25 Ocak 2023
Enbiyâ Sûresi 25-35 (323. Sayfa)
Enbiyâ Sûresi 25. Ayet

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ  ...


Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmişizdir.

Allah Teâlâ’nın, insanlar arasından bazılarını peygamber olarak görevlendirip bunlara kitaplar göndermesindeki maksadı, insanların Allah’ın varlığına, birliğine inanmalarını ve sadece O’na kulluk etmelerini sağlamak, onları sapık inançlardan ve kötü davranışlardan korumaktır. Bu bakımdan ilâhî dinler amaç ve öz itibariyle birdir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 673

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. 

اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

مِنْ قَبْلِكَ  car mecruru  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  رَسُولٍ  lafzen mecrur, mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  نُوح۪ٓي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur.  اِلَيْهِ  car mecruru  نُوح۪ٓي  fiiline mütealliktir. 

نُوح۪ٓي اِلَيْهِ  cümlesi  اَرْسَلْنَا deki failin veya  مِنْ رَسُولٍ in hali olarak mahallen mansubdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). 

Burada hal muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müspet (olumlu) muzari fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başında “و” gelmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسَلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

نُوح۪ٓي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وحي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ

 

İsim cümlesidir.  اَنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  هُ  muttasıl zamir  اَنَّ nin ismi olarak mahallen mansubdur.  لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬  cümlesi  اَنَّ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَٓا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِلٰهَ  kelimesi  لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mansubdur. اِلَّا  istisna harfidir.  لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri,  موجود  (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir  اَنَا۬  mahzuf haberin zamirinden bedeldir. 

اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  بِ  harf-i ceriyle  نُوح۪ٓي  fiiline müteallıktır. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن صدّقتموني فاعبدوني  (Beni tasdik ediyorsanız bana kulluk edin) şeklindedir.

اعْبُدُونِ  fiili  نَ un hazfıyla emir fiildir. Zamir olan  و ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir.

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬

 

وَ  istînâfiyye,  مَٓا  nefy harfidir. Ayetin ilk cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

مَٓا  nefy harfi ve  اِلَّا  istisna harfiyle oluşmuş kasr üslubuyla Hz. Peygamberimizden önceki peygamberlere de “Benden başka tanrı yok; sadece bana kulluk edin.” şeklinde vahyedildiği, etkili ve kesin bir şekilde ifade edilmiştir. 

İlk kasr fiille mef’ûlünün hali arasında olup kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.  اَرْسَلْنَا  mevsûf/maksûr,  نُوح۪ٓي اِلَيْهِ  sıfat/maksûrun aleyhtir. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil başka mef'ûllere değil, zikredilen hale sahip mef'ûle tahsis edilmiştir. 

Müspet muzari fiil sıygasında gelen  نُوح۪ٓي اِلَيْهِ  cümlesi,  اَرْسَلْنَا  fiilinin failinden hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. وَ ’la gelmeyen bu hal cümlesi, bu durumun sürekli bir özellik olduğuna işaret eder. Cümle, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نُوح۪ٓي اِلَيْهِ  [Vahyettiğimiz] ibaresi muzari fiille gelerek şimdiki durum hikâye edilmiştir. Böylece bu konunun ve ona vahyedilen şeyin önemine delalet edilmiştir. Göndermek ve vahyetmek manasındaki fiiller  اَرْسَلْنَا  ve  نُوح۪ٓي  şeklinde gelerek, azamet zamirine isnad edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 63)

Fiillerin azamet zamirine isnadı ve  مِنْ رَسُولٍ ’deki tenvin, tazim ifade eder.  مِنْ  harfi istiğrak içindir. Yani istisnasız olarak her peygambere bu emir vahyedilmiştir, bu emri almamış hiçbir resul yoktur. 

مِنْ رَسُولٍ deki  مِنْ  harfi olumsuzluğu tekid için zaiddir. (Âşûr) 

اَرْسَلْنَا  ile  نُوح۪ٓي  kelimeleri arasında, maziden muzariye geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬, masdar tevilinde, takdir edilen  بِ  harfiyle birlikte  نُوح۪ٓي  fiiline mütealliktir.

اَنَّ ’nin haberi olan  لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬  cümlesi, cinsini nefyeden  لَٓا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Munfasıl zamir  اَنَا۬, cinsini nefyeden  لَاۤ nın ismi olan  اِلٰهَ ’nin mahallinden veya  لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir.  لَاۤ ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَاۤ  ve  إِلَّا  ile oluşan kasr,  إِلَـٰهَ  ile  اَنَا۬  arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden birden fazla tekid unsuru taşıyan ve tahsis ifade eden bu gibi cümleler, çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَرْسَلْنَا  رَسُولٍ  kelimeleri arasında iştikâk cinâsı ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


 فَاعْبُدُونِ

 

فَ  rabıtadır. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  فَاعْبُدُونِ  cümlesi, mahzuf şartın cevabıdır. Fiilin sonunda mef’ûl olan mütekellim zamiri tahfif için hazf edilmiş, böylelikle fasılaya da riayet sağlanmıştır.

Takdiri …إن صدّقتموني  (Eğer bana inanıyorsanız…) olan mahzuf şart ve mezkur cevabından oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Son cümledeki  فَ  rabıtadır. Cümlede îcâz-ı hazif vardır.  فَاعْبُدُونِ, mahzuf şartın cevabı olarak meczum mahaldedir. Fiilin sonundaki  نِ  nûn-u vikaye, kesra ise mütekellim zamirinden ivazdır.

Fiilin başındaki  فَ ’nin fasiha olması da caizdir.

Ayetin tamamındaki üslup tevhide ve onun önemine delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 63)
Enbiyâ Sûresi 26. Ayet

وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ  ...


(Böyle iken) “Rahmân, çocuk edindi” dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri) o melekler ikrama erdirilmiş kullardır.

İnsanlar çoğu zaman bâtıl inançlara saplanmış, Allah’a ulûhiyyeti ile bağdaşmayan sıfatlar yakıştırıp O’na ortaklar koşmuşlardır. Hıristiyanlar Hz. Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia ederken, bazı putperestler de meleklerin Allah’ın kızları olduğunu ileri sürmüşlerdir (Nahl 16/57; İsrâ 17/40; Zuhruf 43/15-20). Çocuk sahibi olmak veya evlât edinmek bir ihtiyaçtan kaynaklanır. Oysa Allah bundan münezzehtir, O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Onların evlât diye Allah’a yakıştırdıkları, Allah katında yüksek mevkide ve yüce makamda bulunan, Allah’a teslim olmuş kullarıdır; Hz. Îsâ da melekler de Allah’ın ilmini, kudretini ve yüceliğini bildikleri için O’nun emrine aykırı hareket etmekten sakınırlar (bk. en-Nisâ 4/172).
 
 Melekleri Allah’ın kızları kabul edip onlara tapan müşrikler, meleklerin Allah katında kendilerine şefaat edeceğine inanıyorlardı. Oysa Allah kimin için şefaat edilmesine izin verirse ona şefaat edilecektir. Bunlar da dünya hayatında Allah’ın dinine rızâ göstermiş, günahları olsa bile iman yönünden O’nun rızâsını kazanmış kimselerdir (şefaat konusunda bilgi için bk. Bakara 2/48, 255).
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 673-674

وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. 

Mekulü’l-kavli  اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اتَّخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  الرَّحْمٰنُ  fail olup lafzen merfûdur. 

وَلَداً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اتَّخَذَ  fiilinin ikinci mef’ûlu mahzuftur. Takdiri;  من الملائكة  (Meleklerden) şeklindedir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübteda ve haberi iki mef’ûl yaparak nasb ederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. Değiştirme manası ifade edenler. Aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibarıyla onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdar-ı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.

Bu ayette  اتَّخَذَ  fiili değiştirme manasına gelen fiillerdendir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سُبْحَانَهُ  cümlesi itiraziyyedir.  سُبْحَانَهُ  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Takdiri,  نسبّح  (tesbih ederiz) şeklindedir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّخَذَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ

 

بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.

Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عِبَادٌ  mahzuf mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur. Takdiri,  هُمْ  (onlar)  şeklindedir. 

مُكْرَمُونَ  kelimesi  عِبَادٌ ’nün sıfatı olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır. 

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُكْرَمُونَ  kelimesi, sülasi mücerredi  كرم  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً 

 

İstînâf cümlesidir. Allah Teâlâ, bu ayette müşriklerin sözlerini bildiriyor. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında, kizb-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl olan  وَلَداً ’deki tenvin tahkir ifade eder.

Bu ayetin; Araplardan bazılarının, melekler Allah'ın kızlarıdır şeklindeki sözlerinin bir cüzü olduğu söylenmiştir. Allah Teâlâ bunu zatından tenzih etmiş, sonra da onların kulu olduğunu, ubudiyetin evlat edinmeye tezat olduğunu haber vermiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 68)

Burada, bütün varlıkların nimet olarak Kendisi tarafından korunup beslendiğini ifade eden Rahman vasfının kullanılması, onların o batıl sözlerinin ne kadar şen'î (çirkin, utanç verici) olduğunu göstermek içindir. (Ebüssuûd)


 سُبْحَانَهُۜ 

 

İtiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tenzih ve tazim maksadıyla yapılmış ıtnâbdır.

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümlelerinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سُبْحَانَهُ  ifadesi, takdiri  نسبّح  olan fiilin mef’ûlü mutlakıdır. 

Ayetin metninde zikredilen  سُبْحَانَهُ  (O münezzehtir) kelimesi şu manalara gelmektedir: Allah zatıyla, kendisine yaraşır şekilde münezzehtir. Ben, O'nu layık veçhile (layık olduğu şekilde) tenzih ederim. Siz O'nu layıkıyla tenzih edin. (Ebüssuûd)


 بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ

 

 

Cümle beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri,  هم  olan müsnedün ileyh mahzuftur. Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından ma’tufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i mef’ûl kalıbında gelen  مُكْرَمُونَۙ, müsned olan  عِبَادٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Enbiyâ Sûresi 27. Ayet

لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ  ...


Onlar Allah’tan önce söz söylemezler ve hep O’nun emriyle iş görürler.

لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ 

 

لَا يَسْبِقُونَهُ  fiili mahzuf mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri,  هُمْ  (onlar) şeklindedir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَسْبِقُونَهُ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

بِالْقَوْلِ  car mecruru  يَسْبِقُونَ ’deki failinin mahzuf haline mütealliktir.

  وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ

 

Cümle atıf harfi  وَ ’la  عِبَادٌ ’a matuftur. İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  بِاَمْرِ  car-mecruru  يَعْمَلُونَ  fiiline mütealliktir.

يَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ

 

 

Ayet önceki ayetteki  هُمْ  zamirinin ikinci haberi olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Müsned olan  لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِالْقَوْلِ  [söz] ifadesiyle, kelimenin başındakil lâm-ı tarif izafet için kullanılmak suretiyle  بِقَوْلِهمْ  (sözleriyle) anlamı murad edilmiştir. Yani sözleriyle Allah’ın sözünün önüne geçmezler. Nitekim sözleri Allah’ın sözüne tabidir, aynı şekilde amelleri de Allah’ın emrine bağlıdır; kendilerine emredilmedikçe hiçbir şey yapmazlar. (Keşşâf, Ebüssuûd)

السَّبْقُ : Hakikatte, yürüyüş veya seyir esnasında kişinin, bir diğer kişinin önüne geçmesi, onu geride bırakmasıdır. Mecazî olarak ise, herhangi bir işte öne geçmek manasında kullanımı yaygınlaşmıştır. Bunlardan birisi de kavilde yani sözde öne geçmek olup, bu ayette olduğu gibi, söylenen bir sözün önüne geçmek, o sözün üzerine söz söylemek anlamındadır. Ayet-i kerimede olumsuz olarak tarafların arasında eşitliğin bulunmamasından kinaye olarak gelmiştir. Yani ta’zim ve saygınlık manasında kinayeyle, Allah’ın sözünün önüne geçemeyecekleri ifade edilmiştir. (Âşûr)

وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ  cümlesi öncesine matuf isim cümlesidir. Faide-i haber inkârî kelamdır. Car mecrurun takdimi kasr ifade eder. Yani Allah’ın emri olmayan hiç bir şeyi yapmazlar demektir. (Âşûr) 

بِاَمْرِه۪  sıfat/maksûrun aleyh,  يَعْمَلُونَ  mevsûf/maksûr olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Onların amelleri, Allah’ın emrine hasredilmiştir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  بِاَمْرِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اَمْرِ  şan ve şeref kazanmıştır.

Sözleriyle onun önüne geçmezler ifadesinden sonra sadece onun emrettiklerini yaparlar ifadesi umumun hususa atfı babında, onların Allah'tan başka hiçbir merciye itaat etmediklerinin iyice anlaşılması için yapılan ıtnâb sanatıdır.

وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ  [(Bilakis) bunlar O’nun emriyle hareket ederler] ibaresi; bu kulların amellerinde Allah Teâlâ'ya tabi olmalarının beyan edilmesi, konuşmalarında Allah Teâlâ’ya tabi olmalarının açıklanmasının ardından gelmiştir. Allah Teâlâ’nın sözünün önüne geçmemeleri, Allah Teâlâ’ya tabi olmaları demektir. Adeta aslında Allah Teâlâ’nın emriyle konuştukları ve O'nun emriyle amel ettikleri söylenmiştir. Car mecrurun takdiminden anlaşılan kasr manası, bu kulların O’ndan başkasının emrine tabi olmadıklarını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 68)
Enbiyâ Sûresi 28. Ayet

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ  ...


Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى

 

 

Fiil cümlesidir.  يَعْلَمُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو’dir. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

بَيْنَ  mekân zarfı, mahzuf sılaya müteallıktır.  اَيْد۪يهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مَا خَلْفَهُمْ  atıf harfi  وَ ’la  اَيْد۪يهِمْ ’e matuftur. 

وَ  atıf harfidir.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. 

يَشْفَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  مَنِ  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  يَشْفَعُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  ارْتَضٰى ’dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

ارْتَضٰى  fiili elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو’dir.

ارْتَضٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  رضو ’dur.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مِنْ خَشْيَتِه۪  car mecruru  مُشْفِقُونَ ’a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مُشْفِقُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

مُشْفِقُونَ  kelimesi sülasi mücerredi  شفق  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ 

 

Ayet, ta’liliye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil olması hudûs, teceddüt ve (medih makamı olduğu için) istimrar ifade eder. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği muhatabın dikkatini uyararak onu canlı tutar.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı  بَیۡنَ  ve  خَلۡفَ nin müteallakları olan sıla cümleleri mahzuftur. 

وَمَا خَلْفَهُمْ  tezat nedeniyle  مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ ’e atfedilmiştir.

مَا بَیۡنَ أَیۡدِیهِمۡ  -  مَا خَلۡفَهُمۡ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

بَیۡنَ أَیۡدِی  -  خَلۡفَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

یَعۡلَمُ مَا بَیۡنَ أَیۡدِیهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡ  [Onların önlerinde olanı da arkalarında olanı da bilir.] ifadesinde mekân zarfı kullanılmış olmasına rağmen zamanı da kapsayan anlam nedeniyle  ايديهم  ile  خلفهم  lafızları mecazdır. (Âşûr)

Cümledeki iki müşterek ismi mevsûl  مَا ’da mef’ûl olarak nasb mahallindedir.

Bu ta’lil cümlesi de anlamın pekiştirilmesi için yapılmış ıtnâbdır.

Onların, Allah'ın herhangi bir emrini terk ettikleri zannedilmesin diye Allah'ın onların önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bildiği ifade edilmiştir ki bu onların fiil veya söz olarak yaptıklarını ve ertelediklerini, söyleyeceklerini ve yapacaklarını bilir demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 68)

Bu cümle makablinin sebebinin izahı ve sonra gelenlere de bir ön hazırlık mahiyetindedir. Zira melekler, Allah'ın ilminin, kendilerinin geçmiş ve gelecek bütün sözlerini ve işlerini kuşattığını bildikleri için her zaman kendi hallerini kontrol ederler. Bundan dolayı da Allah'ın emri olmadan bir şey söylemezler ve bir iş yapmazlar. (Ebüssuûd)

Önlerinde ve arkalarındaki şeyler ifadesi her yerde her zaman yapılandan, bütün zaman ve mekândan kinayedir.


وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ

 

Vav atıftır. Cümle önceki ayetteki  وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Kasr, nefy harfi  لَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşmuş, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Failin fiili sıfat/maksûr,  لِمَنِ ارْتَضٰى  mevsûf/maksûrun aleyhtir.

Mecrur mahalde  لَا يَشْفَعُونَۙ  fiiline müteallik olan müşterek ism-i mevsûl  مَنِ ’in sılası olan  ارْتَضٰى , mazi fiil sıygasında gelmiş faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Onların, Allah'ın razı olmadığı kişilere şefaat etmedikleri zikredilmiştir. Yani onlar sadece Allah Teâlâ’nın razı olduğunu bildiği kişiler için sözlü olarak şefaatçi olurlar.

Sonra da onların Allah'tan korktukları, Allah Teâlâ’yı gözledikleri ve onun mekrinden emin olmadıkları zikredilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 69)

Ayetin son cümlesi  وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خَشْيَتِ ’nin aslı, tazimle beraber korkudur. Bunun içindir ki ulemaya tahsis edilmiştir.  إشفق ’da itina ile korkmaktır. Eğer  خَشْيَتِ  kelimesi  مِنْ  ile geçişli kılınırsa korku manası öne çıkar,  على  ile geçişli kılınırsa aksi olur. (Beyzâvî)

مِنْ خَشْيَتِه۪ ’deki  مِنْ  ta’lil içindir. (Âşûr) Car mecrur, amili olan  مُشْفِقُونَ ’ye takdim edilmiştir.

Müsned  مُشْفِقُونَ, ism-i fail kalıbında gelerek bu vasfın onlarda devamlı olduğuna işaret etmiştir. İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. 

مَنِ  مِنْ  ve  مَا ’larda cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

خَشْيَتِه۪  -  مُشْفِقُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayet-i kerimede  يشفقون  şeklinde fiil değil de  مُشْفِقُونَ  şeklinde isim gelerek bu sıfatın onlarda sabit ve devamlı olduğuna işaret edilmiştir. Ancak bu övgünün yanında, hadlerini aşarlarsa Allah'ın onlara azap edeceği de bildirilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 69)
Enbiyâ Sûresi 29. Ayet

وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ۟  ...


İçlerinden her kim, “Allah’tan başka ben de şüphesiz bir ilâhım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.

Allah’ın yakınlık, sevgi ve lutuflarına mazhar olmuş kullarının bütün istekleri O’na ibadet etmek ve rızasına ermektir. Onların ortaklık iddiasında bulunmaları tabiatlarına ters düşer; çünkü Allah’a ortak olma davasına kalkışanların yeri, O’nun yanında ve yakınında değil, zâlimlerin yanındadır, yani cehennemdir. 30-33. Allah’ın birliğini, ortağı ve benzerinin bulunmadığını, bu evren ve içindeki varlıklar yok olduktan sonra onları yeniden yaratabilecek sonsuz güce sahip bulunduğunu gösteren delillere yer verilmektedir. Kur’an âyetlerini bilimsel buluş veya teorilerle açıklamak her zaman ve her âyet için isabetli bir yöntem olmamakla birlikte, evrenin yaratılışı konusundaki teoriler ve tabiat bilimlerindeki gelişmelerin bu âyetlerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olduğunu söylemek mümkündür.

30. âyetteki “göklerin ve yerin bitişik olup ayrılması ve her canlının sudan yaratılması” ifadesini müfessirler farklı şekillerde yorumlamışlardır. Eski müfessirlerin bazı görüşleri özetle şöyledir:

 a) Göklerle yer birbirine bitişikti, Allah onları ayırdı ve aralarına havayı yerleştirdi.

b) Gökler birbirine bitişikti, Allah onu yedi kat gök haline getirdi; yer de bitişikti, onu da aynı şekilde yedi kat yer haline getirdi.

c) Gökler birbirine yapışıktı, yağmur yağdırmıyordu; yer de yapışıktı, bitki bitirmiyordu. Allah gökleri yağmurla, yeri de bitki ile yarıp ayırdı (yağmura ve bitkiye elverişli hale getirdi).

 

Taberî âyetin devamını dikkate alarak son görüşü tercih etmektedir (bk. XVII, 19). Modern zamanlarda yazılmış bazı tefsirlerdeki açıklamalara göre, âyette evrenin başlangıçta bir bütün yani tek bir kütle olduğu, bu kütlenin sonradan bölünüp parçalara, yani dünyanın da içinde bulunduğu uzay cisimlerine ayrıldığı ifade edilmektedir. Kur’an’ın bu ifadesi günümüzde genellikle astrofizikçilerin evrenin oluşumu hakkında kabul ettikleri teoriye uygun gibi görünmektedir. Bu bilim adamlarına göre uzaydaki cisimler vaktiyle bir gaz ve toz kütlesi (nebula, bulutsu) halinde idi. Merkezî çekim sebebiyle büzüşüp muhtelif noktalarda yoğunlaşan bu gaz kütlesinden zamanla küreler halinde parçalar koparak uzay boşluğuna fırlamış; merkezî çekim kuvvetinin etkisiyle dönmeye, uzayın soğukluğu sebebiyle de soğumaya başlamıştır. Bu dönüş esnasında yoğunlaşan ana kütlelerden de bazı parçalar kopmuş, bunlar da ana kütlelerin etrafında dönmeye devam etmiştir. Böylece tek bir kütle, milyarlarca yıl ile ifade edilen zaman dilimlerinde galaksi ve güneş sistemlerine, bunlar da giderek yıldızlara, gezegenlere ve bunların uydularına dönüşmüş, nihayet güneşin uydusu olan dünyamızın da içinde yer aldığı gezegenler iyice soğuyarak bugünkü şekillerini almıştır.

Âyette hayatın temelinin suya dayandığına işaret edilmek üzere canlı olan her şeyin sudan yaratıldığı bildirilmektedir. Mevcut bilgilerimize göre de dünyamızdan yükselen gaz ve buharlar, yoğunlaşarak yağmur şeklinde tekrar dünyaya dökülmüş, böylece denizler ve okyanuslar meydana gelmiştir. Suda yosunlaşma ile başlayan canlılar âlemi, ilâhî kanunlara göre gelişerek bugünkü halini almıştır. Bilimin verilerine göre canlıların birleşiminin yarıdan fazlasını su oluşturmaktadır. Başka bir âyette Allah Teâlâ’nın her canlıyı sudan yarattığı açık bir şekilde ifade edildikten sonra canlıların özelliklerine göre türlerine ayrıldığı belirtilir (bk. en-Nûr24/45). Allah en gelişmiş canlı türü olarak da yine içinde suyun bulunduğu özel bir çamurdan insanı yaratmıştır (Esed, II, 650-651). Muhammed Esed’e göre “Her canlıyı sudan yarattık” ifadesi üç boyutlu bir anlam taşımaktadır:

1. Su bütün canlı türlerinin ilk örneğinin ortaya çıktığı ortamdır;

2. Var olan veya tasarlanabilen bütün sıvılar içinde yalnızca su, hayatın ortaya çıkıp tekamül etmesi için uygun ve gerekli özelliklere sahiptir;

3. Hayvansal veya bitkisel, canlı her hücrenin fiziksel temelini oluşturan ve içinde hayat olgusunun belirebileceği yegâne madde ortamı olan protoplazma büyük ölçüde sudan ibarettir ve bütünüyle suya dayanmaktadır. Evrenin başlangıçtaki fiziksel birliğine işaret eden önceki ifadeyle canlı âlemin elementer birliğine işaret eden bu ifadenin birlikte ele alınması, bütün yaratılış olgusunun dayandığı tek bir planın, tek ve tutarlı bir yaratma eyleminin ve buna bağlı olarak da tek bir yaratıcının varlığına götürmektedir (II, 651).

Eski müfessirler 31. âyetteki “Onları sarsmasın diye yeryüzüne sağlam dağlar yerleştirdik” ifadesini açıklarken, önce dümdüz ve üstünde ikamet edilemeyecek kadar hareketli olan yerkürenin üzerine dağların yerleştirilmesi sayesinde onun istikrarlı ve üzerinde yaşanılabilir bir hale getirildiğini söylemişlerdir. Dağların birer kazık veya destek yapıldığını ifade eden bu vb. âyetlerde yer kabuğunun sertleşme sürecine işaret edildiği tahmin edilmektedir. Dağların inişli çıkışlı, irili ufaklı yaratılmış olması, aralarında bir bölgeden diğerine geçişi sağlayan geçit ve vadilerin bulunması, uzay boşluğunda dönmekte olan yer yuvarlağının hareketini bir balans unsuru gibi dengelemekte, insanların yeryüzündeki yaşayışlarını ve bölgeler arasındaki ulaşım faaliyetlerini de kolaylaştırmaktadır (bu konuda ayrıca bk. Nahl 16/15; Nebe’ 78/7).

32. âyette geçen “korunmuş tavan” benzetmesinin dünyayı saran atmosferi ve 30. âyette söz konusu edilen nebulanın bölünüp parçalanmasıyla meydana gelen galaksilerin, güneş sistemleri ve yıldızların oluşturduğu kozmik uzayı ifade ettiği anlaşılmaktadır. Allah’ın kurduğu bir düzen ve denge içinde yaratılmış olan kozmik uzay, merkezkaç kuvvetlere ve karşılıklı kütlesel çekimlere dayanarak hareket etmekte ve bu sistem sayesinde parçalanıp yok olmaktan korunmaktadır (ayrıca bk. Fâtır 35/41). Kur’an’da “gökyüzünün âyetleri” diye ifade edilen ve her biri Allah’ın varlığını ve sonsuz kudretini gösteren bu delillerden inkârcıların ibret almaları gerekirken, onlar yüz çevirerek geçip gitmektedirler. 33. âyette, canlı varlıkların hayatını doğrudan ilgilendiren bu kozmik delillerden bazıları özel olarak zikredilmektedir. Bunlar canlıların sükûnet içerisinde dinlenmelerini sağlayan gece, çalışıp geçimlerini sağlamalarına vesile olan gündüz, ısı ve ışınlarıyla dünyayı aydınlatan ve ısıtan güneş, gece karanlığında canlıların ihtiyaçlarını karşılayacak kadar güneşten aldığı ışını yansıtan aydır. 

وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ 

 

Cümle atıf harfi  وَ la önceki ayetteki  هُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ  cümlesine matuftur.

مَنْ  şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. يَقُلْ  şart fiili olup mübteda olan  مَنْ nin haberi olarak mahallen merfûdur. يَقُلْ  meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُوَdir.  مِنْهُمْ  car mecruru  يَقُلْ deki failinin mahzuf haline mütealliktir.

Mekulü’l-kavli,  اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ dir.  يَقُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  ي   mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اِلٰهٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup lafzen merfûdur.  مِنْ دُونِه۪  car mecruru  اِلٰهٌ  mahzuf sıfatına müteallıktır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


  فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ 

 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsm-i işaret  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.  نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَ  cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

نَجْز۪يهِ  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

جَهَنَّمَ  ikinci mef’ûlun bih olup lafzen mansubdur. Gayri munsarif olduğu için tenvin almamıştır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ۟

 

كَ  harf-i cerdir.  مثل  “gibi” demektir. Bu ibare, amili  نَجْزِي  olan mahzuf mef’ûlun mutlaka mütealliktir.

ذٰ  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. 

نَجْزِي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur. 

الظَّالِم۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  الظَّالِم۪ينَ  kelimesi, sülasi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ 

 

وَ  atıf,  مَنْ  iki muzariyi cezmeden şart edatıdır. Ayet önceki ayetteki  وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ  cümlesine matuftur. Cümleler arasında haberî olmak bakımından ittifak vardır. Şart üslubunda gelen ayet, haberî isnaddır. 

Şart cümlesi olan  مَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart ismi  مَنْ  mübtedadır. Meczum muzari fiil sıygasındaki  يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪  cümlesi  مَنْ ’in haberidir.

يَقُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪  cümlesi,  اِنّ۪ٓ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

مِنْ دُونِه۪  izafeti gayrının tahkiri içindir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, gelecek habere dikkat çekmek ve konunun önemini vurgulamak içindir.

İşaret isminde istiare vardır. Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Müspet muzari fiil sıygasında gelen  نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ  cümlesi,  ذٰلِكَ nin haberidir. Azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinde müsnedlerin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ceza, onlara mahsus ve onlarla sınırlı değildir, her  zalimi kapsar. Bunun için ayet-i kerime  كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ  ile devam etmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 69)

Cenab-ı Allah, Bunlardan kim, “Ben de O'nun dûnunda bir tanrıyım derse, onu cehennem ile cezalandırırız’’ ifadesi ile meleklerin halinin vaat ve vaîd hususunda tıpkı diğer mükelleflerin hali gibi olduğuna dikkat çekmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

Bu kelam, Allah'ın hükümranlığının kuvvetine, cebbarlığının üstünlüğüne ve meleklerin, o kâfirlerin haklarında vehmettikleri gibi olmalarının imkânsızlığına açıkça delalet etmektedir. (Ebüssuûd) 

كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ۟

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  كَذٰلِكَ, amili  نَجْزِي  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Mahzufla birlikte cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 5, s. 101)

Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade etmiştir.

Zamir makamında bahsi geçenlerin  الظَّالِم۪ينَ  şeklinde zahir isim ile ifade edilmeleri, işin kötülüğünü vurgulamak amacıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

الظَّالِم۪ينَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

ذٰلِكَ  كَذٰلِكَ  kelimeleri arasında mürekkeb tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları,  نَجْزِي  fiilinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadrمَنْ  مِنْ  kelimeleri arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Enbiyâ Sûresi 30. Ayet

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ  ...


İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?

Ebû Hureyre (ra) şöyle demiştir:” Ey Allah’ın Resûlü! Seni gördüğüm zaman gönlüm huzurla doluyor, gözüm aydın oluyor; bana herşeyi anlat” dedim. O da :” Herşey sudan yaratılmıştır” buyurdu. Ben de :” Bana öyle bir şey söyle ki, onu yaptığım zaman Cennet’e gireyim” dedim.  Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:” Selamı yay, yoksulları doyur, akrabanı ziyaret et, insanlar uykuda iken geceleyin namaz kıl,sonra da selâmetle Cennet’e gir. “
( Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 295,323-324,493).

 Feteqa فتق :  Sülâsi fiil olarak فَتَقَ bitişik iki şeyi aralarında aralık veya yarık oluşuncaya kadar birbirinden ayırmaktır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil olarak sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli fıtıktır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً 

 

Hemze istifham harfidir.  وَ  istînâfiyyedir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. يَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ, fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُٓوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübteda ve haberi iki mef’ûl yaparak nasb ederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. Burada bilmek manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

السَّمٰوَاتِ  kelimesi  اَنَّ ’nin ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.

الْاَرْضَ  atıf harfi  وَ ’la  السَّمٰوَاتِ ’a matuftur. و, matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَتَا رَتْقاً  cümlesi  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَتَا  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. Zamir olan tesniye elifi  كَانَتَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.

رَتْقاً  kelimesi  كَانَتَا ’nın haberi olup fetha ile mansubdur.

 

 فَفَتَقْنَاهُمَاۜ 

 

فَفَتَقْنَاهُمَا  atıf harfi  فَ  ile  كَانَتَا رَتْقاً ’ya matuftur.  فَ, matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَتَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.


 وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ

 

جَعَلْنَا  atıf harfi  وَ la  فَفَتَقْنَا ya matuftur. جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir:

1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek  

2. Bir halden başka bir hale geçmek 

3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. 

Bu ayette “ Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مِنَ الْمَٓاءِ  car mecruru  جَعَلْنَا  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. 

كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  حَيّۜ  kelimesi  كُلَّ شَيْءٍ nin sıfatı olup lafzen mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Hemze istifham harfidir.  فَ  atıf harfi olup mukadder istînâfiyyeye matuftur. Takdiri,  أجهلوا فلا يؤمنون  (Bilmediler mi iman etmezler.) şeklindedir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَاۜ

 

Hemze istifham, vav istînâfiyyedir. Ayetin ilk cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham harfi hemze inkârî manadadır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz ve azarlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasındaki  لَمْ يَرَ  fiilinin faili konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası  كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً, müspet mazi fiil sıygasında gelmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

كَفَرُٓوا  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً  cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  اَنَّ ’nin haberi  كَانَتَا رَتْقاً  cümlesi  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesidir.  كَانَ ’nin haberinin isim olarak gelmesi sübut ifade eder. Haberin, ismin bir cüzü haline geldiğini, ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtir.

Masdar-ı müevvel, لَمْ يَرَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَفَتَقْنَاهُمَا  cümlesi nasb mahallinde,  اَنَّ ’nin haberine matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi tezattır. Fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında haberî olmak bakımından ittifak vardır.

İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır.

Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kastediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Sevinç Resul, Arapçada Cümle Yapısı, 2010 S. 190-191)

فَفَتَقْنَاهُمَا  cümlesiyle  كَانَتَا رَتْقاً  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ  arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ  lafzından sonra  الْاَرْضَ ’ın zikri umumdan sonra husus babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü  السَّمٰوَاتِ  tağlîb yoluyla  الْاَرْضَ ’ı da kapsamaktadır.

كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَا  [Bitişik idiler, onları ayırdık] cümlesindeki  رَتَقَ  (Bitişik)  فَتَقَ  (Ayrı) kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır. (Safvetü’t Tefasir)

Ayet-i kerimede geçen  رُئْية  fiili kalbî olup  اَوَلَمْ يَرَ  ibaresi “Bilmezler mi?” anlamındadır. Hatta “bilmiyorlar” denebilir.

Ama bu ifade ya bilen kişilere söylenir, ya da bilmeyen kişiye ilan için gelir. Mesela kişi arkadaşına “Ödülü filan kişinin aldığını görmedin mi?” derken onun bunu bilmediğini bilir ve haber vermek ister. Dilimizde benzeri kullanımlar çoktur. Kur'an'da da bu ifade pek çok kere gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 75)

Burada  مُتَقَينِ  değil de masdar şekli olan  رَتْقاً  kelimesinin gelmesi, masdarın hem tekil hem de çoğul şeyler için kullanılıyor olması dolayısıyladır. Mübalağa için bu şekilde gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 75, Âşûr)

Göklerle yer, ikisi bitişik idiler de biz onları ayırdık. Burada geçen  رَتْقاً  masdarı  ذاتَ رَتْقٍ  yahut  مُتَقَينِ  demektir, o da yapıştırma ve lehimlemedir yani ikisi bir tek şey ve birleşik bir gerçek idiler biz onları ayırdık demektir. (Beyzâvî)

رَتْق  ifadesinde istiare vardır. Çünkü  ألرٌَتق  bir şeyin deliğini ve gediğini kapatmaktır. Nitekim biri bir söküğü, yırtığı kapattığında  رَتَقَ فَلاَنٌ ألْفَتْقَ  (Falanca söküğü dikti) denir. Ayete göre sanki gökler ve yer birbirine dikilmiş ve bitirilmiş varlık iken Yüce Allah onları, aralarını ince hava ve geniş atmosfer ile yarmak suretiyle ayırmıştır. Rivayete göre müminlerin emiri Ali b. Ebi Talib ayetin, (Gök yağmur yağdırmaz, yer ot bitirmez iken Allah göğü yağmurlarla, yeri de bitkilerle yardı.) anlamına geldiğini söylemiştir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)  

Cenab-ı Hakk,  “onlar bitişik” dememiş, “İkisi bitişik bir halde idi.” demiştir. Çünkü “gökler (semavat)” lafzı cemidir, ama bununla cins isme delalet eden “bir gök” manası kastedilmiştir. Nitekim Ahfeş, “Semavat, bir çeşit (cins), yer de bir çeşittir.” demiştir. Hak Teâlâ'nın, [“Şüphesiz ki Allah gökleri ve yeri, o ikisi zeval bulmasın (yıkılmasın) diye, tutmaktadır.”] (Fatır Suresi, 41) ayetinde de böyledir. Arapların, “İki kavmin arasını bulduk.”, “Bize iki siyah sürü uğradı.” demeleri de böyledir. Çünkü biri bir sürü, diğeri bir sürüdür. (Fahreddin er-Râzî)

 

 وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ

 

 

وَ, istînâfiyyedir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir. 

حَيّ, muzâfun ileyh olan  شَيْءٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ  [Her canlı şeyi sudan yarattık] cümlesinde  شَيْءٍ  kelimesinin belirsiz olması, genellik ifade eder. (Safvetü’t Tefasir)

Su, her canlının maddelerinin en büyük kısmını oluşturmaktadır. Yahut canlıların aşırı derecede suya ihtiyaçları vardır ve sudan çok yararlanmaktadırlar. Yahut biz, her canlıyı, suyun mutlaka gerekli olduğu bir sebepten yarattık. (Ebüssuûd)

مِنَ الْمَٓاءِ  cer mecruru  جَعَلْنَا  fiiline müteallıktır.  مِنَ  harf-i ceri ibtidaiyye manasındadır. (Âşûr)

جَعَلَ  fiili burada  خَلَقَ  manasındadır. Bir mef’ûle müteaddidir. Çünkü burada bir halden başka bir hale geçmek manası kastedilmemiştir. (Âşûr)

Kâinatın vücudu için zikrettiği ilk şey  السَّمٰوَاتِ  ve  الْاَرْضَ  bitişik, birbirine yapışık iken bunları birbirinden ayırdığıdır. Sonra hayatın aslını ve hayattan önce olan şeyi zikretmiş, her canlı şeyi su sebebiyle yarattığını ifade etmiştir. Sebebi ifade etmek için ayet-i kerimenin başında  فَ  harfi gelmiştir. Yani bu hala iman etmelerine sebep olmuyor mu? demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 76)

Son zamanlarda suyu oluşturan elementlerin en önemlisi olan hidrojen, bütün elementlerin temel esası gibi mütalaa olunmaya başladığına göre Kur'an'ın bu uyarısı daha kapsamlı bir gerçeğe işareti de içine almış olur. Gerçi organik kimyada karbon bir temel element olarak mütalaa edilmektedir. Ve hayatın hava ile de alakası vardır. Fakat ayette sözü edilen “شَيْءٍ” sözcüğünün, suyun dışında kalan diğerleri için de aykırı bir tarafı olmadığı gibi bunlar herkes için su kadar açık ve gözle görülen şeyler de olmadığından, burada en açık delil ileri sürülmüştür ki o da sudur. Suyun  رَتْق (bitişik olma) ve  فَتْق (ayrık olma) ile münasebeti apaçık olup herkesçe bilinmektedir. Tabiat (yaratılış) üzerinde bu bitişik olma ve ayrılma durumu ile bu şekilden şekile değiştirme olayı o kâfirlerin görüp durdukları veya düşünüp kıyaslama yoluyla bildikleri veya haber aldıkları bir iş, bir icraat olduğu halde yine de imana gelmezler hâ! Bir sudan yaratıldıklarını bilirler de hala Allah'ın sanat ve tesirine inanmazlar, tabiat, tabiat deyip dururlar ha! İşte tabiate kalsaydı tabiat kendi kendine değişir miydi, yer ile gök yokluktan varlığa gelirler miydi veya yer gökten ayrılır mıydı veya kuru havada yukarıdan yağmur yağar, kuru toprakta otlar biter miydi, sonra o cansız tabiatlarda aynı bir sudan değişik hayatlar meydana gelir miydi, insanlar olur muydu, kendileri hayat bulurlar mıydı? Onlar kendilerini parçalanmaz mı zannediyorlar? (Elmalılı)


اَفَلَا يُؤْمِنُونَ

 

 

Hemze istifham,  فَ  atıf harfidir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, mukadder istînâfa matuftur. Takdiri; …أجهلوا  (Bilmediler mi?) olabilir.

Menfi muzari fiil sıygasında gelen cümle teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

İnkârî istifham olan bu cümle, kınama ve azarlama manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Yine de iman etmeyecekler mi?”

Bu kelam, iman etmeyi kesin olarak gerektiren, yegâne ilâhın Allah olduğuna delalet eden, bütün yaratılmışların, O'nun hükümranlığı ve kudreti altında hükmüne boyun eğdiğine delalet eden dahili ve harici ayetler mevcut iken, iman etmemelerini inkâr anlamını ifade etmektedir. (Ebüssuûd)

Hz. Muhammed’in (sav) davet ettiği iman prensiplerine -ki bu Allah’ın vahdaniyyetine imandır- iman etmemelerinden dolayı onların küfür üzere oldukları ifade edilmiş ve أفَلا يُؤْمِنُونَ yani, “hala inanmıyorlar mı” denilerek taaccüp belirtilmiştir. (Âşûr)

كَفَرُٓوا  -  يُؤْمِنُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.

 
Enbiyâ Sûresi 31. Ayet

وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ  ...


Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik.

وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِهِمْ

 

جَعَلْنَا  atıf harfi  وَ la makablindeki  جَعَلْنَاya matuftur. جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  

فِي الْاَرْضِ  car mecruru amili  جَعَلْنَا nın mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir.  رَوَاسِيَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlün lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri,  خشية  (korkarak ) şeklindedir.

تَم۪يدَ  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هىdir.  بِهِمْ  car mecruru  تَم۪يدَ  fiiline müeallıktır.

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.

2 tür kullanımı vardır: 1) Harf-i cersiz kullanımı. 2) Harf-i cerli kullanımı

Harf-i cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a. Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.

b. Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c. Mef’ûlün leh olacak masdarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d. Fiilin faili ile mef’ûlün faili aynı olmalıdır.

e. Fiilin oluş zamanı ile mef’ûlün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır.

Not: Mef’ûlün lehin harf-i cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

 

جَعَلْنَا  atıf harfi  وَ la makablindeki  جَعَلْنَا ya matuftur. جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

ف۪يهَا  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlün bihe müealliktir. فِجَاجاً  hal olup fetha ile mansubdur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Burada müfred hal olarak gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سُبُلاً  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. 

لَعَلَّ, terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.

هُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ nin ismi olarak mahallen mansubdur.  يَهْتَدُونَ  fiili  لَعَلَّ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَهْتَدُونَ  fiili  نَ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan  و ı fail olarak mahallen merfûdur.  يَهْتَدُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  هدي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً 

 

Ayetin ilk cümlesi atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin azamet zamirine isnadı, tazim ifade eder.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَم۪يدَ بِهِمْ  cümlesi, muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mahzuf bir muzâfla, mef’ûlun lieclih olarak mansub mahaldedir. Takdiri;  خشية أن تميد بهم  (Sizi sarsmasından korkarak) şeklindedir.

Aynı üslupta gelen ikinci  جَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً  cümlesi, birincisine hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فِجَاجاً  haldir. Hal, tetmim ıtnâbı babındandır.

Mef’ûl olan  سُبُلاً ’deki tenvin kesret ve nev ifade eder.

فِي الْاَرْضِ  ve  ف۪يهَا  ibarelerindeki  ف۪ي  harflerinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ي  harfinde zarfiyet manası vardır. Car ve mecrurun ilişkisi, zarf ve mazruf ilişkisine benzetilmiştir.  الْاَرْضِ  ve  رَوَاسِيَ  içine girilecek bir şeylere benzetilmiştir.

Kur’anî tabirlerdeki latifelerden biri de bu fiilin olumsuz olarak başka bir kelimeyle değil, sadece  رَوَاسِيَ  kelimesiyle birlikte kullanılmış olmasıdır. Yani cibâl kelimesi ile birlikte bu fiil gelmemiştir. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi  رَوَاسِيَ  kelimesi “sabit olmayı” ifade eder, “insanları çalkalayıp sarsmaması için arzı sabit tutar” manasındadır. 

وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً  [Orada yol bulabilsinler diye de ficac/geniş, kolay yollar yaptık] (Enbiya Suresi, 31) ibaresindeki  فِجَاجاً ’ın tekili olan  فَجّ, iki dağ arasındaki geniş yol demektir. Dağlardaki geniş yollar, geniş ve açık yol olduğu da söylenmiştir. Sebîl, kolay yol demektir. Genişlik, kolaylık ve hareketi ifade etmek için bu iki kelime bir arada zikredilmiştir. Bu da nimetin tam olduğunu gösterir.

Rûhu'l Me’ânî'de şöyle yazılıdır:  فِجَاجاً  kelimesi,  فَجّ  kelimesinin çoğuludur. Râğıb, iki dağın kuşattığı yarıkın; Zeccâc, iki dağ arasındaki her tünelin  فَجّ  olduğunu söylemiştir. Bazıları da iki dağın arasında olup olmamasına bağlı olmaksızın, mutlak olarak geniş yol manasında olduğunu söylemiştir.

سُبُلاً  [kolay yollar] sözü de  فِجَاجاً  [geniş yollar] kelimesinden bedel olarak gelmiştir. Zımnen, Allah'ın bu yolları yaratıp genişletmesinin, üzerinde yürümesi için olduğunu tekîdli olarak ifade eder. Çünkü bedel, adeta tekrardır ve amilin tekrarı niyetiyle gelir. Mübeddel minhu'nun hükmü mutlak olarak düşmez. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 78)

فِجَاجاً سُبُلاً : Geniş yollar, anlamındaki  فِجَاجاً ’in, sıfat olduğu halde öne alınması hal olup da onu yarattığı anda böyle yarattığını göstermek içindir ya da  سُبُلاً  ondan bedel olsun içindir. Bu da zımnen onları yarattığını ve yolcular için geniş yollar açtığını gösterir. Ayrıca bunda tekid de vardır. (Beyzâvî) 

Bir düşünmeli ki yeryüzü, sıvı bir halde kalsaydı ve yer hareket ettikçe insanlar çalkanıp dursaydı ne büyük sıkıntı olurdu. Toprak kütlesinin yaratılması ve dağların kazık gibi oturtulması ile bu sıkıntı bertaraf edilip yeryüzü, insanların yaşaması için oturulabilir bir hale getirildi. Ve orada birtakım alanlar, yollar yaptık ki doğru yolu bulabilsinler. Arzu ettikleri yere doğru gidebilsinler veya hak yolunu tutsunlar. (Elmalılı)

Bu ayetteki  جَعَلْنَا  fiili,  خَلَقَ  fiilinin ifade ettiği anlamları yüklenemez. Zira Allah gece ve gündüzden bahsederken  خَلَقَ  fiilini kullanmış, insanın her an içinde yaşadığı değil de etrafında olup ancak dikkatini verdiği zaman anlayabileceği gece ve gündüz gibi kevnî ayetlerden farklı olan varlığının delillerini ise başka bir fiil ve sıyga ile ifade etmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

 تَم۪يدَ بِهِمْ  [Ta ki (maksatlarına) ersinler.] Yani bu yürüyüşlerinde sonuca ulaşsınlar veya Allah'a iman etsinler demektir. Çünkü bu ayetler imana götürür. Her iki mana da arzu edilmiştir. Çünkü dağlar hareketteki amaca ulaşmak için vesiledir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, et-Tabîru’l-Kur’anî, 63)

 

لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye veya beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. 

لَعَلَّ, tereccî harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ ’nin haberi olan  يَهْتَدُونَ  muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

“Umulur ki” anlamında olan  لَعَلَّ, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani  “ümitvar olma” manasını ifade eder. Bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerim olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrûb: “لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır” demiştir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)

Keşşâf sahibi şöyle demiştir.  لَعَلَّ  kelimesi ümit vermek içindir. Kerîm ve Rahîm olan Allah ümit verdiğinde, şüphesiz, Allah'ın bu ümit verişi, kesin vaat yerine geçer. İşte bu sebepten Kelamullah'ta kesinlik manası ifade eder, denilmiştir. (Fahreddin er-Râzî) 

جَعَلْنَا  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr,  فِجَاجاً  ve  سُبُلاً  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatları vardır. 

يَهْتَدُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

 
Enbiyâ Sûresi 32. Ayet

وَجَعَلْنَا السَّمَٓاءَ سَقْفاً مَحْفُوظاًۚ وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ  ...


Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler.

وَجَعَلْنَا السَّمَٓاءَ سَقْفاً مَحْفُوظاًۚ 

 

جَعَلْنَا  atıf harfi  وَ la birinci  جَعَلْنَاya matuftur.  جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

السَّمَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  سَقْفاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

مَحْفُوظاً  kelimesi mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur.

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.

2 tür kullanımı vardır: 1) Harf-i cersiz kullanımı. 2) Harf-i cerli kullanımı

Harf-i cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a. Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.

b. Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c. Mef’ûlün leh olacak masdarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d. Fiilin faili ile mef’ûlün faili aynı olmalıdır.

e. Fiilin oluş zamanı ile mef’ûlün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır.

Not: Mef’ûlün lehin harf-i cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَحْفُوظاً  kelimesi, sülasi mücerredi  حفظ  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

 

 وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir. Muttasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

عَنْ اٰيَاتِهَا  car mecruru  مُعْرِضُونَ a mütealliktir.  Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مُعْرِضُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  و dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  مُعْرِضُونَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَجَعَلْنَا السَّمَٓاءَ سَقْفاً مَحْفُوظاًۚ 

 

Önceki ayete matuf olan bu ayette, semanın yaradılışından haber verilmektedir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Mütekellim Allah Teâlâ’dır. Fiilin azamet zamirine isnadı, tazim ifade eder.

Mef’ûl olan  سَقْفاً ’deki tenvin, nev ve tazim ifade eder.  مَحْفُوظاًۚ, mef’ûlün sıfatıdır. 

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır. 

سَقْف  ifadesinde istiare vardır. Çünkü hakikatte tavan yani  ألسقف, ev-çadır gibi şeylerin üst tarafından içindeki insanı gölgeleyen kısımdır. Buna göre gök, yeri üstten ve alttan bir gölge gibi sardığı için ona tavan adı verilmesi güzel düşmüştür. Korunmuş (mahfuz) olmasının anlamı da yarılma, yıkılma, dağılma ve eskime gibi- diğer tavanların korunması mümkün olmayan- şeylerden gök tavanının korunuyor olmasıdır. Ayrıca bunun, (cinlerin ve şeytanların) kulak hırsızlıklarından korunması, akan (yıldız ve göktaş) larından muhafaza edilmesi demek olduğu da söylenmiştir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

Çatıya da teşbih-i beliğ yoluyla gökyüzü adı verilmiş yani  جَعَلْناها كالسَّقْفِ  (onu çatı gibi yaptık) manasında kullanılmıştır. (Âşûr) 

Bu ayette geçen  جَعَلْنَا  fiili, arka arkaya gelmiş  جَعَلْنَا  fiillerinin beşincisidir.  جَعَلْنَا  fiilinin bu kadar tekrarlanması, Allah Teâlâ’nın kudretini, yaratmış olduğu alemin mükemmelliğini vurgulamak içindir. Bu tekrarda ayrıca reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Önceki ayetlerde sema ve arzın birbirinden ayrılmalarından, sonra arzda yaratılanlardan bahsedilmiştir. Bu ayette de semanın yaratılışı anlatılmaktadır. Bu üslup lef ve neşir sanatıdır.

Arzın ve içerisindekilerin yaratılışının zikredilmesi akabinde göğün yaratılışından bahsedilmesi, belagattaki tıbak hükmüne uygundur. Zira yerin yaratılışında insanlar için nice faydalar vardır. (Âşûr)

 

وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ

 

Vav istînâfiyyedir. Ayetin son cümlesi  وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ, mübteda ve haberden oluşmuş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَنْ اٰيَاتِهَا, siyaktaki önemine binaen amiline takdim edilmiştir.

İsim cümlesinde müsned ism-i fail kalıbında gelerek, yüz çevirmenin sübut ve devamına işaret etmiştir.

Belâgatçıların cumhuruna göre ister mef’ûl, ister zarf, isterse harf-i cerle mecrur olsun amilin mamulüne takdimi kasr ifade eder. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı) 

جَعَلْنَا - هُمْ  kelimeleri arasında mütekelimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
Enbiyâ Sûresi 33. Ayet

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ  ...


O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ 

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَ dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو dir. 

الَّيْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْقَمَرَۜ ,النَّهَار  ,الشَّمْسَ  kelimeleri atıf harfi  وَ ’la  الَّيْلَ ’e matuftur.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.

Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

و : Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

 

İsim cümlesidir.  كُلٌّ  mübteda olup lafzen merfûdur.  ف۪ي فَلَكٍ  car mecruru  يَسْبَحُونَ  fiiline müteallıktır. يَسْبَحُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَسْبَحُونَ  fiili  نَ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan  و ı fail olarak mahallen merfûdur. كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ  cümlesi hal olarak mahallen mansubdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Burada hal isim cümlesi olarak gelmiştir. Hal müsbet (olumlu) isim cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına “و ” ve zamir” veya yalnız “و ” gelir. Bazen “و ” gelmediği de olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ 

 

وَ  istînâfiyye, ayet müstenefe cümlesidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.  هُوَ  mübteda,  الَّذ۪ي  haberdir. Haber, ismi mevsûlle marife olarak gelmiştir. Müsnedin marife olması haberin sadece mübtedaya mahsus olması, başkasına ait olmaması demektir. Cümle faide-i haber inkârî kelamdır.

الَّـذ۪ٓي ’nin sılası olan  خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. 

Bu ayet-i kerimede haberin ism-i mevsûlle marife gelmesi kasr-ı hakîkî içindir.

Burada sayılan bu şeylerin varlığı insanlara fayda sağladığından, iki cüzü de marife olan bir isim cümlesi şeklinde gelerek bu nimetler hatırlatılmıştır. Bu kasır izafi ifrad kasrı olup müşrik olan muhatapları, putlarının bu eşyayı yaratma hususunda Allah’a ortak olduğuna inananların seviyesine indirmektedir. (Âşûr)

İlaveten ism-i mevsûlun tercih edilmesi; mahlukatın sıla cümlesindeki işlerle çok meşgul olduğunu ifade ettiği gibi; ism-i mevsûlden sonra gelecek sıla cümlesini merakla beklemeye de sevk eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ  [O yaratandır] buyurulması, yaratıcının başkası değil, O olduğunu vurgular. Çünkü bu ifade kasr üslubudur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 81)

الَّيْلَ - النَّهَارَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

الشَّمْسَ - الْقَمَرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

30. ayetteki  وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاء  [Sudan yarattık] ifadesinden sonra 33. ayette zikredilen وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ  [Geceyi gündüzü yaratan O’dur] cümlesinde, birinci şahıs kipinden üçüncü şahıs kipine dönüş vardır. Bu da Allah'ın kullarına verdiği yüce ni­metlere itina gösterildiğini pekiştirir. 

Bu ayette gündüzden daha önce gerçekleşen gece takdim edilmiştir. Çünkü yıldızlar (أجْراَم) yaratılmadan önce karanlık hakimdi. Güneşin, aya takdim edilmesinin nedeni ise güneşin aydan önce yaratılmasıdır. Gecenin gündüze takdim edilmesi gibi karanlıklar (ظُلُمَات) da nura takdim edilmiştir. Bunun nedeni ise gece örneğinde olduğu gibi karanlığın aydınlıktan önce olmasıdır. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı ve Âşûr) 

Gece, gündüzden öncedir. Çünkü Cenab-ı Hakk,  [Gece de onlar için bir ayettir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çıkarırız. (Yasin Suresi, 37)] buyurmuştur. Gökler ve yerler, ilk önce karanlıktı. (Fahreddin er-Râzî) 


 كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

 

Ayetin son cümlesiyle önceki cümle arasında kemâl-i ittisâl nedeniyle fasıl yapılmıştır. Çünkü bu cümle manayı tamamlayıp, açıklama, tekid amacıyla getirilen hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. و ’la gelmeyen bu hal cümlesi bu durumun sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.

كُلٌّ  müsnedün ileyhtir. Tenvin, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.

Car mecrur amiline ihtimam için takdim edilmiştir.

Müsned olan  يَسْبَحُونَ  muzari fiil sıygasında gelmesiyle sürekliliğe vurgu yapılmıştır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ف۪ي فَلَكٍ  ibaresindeki  فٖي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  فٖي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  فَلَكٍ, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  فٖي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  فَلَكٍ, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak durumu, etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ  [Bütün bunlar kendi dairesi içinde yüzmekte (devretmekte)dirler] ifadesinde gelen çoğul zamir, hepsinin semadaki yörüngelerinde yüzdüğüne işaret eder.  كُلٌّ  kelimesindeki tenvin de umum ifade eder. Bu kelime muzâf olsa veya  مِنْ  ile  كُلٌٌ مِنْهُمَا  şeklinde açıklanarak gelseydi, kelam bu ikisine mahsus olurdu.

Âşûr:  يَسْبَحُونَ  [yüzmekte (devretmekte)dirler] fiilindeki çoğul zamirin umumi olarak semadaki ayetlere, hususi olarak da güneş ve aya ait olduğunu söylemiştir. 

Ayet-i kerimede akıllılara ait bir üslupla  يَسْبَحُونَ  buyurulması, yüzmenin, Ademoğluna mahsus bir fiil olmasındandır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 81-82)

Zemahşeri Keşşâf'ta, “akıl sahibi kimselerin fiillerinden biri olan yüzme fiili ile nitelendirilmesinde öncesine riayet vardır” demiştir, bu sebeple devamında da akıl sahipleri için olan zamir kullanılmıştır. Yani burada istiare, muraşşaha olmuştur. (Âşûr)

Ebu Ali İbni Sina, Cenab-ı Hakk'ın, “yüzerler” ifadesine dayanarak, yıldızların “nâtık” oldukları (konuşan varlıklar) olduklarına istidlalde bulunmuş ve şöyle demiştir: vâv-nûn ile çoğul olma, ancak akıllı varlıklar için düşünülebilir. Bir de Cenab-ı Hakk,  [“Güneşi ve ayı, onları bana secde eder halde gördü.”] (Yusuf Suresi, 4) buyurmuştur.

Buna şöyle cevap verilebilir: Vâv zamiri, akıllı varlıklar için onların fiillerini vasfetmek için kullanılmaktadır ki bu fiil de yüzme işidir. Keşşâf sahibi şöyle der: Sen şayet “Cümlenin îrabdaki mahalli nedir?” diye soracak olursan, ben derim ki Ya, “şems (güneş)” ve “kamer (ay)” kelimelerinden hal olarak mansubdur yahut da müstenef bir cümle olduğu için îrabda mahalli yoktur. Buna göre sen şayet “Güneş ile ay'dan her biri, başlı başına bir felektir; daha nasıl, ‘Onların hepsi bir felekte yüzüyorlar denilmiştir?’ dersen, ben derim ki: Bu ifade, Arapların tıpkı, ‘herbirini’ manasında olarak, ‘Emir onlara elbise giydirdi ve onlara kılıç kuşandırdı.’ demeleri gibidir…” (Fahreddin er-Râzî)

Dahhâk'tan rivayet olunduğu üzere felek, yıldızların medarı yani dolaştığı yer diye tarif edilmiştir ki sırf riyazî (matematiksel) bir ifadedir. Son zamanlarda dilimizde bu medar kelimesi gibi “mahrek (hareket yeri)” demek de terim olmuştur. Biri devirden ism-i mekân, biri de hareketten ism-i mekândır. Ayette yalnız güneş ile ay zikredildiği halde haberde tesniye getirilmeyip ikiden daha fazlasını ifade eden çoğul sıygasıyla “yüzerler” buyurulması dikkate değer görülmüştür. Burada tefsirciler, bir kaç yorum söylemişlerdir:

Birincisi: “Güneş, ay ve yıldızlar” takdirinde olmasıdır ki güneş ile ayın yanında yıldızlar hazf edilmiş sonra da hepsi anlamında olan “كُلٌّ ” sözcüğü ve çoğul sıygası olan “يَسْبَحُونَ” ile hepsine işaret olunmuş demektir.

İkincisi: Bu karine (maksadı gösteren alamet) ile güneş ve aydan cins olarak bütün yıldızların kast edilmiş olmasıdır. Bunu bazıları, doğuş yerlerinin değişmesi itibariyle güneş ile ayın bir çoğulu gibi düşünmek ve dolayısıyla da diğer yıldızların ayette söz konusu edilmediğini kabul etmek istemişlerdir. Fakat bu tarz düşünce söz konusu edilecek olursa, diğer yıldızların da kimisinin ay manasında olduğuna işaret olarak bu ikisini hepsinin cinsi gibi almak daha münasiptir. Sonra “كُلٌّ ” genellemesi, güneş ve ayla beraber daha önce adı geçen “الْاَرْضِ” de içine alarak hepsine işaret yapılmış olma ihtimali de vardır ki yer, güneş, ay bütün gök cisimlerinden her biri bir yörüngede yüzüyorlar demek olur. (Elmalılı)

كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ  [Her biri bir yörüngede] ibaresinde, cinas-ı kalb vardır. İfadenin sonundan başlayarak tersine okunduğunda sağdan başlayan aynı söze ulaşılmaktadır.

Cinas-ı kalb, harflerin tertibinin farklı olması halidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi ve Âşûr)
Enbiyâ Sûresi 34. Ayet

وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَۜ اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ  ...


Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?

Sûrenin baş kısmında (3-5. âyetler) belirtildiği üzere müşrikler Hz. Peygamber’in yeme, içme, evlenme vb. özelliklerine bakarak onun peygamber olamayacağını, ancak bir sihirbaz veya bir şair olduğunu iddia ediyor; zamanla bir felâkete uğrayarak yok olacağına veya eceliyle öleceğine, böylece peygamberlik iddiasının da sona ereceğine inanıyorlardı (krş. Tûr 52/30-31). Yüce Allah onların yersiz temennilerine cevap olmak üzere bu âyetleri indirerek peygamber dahi olsa hiçbir insana ölümsüzlük vermediğini, Peygamber’in ölümünü bekleyenler dahil olmak üzere her canlının ölümü tadacağını bildirmektedir. Nitekim başka bir âyette Hz. Peygamber’e hitaben, “Elbette sen öleceksin, onlar da ölecek” (Zümer 39/30) buyurarak bu gerçeği açık bir şekilde ifade etmiş, ölüm ve ölüm ötesi hakkında umursamaz davrananlara bu tutumlarının kendilerini hiçbir şekilde bu gerçeklerden kurtaramayacağını haber vermiştir. 35. âyet, insana ölümlülüğü, hayatın iyi ve kötü yönleriyle bir sınav alanı olduğu, sonunda herkesin Hakk’ın huzuruna varıp hesap vereceği gerçeğinin yalın fakat etkili bir ifadesidir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 679

وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. 

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

لِبَشَرٍ  car mecruru  جَعَلْنَا nın mahzuf ikinci mef’ûlun bihine müteallıktır.  

مِنْ قَبْلِ  car mecruru  بَشَرٍ in mahzuf sıfatına müteallıktır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الْخُلْدَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

 

 اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ

 

Hemze istifham harfidir.  فَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.

مِتَّ  şart fiili olup sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هُمُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.

خَالِدُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  خَالِدُونَ  kelimesi, sülasisi  خلد  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَۜ 

 

وَ, istînâfiyedir. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiil, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

لِبَشَرٍ ’deki tenvin cinse delalet eder. Menfi siyakta nekre umum ve şümul ifade eder.

Bu ayet-i kerimede fiil  لَمْ  ile değil,  مَا  ile olumsuzlanmıştır. Çünkü bu harf daha vurguludur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 83)

وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ  [Hiçbir beşere nasip etmedik] cümlesinde  بَشَرٍ  kelimesinin belirsiz olması, genellik ifade eder. (Safvetü’t Tefasir)


اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ

 

Hemze inkârî istifham harfi,  فَ  istînâfiyyedir. Şart edatı  انْ ’in dahil olduğu cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında gelen  مِتَّ, şart cümlesidir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.  انْ  şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 88, 106)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَهُمُ الْخَالِدُونَ  sübut ifade eden isim cümlesidir. 

Müsned ism-i fail kalıbında gelmiştir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda faide-i haber, ibtidaî kelamdır. Ayetin son cümlesi, tekmil ıtnâbı babındandır.

Tekmîl; maksadın tersine bir intiba (vehim) verebilecek sözde, o intibayı ortadan

kaldıracak  bir  sözün  getirilmesidir.  Yani  cümleyi  yanlış anlaşılmayı giderecek bir  sözle  tamamlamaktır. Bu söz de bazen cümle arasında, bazen de cümle sonunda gelmektedir. İhtiras, maksadın açık ve net bir şekilde  ifade  edilmesi  ve  herhangi  bir  anlam  karmaşasına  ve  yanlış anlaşılmaya  mahal  bırakmaması açısından önemli bir sanattır. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu) 

Ayetin hiçbir beşere ebedilik verilmediğini bildiren kısmıyla mana tamamlanmıştır. Peşinden gelen “Şimdi sen ölürsen sanki onlar ebedi mi kalacaklar?” cümlesi birinci tezyîl, sonraki ayetteki “Her canlı ölümü tadacaktır.” cümlesi ise ikinci tezyîldir. Her iki tezyîl ifadesi de birinci cümlenin manasını pekiştirmek için gelmiştir. (Kazvînî, Îzâh, s. 15)

Burada, onların dünyada ebedi yaşamalarını inkâr etmekten murad, bunun sebebi olan, onların Peygamberimizin (sav) ölümüne sevinmelerini teşhir etmektir. Zira Peygamberimizin başına bir hadisenin gelmesine sevinmek de aklı başında olan bir insandan sadır olmaması gereken bir şeydir. Yani ey Resulüm! Sen ölürsen, onlar dünyada ebedi mi kalacaklar ki Senin ölümüne sevinecekler? (Ebüssuûd ve Aşûr)

Nefy manasındaki inkâr sorusunda, O'nun (peygamberin) ölümünü aralarında hiç kimsenin görmeyeceklerine dair onlara bir uyarı vardır. (Âşûr)

مِتَّ  cümlesiyle,  فَهُمُ الْخَالِدُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

خُلْدَۜ  -  خَالِدُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِتَّ  -  خُلْدَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî vardır.
Enbiyâ Sûresi 35. Ayet

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ  ...


Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ 

 

İsim cümlesidir.  كُلُّ  mübteda olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

ذَٓائِقَةُ  mübtedanın haberi olarak lafzen merfûdur.  الْمَوْتِۜ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

ذَٓائِقَةُ  kelimesi sülâsî mücerred olan  ذوق  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  نَبْلُوكُمْ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. 

Muzari fiillerin (أَنَا  –  أَنْتَ  –  نَخْنُ…) zamirleri fail (özne) konumunda olduklarında vücûben (zorunlu olarak) müstetir olurlar yani bariz zamir olarak açık şekilde yazılmaları mümkün olmadığı gibi bunların yerine açık bir isim söylenmesi de mümkün değildir. (هُوَ  -  هِيَ) zamirlerinin müstetir oluşu ise mazi fiilde de muzari fiilde de vücûben değil cevazendir yani bunların müstetir zamir olarak kullanılmaları zorunlu olmayıp bu zamirlerin yerine istenildiği takdirde açık isim getirilmesi de mümkündür. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

بِالشَّرِّ  car mecruru  نَبْلُوكُمْ  fiiline mütealliktir. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. İsm-i tafdilin geliş şekilleri:

1. ال ’sız  مِنْ ’li gelir.  مِنْ  hazf edilebilir. Karşılaştırma içindir. “Daha” manası verir. Müfred müzekker olmalıdır.

2. ال ’lı gelir. “En” manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Mutabakat 

olmalıdır (yani bir önceki kelimeye uymalıdır).

3. Marifeye muzâf olur. “En” manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Mutabakat olabilir (yani bir önceki kelimeye uymalıdır) veya müfred müzekker olabilir.

4. Nekreye muzâf olur. “En” manası verir. Kıyaslama (üstünlük) ifade eder. Müfred müzekker olmalıdır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْخَيْرِ  atıf harfi  وَ la  بِالشَّرِّ ye matuftur.  فِتْنَةً  mef’ûlun lieclih olup fetha ile mansubdur.

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.

2 tür kullanımı vardır: 1) Harf-i cersiz kullanımı. 2) Harf-i cerli kullanımı

Harf-i cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a. Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.

b. Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c. Mef’ûlün leh olacak masdarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d. Fiilin faili ile mef’ûlün faili aynı olmalıdır.

e. Fiilin oluş zamanı ile mef’ûlün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır.

Not: Mef’ûlün lehin harf-i cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَ  atıf harfidir.  اِلَيْنَا  car-mecruru  تُرْجَعُونَ  fiiline müteallıktır. 

تُرْجَعُونَ  fiili  نَ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan  و ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ 

 

Ta’liliye olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

İlk cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ve müsnedün ileyhin izafetle gelişleri az sözle çok anlam ifadesi içindir.

نَفْسٍ ’deki tenvin cinse delalet eder. Menfi siyakta nekre umum ve şümul ifade eder. Umum ifade eden kelimelerden olan  كُلُّ  de bu manayı kuvvetlendirir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümle mesel tarikinde tezyildir. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Bu haber cümlesi hakiki manada gelmemiştir. Yani vaz olunduğu manada kullanılmamıştır. Çünkü haber cümlesi aslında faide-i haber veya lâzım-ı faide-i haber için gelir. Bu amaçlarla gelmediği zaman vaz olunduğu manada gelmemiş demektir. İşte böyle gelen haber cümlelerine mecâz-ı mürsel mürekkeb denir. Mecâz-ı mürselde alakalar çok olduğu halde bu tip mecazlarda alaka tektir. Bu tek alaka da lüzûmiyyet alakasıdır. Çünkü tahassür, zayıflığı izhar, dua gibi amaçların hepsi de haberin lâzımı sayılır.

ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ  ibaresinde istiare vardır. Burada ism-i fail olan kelime  ذَٓائِقَةُ, ölümün şiddetini hissetmek manasında müstear olmuştur. Bir şey yiyip içen kişi nasıl ki bunların tadını hissediyorsa, ölen kişi de o esnada ölümü hissedecektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Ayetteki zevk’i (tadı) zahiri manasına almak mümkün değildir. Çünkü ölüm, yenilecek şeyden bir şey değildir ki tadılsın. Aksine zevk (tadma), belli bir algılamadır. Binaenaleyh bu ifadeyi, mecazî bir algılama saymak caizdir. Ayette sözü edilen ölüm ile de ölümün işaret emareleri olan, büyük acılar kastedilmiştir, çünkü ölümden önce, onu tatmak imkânsızdır. (Fahreddin er-Râzî)

ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ  (ölümü tadıcı) ifadesindeki izafet, lafzî bir izafettir. Çünkü bu, tıpkı [“avı helal sayıcı olmaksızın”] (Maide Suresi, 1) ve [“Kâbe’ye ulaşan bir kurban olarak”] (Maide Suresi, 95) ifadeleri gibi gelecekte olacak bir işe aittir. (Fahreddin er-Râzî)

Bu ayet, inkâr konusu olan, onların ebedi hayat sürmeyeceklerine delildir. Bu hitap, bütün insanlar veya yalnız kâfirler içindir. Yani her canlı ruhunun bedeninden ayrılması acısını tadacaktır. Bir çeşit imtihan olmak üzere sizi belalarla da nimetlerle de deneriz; sabır ve şükür edip etmediğinize bakarız. (Ebüssuûd)

Birbirine atfedilmiş iki cümlenin arasında mütearız cümleler vardır. İlk cümlenin muhtevası, ona matuf olan ikinci cümle olan  وما جَعَلْنا لِبَشَرٍ مِن قَبْلِكَ الخُلْدَ (Enbiya/34) ayetinin muhtevasını teyit edici niteliktedir. Farklı bir vecihte tekrarının sebebi ise cümledeki amaç ve hedefin değişmesi olup, ilk cümlede müşriklerin inançlarına karşı bir ret ve cevap kastı varken, ikincisinde ise müminlere buradan alınacak dersleri öğretme kastı vardır. (Âşûr)


وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

 

Ta’lil cümlesine  وَ ’la atfedilmiştir. Veya وَ  istînâfiyyedir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الْخَيْرِ, tezat nedeniyle  بِالشَّرِّ ’ye atfedilmiştir.

فِتْنَةً, mef’ûlün lieclihtir veya mef’ûlün mutlaktan naibdir. Çünkü  نَبْلُوكُمْ  ve  فِتْنَةًۜ  müradif kelimelerdir. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu ayette  شَّرِّ  (kötü)  خَيْرِ  (hayır)’a takdim edilmiştir. Bunun nedeni de insanların kötülük ile daha fazla sınanmalarıdır. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)

خَيْرِ  -  شَّرِّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır. 

Ayetin son cümlesi  وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ, önceki cümleye  وَ ’la atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Fiil meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrurun amiline takdimi kasr ifade etmiştir. Takdim kasrında, takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.  اِلَيْنَا, mevsûf/maksûrun aleyh,  تُرۡجَعُونَ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Yani başka kimseye değil, sadece ve sadece bize döndürüleceksiniz. Bu da şirk inancını iptal eder. (Âşûr) 

اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ [Bize döndürüleceksiniz.] sözü, lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder, bunun yanında söylenmemiş bu sarih delalet başka bir delaleti de kapsar, bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf Suresi 85, s. 370) Buna da lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.

تُرْجَعُونَ : İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir. 

Başkasının bunda ne müstakil olarak, ne de müşterek olarak müdahalesi yoktur. 

(Ebüssuûd)

Ayetin fasılası olan bu cümle Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla tekrarlanmıştır.

Bu gibi tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 7, Ahkaf Suresi 28, s. 314)

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

 
Günün Mesajı

30. ayet-i kerimedeki ilmi i'câzlardan birisi de “Göklerle yer birleşik ve yapışık idi, biz onları ayırdık ve canlı « her şeyi sudan yarattık.” (Enbiyâ, 30) ayetidir. Yüce Allah bize hayatın sırlarından bir sırrı vermiş bulunuyor. O da sudur. Artık bu bütün dünyanın itiraf ettiği ilmi bir hakikattir. Yapay uyduların ve uzay gemilerinin aldıkları modem resimlerin ellerine ulaştığı ilim adamları şunu vurgulamaktadırlar: Fotoğrafların yüzeyinde suyun varlığını göstermediği gezegenler üzerinde hayat yoktur. Eğer gönderilen fotoğraflarda suyun varlığına işaret eden bir şey görürlerse ancak o vakit hayatın bulunma ihtimâllerinden söz ederler. 
Bu ayet-i kerimenin anlamı Suudi Arabistan'daki Kur'âni İ'câz Kongesinde Dr. Alfred Kronez'e söylendi. Kendisi jeoloji dalında dünyanın en inlü ilim adamlarındandır. O ayetin anlamını okuyunca yüksek sesle şunları söyledi: İmkânsız... Bu gerçeklerin on dört asır önçeki bir kitapta söz konusu edilmesi imkansız bir şeydir. Çünkü biz bu bilimsel gerçeğe ancak bir yıldan beri ulaşmış bulunuyoruz. Hem de oldukça ileri bilimsel araçları kullanarak ve atomun tabi yapısıyla ilgili özel ve pek karmaşık incelemelerden sonra ulaşabildik.  Kâinatin biricik aslının bu olduğunu söyleyerek 1400sene öncesinden bir insanın bu gerçeğe ulaşmış olması imkansızdır. (Şeyh Muhammed Mütevelli eş-Şaravî, el-Edilletu'l Maddiyatu alâ Vûcudillahi)

Sayfadan Gönüle Düşenler

Dersten aklında kalanları unutmamak için yazmaya başladı:

İnsan, hayırla ve şerle imtihan edilir. Şükrü de, nankörlüğü de kendisinedir. Allah’ın verdiği nimetler ya da sıkıntılar karşısında şükür ederse eğer; hayırlar katlanır, şerler ise hayır ile sonuçlanır. Nankörlük yaparsa eğer; hayırlar şerre dönüşür, şerlerin sonucu da yine şer ile biter. İşte bu yüzden, nasip edilen nimet de, başa gelen musibet de imtihandır. Hepsinin sonunda, en önemli olan; insanın şükürle mi yoksa nankörlükle mi tepki vermiş olmasıdır. Allah’ın yolunda yürüyen, her şeyin O’ndan geldiğini bilen ve aklı almasa bile her şeyde bir hikmet olduğuna inanan kul; hayrın sonunda da, şerrin sonunda da kazananlardan olur. Zira, o kul bilir ki; her şeyin sahibi olan Allah, kendisinin de sahibidir.

Ey Allahım! Yeryüzünde sarsılmamamız için yarattığın dağlar gibi; kalbimize de gereken hasletleri yerleştirmemizde yardımcımız ol ve imanımızı muhtemel sarsıntılardan muhafaza buyur. Ömrümüzü; bizi Sana ulaştıracak nice hayırlı ve bereketli yollarla doldur. Senin emrinle, yörüngelerinden ayrılmayan gece, gündüz, güneş ve ay gibi bizim de ayaklarımızı, yolunda sağlam kıl ve sınıra yaklaştıracak her türlü tehlikeden muhafaza buyur. Bizi; yaşadığımız her şeyin sırasında ve sonrasında, rızanı kazananlardan ve yaşamımızın sonunda dünyadan hayırlarla ayrılıp, huzuruna da hayırlarla çıkanlardan eyle.

Amin.

***

Mevsimler değişir, hicri ve miladi takvimlerinden yapraklar koparılır. Bir sene bittikten sonra ortalama hafızaya sahip olan birinin her gün yaşananları tek tek hatırlaması mümkün değildir. Bir rüyanın ya da hayalin içindeymiş gibi her şeyin tükendiğini ve bittiğini gördüğü bir alemde, şuursuzca yaşamak akıl alır gibi değildir.

Ey Allahım! Dünyalık herhangi bir şeyi ölmeyecekmiş gibi sevmekten ve ahiretini unutarak, hakikat karşısında kör ve sağır bir halde batılın peşinden gitmekten muhafaza buyur. Unutmanın verdiği gaflet ile kendimizi kandırmaktan koru. Bizi affeyle. Maddi ve manevi ihtiyacımız olan şifayı afiyet ve kolaylıkla karşımıza çıkar. Bizi dünyanın yalanları ve nefsimizin vesveseleri ile başbaşa bırakma. Bizden ve sevdiklerimizden razı ol; salih kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz: @zeynokoloji