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:
- Üzerinize rızâmı indiriyorum; bundan sonra size hiç gazap etmeyeceğim, buyurur.”
(Buhârî, Rikak 51, Tevhîd 38; Müslim, Cennet 9. Ayrıca bk. Tirmizî, Cennet 18)

فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن سمعت ما يؤذيك (Sana eziyet veren şeyi işitirsen) şeklindedir.

اصْبِرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

مَا  müşterek ism-i mevsûl,  عَلٰى  harf-i ceriyle birlikte  اصْبِرْ  fiiline müteallıktır. İsm-i mevsûlun sılası  يَقُولُونَ dir. Îrabdan mahalli yoktur.

يَقُولُونَ  fiili  نَ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir.  سَبِّحْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

بِحَمْدِ  car mecruru  سَبِّـحْ ’deki failin mahzuf haline müteallıktır.

رَبِّكَ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بِحَمْدِ رَبِّكَ  sözündeki  بِ  harf-i ceri fail ile fiili arasındaki mülâbese içindir. (Âşûr)  

قَبْلَ  zaman zarfı,  سَبِّحْ  fiiline müteallıktır. طُلُوعِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır.  الشَّمْسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

قَبْلَ غُرُوبِهَا  cümlesi atıf harfi وَ la makabline matuftur.

سَبِّحْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  سبح ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ فَسَبِّـحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضٰى

 

وَ  atıf harfidir.  مِنْ اٰنَٓائِ  car mecruru  سَبِّـحْ  fiiline müteallıktır.  الَّيْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

فَ  zaid harftir. Atıf olması da caizdir.  سَبِّـحْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

اَطْرَافَ  kelimesi atıf harfi  وَ la makabline matuftur. النَّهَارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.  كَ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  تَرْضٰى  fiili,  لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ 

 

فَ , takdiri  إن سمعت ما يؤذيك (Sana eziyet veren şeyi işitirsen) olan mahzuf şartın cevabının başına gelmiş rabıta harfidir.

Şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre mahzufla birlikte cümle, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cevap cümlesi olan  فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlu,  عَلٰى  harfiyle birlikte  اصْبِرْ  fiiline  mütealliktir. Sılası olan  يَقُولُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, tecessüm ve teceddüt ifade eder.

Aynı üsluptaki  وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. İki cümle arasında lafzen ve manen ittifak vardır.

بِحَمْدِ رَبِّكَ  izafetinde Rabb ismine muzâfun ileyh olması,  كَ  zamirinin ait olduğu  Hz. Peygambere, yine Rabb ismine muzâf olması  حَمْدِ ’ye tazim kazandırmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rabb isminde tecrîd sanatı vardır. 

بِحَمْدِ - سَبِّحْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

طُلُوعِ  - غُرُوبِهَا  kelimeler arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.  قَبْلَ  ve  سَبِّـحْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Cenab-ı Hak, sabrın hemen peşi sıra tesbihi emretmiştir. Çünkü Allah'ı zikretmek teselli ve rahatlık sağlar. Zira müminin Allah'a kavuşmaktan başka rahatı yoktur. (Fahreddin er-Râzî)


وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ فَسَبِّـحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ

 


وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ فَسَبِّـحْ  cümlesi vav’la …فَاصْبِرْ عَلٰى  cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede car mecrur  مِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ , ihtimam için amili olan  فَسَبِّـحْ fiiline takdim edilmiştir. Fiiile dahil olan  فَ , tekid ifade eden zaid hartir.

Zaman zarfı  اَطْرَافَ النَّهَارِ , tezâyüf nedeniyle  مِنْ اٰنَٓائِ ’nin mahalline matuftur.

الَّيْلِ - النَّهَارِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Arapça söz dizimine göre cümlede önce amil sonra mamul yer alır. Ancak bu ayette mamul olan  وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ ; (gecenin bir kısım saatlerinde) ifadesi, amili olan  فَسَبِّـحْ (tesbih et) fiilinden önce zikredilmiştir. Burada mamulün amiline takdîm edilmesinin hikmetini Beyzâvî şöyle açıklar: “Gece vaktinin ‘’Tesbih et!’’ emrinden önce zikredilmesi, faziletinin çokluğuna işaret etmektedir. Çünkü kalp o vakitte daha toplu, nefis de rahata daha meyillidir. O nedenle geceleyin yapılan ibadet daha meşakkatlidir. Allah Teâlâ’nın [“Şüphesiz gece ibadetinin etkisi daha fazla, (bu ibadetteki) sözler (Kur’an ve dua okuyuşlar) ise daha düzgün ve açıktır.”] (Müzzemmil Suresi, 6) sözü de buna delildir.  (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Buradaki النَّهَارِ (gündüz) cins için kullanılmıştır. Her bir günün bir tarafı vardır. Burada çoğul getiriliş sebebi, bu tarafın her bir günde tekrar edilmesinden ötürüdür. (Kurtubî)


لَعَلَّكَ تَرْضٰى

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılan  اِنّ۪ٓ ’nin kardeşlerinden olan terecci harfi  لَعَلَّ ’nin dahil olduğu ayet, gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تَرْضٰى , müspet muzari fiil sıygasında gelmiştir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde  لَعَلَّ  ‘için’ manasına geldiğinden; cümle, vaz edildiği anlamın dışında mana kazanması dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir. Yani ‘ümitvar olma’ manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrûb: ‘’ لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır’’, demiştir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)

لعل  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad takvalı olmaya teşviktir. Kur'an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri ’muhakkak ki’ anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 58)

Hak Teâlâ’nın, [Ta ki rızayı ilâhiye eresin] ifadesi tıpkı büyük bir padişahın, “Ey falanca, hizmetimle meşgul ol. Belki bundan, istifade edersin.” demesi gibidir. Hak Teâlâ’nın bu ifadesi, [Rabbin sana (bol bol) verecek ve böylece sen hoşnut olacaksın. (Duha Suresi, 5)] ayetiyle [Ümit edebilirsin, Rabbin seni bir makam-ı mahmûda gönderecektir.] (İsra Suresi, 79) ayetlerine bir işaret olmuş olur. Böylece sen, elde ettiğin sevaba razı olur, hoşnut olursun… ifadesini Kisaî ve Asım,  تَ 'nın dammesiyle  تُرْضٰى  şeklinde okumuşlardır ki mana değişmez. Çünkü Allah Teâlâ onu memnun etti mi Peygamber O'ndan razı olmuş; O razı olunca da Allah'ı hoşnut etmiş olur. (Fahreddin er-Râzî)  

117. ayet  تَشْقٰى  ve 118. ayetteki  تَعْرٰىۙ  ve 130. ayetin  تَرْضٰى  şeklindeki son kelimelerinde akıcı, güzel bir seci vardır. (Safvetü’t Tefasir)
Tâ-Hâ Sûresi 131. Ayet

وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۜ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَاَبْقٰى  ...


Onlardan bazı kesimlere, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözünü dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

Zehera زهر : Bu kelimedeki asıl mana bir şeyde bulunan parlaklıktaki tekemmüldür. O şey maddi ya da manevi olabilir. Bu onun cinsinin gerektirdiği şekilde güzellik, duruluk, ziya, nur, renk, süs, tazelik ve yumuşaklık şeklinde tezahür edebilir. (Tahqiq)

Kuran’ı Kerim’de isim olarak sadece bu ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Zehra, Zühre Yıldızı ve zührevi (hastalıklar)dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۜ 

 

Fiil cümlesidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَمُدَّنّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

عَيْنَيْكَ  mef’ûlun bih olup müsenna olduğu için nasb alameti olan ى  ile mansubdur. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûl  اِلٰى  harf-i ceriyle birlikte  تَمُدَّنَّ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  مَتَّعْنَا بِه۪ٓ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

مَتَّعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  بِه۪ٓ  car mecruru  مَتَّعْنَا  fiiline müteallıktır.  

اَزْوَاجاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  اَزْوَاجاً ’in mahzuf sıfatına müteallıktır.

زَهْرَةَ  kelimesi   بِه۪ٓ deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur. الْحَيٰوةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

لِ  harfi,  نَفْتِنَهُمْ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle birlikte  مَتَّعْنَا  fiiline mütealliktir.

نَفْتِنَهُمْ  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  ف۪يهِ  car mecruru  نَفْتِنَهُمْ  fiiline mütealliktir.   

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan  حَتّٰٓى ’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ’den sonra, 3) Lam-ı cuhûddan sonra, 4) Lam-ı ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada harf-i cerden sonra geldiği için gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَتَّعْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  متع ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَاَبْقٰى

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  رِزْقُ  mübteda olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  رَبِّكَ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

خَيْرٌ  haber olup lafzen merfûdur.  اَبْقٰى  kelimesi atıf harfi  وَ la  خَيْرٌ e matuftur.  اَبْقٰى  mukadder damme ile merfûdur.  خَيْرٌ  -  اَبْقٰى  kelimeleri ism-i tafdil kalıbındandır.

İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. İsm-i tafdilin geliş şekilleri:

1. ال ’sız  مِنْ ’li gelir.  مِنْ  hazf edilebilir. Karşılaştırma içindir. “Daha” manası verir. Müfred müzekker olmalıdır.

2. ال ’lı gelir. “En” manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Mutabakat 

olmalıdır (yani bir önceki kelimeye uymalıdır).

3. Marifeye muzâf olur. “En” manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Mutabakat olabilir (yani bir önceki kelimeye uymalıdır) veya müfred müzekker olabilir.

4. Nekreye muzâf olur. “En” manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Müfred müzekker olmalıdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۜ 

 

Atıf harfi  وَ ’la önceki ayete atfedilmiş olan bu ayet, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

Şeddeli nunla tekid edilmiş  لَا تَمُدَّنَّ  fiili, muzari siygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harfi-cer  اِلٰى  ile birlikte  تَمُدَّنَّ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  مَتَّعْنَا بِه۪ٓ , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107) 

تَمُدَّنَّ ’ye müteallık olan car mecrur  بِه۪ٓ ’deki  بِ , sebebiyet içindir.

Mef’ûl olan  اَزْوَاجاً ’deki tenvin kesret ve nev ifade eder.

الدُّنْيَا , muzâfun ileyh konumundaki  الْحَيٰوةِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sebep bildiren masdar ve cer harfi  لِ nin gizli  أنْ le masdar yaptığı  لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde olup  لِ  harfiyle birlikte  مَتَّعْنَا  fiiline müteallıktır.

زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  (Dünya hayatının süsü) terkibinde teşbîh-i temsîlî vardır. Yüce Allah çiçeği dünya nimetlerine misal verdi. Çünkü çiçeğin görünüşü güzeldir fakat bir müddet sonra kurur ve dağılır gider. Dünya ni­meti de böyledir. (Safvetü’t Tefasir)

Car mecrur  ف۪يهِۜ ’deki  هِۜ  zamiri, ism-i mevsûlle ifade edilen Allah’ın verdiği dünya nimetlerine aittir. Bu ibaredeki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır.  ف۪ٓي  hakiki manasında kullanılmamıştır. Bilindiği gibi bu harfte zarfiyet manası vardır. Fakat zarfa benzetilmiş olan dünya nimetlerinin, zarfiyet özelliği yoktur. Dünya nimetleriyle, bunlardan faydalanan insanın ilişkisi, zarfla mazruf arasındaki mutlak irtibata benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinin tahakkukudur.

Harflerde istiare kurulurken harfe değil, müteallakına itibar edilir. Müteallak müştak olduğu için de istiare; tebeiyye olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)


 وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَاَبْقٰى

 

Cümle müstenefe olarak fasılla gelmiş, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyh olan  رِزْقُ رَبِّكَ , veciz ifade yollarından olan izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

رِزْقُ رَبِّكَ  izafetinde, Rabb ismine muzâfun ileyh olması sebebiyle  كَ  zamirinin ait olduğu  Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. Yine Rabb ismine muzâf olması,  رِزْقُ  için tazim ifade etmiştir. (Âşûr)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اَبْقٰى , haber olan  خَيْرٌ ’e tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir. Müsned konumundaki bu kelimeler, ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Ayrıca aralarında mürâât-ı sanatı vardır.

مَتَّعْنَا - رَبِّكَ  kelimeleri arasında mütekelimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

رِزْقُ - مَتَّعْنَا  kelimeleri arasında mürâât-ı sanatı vardır.

Göz uzatmak, gözünü dikmek ibaresinde istiare vardır. Dünya nimetlerine rağbet etmek anlamındadır. Müsteâr ‘‘gözü dikmek”tir, hissîdir. Müstearun leh “dünyayla meşgûl olmak ve rağbet etmek”tir, aklîdir. Câmi’, her ikisindeki nefis memnuniyetidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Tâ-Hâ Sûresi 132. Ayet

وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقاًۜ نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى  ...


Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınmanındır.

Riyazus Salihin, 303 Nolu Hadis
Amr İbni Şuayb babası Şuayb’dan, o da dedesi Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anh’den Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etti:
“Çocuklarınıza yedi yaşındayken namaz kılmalarını söyleyiniz. On yaşına bastıkları hâlde kılmazlarsa kendilerini cezalandırınız yataklarını da ayırınız.” 
 (Ebû Dâvûd, Salât 26)

Riyazus Salihin, 285 Nolu Hadis
İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:
“Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Âmir memurlarının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idâre ettiklerinizden sorumlusunuz.”  
(Buhârî, Cum`a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâre 1, 13; Tirmizî, Cihâd 27)

Resulullah (sav) bir Kutsi hadisinde, Yüce Allah’ın, “ Ey Âdemoğlu! Her durumda kendini bana ibadete ver ki, gönlünü zenginlikle doldurup ihtiyaçlarını da gidereyim. Böyle yapmazsan kurtarmaz.  ellerini meşguliyetle doldururum, ihtiyaçlarını da gidermem.”     
(Tirmizi, Sıfatu’l-kiyame, 30.)

وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  أْمُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir.

اَهْلَكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur, كَ muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  بِالصَّلٰوةِ  car mecruru  أْمُرْ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  اصْطَبِرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir.   عَلَيْهَا  car mecruru  اصْطَبِرْ  fiiline mütealliktir.

اصْطَبِرْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  نبذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

İftial babının fael fiili  ص ض ط ظ  olursa iftial babının  ت  si  ط  harfine çevrilir.

b)  İftial babının fael fiili  د ذ ز  olursa iftial babının  ت  si  د  harfine çevrilir.

c)  İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir.

İftial babı fiile şu manaları kazandırabilir:

1) Mutavaat, 2) İstek, 3) Gayret ve devamlılık, 4) Tadiye, 5) Edinmek ve tedarik etmek, 6) Müşareket, 7) Seçmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  نَسْـَٔلُكَ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

رِزْقاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 


نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  نَرْزُقُكَ  fiili, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

نَرْزُقُكَ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir.  الْعَاقِبَةُ  mübteda olup lafzen merfûdur. لِلتَّقْوٰى  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine müteallıktır. Muzâf mahzuftur. Takdiri;  لذوي التقوى (takva sahipleri için) şeklindedir.

وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ 

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki …وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İlk cümle  وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üsluptaki  وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. İki cümle arasında lafzen ve manen ittifak vardır.

اصْطَبِرْ  fiili, اِفْتِعال  babındadır. اِفْتِعال  babı, fiile mutavaat, ittihaz, müşareket, izhar, ihtiyar, talep ve çaba göstermek manaları katar.


 لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقاًۜ 

 

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İki mef’ûle müteaddi olan  نَسْـَٔلُكَ  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  رِزْقاًۜ daki tenvin, kıllet ve nev ifade eder. Nefy siyakında nekre, umum ve sumûla işarettir.

Ayetteki, senden rızık istemiyoruz ifadesi, “Senden ne kendin, ne de ailen için rızık istiyoruz. Aksine seni de ehlini de biz rızıklandırıyoruz. Binaenaleyh gönlünü ahiret işlerine ver.” demektir. İnsanların, “Allah'ın işinde olanların Allah da işinde olur.” şeklindeki sözleri de bu manadadır. Bu: “Biz sana namazı emredince bu emir, biz senin namazından istifade edelim diye değildir.” demektir. Abdullah b.Selâm (ra) şöyle der: “Hz. Peygamber (sav) ailesinin başına bir darlık ve sıkıntı geldiğinde, onlara namaz kılmalarını emreder ve bu ayeti okurdu.” (Fahreddin er-Râzî)


نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ

 

Cümle ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatıdır. 

Cümle, isim cümlesi formunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânîİlmi)

رِزْقاًۜ - نَرْزُقُكَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 


  وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى

 

وَ , istînâfiyyedir.  وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  لِلتَّقْوٰى , mahzuf habere mütealliktir.

الْعَاقِبَةُ ’nun, takva sahibine isnad edilmesi gerekirken  لِلتَّقْوٰى ’ya isnad edilmesi, mecazî isnaddır.

Bu kelam, her şeyin temelinin takva olduğuna dikkat çekmektedir. (Ebüssuûd)

 
Tâ-Hâ Sûresi 133. Ayet

وَقَالُوا لَوْلَا يَأْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ اَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى  ...


İnanmayanlar, “Doğru söylediğine dair bize Rabbinden açık bir delil (bir mucize) getirse ya!” dediler. Önceki kitaplarda olanların apaçık delili (olan Kur’an) onlara gelmedi mi?

Sahafe صحف :  صَحِيفَة yayılıp uzatılmış şeydir. Üzerine yazı yazılan şeye de صَحِيفَة denir. Çoğulu صَحائِف ve صُحُف şekillerinde gelir. مُصْحَف yazılı sayfaları içine alarak toplayan kitaptır.(Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de iki isim formunda 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sayfa, sahaf ve mushaftır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَقَالُوا لَوْلَا يَأْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.

Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

و : Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli,  لَوْلَٓا dır. لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا yani “Değil mi?” manasındadır.

يَأْت۪ينَا  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

بِاٰيَةٍ  car mecruru  يَأْت۪ينَا  fiiline müteallıktır. مِنْ رَبِّه۪  car mecruru  بِاٰيَةٍ  ‘in mahzuf sıfatına müteallıktır. Muttasıl zamir   ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.     


  اَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى

 

Hemze istifham harfi,  وَ  istînâfiyyedir.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. تَأْتِهِمْ  

تَأْتِهِمْ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

بَيِّنَةُ  fail olup lafzen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فِي الصُّحُفِ  car mecruru mahzuf sılaya müteallıktır.  الْاُو۫لٰى  kelimesi  الصُّحُفِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

وَقَالُوا لَوْلَا يَأْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْلَا يَأْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlenin başındaki  لَوْلَٓا  tahdid (teşvik) harfidir. Tevbih manasına gelmiştir. Burada tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.

لَوْلَا, bu ayette “Değil miydi?” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Ama bunun peşinden isim geldiğinde, bu manaya gelmez. (Fahreddin er-Râzî)

بِاٰيَةٍ ’daki tenvin kesret ve nev ifade eder.

لَوْلَا ..meli/malı, değil mi manasında tahdîd ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve tendim (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdîd kelime olarak “teşvik” anlamına gelse de terim olarak “Bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.” Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi))

أْت۪ي  fiili ‘geldi’ anlamındadır.  بِ  harf-i ceriyle kullanıldığında ‘getirdi’ manasına gelir. Bu  tazmin sanatıdır.

İnkârcıların Peygambere (sav) ait zamiri Rabb lafzına izafe etmeleri Peygamberimizi tahkir amaçlıdır.


 اَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى

 

Hemze inkarî istifham,  وَ  atıf harfidir. Cümle takdiri  ألم تأتهم سائر الآيات وتأتهم بيّنة  (Diğer ayetler onlara apaçık birer delil olarak gelmedi mi?) olan mukadder istînâfa matuftur.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz ve azarlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Kur'an-ı Kerim’de istifham edatlarının asli manalarını terk edip mecazi anlam kazandıkları sıklıkla görülür. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

بَيِّنَةُ ’nun muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur.   فِي الصُّحُفِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

الْاُو۫لٰى  kelimesi  الصُّحُفِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

يَأْت۪ينَا - تَأْتِهِمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla sahifeler, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الصُّحُفِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Sahifelerdekilerle irtibatın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Allah Teâlâ bu kelamıyla onların o çirkin sözlerini red ve tekzip etmektedir. Onlar, o sözlerinin altında Kur’an-ı Kerim’in gelmesiyle, mucizenin geldiğini inkâr etmek niyetini taşıyorlardı. Halbuki Kur’an bütün mucizelerin anası, başı, en büyüğü ve en sürekli olanıdır. Zira mucizenin hakikati, peygamberliği iddia eden zatın hangi hususlarda olursa olsun, bazı harikulade özelliklerinin bulunmasıdır. (Ebüssuûd) 

 
Tâ-Hâ Sûresi 134. Ayet

وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى  ...


Eğer biz onları o Kur’an’dan önce bir azap ile helâk etseydik mutlaka, “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber gönderseydin de alçalıp rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık” derlerdi.

وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى

 

وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. Cümleye muzâf olur.  اَهْلَكْنَاهُمْ  şart fiili olup sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِعَذَابٍ  car mecruru  اَهْلَكْنَاهُمْ  fiiline mütealliktir.

مِنْ قَبْلِه۪  car mecruru   اَهْلَكْنَاهُمْ  fiiline mütealliktir.  Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavl cümlesi   رَبَّنَا ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ , muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Nidanın cevabı  لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ ’dir.  لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “Değil mi?” manasındadır.

اَرْسَلْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. 

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اِلَيْنَا   car mecruru  اَرْسَلْتَ  fiiline mütealliktir.  رَسُولاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.    

فَ , sebebiyyedir. Muzari fiili gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren harftir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefiy, talep bulunması gerekir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, makablindeki tahdidden anlaşılan masdar manasına matuf olup mahallen merfûdur. Takdiri, ليكن إرسال منك فاتّباع لآياتك منّا (Senden gönderilsin, bizden ayetlerine uy) şeklindedir.

نَتَّبِعَ  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur.

اٰيَاتِكَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır.Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

مِنْ قَبْلِ  car mecruru نَتَّبِعَ  fiiline müteallıktır.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  قَبْلِ ’nin muzâfun ileyhi olarak mahallaen mecrurdur.

نَذِلَّ  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur.

نَخْزٰى  fiili, atıf harfi وَ ’la  نَذِلَّ  fiiline matuftur.  نَخْزٰى  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur.

اَهْلَكْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi  هلك ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

نَتَّبِعَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى

 

وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪  [Eğer gerçekten biz onları bundan önce bir azapla helak etseydik.]  Hz. Muhammed'den (sav) önce yahut beyyineden (mucizeden) önce demektir. O zaman zamirin müzekker olması burhan manasına olduğu içindir ya da ondan Kur'an murad edildiği içindir. (Beyzâvî) 

وَ  istînâf,  لَوْ  şart harfidir.

Nahivciler  لَوْ  edatını, şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır, diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle: şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını ifade eder. (Abdullah Hacibekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler Doktora Tezi)

Ayetin ilk cümlesi şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi tekid ve masdar harfi  اَنَّ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Faide-i haber inkârî kelam olan  اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪  cümlesi, masdar teviliyle takdiri  ثبت  (Sabit oldu) olan mahzuf fiilin faili konumundadır. 

اَنَّ ’nin haberi olan  اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadir Suresi, 1)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِعَذَابٍ ’deki tenvin, nev ve kesret ifade eder. Azabın, tahayyül edilemeyecek evsafta olduğuna işaret eder.

Şartın cevabı,  لَ  karinesiyle gelen  لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً  cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli ...رَبَّنَا , nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

رَبَّـنَا  izafeti mütekellimin Allah’ın Rububiyet sıfatına sığınma isteğine, nida harfinin hazfi mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Nidanın cevabı olan  لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً  cümlesi, tahdid harfi  لَوْلَٓا ’nın dahil olduğu cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Fâ-i sebebiyyenin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar teviliyle, makablindeki tahdidden anlaşılan masdar manasına matuftur. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  نَذِلَّ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel,  فَنَتَّبِعَ  fiiline müteallık olan zaman zarfı  قَبْلِ ’nin muzâfun ileyhidir

Aynı üslupta gelen  نَخْزٰى  cümlesi, نَذِلَّ  cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

لَوْلاَ  “meli/malı, değil mi, ...olsaydı ya” manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak “teşvik” anlamına gelse de terim olarak “Bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.” Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

اَرْسَلْتَ - رَسُولاً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları  vardır.

بِعَذَابٍ - نَذِلَّ - نَخْزٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, لَوْ  ve  مِنْ قَبْلِ  kelimelerinin tekrarında ise reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Tâ-Hâ Sûresi 135. Ayet

قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى  ...


Ey Muhammed, de ki: “Herkes beklemektedir, siz de bekleyin. Yakında kimin düz yolun sahipleri olduğunu, kimin doğru yolu bulduğunu bileceksiniz!”

قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir.

Mekulü’l-kavl cümlesi  كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi  olarak mahallen mansubdur.

كُلٌّ  mübteda olup lafzen merfûdur. مُتَرَبِّصٌ  haber olup lafzen merfûdur.

فَ  sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir.

تَرَبَّصُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

تَرَبَّصُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.  تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  ربص ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

مُتَرَبِّصٌ  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan  تَفَعَّلَ  babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى

 

Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir.  سَتَعْلَمُونَ  fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir.

تَعْلَمُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَصْحَابُ  mahzuf mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur. Takdiri, هم (onlar) şeklindedir.

الصِّرَاطِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  السَّوِيِّ  kelimesi  الصِّرَاطِ  kelimesinin sıfatıdır.

مَن  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi  وَ ’la birinci ism-i mevsûle matuf olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اهْتَدٰى ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.

اهْتَدٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو dir.

اهْتَدٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi  هدى ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli, sübut ifade eden isim cümlesi formunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mübteda olan  كُلٌّ , umuma delalet etmek üzere nekre gelmiştir. كلّ واحد (Her biri) manasındadır. Kelimedeki tenvin muzâfun ileyhten ivazdır.

فَتَرَبَّصُواۚ  cümlesine dahil olan  ف , sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen, vaz edildiği emir anlamından çıkarak tehdit manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

مُتَرَبِّصٌ - فَتَرَبَّصُواۚ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

فَتَرَبَّصُواۚ  [Bekleyin] emri tehdit ve korkutma ifade eder. (Safvetü’t Tefasir) 


فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى

 

فَ , ta’liliyedir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Cümleye dahil olan istikbal harfi  سَ , tekid ifade eder.

فَسَتَعْلَمُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası  اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ , sübut ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هم olan müsnedün ileyh, mahzuftur. Az sözle çok anlam ifade eden izafet formunda gelen  اَصْحَابُ الصِّرَاطِ , müsneddir.

السَّوِيِّ , muzâfun ileyh olan  الصِّرَاطِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

İkinci ism-i mevsûl, önceki mevsûle tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir. Sılası  اهْتَدٰى , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki  مَنْ ’lerin istifham ismi olarak mübteda olduğu da söylenmiştir. 

Surenin bu son ayeti hüshü’l-inteha sanatının güzel bir örneğidir.

Ayrıca surenin genelinde olduğu gibi son sayfadaki ayetlerin fasılaları da dikkate şayandır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, uzun seci sanatının en güzel örneklerindendir.

Bir çok surede olduğu gibi bu surenin de ayet sonlarındaki fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Bu özellik Kur’an’ı dinleyen kişide derin bir tesir bırakır. Ayet sonlarındaki fasılaların yanı sıra Kur'an'ın genelindeki bedî’ sanatların bir çoğunun özelliklerini Tâ-Hâ sûresi, bünyesinde barındırmaktadır.

Hz. Ömer’in İslamiyet’i kabul edişiyle ilgili meşhur rivayette Ömer'in, kız kardeşi ve eniştesinin evine baskın yaptığında işittiği ve çok etkilendiği ayetlerin, Tâ-Hâ Suresinin ayetleri olduğu söylenir. (Selim Güzel Yük. Lis. Tez.)

 
Günün Mesajı
Dünya âhiret için bir tarladır. Bu sebeple dünyadaki araçları yüce Allah'ın rızasını elde etmek, ahirette cennete kavuşmak için kullanmalıyız.
Kâfirler dünyada şaşkınlık, huzursuzluk, sıkıntı, darlık ve korku ve endişe içinde yaşarlar, arzu ve tamahlarının arkasından koşup dururlar. Müminler ise huzur, hoşnutluk, emniyet, güven ve Allah ile aziz olarak yaşarlar.
Beş vakit namazı kılmaya, onları vakitlerinde eda etmeye oldukça gayret göstermek önemlidir, sabah namazının da ehemmiyeti büyüktür. Gece namazı ile çokça tesbih getirmek yüce Allah'ı her zaman çokça zikretmek de önemlidir.
Allah'ın verdiği kısmete razı olmalı, başkalarının elinde bulunan dünya metaına ve ziynetine göz dikmemelidir.
Sayfadan Gönüle Düşenler
İnsan, küçük yaşlardan itibaren dünya üzerindeki geleceğine hazırlanır. Daha iyi bir okul ya da iş için çalışır. Evleneceği zaman, şatafatlı bir düğünün hayalini kurar. Şu an yaşadığı hayatın, bir üst kademesine çıkmayı hedeflemektedir. Helalince istesin ve çabalasın. Rızkı veren Allah! Kul, sözel ve fiziksel olarak dualarına devam etsin. Yeter ki, asıl neyin önemli olduğunun bilincinde olsun.

Zira, insanın geleceğe yönelik hazırlıkları, çoğu zaman, işin sadece maddi yönünü kapsamaktadır. Okul bir gün biter, anlar ki, kendi kendini geliştirmek zorundadır. İstediği işe de girmiştir fakat zamanla işteki mutsuzluğu artar. Belki de, yaptığı işin topluma faydasından ya da neyi neden yaptığından habersizdir. Evlenir lakin evliliğin nişan, kına ve düğün günlerinden ibaret olmadığını ve eşiyle olan iletişimine katkı sağlamadığını idrak eder. Dünyadaki gelecek algısı, o kadar para odaklıdır ki; yaşanan bir çok şeyin içindeki mutluluğa çok uzun süre tutunamaz. Parasını harcadığı dünyalıkların, ellerinden ve anılarından çekip gittiğine şahit olur. 

Bunların üstüne, bazen dünya hazırlığına fazlasıyla dalan insan, asıl hazırlanması gereken yer için yeterince ya da hiç hazırlanmaz. Ömrünün aşağı yukarı ne kadar olabileceğini tahmin eden insan, sanki sonsuza kadar kalacakmış ya da keyfini sürecekmiş gibi dünyaya harcadığı enerjiyi, ahireti için harcamaya üşenir. Halbuki, insanın ellerinden uçup gitmeyecek olan; ebedi hayatını inşa etmek umuduyla Allah rızası için dünyada yaptığı her şeydir.

Ey Allahım! Dirildiğim gün, halimin unutulanların hallerine benzemesinden koru. Beni; Seni övgüyle tesbih edenlerden; namazını aksatmadan kılanlardan; ailesine namazı hatırlatanlardan; bana hatırlatıldığında ise nefsiyle (öfke vb. ile) değil de, kalbiyle (şükür vb. ile) tepki verenlerden; ebedi hayatına hazırlananlardan ve günahlardan sakınanlardan olduğu için mutlu geleceğine kavuşanlardan eyle.

Dosdoğru yolda yürüyenlerin ve hidayete erenlerin kimler olduğunun anlaşılacağı gün; dosdoğru yolda yürümüşler ve hidayete ermişlerle beraber olmak duasıyla.

Amin.
 

***

Acele et!’ diye bağıran bir parça vardır. Henüz gerçekleşmemiş, belki de hiç olmayacak veya daha tamamlanmamış dünyalık meseleler için önlemler almaya çalışır. Bunun gerekli olduğu zamanların dışında, genellikle nefsin huzursuzluğundan ortaya çıktığı için bu kontrolü sağlama duygusu anlamsızdır. Zira elle tutulur gerçeklerin yokluğundan dolayı insan, ne yapacağını bilememe haline bürünür. Bazen bunun sonucunda yanlış kararlar alır ve nefsinden doğan aceleyle hareket ettiği için ‘keşke pişmanlık’larıyla sarmalanır.

Basit bir benzetmeyle bir müslümanın hayatı biraz satranç oyununa benzer. Kurallarını öğrenir ve düşünmeye zaman ayırır. Yakın gelecek yani ileride yapılacak hamleler hesaplanır ama asıl önemli olan şu anda atılması gereken adımın doğru olmasıdır. Aceleyle veya dalgınlıkla yanlış hamle yapılırsa eğer, sonraki adımların doğruluk ihtimali de azalır ya da ortadan kalkar. Oyunun kişinin lehine sonuçlanması zorlaşır. Bu demektir ki bir müslüman sadece düşünen bir varlık değildir. Kararlarını düşünerek alan ve adımlarını da bilinçli atandır. Daha doğru bir ifadeyle; belli bir hedef doğrultusunda yani İslam bayrağının gölgesinde Allah rızası için düşünendir.

Acele ederek ya da bekleyerek kararlarını uygulamaya dökerken; amacı tek başına oyunu (dünyayı) kazanmak değildir. Tabi ki onu elde etmenin keyfi ve şükrü ayrıdır ama asıl amacı kalbinin arzuladığı rabbi olan Allah’a kavuşmaktır. O’nun emirlerinden uzaklaşarak ya da dini hayatından tavizler vererek; sonraki hamlelerinde elindeki taşları kaybetme (kalbindeki imanın zedelenme) riskinden Allah’a sığınır. Attığı adımların hiçbirinde yalnız olmadığını bilir ve bu yüzden her hamlesini Allah’ın rızasına uygun şekilde atmaya çalışır.

Ey Allahım! Bizi nefsimizden veya kalbimizden doğan isteklerin kaynağını ayırt edenlerden; ayırt ettikten sonra da doğru karara varanlardan eyle. Acele etmemiz veya beklememiz gereken anları doğru değerlendirmemiz ve doğru şekilde hareket etmemiz için yardımcımız ve yol göstericimiz ol. Gecikmenin, ıskalamanın ve vaktinden önce davranmanın sonucunda kaybetmenin eleminden muhafaza buyur. Kullarını dünya ve ahiret nimetleriyle sevindirensin. Bizi iki cihanda da nice hayırlarla afiyet ile sevindirdiğin ve iyilik verdiğin salih kullarından eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji