24 Ocak 2023
Enbiyâ Sûresi 11-24 (322. Sayfa)
Enbiyâ Sûresi 11. Ayet

وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ  ...


Biz zulmetmekte olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka başka toplumlar meydana getirdik.

وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ

 

Cümle istînâfiyye cümlesine veya kasemin cevap cümlesine matuftur.

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  كَمْ  haberiyye olup mukaddem mef’ûlu bih olarak mahallen mansubdur. 

قَصَمْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ قَرْيَةٍ  car mecruru  كَمْ ’in temyizidir.  كَانَتْ ظَالِمَةً  cümlesi,  قَرْيَةٍ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَتْ  nakıs, mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alameter. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  كَانَتْ nin ismi, müstetir olup takdiri  هى ’dir.  ظَالِمَةً  kelimesi  كَانَتْ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

اَنْشَأْنَا  fiili atıf harfi  وَ ’la  قَصَمْنَا ’ya matuftur.  اَنْشَأْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

بَعْدَهَا  zaman zarfı,  اَنْشَأْنَا  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

قَوْماً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اٰخَر۪ينَ  kelimesi  قَوْماً ’nin sıfatı olup cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَنْشَأْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نشأ ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اٰخَر۪ينَ  kelimesi sülasi mücerredi  أخر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ

 

وَ  atıf veya istînâfiyye içindir.  قَصَمْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlü olan  كَمْ ; istifham edatı haberiyyedir. Çokluktan kinayedir.  مِنْ قَرْيَةٍ, temyizidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَتْ ظَالِمَةً  cümlesi,  قَرْيَةٍ  için sıfatıdır.  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır.

Kem-i haberiyye, inşânın (istifhamın) dışında, haber cümlelerinde kullanılır. Bu kullanımda, nicelik ve çokluk manası verir ve ona haberiyye adı verilir. Kur’an’da bu manayla kullanıldığı yerler genellikle iftihar makamlarıdır. Kem-i haberiyye ile muhataptan cevap talep edilmez. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)

قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ  ifadesinde istiâre vardır.  قَصَمْ ’ın gerçek anlamı ‘sert bir şeyi kırmak’tır. Burada kelime, istiare yoluyla, (eski beldelerin) beldelerin halklarından olup da yaptıkları direklerden daha sağlam diktikleri sütunlardan daha dayanıklı olan  zalim ve zorbaların helak edilişlerini anlatmak için kullanılmıştır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

قصم  kırıp geçirmenin en şiddetlisi olup, organların eklem yerlerini birbirinden koparıp ayıran bir kırıştır. Bu anlam  فصم  kelimesinde yoktur. (Keşşâf)

وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ [Haddi aşanları da helak ettik] cümlesinde mücmel olarak anlatılan hususa bir çeşit açıklama ve helaklerinin keyfiyet ve sebebi için bir beyandır. Ayrıca bu kelam, helak edilenlerin çokluğuna da dikkat çekmektedir. Bu kelamda قَصَمْنَا  “Kırıp geçirme” ifadesinin kullanılması, Allah'ın onlara olan gazap ve kızgınlığının ne kadar şiddetli olduğuna açıkça delalet etmektedir. (Ebüssuûd)

قَرْيَةٍ ’deki tenvin kesret ifade eder.

قَرْيَةٍ  kelimesiyle mahal zikredilmiş, o mahalde yaşayanlar kastedilmiştir. Bazı alimler bu tip kullanımları mekâna isnad kabilinden mecaz-ı aklî saymışlardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

مِنْ قَرْيَةٍ deki  مِنْ  harfi, cinsi beyan için olup temyiz manasındadır. Burada  كَمْ deki kapalılığı açıklar. (Âşûr)

كَان ’nin haberi olan  ظَالِمَةً, ism-i fail kalıbında gelmiştir.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fâil, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

وَ ’la …وَكَمْ قَصَمْنَا  cümlesine atfedilen  وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette fiiller azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir. Mazi sıygada gelen fiiller,  olayların geçmiş zamanda vuku bulmuş olduğunu ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ  cümlesi,  وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ  cümlesi ile  فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا  cümlesi arasında mu’tarızadır.(Âşûr)
Enbiyâ Sûresi 12. Ayet

فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ  ...


Onlar azabımızı hissedince, hemen oradan süratle kaçıyorlardı.

Rakeda ركض : رَكْضٌ bacakla ya da ayakla vurmaktır. Bu kelime yaya olan birine nisbet edildiğinde yeri ayakla basıp çiğnemek anlamına gelir. Biniciye nisbet edilerek kullanıldığında ise bineği koşturmak kastedilir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil formunda 3 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli işari olarak rakettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. 

اَحَسُّوا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَحَسُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. 

بَأْسَنَٓا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِذَا  mufacee harfidir.  اِذَا  isim cümlesinin önüne geldiğinde ‘birdenbire, ansızın’ manasında mufacee harfi olur. 

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

مِنْهَا  car mecruru  يَرْكُضُونَ  fiiline müteallıktır.  

يَرْكُضُونَ  fiili mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  يَرْكُضُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَحَسُّوا  fiili  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حسس ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ

 

Atıf harfi  فَ  ile öncesine atfedilen ayete dahil olan  لَمَّٓا, zaman zarfıdır. Zımni olarak şart manası taşır. Müteallakı cevap cümlesidir.

لَمَّٓا ’nın muzâfun ileyhi olan  اَحَسُّوا  cümlesi şart cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 88)

اَحَسُّوا  fiili  اِفعال  babındadır.  اِفعال  babı fiile kesret, haynunet, sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul manaları katar.

بَأْسَ  kelimesinin azamet zamirine muzâf oluşu, sıkıntının korkunçluğuna işaret etmek içindir.

Şartın cevabı olan  اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ  cümlesi, şart ve zaman zarfı  اِذَا ’nın dahil olduğu isim cümlesidir. İsim cümlesine dahil olduğunda  اِذَا  mufacee harfi olur. 

Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim tehir sanatı vardır.  مِنْهَا, amili olan  يَرْكُضُونَ ’ye siyaktaki önemine binaen takdim edilmiştir.

Sübut ifade eden bu isim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haber cümlesinin inşaî formda ifade edilmesi daha beliğ ve etkili bir üsluptur.

Bir azaba uğradı ya da başına geldi ifadeleri tercih edilmeyip,  اَحَسّ  dokundu kelimesinin kullanımı, azabın büyüklüğünü ve korkunçluğunu göstermesi açısından çok uygun bir tercihtir. O, azim azabın sadece dokunmasının bile nasıl tesir edeceği bu latif ifadeden anlaşılmaktadır. Kelimelerin mana ile uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. 

مِنْهَا يَرْكُضُونَ  cümlesindeki  مِنْ  harfinin ibtidâiyye olması caizdir. Yani oradan çıkanlardır.  يَرْكُضُونَۜ nun  يَهْرُبُونَ  anlamında tevil edilerek ta’lil manasında olması da caizdir. (Âşûr)

ركض  kökü, binite ayakla vurmak anlamındadır. Nitekim  أَرْكُضْ بِرِجْلِكَ [Ayağını yere vur!] (Sad Suresi, 42) buyurulmaktadır. Azabın öncüsü kendilerini yakaladığında binitlerine binip mahmuzlayarak hezimete uğramış vaziyette beldelerinden kaçmış olmaları da mümkündür. Yine yaya olarak süratle yürümeleri itibariyle “binitlerini mahmuzlayarak giden süvariler”e benzetilmiş de olabilirler.(Keşşâf)

 
Enbiyâ Sûresi 13. Ayet

لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ  ...


Onlara, “Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü sorulacaksınız” denildi.

لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ وَمَسَاكِنِكُمْ 

 

Cümle mukadder mekulü’l-kavl olarak mahallen mansubdur. Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. 

تَرْكُضُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

ارْجِعُٓوا  fili atıf harfi  وَ ’la  تَرْكُضُوا ’ya matuftur.  ارْجِعُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

مَٓا  müşterek ism-i mevsûl,  اِلٰى  harf-i ceriyle birlikte  ارْجِعُٓوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اُتْرِفْتُمْ  sükun üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  ف۪يهِ  car mecruru  اُتْرِفْتُمْ  fiiline mütealliktir.

مَسَاكِنِكُمْ  kelimesi atıf harfi  وَ ’la  ismi mevsûl  مَٓا ’ya matuftur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اُتْرِفْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ترف ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ

 

لَعَلَّ, terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.  كُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

تُسْـَٔلُونَ  fiili  لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  تُسْـَٔلُونَ   fiili  نَ ’un sübutuyla merfû, meçhul muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ وَمَسَاكِنِكُمْ 

 

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan  لَا تَرْكُضُوا  cümlesi, mahzuf sözün mekulü’l-kavlidir. Mekulü’l-kavlin amilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَا تَرْكُضُوا  cümlesine atfedilen  وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bu iki inşâ cümlesi arasında, lafzen ve manen ittifak vardır.

Müşterek ismi mevsûl  مَٓا, cer mahallinde olup  ارْجِعُٓوا  fiiline müteallıktır. Sılası olan  اُتْرِفْتُمْ, mazi fiil sıygasında gelerek hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. (Hâlidî, Vakafat, s. 107) 

وَمَسَاكِنِكُمْ, mecrur mahaldeki ism-i mevsûle tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir.

Ayetteki mütekellim ya melektir ya da oradaki müminlerden biridir. (Beyzâvî) 

Ayetteki “İçinde bulunduğunuz refah ve yurtlarınıza dönün.” hitabı, “Yaşayışınıza, refahınıza ve müreffeh durumunuza dönün.” demektir.  اُتْرِفْ, nimetin (zenginliğin) verdiği şımarıklık ve refah demektir. (Fahreddin er-Râzî) 


 لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

لَعَلَّ, terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.  لَعَلَّ ’nin haberi olan  تَشْكُرُونَ ’nin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder. Bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerim olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrûb: “لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır” demiştir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (İbni Âşûr)

Nitekim bu ayette de  لَعَلَّ, Allah’a isnad edildiği için ‘umulur ki’ manasına gelmez. Şükredersiniz diye şeklinde anlam verilir. Cümle, tahzir manasına geldiğinden, mukteza-i zahirin hilafına olduğu için mecazı mürsel mürekkeptir. 

لَعَلَّ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

تُسْـَٔلُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Tehekküm ve tevbih manası taşıyan cümle size sorulmakla kalmaz, gereken cezayı veririz manası da taşımaktadır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir. (Keşşâf 2/322, Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 42)
Enbiyâ Sûresi 14. Ayet

قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ  ...


“Eyvah bizlere! Bizler gerçekten zalim kimseler idik” dediler.

قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

يَا وَيْلَنَٓا  cümlesi itiraziyyedir. يَا  nida harfidir. وَيْلَنَٓا  münadadır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.   

Mekulü’l-kavli  اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

كُنَّا ’nın dahil olduğu isim cümlesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كُنَّا  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. 

ظَالِم۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

ظَالِم۪ينَ  kelimesi sülasi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisaldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle beddua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

يَا ’nın tenbih,  وَيْلَ ’in mahzuf fiilin mef'ûlu mutlakı olması da caizdir.

وَيْلَ, elem verici azap, şerlerin en kötüsüdür. Tahkir ifade eder.

Nidanın cevabı olan  اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ  cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Haberi,  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesidir.  كَانَ nin haberi olan  ظَالِم۪ينَ ’nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsufa olan bağlılığına delalet eder. 

كَان ’nin  haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Pişmanlıklarını ifade ederken kullandıkları üslup, pişmanlık derecelerini göstermek bakımından dikkate değerdir. Cümlenin müsnedine  كَانَ yi dahil etmeleri, mütekellim zamirini tekrarlamaları, kendi kendilerine beddua etmeleri bunun delilidir.

Kendilerini  zalim diye nitelemeleri,  وَيْلَ ’le (kendilerine beddua etmekle) uyumlu olmuştur.
Enbiyâ Sûresi 15. Ayet

فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ حَتّٰى جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ  ...


Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi yapıncaya kadar bu feryatları devam etti.

فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ حَتّٰى جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ

 

فَ  istînâfiyyedir. مَا زَالَتْ  nakıs, mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.

Süreklilik (devamlılık) bildiren nakıs fiillerin isim ve haber alabilmeleri ve devamlılık manası ifade etmeleri için kendilerinden önce nefy (olumsuzluk), nehiy, dua, istifham-ı inkâri (kınama ve sitem amaçlı soru) edatlarından birinin bulunması gerekir. Başlarındaki  مَا  menfilik harfi olmasına rağmen fiile olumsuzluk değil devamlılık manası kazandırır.  مَا زَالَ  fiilinin muzarisi  لَا يَزَالُ  şeklinde gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تِلْكَ  işaret ismi  مَا زَالَتْ in ismi olarak mahallen merfûdur.  دَعْوٰيهُمْ  kelimesi  مَا زَالَتْ ’in haberi olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  جَعَلْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, cer mahallinde  دَعْوٰيهُمْ ’e mütealliktir

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan  حَتّٰٓى ’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lam-ı cuhûddan sonra, 4) Lam-ı ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada harf-i cerden sonra geldiği için gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَص۪يداً  kelimesi  جَعَلْنَا ’nın ikinci mef'ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.  خَامِد۪ينَ  kelimesi  حَص۪يداً ’nin sıfatı olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَامِد۪ينَ  kelimesi sülasi mücerredi  خمد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ حَتّٰى جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ

 

فَ  istînâfiyedir. Menfi nakıs fiil  مَا زَالَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَا زَالَتْ  istimrar fiillerindendir. İsmini ref haberini nasb yapar. Devamlılık bildirir.

مَا زَالَتْ ’nin ismi, ismi işaret olan  تِلْكَ ’dir. Müsnedün ileyhin ismi işaretle marife olması, işaret edilen müsnedi, tahkir ve tevbih ifade eder.

İşaret isimleri hissi şeyleri göstermek için kullanılan sözcüklerdir. Ayette işaret edilen, azaba uğrayanların dualarıdır. Buradaki gibi işaret ismiyle akli bir şey gösterilirse istiare oluşur. Câmi’, her ikisinde de vücudun tahakkukudur.  

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ’yı takip eden  جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ  cümlesi masdar teviliyle  دَعْوٰيهُمْ ’a mütealliktir. Mazi fiil sıygasındaki cümlede isnadın azamet zamirine olması tazim ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)  

İsm-i fail kalıbındaki  خَامِد۪ينَ, mef’ûl olan  حَص۪يداً  için sıfattır. Bunun manası bu durumun sabit olduğu, onlardan hiçbir şekilde ayrılmadığıdır.  

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgati Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

حَص۪يداً ’deki tenkir, nev ve teksir ifade eder.

جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ  ibaresinde istiare vardır. Müstear toplanmış ekin lafzıdır. Müstearun minh ekindir. Müstearun leh azap edilenlerdir. Her ikisi de mahsustur. Câmi’ ise helak olmaktır ki aklîdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Bu ayeti teşbih olarak da değerlendiren alimlerimiz vardır. Bu durumda da teşbih-i cem’ söz konusudur. (Safvetü't Tefasir, Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Bu sözleri niçin  دَعْوٰي  (dua-çağrı) diye adlandırılmıştır? Çünkü onlar, kendileri aleyhine  وَيْلَ ’i çağırmış ve  يَا وَيْلَنَٓا  demişlerdir ki bu, “Ey veyl gel, işte bu senin vaktindir.” demektir. تِلْكَ, ya isim ya haber olarak merfû veya mansubdur.  دَعْوٰيهُمْ kelimesi de böyledir. Müfessirler şöyle demişlerdir: “Bu kâfirler, bunu hep söyleyip durmuşlardır ama bu onlara fayda vermemiştir. Nitekim Cenab-ı Hakk,  [Fakat hışmımızı gördükleri zaman, imanları fayda verecek değil. (Mümin Suresi, 85)] buyurmuştur. (Fahreddin er-Râzî)

Onların pişmanlık dolu sözlerini Allah Teâlâ'nın dualar olarak isimlendirmesi, onların ne kadar zelil ve zor durumda olduklarının işaretidir. Kasıtlı olarak seçilen bu kelime, ayetin anlamıyla kelimeler arasındaki uyum olan mürâât-ı nazîr sanatının güzel bir örneğidir.
Enbiyâ Sûresi 16. Ayet

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ  ...


Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.

Yüce Allah’ın bu evreni oyun ve eğlence olsun diye, yani anlamsız ve boş yere yaratmadığı bildirilmekte; aksine evren ve ondaki her şeyin yaratılışında hikmetli bir planın var olduğuna ve dolaylı olarak insanların bu hikmeti keşfetmeye çalışması gerektiğine işaret edilmekte; ardından da Allah’ı insanlara benzer bir varlık olarak düşünen putperestlere karşı, O’nun, beşerî özelliklerden olan oyun ve eğlenceyle uğraşma, boş ve anlamsız işler yapma gibi zaaflardan münezzeh olduğu vurgulanmaktadır. O’nun yaratması da anlamlı ve hikmetlidir. Bu âlemin hikmetsiz, gayesiz, boş ve bâtıl olarak yaratılmış olduğunu ancak inkârcılar düşünür (Sâd 38/27). Onlara göre hayat sadece dünya hayatıdır, âhiret hayatı diye bir şey yoktur (Câsiye 45/24).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 669

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. 

خَلَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  السَّمَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْاَرْضَ  atıf harfi  وَ ’la  السَّمَٓاءَ ’ya matufur.  

Müşterek ismi mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ ’la  الْاَرْضَ ’ya matuf olup mahallen mansubdur.

بَيْنَهُمَا  zaman zarfı, mahzuf sılaya müteallıktır. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَاعِب۪ينَ  kelimesi  خَلَقْنَا  fiilinin hali olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

لَاعِب۪ينَ  kelimesi sülasi mücerredi  لعب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ

 

وَ  istînâfiyyedir. Ayet, menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle azamet zamiriyle tazim edilmiştir.

السَّمَٓاءَ ’ye temâsül nedeniyle atfedilen, müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur. بَيْنَهُمَا, bu mahzuf sılaya müteallıktır. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

السَّمَٓاءَ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. 

Ayetteki ilk  مَا  nefy harfi, ikincisi  مَا  ise ism-i mevsûldür. Aralarında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsm-i fail kalıbındaki  لَاعِب۪ينَ  kelimesi, خَلَقْنَا  fiilinin failinin halidir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden ıtnâb sanatıdır.

Gök, yer ve arasındakilerin yaratılışının oyun olarak ifade edilmesi, bunu, Allah’tan sâdır olmasının imkânsız olduğunda hiç kimsenin şüphe etmediği bir şey ile tasvir etmek yoluyla, Allah'ın hikmetsiz olarak yaratmaktan son derece münezzeh olduğunu beyan etmek içindir. (Ebüssuûd)

Yüce Allah, Enbiya Suresinde [Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri, eğlence olsun diye yaratmadık], Duhan Suresi 38. ayette [Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri, eğlence olsun diye yaratmadık] buyurmaktadır. Bu tabirlerde teşâbüh ve ihtilaf söz konusudur. Bu da  السَّمَٓاءَ /gök” kelimesinin Enbiya ayetinde tekil; Duhan ayetinde ise  ألسماوات /gökler şeklinde çoğul gelmesidir. Bunun nedenlerinden biri de  السَّمَٓاءَ / gök kelimesi ile bu kelimenin yer aldığı Enbiya Suresinin başı arasındaki uyumdur. Nitekim surenin baş kısmında Yüce Allah [Elçimiz dedi ki: Gökte ve yerde ne söylenirse Rabbim bilir. Çünkü O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir.] buyurmaktadır. Duhan Suresinde çoğul gelen  ألسماوات /gökler kelimesi de içinde bulunduğu surenin baş kısmındaki [kesin inanıyorsanız O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.] ayetiyle uygunluk arz etmektedir. Dolayısıyla her ayet, ait olduğu surenin başıyla uyum arzetmektedir. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)

 
Enbiyâ Sûresi 17. Ayet

لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّاۗ اِنْ كُنَّا فَاعِل۪ينَ  ...


Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık.

لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّاۗ

 

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. Cümleye muzâf olur. اَرَدْنَٓا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَرَدْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  اَرَدْنَٓا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. Kur’an-ı Kerim’de çok nadir de olsa bazen cümlede  اَنْ ’den önce  (لِ)  harf-i cerini ve  اَنْ ’den sonra da nâfiye lâ’sını  (لَا)  görebiliriz.  لِئَلَّا  şeklinde yazılır. Bazen ise bu  اَنْ ’den önce  (لِ)  harf-i ceri ve nâfiye lâ’sının (لَا)  hazf edildiğini görebiliriz. Ancak lafızda olmadığı halde manaları geçerlidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَتَّخِذَ  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. 

لَهْواً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. İkinci mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri, ما يلهى به  (eğlendirecek şeyi) şeklindedir.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  اتَّخَذْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

مِنْ لَدُنَّا  car mecruru  اتَّخَذْنَا nın mahzuf ikinci mef’ûlun bihine müteallıktır. Takdiri, كائنا (olan) şeklindedir.

اَرَدْنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir. 

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اتَّخَذْنَا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


اِنْ كُنَّا فَاعِل۪ينَ

 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.  كُنَّا ’nın dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  نَا  mütekellim zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.

فَاعِل۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri;  إن كنّا فاعلين لاتّخذناه (Yapacak olsaydık onu edinirdik) şeklindedir.

فَاعِل۪ينَ  kelimesi sülasi mücerredi  فعل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّاۗ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle  şart üslubunda haberî isnaddır. Müspet mazi fiil sıygasındaki  اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً  cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında gelen cümlenin azamet zamirine isnadı, tazim ifade etmiştir.

اَنْ, muzariyi nasb ederek anlamını masdara çeviren harftir. Masdar harfi ve akabindeki  نَتَّخِذَ لَهْواً  cümlesi, masdar teviliyle  اَرَدْنَٓا  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  şart edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler ِ لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Rabıta harfi  لَ nin dahil olduğu cevap cümlesi  لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّاۗ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مِنْ لَدُنَّا , bu fiilin mahzuf ikinci mef'ûlüne mütealliktir.

لَاتَّخَذْنَاهُ  ve  نَتَّخِذَ  fiilleri  اِفْتِعال  babındadır. Bu bab fiile, mutavaat, müşareket, ittihaz, izhar, talep gibi anlamlar katar.

Fiillerde azamet zamirinin kullanılması tazim ifade eder.  لَدُنَّ  kelimesinin azamet zamirine izafesi,  لَدُنَّ  için tazim ve teşriftir.


اِنْ كُنَّا فَاعِل۪ينَ

 

Ayetin, istînâfiyye olarak fasılla gelen son cümlesi, cevabı mahzuf şart cümlesidir. Müspet mazi sıygadaki  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Takdiri  لاتّخذناه  (Onu edinirdik) olan cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberi cümlenin şart üslubunda gelmesi daha beliğ ve etkileyicidir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail kalıbındaki  فَاعِل۪ينَ  kelimesi  كان ’nin haberidir. 

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübût manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgati Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

كَان ’nin  haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

نَتَّخِذَ  - لَاتَّخَذْنَاهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Enbiyâ Sûresi 18. Ayet

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ  ...


Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!

Allah Teâlâ, hakkın bulunduğu yerde bâtılın barınamayacağını, yok olup gideceğini mecazi bir anlatımla ifade edip, kendisi hakkında yakışıksız sözler söyleyenlerin, Kur’an’a sihir, saçma sapan rüya vb. nitelemeler yakıştıranların, Peygamber’i yalancılıkla itham edenlerin, evrenin sadece dünya hayatı için yaratılmış olduğuna inananların kendilerine yazık ettiklerini haber vermiştir. Halbuki Allah evrende ne varsa her birini bir hikmete bağlı olarak yaratmıştır, hepsi O’nun mülkü ve kullarıdır. O, hiçbir şekilde yarattıklarına muhtaç olmadığı gibi yarattıkları da O’na ortak değildir. Hepsi iradeli veya iradesiz olarak O’na kulluk eder; evrende Allah’ı tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur, fakat insanlar bunu anlamazlar (bk. İsrâ 17/44).
 
 Müfessirler 19. âyette, Allah’ın huzurunda bulunduğu bildirilen varlıkların melekler olduğunu ifade etmişlerdir. Melekler Allah’a ibadet etme hususunda ne kibirlenirler ne de yorulurlar; bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah’ı tesbih ederler; Allah’a kulluktan kaçınmazlar (Nisâ 4/172). O’na isyan etmez, kendilerine emredileni yerine getirirler (Tahrîm 66/6). “O’nun huzurunda bulunanlar” ifadesini, yalnızca melekleri değil, aynı zamanda Allah’a karşı sorumluluk duyan ve bütün varlığı ile O’na boyun eğen insanları da içine alacak şekilde geniş anlamıyla ele almak mümkündür (Esed, II, 649).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 670

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ

 

بَلْ, idrâb ve atıf harfidir. Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.

Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

نَقْذِفُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  بِالْحَقِّ  car mecruru  نَقْذِفُ  fiiline müteallıktır.  عَلَى الْبَاطِلِ  car mecruru  نَقْذِفُ  fiiline müteallıktır.

الْبَاطِلِ  kelimesi, sülasi mücerredi olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَدْمَغُهُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  atıf harfidir.  اِذَا  mufacee harfidir.  اِذَا  isim cümlesinin önüne geldiğinde  “birdenbire, ansızın” manasında mufacee harfi olur. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  

زَاهِقٌ  mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur.  زَاهِقٌ  kelimesi, sülasi mücerredi  زهق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  لَكُمُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere müteallıktır.  الْوَيْلُ  muahhar mübteda olup lafzen merfûdur.

مَا  ve masdar-ı müevvel,   مِنْ  harf-i ceriyle birlikte  الْوَيْلُ  veya  استقرار ’ya matuftur. 

تَصِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen  نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَيَدْمَغُهُ  cümlesi,  فَ  ile …نَقْذِفُ  cümlesine atfedilmiştir. İki cümle arasında manen ve lafzen ittifak vardır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin muzari fiille ifade edilmesinin hikmeti, sahneyi göz önünde canlandırmak ve teceddüt ifade etmektir.

بَلْ, idrâb harfidir. Atıf edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

بِالْحَقِّ - الْبَاطِلِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ  [Bilakis hakkı batılın üzerine atarız da onun beynini parçalar.] cümlesinde istiare-i temsiliyye vardır. Burada hak sert bir şeye, batıl ise yumuşak bir şeye benzetilmiş; temsil yoluyla  قذف /atmak ve  دمغ /beynine vurmak kelimeleri, hakkın batıla galip geldiğini ifade etmek için müstear olarak kullanılmıştır. Sanki sert bir cisim, batılın dima­ğına atılarak vurulmuş ve onu yarmıştır. Bu ifadede, batılı yok etme husu­sunda güzel bir vurgu sanatı vardır. (Safvetü’t Tefasir, Fahreddin er-Râzî)

فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ  cümlesi, şart ve zaman zarfı  اِذَا ’nın dahil olduğu isim cümlesidir. İsim cümlesine dahil olduğunda  اِذَا, müfâcee harfi olur. Aniden, birdenbire anlamları verir.

Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle sübut ve istimrar ifade eder. Müsned olan, ism-i fail kalıbında gelmiştir. Bunun manası, batılın yok olmasının sabit olduğu, batılla yok oluşun ayrılmadığıdır.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fâil’in İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesi şeklinde ve başında müfâcee harfi olan  اِذَا  (ne göresin/bir de bakmışsın ki) ile gelerek açıkça bilindiği gibi batılın yok oluşundaki sürate işaret edilmiştir. Batıl, adeta kökünden yok olmuştur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 49) 

Bu ayet-i kerime, layık ve caiz olmayan sıfatlarla Allah Teâlâ'yı vasıflamaları sebebiyle küfür ehlini helak etmekle tehdit manası taşır.


وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ

 

Son cümlede  وَ, istînâfiyyedir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَكُمُ, mahzuf mukaddem habere muteallıktır.  الْوَيْلُ, muahhar mübtedadır.

Harf-i cerle bilikte  الْوَيْلُ ’ye müteallik müşterek ism-i mevsûl  مَّا ’nın sılası olan  تَصِفُونَ, muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. 

مَا  harfi de mevsûl yani Allah Teâlâ’yı vasıfladıkları şeyler veya masdariye yani Allah Teâlâ’yı vasıfladıkları layık olmayan sıfatlar manasındadır. 

الْوَيْلُ  kötü bir çağırma sözüdür. Bu kelimenin Kur’an’daki kullanımında tevcih vardır. Çünkü azabın ismidir. (Âşûr) 

Rûhu'l Meânî'de şöyle yazılıdır: Bu ibaredeki  مَا  masdariyye, mevsûl veya mevsuftur. Yani Allah Teâlâ’yı kendisine, şanına, yüceliğine layık olmayan şeylerle vasıflamaları veya vasıfladıkları sıfatlar ya da O'na oğul vs. isnad etmeleri sebebiyle onlar için helak ve veyl sabit olmuştur, demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 49) 

Hak Teâlâ'nın, “vasfetmekte olduğunuzdan dolayı yazıklar olsun size” ifadesi, “Kim, peygamberi yalanlamaya yeltenir, Kur'an'ı bir sihir, saçma sapan bir söz gibi batıl bir şeye benzetirse ona yazıklar olsun.” demektir. (Fahreddin er-Râzî)   

مِمَّا  ibaresindeki  مِنْ  harfi ta'lîl manasındadır. Burada iki tebeî istiâre vardır. Maksat; hakkı getirdik ve hak, batılı giderdi, yok etti manasıdır. Müstear ve müstearun minhler şiddetle fırlatmak ve iptal etmek kelimeleridir, her ikisi de hissîdir. Müstearun lehler sırasıyla hakkın yücelmesi ve batılın kaybolup gitmesidir. Her ikisi de aklîdir. Hak, bir bombaya benzetilmiştir. Arkadan gelen bölüm de müşebbehün bihe uygundur. Dolayısıyla aklî olan hak ve batıl kelimeleri ile hissî olan atmak ve parçalamak fiilleri vasıtasıyla hissî bir istiare yapılmış, hakkın batılı yenmesi, tasvirî bir üslupla muhatabın zihninde canlandırılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Enbiyâ Sûresi 19. Ayet

وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ  ...


Göklerde ve yerde kim varsa hep O’nundur. O’nun katındakiler, ne O’na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar.

وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَهُ  car mecruru mahzuf  muaddem habere mütealliktir. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. 

فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya müteallıktır.  الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la  السَّمٰوَاتِ ’a matuftur.


وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ

 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  atıf harfi  وَ ’la önceki  مَنْ ’e matuftur.  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عِنْدَهُ  zaman zarfı,  mahzuf sılaya müteallıktır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَا يَسْتَكْبِرُونَ  fiili, ism-i mevsûl  مَنْ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَسْتَكْبِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

عَنْ عِبَادَتِ  car mecruru  يَسْتَكْبِرُونَ  fiiline müteallıktır. Aynı zamanda muzâftır.Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَا يَسْتَحْسِرُونَ  atıf harfi  وَ ’la  لَا يَسْتَكْبِرُونَ ’a matuftur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَسْتَحْسِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يَسْتَحْسِرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındadır. Sülâsîsi حسر ’dir.

يَسْتَكْبِرُونَ  fiilleri, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.

وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

Vav istînâfiyyedir. Faide-i haber inkârî kelam olan cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُ, mahzuf mukadder habere müteallıktır. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in, irabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ, bu mahzuf sılaya müteallıktır.  وَالْاَرْضِۜ, tezat nedeniyle  فِي السَّمٰوَاتِ ’ye atfedilmiştir. 

Müsnedin takdimi kasr ifade eder. Müsned maksûrun aleyh, müsnedün ileyh maksûr olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yerde ve gökte ne varsa hepsinin sadece Allah’a ait olduğunu, başkasına ait olamayacağını ifade etmektir. Yani müsnedün ileyhin, müsnede aid olmasıdır.  

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife kılınmasındaki maksat, kelamın amacını muhatabın zihnine iyice yerleştirmektir. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi)

Akıllılar için kullanılan mevsûl  مَنْ, tağlîb yoluyla gayr-ı akilleri de kapsamıştır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

السَّمٰوَاتِ - وَالْاَرْضِۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.

نَقْذِفُ  (önceki ayette) - وَلَهُ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)


 وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ

 

Ayetin ikinci cümlesi birinciye matuftur. Atıf sebebi cümleler arasında manen ve lafzen var olan ittifaktır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde müşterek ism-i mevsûl  مَنْ, mübtedadır. Müsnedün ileyhin mevsûlle ifade edilmesi bahsi geçenleri tazim içindir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mevsûlün sılası mahzuftur. Mekân zarfı  عِنْدَهُ, bu mahzuf sılaya müteallıktır.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪  cümlesi,  مَنْ ’in haberidir. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz anlatım kastıyla gelen,  عِنْدَهُ  ve  عِبَادَتِه۪  izafetlerinde  عِنْدَ ve  عِبَادَة  kelimelerinin Allah Teâlâ’ya ait zamire izafesi, onlara tazim ifade eder. 

Semavat ve arzdaki kimselerin umumunu ifade eden ilk  مَنْ  ism-i mevsûlüne münasip olarak, O'nun yanındakilerin de umûm ifade eden ism-i mevsûl ile ifade edilmesi münasip olmuştur. Böylece aynı ayette arka arkaya iki kere aynı ism-i mevsûl zikredilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 51) 

Aynı üslupta gelen  وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ  cümlesi,  لَا يَسْتَكْبِرُونَ ’ye, hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir.

لَا يَسْتَكْبِرُونَ - لَا يَسْتَحْسِرُونَۚ  fiilleri  استفعال  babındadır. Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

لَا يَسْتَكْبِرُونَ  - لَا يَسْتَحْسِرُونَۚ  kelimeleri arasında muvazene vardır.  

Ondan yorulmazlar da ifadesinde  حُسُور dan daha mübalağalı olan  إسْتِحْسار maddesinin tercih edilmesi, şunu vurgulamaktadır ki onların ibadeti ağır ve sürekli olduğu için yorgunluk verecek cinsten olmakla beraber yorulmazlar. (Beyzâvî) 

وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ  ifadesinden murad, meleklerdir. Bundan önce melekler “göklerdekiler” olarak ifade edildikleri halde burada böyle ifade edilmeleri, onlar Allah katındaki şeref ve yakınlıklarından dolayı onları temsili olarak, hükümdarların yakınlarına benzetmek içindir. (Ebüssuûd)

 
Enbiyâ Sûresi 20. Ayet

يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ  ...


Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler.

يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ

 

Fiil cümlesidir.  يُسَبِّحُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  الَّيْلَ  zaman zarfı,  يُسَبِّحُونَ ’ne fiiline mütealliktir. 

النَّهَارَ  atıf harfi  وَ ’la  الَّيْلَ ’ye matuftur.

لَا يَفْتُرُون  fiili  يُسَبِّحُونَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَفْتُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).

Burada hal isim cümlesi olarak gelmiştir. Hal müspet (olumlu) isim cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına “و  ve zamir” veya yalnız “و ” gelir. Bazen “و ” gelmediği de olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُسَبِّحُونَ   sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سبح ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يُسَبِّحُونَ  fiili tef’il babındadır. Bu bab fiile, kesret, mef'ûlu bir vasfa nispet etmek, izale, sayruret ve fiilin muayyen zamanda meydana gelişi, tevcih gibi anlamlar katar. Bunlardan en fazla öne çıkanı fiilde veya  failde olan kesrettir. 

الَّيْلَ - النَّهَار  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Gündüz ve gece, bütün zamanlardan kinayedir.

يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَار  [Ayetteki gece gündüz tesbih ederler] ifadesinin, “Onlar, bu tesbihi uygun zamanlarında yerine getirmeye azmetmekte gevşeklik göstermezler.” manasında olduğu söylenebilir. Bu tıpkı, “Falanca cemaata,camiye devam eder. Bu hususta gevşeklik göstermez.” demek gibidir. Bu sözle, o insanın hep bu işle meşgul olduğu değil, namazları hep vakitlerinde kılmaya azmetmiş olduğu manası kastedilmiştir. (Fahreddin er-Râzî)


  لَا يَفْتُرُونَ

 

Kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen  لَا يَفْتُرُونَ  cümlesi,  يُسَبِّحُونَ  fiilinin failinden hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. وَ ’la gelmeyen bu hal cümlesi onların bu hallerinin sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.

Cümle şeklindeki müekkide hal, sahibinin durumu tekid ediyorsa hal ve sahibi arasında kemâl-i ittisâl olduğundan fasıl yapılır. Tekid edici halin başına  وَ  gelmez. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlelerin muzari fiille ifade edilmesindeki maksat, durumu göz önünde canlandırmak, istimrar ve tekrara işaret etmektir.

 
Enbiyâ Sûresi 21. Ayet

اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ  ...


Yoksa yerden, ölüleri diriltebilecek birtakım ilâhlar mı edindiler?

Sûrenin başından buraya kadar daha çok peygamberlikle ilgili konulara yer verildi. Burada ise (21-29) Allah’ın birliğinin ispatı, eşinin, benzerinin ve zıddının bulunmayışı gibi konular ele alınmaktadır. Müşrikler Allah’ın varlığına ve evrenin yaratıcısı olduğuna inandıkları halde elleriyle yaptıkları putları O’na ortak koşup onlara tapıyorlar; böylece putların kendilerini Allah’a yaklaştıracağına ve kendilerini O’nun vereceği cezadan koruyacağına inanıyorlardı. Ancak öldükten sonra dirilmeye inanmadıkları için putların ölüleri dirilteceğini iddia etmiyorlar, aksine böyle bir şeyin olamayacağını savunuyorlardı (bk. Yâsîn36/78). Ama onlar, kendisine tanrı diye tapılan bir varlığın öldürme ve diriltme gücüne sahip olması gerektiğini, oysa taş ve ağaçlardan yontarak yaptıkları cansız putların ölüleri diriltmesinin söz konusu olamayacağını düşünemiyorlardı.
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 672

اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ

 

اَمْ  munkatıadır.  بل  ve hemze manasındadır.  اتَّخَذُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

اٰلِهَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اتَّخَذُوا  fiili değiştirme manasına gelen kalp fiillerdendir. Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübteda ve haberi iki mef’ûl yaparak nasb ederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar,

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. Değiştirme manası ifade edenler. Aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdar-ı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamulü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنَ الْاَرْضِ  car mecruru  اتَّخَذُٓوا ’nün mahzuf ikinci mef’ûlün bihine yada  اٰلِهَةً ’nin sıfatına müteallıktır. 

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

يُنْشِرُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  يُنْشِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يُنْشِرُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نشر ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اتَّخَذُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ 

 

Müstenefe olan ilk cümle istifham üslubunda talebi inşai isnadtır.  اَمِ, hemze ve  بل manasını taşıyan munkatıadır. Buradaki hemze inkâri manadadır. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, soru sorup cevap bekleme kastı taşımadan, tevbih ve takrir manasına geldiği için mecazı mürsel mürekkebdir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Sorunun cevabını bilmemesi veya cevap beklemesi söz konusu olamadığı için ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır.

اَمِ / Yoksa? Em-i munkatı’ olup  بل  anlamındadır; kendisinden öncesini bir kenara bırakıp kendisinden sonrasının yadırgandığını ifade eder. Yadırganan ise onların yeryüzünde yaşayanlar arasından ölüleri diriltecek birtakım tanrılar edinmeleridir. (Keşşâf)

اتَّخَذُٓوا  fiili  اِفْتِعال  babındandır.  اِفْتِعال  bâbı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir  şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. 

Cümle müspet mazi fiil sıygasında gelmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)

Putların yere nispet edilmesinin manası, onların, yeryüzünde kendisine tapılan putlar olduğunu bildirmektir. Çünkü ilâhlar, yersel ve göksel olmak üzere ikiye ayrılır. Ayette bahsedilen ilâhlar ile yer cinsinden olan ilâhların kastedilmiş olması mümkündür. Çünkü bu putlar, bir kısım taşlardan yontulmuş veyahutta yerdeki bazı madenlerden imal edilmiş şeylerdir. (Fahreddin er-Râzî)  


 هُمْ يُنْشِرُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin,  اٰلِهَةً  için sıfat olması da caizdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اٰلِهَةً ’deki tenvin teksir ve tahkir ifade eder. Teksir kemiyet bakımından, tahkir ise keyfiyet bakımından fazlalığı ifade eder.

Onlar ilâhlarının kendilerini yeniden dirilteceğini iddia etmedikleri halde, kendilerini yeniden diriltecek ilâh edinmeleri kınanmıştır. Evet, onlar ba'si inkâr etmişlerdir ama yeniden diriltmek ilâh olmanın lâzımıdır. Zira ilâh ismi her şeye muktedir olan zata verilir. Yeniden diriltmek de imkân dairesinde olan her şeye muktedir olmak manası kapsamındadır. Ayet-i kerimede ilâhların arza nispet edilmesi, taptıkları ilâhların arza ait olması nedeniyledir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 55)
Enbiyâ Sûresi 22. Ayet

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ  ...


Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.

Müşrikler, Allah Teâlâ’nın evreni yarattıktan sonra yönetimde kendisine ortaklar edindiğini iddia ediyorlar, özellikle hac ibadeti esnasında telbiye yaparken bunu dile getiriyorlardı (İbn Âşûr, VIII, 39). Âyet-i kerîme bunun imkânsızlığını vurgulamaktadır. Burada şu kanıt ortaya konmaktadır: Bir ülkede birden fazla başkan olmadığı gibi evrende de birden fazla ilâhın bulunması mümkün değildir. Eğer varlık âleminde Allah’tan başka ilâh olsaydı ilâhlar arasında yaratma, yönetme ve üstünlük konularında anlaşmazlık meydana gelir, bu da varlığın yaratılma imkânının ortadan kalkmasına veya evrenin nizamının bozulmasına sebep olurdu. Birden fazla ilâhın anlaşarak evreni ortaklaşa yönettikleri farzedilirse bu durumda da ilâhların her biri tam değil, noksan etken olmuş olur. Noksan olan ise ilâh olamayacağından hiçbirinin ilâh olmaması gerekir. Kısacası ister bağımsız olarak isterse ortaklık şeklinde Allah’tan başka ilâhın bulunması aklen mümkün görülmemektedir; vahiy ise zaten Allah’tan başka ilâhın varlığını reddetmektedir. Şu halde Allah’tan başka tanrı yoktur (bu konuda daha fazla bilgi için bk. Elmalılı, V, 3345-3347; İbn Âşûr, XVII, 38-44; ayrıca bk. İsrâ 17/42-43).
 
 23. âyette Allah’ın sorguya çekilemeyeceği ifade buyurulmaktadır; çünkü sorgulayanın daha üstün, bilgili ve yetkili olması gerekir. Halbuki Allah’tan üstün, bilgili ve yetkili bir varlık yoktur. Ayrıca sorumluluk kavramı, dürüstlük ve adaletinden şüphe edilen varlıklar için söz konusu olup Allah için böyle bir durum muhal olduğundan O’nun hakkında sorumluluktan bahsetmek de anlamsızdır.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 672-673

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

 

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. Cümleye muzâf olur

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  ف۪يهِمَٓا  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

اٰلِهَةٌ  kelimesi  كَانَ ’nin muahhar ismi olarak  mahallen merfûdur. 

اِلَّا  kelimesi غير  anlamında isimdir.  اللّٰهُ  lafza-i celâli  اٰلِهَةٌ ’nin sıfatı olup merfûdur. 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır. 

فَسَدَتَا  fiili şartın cevabı olup fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  istînâfiyyedir.  سُبْحَانَ  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mahallen mansubdur. Takdiri;  نسبّح (tesbih ederiz.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâli muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

رَبِّ  kelimesi  اللّٰهُ  lafza-i celâlin sıfatı olup lafzen mecrurdur.  Aynı zamanda muzâftır. الْعَرْشِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  ve masdar-ı müevvel,  عَنْ  harf-i ceriyle birlikte  سُبْحَانَ ’ye mütealliktir.

يَصِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Müspet mazi fiil sıygasındaki  كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ  cümlesi şarttır.  

كَانَ ’nin dahil olduğu cümlede, îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatı vardır. Nakıs fiil  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  اٰلِهَةٌ, muahhar ismidir.

İstisna edatı  اِلَّا , gayrı manasındadır. Lafza-i celâl,  اٰلِهَةٌ  için sıfattır.

Bu cümlede  كَانَ ’nin tam fiil olması da caizdir.  لَفَسَدَتَاۚ, şartın cevabıdır. لَ, cevabın başına gelen rabıtadır. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivciler  لَوْ  edatını, şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır, diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. (Abdullah Hacibekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler Doktora Tezi)

لَوْ  harfinin dahil olduğu hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Semavat ve arzın fesadından murad, şu anda bulunan nizamın bozulmasıdır ki bu da O’nun vahdaniyetinin delilidir. Yani madem ki bu nizam bozulmuyor o halde Allah’tan başka ilâh yoktur. Bu ispat üslubu, bedî’ sanatlardan mezheb-i kelamîdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Ayette göklerin ve yerin bozulmaması, Allah Teâlâ’nın birliğine delil getirilmiştir. Bunun anlamı şudur: Eğer o ikisinde (göklerde ve yerde) Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulup gitmişti. Gökler ve yer bozulup gitmediğine göre onlarda Allah’tan başka tanrı yoktur. Çünkü şartın -yani göklerin ve yerin bozulmasının- batıl olması, şart koşulanın -yani tanrıların birden çok olmasının- da batıl olmasını gerektirir. (Dr. Mustafa Aydın Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

Nahivclere göre  اِلَّا  gayr anlamındadır. Buna göre ifadenin anlamı, “Şayet onların idaresini üzerine alan ve onları yöneten, onların yaratıcısı olan Allah'tan başkası olsaydı, her ikisi de muhakkak ki harap olup gitmişti.” şeklinde olur. Buradaki  اِلَّا ’nın istisna anlamında olması caiz değildir. Çünkü biz bunu istisna anlamına alacak olsaydık, o zaman mana, “Şayet o yer ile gökte, yanlarında Allah'ın bulunmadığı ilâhlar olsaydı, o zaman o yer ile gök fesada uğrardı.” şeklinde olurdu ki “Yanlarında Allah'ın da bulunduğu ilâhlar olsaydı, bir fesat meydana gelmezdi" demek olur ki bu yanlıştır. (Fahreddin er-Râzî)  

Söz sahibi bazen de bir kimseyi/şeyi övmek amacıyla haber formu kullanabilir. [Arşın sahibi Allah onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir] ayet-i kerimesi bunun bir örneğidir.

Ayet-i kerime, övgü ve medih manalı haber cümlesidir. Haber manasıyla birlikte Allah Teâlâ’yı medih manası taşıdığı için idmâc sanatı vardır.


 فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

 

فَسُبْحَانَ  lafzındaki  فَ  isti’nafiyyedir.  سُبْحَانَ  mahzuf bir fiilin mef’ûlü mutlakı olarak mansubdur. Takdiri  نسبّح  (Tesbih ederiz) olan fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Allah lafzının izmar makamda izhar edilişi mehabet terbiyesi içindir. (Âşûr) 

رَبِّ الْعَرْشِ, lafza-i celâl için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

فَسُبْحَانَ اللّٰهِ  izafeti muzâfın,  رَبِّ الْعَرْشِ  izafeti ise muzâfun ileyhin şan ve şerefine işaret eder.

مَا  müşterek ism-i mevsûlu,  عَنْ  harf-i ceriyle birlikte  سُبْحَانَ ’ye mutealliktir. Sılası olan  يَصِفُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مَا ’nın masdariye olması da caizdir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâllerde ve Rabb isminde tecrîd sanatı vardır.

Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi heybet uyandırması içindir.

Burada zamir makamında ism-i ceilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirir ve verilen haberin kesinliğini ifade eder. Hükmü kesinleştirmek için yapılan bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah ve Rabb isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rabb olmadığı vurgulanmıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)

سُبْحَانَ اللّٰهِ  sözü O'nun fiillerinden ve sıfatlarından münezzeh olduğunu, yaptıklarından sorguya çekilmekten münezzeh olduğunu, çünkü bütün bu sıfatlarının kâmil derecede olduğunu ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 61)

Burada  رَبِّ الْعَرْشِ  tabiri zikredilmiştir. Çünkü daha önce Allah Teâlâ’nın yanında bulunan meleklerin, gece gündüz onu tesbih ettikleri zikredilmiştir. Dolayısıyla burada arşın zikredilmesi münasip olmuştur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 56)

اٰلِهَةٌ - اللّٰهِ  kelimelerinin arasında iştikak cinası,  رَبِّ  - اٰلِهَةٌ - اللّٰهِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Enbiyâ Sûresi 23. Ayet

لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ  ...


O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.

لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ

 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُسْـَٔلُ  merfû, meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هوdir.

مَا  ve masdar-ı müevvel,  عَنْ  harf-i ceriyle birlikte  يُسْـَٔلُ  fiiline mütealliktir.

يَفْعَلُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو dir. 

وَ  atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يُسْـَٔلُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُسْـَٔلُونَ   fiili  نَ un sübutuyla merfû, meçhul muzari fiildir. Zamir olan و ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ

 

Ayet müstenefe cümlesidir. Menfii muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Harf-i cerle bilikte  لَا يُسْـَٔلُ  fiiline müteallik masdar harfi  مَّا ’nın sılası olan  يَفْعَلُ, müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

‘İstedi’ manasındaki  سْـَٔلُ  fiili,  عَنْ  harf-i ceriyle kullanıldığında ‘sordu’ manasına gelir. Fiillerin harflerle farklı manalar kazanması, tazmin sanatıdır.

وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ  cümlesi, önceki cümleye matuftur. Atıf sebebi tezattır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hûdûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

عَمَّا يَفْعَلُ  dedikten sonra sadece  يُسْـَٔلُونَ  lafzıyla yetinilmiş  عَمَّا يَفْعَلُ  hazf edilmiştir. Bu ihtibâk sanatıdır. 

İhtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831)

لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ  cümlesiyle,  وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

لَا يُسْـَٔلُ - يُسْـَٔلُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
Enbiyâ Sûresi 24. Ayet

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪يۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ  ...


Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların kitabı ve işte benden öncekilerin kitabı (Hiçbirinde birden fazla ilâh olduğuna dair hiçbir delil yok). Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler.”

Önceki âyet kümesinde evrende Allah’tan başka ilâh olmadığının aklî delilleri verilmişti; burada ise Allah Teâlâ kendisine ortak koşanlardan, gerek Hz. Muhammed’e indirilen kitaptan gerekse önceki peygamberlere indirilmiş olan Tevrat, İncil vb. ilâhî kitaplardan, iddialarını ispatlayacak naklî delil getirmelerini istemektedir. Bu kitaplar yerde ve gökte Allah’tan başka tanrı olmadığını haber vermiştir. Ancak âyette ifade buyurulduğu gibi çokları bu gerçeği bilmezler, öğrenmek istemedikleri için de ona sırt çevirirler.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 673

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ 

 

اَمْ  munkatıadır.  بل  ve hemze manasındadır.  اتَّخَذُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

مِنْ دُونِه۪ٓ  car mecruru  اتَّخَذُوا  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اٰلِهَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اتَّخَذُوا  fiili değiştirme manasına gelen kalp fiillerdendir. Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübteda ve haberi iki mef’ûl yaparak nasb ederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar,

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. Değiştirme manası ifade edenler. Aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdar-ı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamulü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 

قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت dir. Mekulü’l-kavli  هَاتُوا dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

هَاتُوا  fiili  نَ un hazfıyla emir fiildir. Zamir olan و ı fail olarak mahallen merfûdur.

بُرْهَان  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 


هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪يۜ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. ذِكْرُ  mübtedanın haberi olarak lafzen merfûdur.  Aynı zamanda muzâftır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مَعِيَ  zaman zarfı, ism-i mevsûlün mahzuf sılasına müteallıktır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ذِكْرُ  atıf harfi  وَ la önceki ذِكْرُ ye matuftur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

قَبْل۪ي  zaman zarfı, ism-i mevsûlün mahzuf sılasına müteallıktır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 


 بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ 

 

بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.

Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَكْثَرُهُمْ  mübteda olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  لَا يَعْلَمُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ  fiili  نَ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ı fail olarak mahallen merfûdur.

الْحَقَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 


فَهُمْ مُعْرِضُونَ

 

فَ  sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. Muttasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مُعْرِضُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  و dır.  Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

مُعْرِضُونَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ 

 

 

Müstenefe olan ilk cümle istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır.  اَمِ, hemze ve  بَلْ manasını taşıyan munkatıdır. Buradaki hemze inkâri manadadır. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru sorup cevap bekleme kastı taşımadan, tevbih ve takrir manasına geldiği için mecazı mürsel mürekkebdir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Sorunun cevabını bilmemesi veya cevap beklemesi söz konusu olamadığı için ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır.

 اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ  cümlesi  اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ  (Enbiya Suresi, 21) cümlesini tekid eder. (Âşûr) 

اتَّخَذُٓوا  fiili  اِفْتِعال  babındandır. اِفْتِعال  babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir  şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar.  اِفْتِعال  kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Iki mef’ûle müteaddi  اتَّخَذُوا  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlüne müteallik olan car mecrur  مِنْ دُونِه۪ٓ  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

Mef’ûl olan  اٰلِهَةًۜ ’deki tenvin tahkir ifade eder.

Bu cümle, 21. ayetteki  اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ  ifadesinin tekrarıdır. Aralarında reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır. Ayrıca bu tekrar ıtnâb babındandır.

Ondan başka ilâhlar mı edindiler? İfadesinin tekrarı, inkârlarını büyütmek, durumlarının feci olduğunu gözler önüne sermek, onları azarlamak ve cahilliklerini açığa çıkarmak içindir. (Beyzâvî) 


قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ  cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ  [De ki: Delilinizi getirin!] cümlesinde, hasmı aciz bırakıp susturma sanatı vardır. (Safvetü’t Tefasir)

 

 هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪يۜ 

 

Beyanî istînâf veya ta’liliye olarak gelen  هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ  cümlesinin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin işaret ismi  هٰذَا  ile marife olması habere dikkat çekip, önemini vurgular.

İşaret isminde istiare vardır. Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ, muzâfun ileyh olarak cer mahallindedir. Sılası mahzuftur.  مَعِيَ, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪ي  ifadesi, haber olan  ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ ’ye tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir.

ذِكْرُ ’nun tekrarı önemine binaen yapılmış ıtnâbdır.


 بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden oluşan  اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ  cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyhin izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından ma’tufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Cümlede müsned olan  لَا يَعْلَمُونَۙ nin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

[Onların çoğu bilmiyorlar] denilmesi, bazılarının bunu bildiklerini fakat inat olarak gereğini yapmadıklarını zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd)

Ayetin son cümlesi  فَهُمْ مُعْرِضُونَ, önceki cümlenin müsnedi olan  لَا يَعْلَمُونَۙ ’ye matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ  [Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler] cümlesini İbni Muhaysın ve el-Hasen  الْحَقَّ  kelimesini  ألحقُ  şeklinde ötreli olarak; “O haktır, bu hakkın ta kendisidir.” anlamında ref ile okumuştur. Bu kıraate göre bundan önceki kelime olan “bilmezler” kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Buna göre ayet: “... Bilakis onların çoğu bilmezler. (Bu) hakkın kendisidir; bundan ötürü onlar yüz çevirirler.” anlamında olur. Ancak “hak” kelimesinin nasb ile kıraatine göre burada vakıf yapılmaz. (Kurtubî) 

Ayetteki  مَنْ ’lerde tam cinas sanatı,  ذِكْرُ  ve  مَنْ ’lerin tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Sayfadaki ayetlerin fasılaları olan و  ve  نَۙ  harflerinde seci ve lüzûm mâ lâ yelzem sanatları vardır. Bu sanatlar sayesinde oluşan musiki, hem dinleyeni cezbeder hem de zihinde yer etmesini sağlar.
Günün Mesajı

Zulüm pâyidâr olmaz. Allah Teâlâ, belki zâlime belli bir süre mühlet verebilir, fakat fazla geçmeden onu kahır ve intikam pençesiyle şiddetle yakalar. Çünkü O, zâlimlerin yurtlarını, meskenlerini yıkıp târumâr edeceğine karar vermiştir. Bu hakikate binâen şu söz meşhur olmuştur: “Eğer zulüm cennette bir ev olsaydı, orada bile mutlaka harap olurdu.” Kul nefsine zulmederse, Allah ona başarının yollarını kapatır ve onu bir kaybedişler mekânı kılar. Gaflete düşerek kalbine zulmederse oraya şeytanın vesvesesi olan ve günaha teşvik eden alçak düşünceleri musallat eder. Rûh harap olduğu zaman ise, ilâhi hakikatler ve gerçek sevgililer onu terk eder; orayı bayağı alakalar ve rûhu öldüren âdilikler istilâ eder.
İnsanın öncelikle en büyük zulüm olan şirkten, sonra da küçük büyük her türlü haksızlıktan sıyrılabilmesi, ancak varlık âlemi üzerinde ciddî tefekkürle bu kâinatın oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığını idrak etmesine bağlıdır.

Sayfadan Gönüle Düşenler
Genç, sessiz bir şekilde etrafına bakıyordu. Dışarıdan bakanlar, aklından geçenleri merak ediyordu. Hepsinin, gencin ne düşündüğüyle ilgili farklı iddiası vardı. Rüzgar, kulaklarından esti ve gencin düşüncelerini, diğerlerine anlatmak üzere dinlemeye başladı:

“Zihnimi ve kalbimi dinlendirmeyi unutmuşum. Geçen gün şikayet geldi; bedenime ihtiyacı olan uykuyu verirken, iç dünyama gereken sakinliği vermezmişim. Telefon, televizyon, sosyal medya ve haberlerde, devamlı akıp giden gereksiz bilgi değişikliklerinden çok yorulmuşum. Allah’ın hiçbir şeyi boşa yaratmadığı alemi, bir kitap gibi okumayı bırakmışım. Her varlığın yaratılmasında gizlenmiş hikmeti, aramaya bile çalışmazmışım. Tefekküre çağıranlara bile geri dönmezmişim. Rabbim affetsin, hakkıyla zikirle meşgul olmazmışım. Şikayetçilerin çizdiği tablodaki halime üzüldüm ve onlarla anlaşmaya vardık. Bundan sonra her gün, belli bir süre kenara çekileceğim; kalbim zikirle, zihnim tefekkürle ve gözlerimle kulaklarım alemdeki şükür edilesi sebeplerle meşgul olacak.

Ey Allahım! Kimi insanın kaçmak isteyipte kaçamayacağı ve saklanamayacağı günden Sana sığınırım. Beni; Sana büyüklenmeden ve üşenmeden ibadet edenlerden eyle. Sevdiğinin gönlünü yapmak için elinden geleni yapanlar gibi huzuruna koşanlardan eyle. Baktığı her yerde ve konuştuğu her konuda, özlediğini ananlar gibi gece gündüz Seni tesbih edenlerden eyle.”

Tefekkür ile, zikir ile ve dua ile meşgul olup her an, her yerde Hakk’a ulaşanlardan olmak duasıyla.

Amin.