26 Ocak 2023
Enbiyâ Sûresi 36-44 (324. Sayfa)
Enbiyâ Sûresi 36. Ayet

وَاِذَا رَاٰكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواًۜ اَهٰذَا الَّذ۪ي يَذْكُرُ اٰلِهَتَكُمْۚ وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمٰنِ هُمْ كَافِرُونَ  ...


İnkâr edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar. “Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derler. Hâlbuki kendileri Rahmân’ın kitabını inkâr ediyorlar.

Hz. Peygamber putların tanrı olamayacağını, dolayısıyla kimseye fayda veya zarar veremeyeceğini söylediği ve puta tapanları kınadığı için müşrikler onunla karşılaştıklarında “İlâhlarınızı diline dolayan bu mu?” diyerek onu küçümseyip kendisiyle alay ederlerdi; hatta Allah’ın birlik vasfı ve rahmân ismiyle anılmasına, O’nun gönderdiği kitabın zikredilmesine tahammül edemezlerdi. Bu âyetlerde onların bu küstahça tutumu kınayıcı bir üslûpla dile getirilmekte; daha sonra âhiret inancı ve sorgulamasıyla ilgili aynı alaycı ve inkârcı yaklaşımları özetlenerek beklemedikleri o günün, hak ettikleri o cezanın mutlaka gerçekleşeceğine dikkat çekilmektedir.
 
 Müfessirlerin bu 39. âyetle ilgili yorumlarını iki şekilde özetlemek mümkündür: a) Âyet müşriklerin Bedir Savaşı’nda karşılaşacakları ceza ve hezimete işaret etmekte ve onları uyarmaktadır. Çünkü o gün melekler ateşten kamçılarla onların yüzlerine ve sırtlarına vuracaklardır. Buna göre inkâr edenlerin, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamamasından maksat, meleklerin kendilerine vurmalarını önleyememeleri veya meleklerin onlara vurmaktan geri durmamalarıdır. b) Âhirette inkârcıları önlerinden ve arkalarından ateş kuşattığında kendilerini onun şiddetinden koruma imkânı bulamayacaklardır (İbn Âşûr, XVII, 70).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 679-6

وَاِذَا رَاٰكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواًۜ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  اِذَا  şart manası taşıyan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir.

إِذَا : Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

إِذَا ’dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) إِذَا  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b) إِذَا ’nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzâri, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف)’nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezm edenler ile aynıdır. (Bk. Meczum muzariler, Cümle Kuruluşu, s. 114, 118)

c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

رَاٰكَ الَّذ۪ينَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

رَاٰكَ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي , fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُٓوا ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. 

يَتَّخِذُونَكَ   fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Muttasıl  zamiri  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  هُزُواً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

يَتَّخِذُونَكَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


اَهٰذَا الَّذ۪ي يَذْكُرُ اٰلِهَتَكُمْۚ 

 

Cümle mukadder mekulü’l-kavlin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Takdiri, يقولون (diyorlar) şeklindedir.

Hemze  istifham harfidir. İsm-i işaret  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.

الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûlü haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَذْكُرُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

يَذْكُرُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir.

اٰلِهَتَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur. 


وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمٰنِ هُمْ كَافِرُونَ

 

وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمٰنِ هُمْ كَافِرُونَ  cümlesi,  يَتَّخِذُونَكَ deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).

Burada hal isim cümlesi olarak gelmiştir. Hal müspet (olumlu) isim cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına “و  ve zamir” veya yalnız “و ” gelir. Bazen “و ” gelmediği de olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olup lafzen merfûdur. بِذِكْرِ  car mecruru  كَافِرُونَ ye mütealliktir.  الرَّحْمٰنِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  كَافِرُونَ  haber olup ref alameti  و dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  كَافِرُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  كفر  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de  onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذَا رَاٰكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواًۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  اِذَا  cümleye muzâf olan, maziye dönük şart manası taşıyan, gayri cazim zaman zarfıdır. Bu ayette şarttan mücerret zaman zarfıdır. Bunun delili cevabın başında  فَ  harfinin olmayışıdır.

رَاٰكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

رَاٰكَ  fiilinin faili olan has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası, olan  كَفَرُٓوا  müspet mazi fiil sıygasındadır.

اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواً  cümlesi, itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itirâziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”In Kullanımı)

Bu cümlede  اِنْ  ve  اِلَّا  ile oluşan kasr, kasr-ı mevsuf ale’s sıfattır. Faille mef’ûlü arasındadır. Cümle muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Kasr üslubu, olumsuzluğun  اِنْ  ile olması ve vasıf değil masdar gelmesi mübalağa ifade eder.  يَتَّخِذُونَكَ  fiilinin muzari gelmesi bu alay etmenin devam ettiğine delalet eder.

هُزُواً  kelimesi ism-i mef'ûl manasında mastardır. Bu, mübalağa ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 4, s. 88)


 اَهٰذَا الَّذ۪ي يَذْكُرُ اٰلِهَتَكُمْۚ 

 

اًۜ اَهٰذَا الَّذ۪ي… cümlesi takdiri  يقولون (Derler) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu cümlenin  يَتَّخِذُونَكَ  fiilinin failinden hal veya şartın cevabı olması da caizdir.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Isim cümlesi formunda gelmiş cümlede müsned olan  الَّذ۪ي ’nin sılası olan  يَذْكُرُ اٰلِهَتَكُمْۚ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber, ibtidaî kelamdır.

Kâfirlerin, [İlahlarımızdan bahseden bu mu] derken işaret ettikleri şey Peygamber (sav)’dir. Bu şekilde işaret ismi kullanmaları, sözlerinde ism-i mevsûlü müsned yapmaları tahkir ve küçümseme amacıyladır. Cümle, istifham manasından çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Kâfirler, “Bu mu bizim ilâhlarımızı diline dolayan” şeklindeki sözleriyle, Peygamber Efendimizi tahkir ederken kendi ilâhlarını da tazim etmiş olurlar. Bu üslup idmâc sanatıdır.

İstihza makamı olması dolayısıyla işaret ismi tahkir, istifham ise taaccüp manasındadır. (Âşûr)


وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمٰنِ هُمْ كَافِرُونَ

 

يَتَّخِذُونَكَ  fiilinin failinden hal olan  وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمٰن هُمْ كَافِرُونَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden tetmim ıtnâbı sanatıdır.  هُمْ  zamiri tekid için tekrarlanmıştır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِذِكْرِ الرَّحْمٰن , amili olan  كَافِرُونَ ’ye ihtimam için takdim edilmiştir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  بِذِكْرِ الرَّحْمٰن  izafetinde  ذِكْرِ  kelimesinin  الرَّحْمٰن  lafzına izafesi, tazim ifade eder. 

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fâil’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

هُمْ  zamirinin tekrarı, böyle yapan kimselere bir işarettir ve bu işin onlara has olduğunu gösterir. (Fahreddin er-Râzî)

يَذْكُرُ - بِذِكْرِ  ile  كَافِرُونَ - كَفَرُٓوا  ve  الَّذ۪ينَ - الَّذ۪ينَ  kelimeleri arasında iştikak cinası, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları,  هُمْ  zamirinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Enbiyâ Sûresi 37. Ayet

خُلِقَ الْاِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍۜ سَاُر۪يكُمْ اٰيَات۪ي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ  ...


İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim. Şimdi acele etmeyin.

Acele عجل : عَجَلَة bir şeyi vaktinden önce talep etmek ve peşine düşüp aramaktır. Bu da şehvetin bir gereği olması sebebiyle Kur'an-ı Kerim'de yerilmiştir ve Hadiste de 'Acele şeytandandır' şeklinde buyurulmuştur.

عِجْلٌ ineğin erkek buzağısıdır. Öküz olduğu zaman ortadan kalkacak olan buzağıyken sahip olduğu aceleciliği düşünülerek böyle adlandırılmıştır. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 47 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri âcil, acele ve muacceldir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

خُلِقَ الْاِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍۜ 

 

Fiil cümlesidir.  خَلَقَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.

الْاِنْسَانُ naib-i fail olup fetha ile mansubdur.

مِنْ عَجَلٍ  car mecruru  خَلَقَ  fiiline müteallıktır.


 سَاُر۪يكُمْ اٰيَات۪ي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ

 

سَاُر۪يكُمْ  fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir.  اُر۪يكُمْ  fiili,  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اٰيَات۪ي  ikinci mef’ûlun bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim ي ‘sı muzafun ileyh olup mahallen mecrurdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن سألتم شيئا (Bu şey istiyorsanız ) şeklindedir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَسْتَعْجِلُونِ  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzaridir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. 

Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  ن  harfinin harekesi esre gelmiştir.

تَسْتَعْجِلُونِ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’al babındandır. Sülâsî fiili  عجل ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

خُلِقَ الْاِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  خُلِقَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

عَجَلٍ ’deki tenvin, kesret ifade eder.  عَجَلٍ  masdar kalıbında gelmiştir. Mübalağa ifade eder.

خُلِقَ الْاِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ (İnsanoğlu aceleden yaratıldı) cümlesinde mübalağa sanatı vardır. İnsan çok aceleci olduğu için sanki o, acelenin ken­disinden yaratılmış gibi ifade edilmiştir. Bu, Arapların, oyunu hiç bırakmayan kimseye,  هو من لعب (O, oyundan yaratılmıştır.) demelerine, bazılarının da bir kavmi, نسائكم لعب ورجالها طرب (Kadınları oyun, erkekleri neşedir) diye anlatmalarına ben­zer. (Safvetü’t Tefasir)

عَجَلٍ  ifadesinde istiare vardır. Bununla kastedilen, insanın istediği ve tercih ettiği şeyleri talep etmede ve korktuğu şeylerden uzaklaşmada aceleci bir yaratılışa sahip olduğudur. Halbuki Allah Teâlâ insanın istediklerini ona verir, korktuklarından da onu korur; fakat bu insanın aklına esen isteklerini vermek suretiyle değil de kendisinin ona faydalı olduğunu bildiği şeyleri vermesi suretiyle olur. Yine denildiğine göre bu tabir, insanın aceleci olmakla nitelemesinde mübalağa yönteminin uygulandığı bir ifadedir. Bu, zeki kimse hakkında (O, tutuşmuş bir ateş parçasıdır), ahmak biri hakkında da (O, sert kaya parçasıdır) denilmesine benzer. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)  

Yani insanın yaratıldığı huy, sanki onun yaratıldığı şeymiş gibi ifade edilmiştir. Bu, insanın, bu vasfa son derece bağlı olduğunu, ondan hiç ayrılmadığını bildirmek içindir. İnsanın bir acelesi de küfre koşması ve ilâhi tehdidin gerçekleşmesini acele istemesidir. (Ebüssuûd)


 سَاُر۪يكُمْ اٰيَات۪ي

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümleye dahil olan istikbal harfi  سَ , tekid ifade eder.

Cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eder.

Veciz anlatım kastıyla gelen  اٰيَات۪ي  izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan  اٰيَات۪ tazim edilmiştir.

سَاُر۪يكُمْ اٰيَات۪ي  ifadesindeki  اٰيَات۪ي ’den (ayetler) maksat dünyadayken tehdit edildikleri, başlarına gelecek olan şeyler ve kendilerine vadedilen ahiret azabıdır. Bu ayetlerin Resulullah'ın (sav) doğruluğuna delalet eden tevhit delilleri olduğu da söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)


  فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ

 

فَ  mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Takdiri,  إن سألتم شيئا  (Eğer bir şey isteyecekseniz…)  olan mahzuf şart cümlesiyle birlikte terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

تَسْتَعْجِلُونِ - عَجَلٍ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu yasak, nefislerinin yaratılışında bulunan aceleciliği istemekten vazgeçirmek içindir. (Ebüssuûd)

“Benden onu acele istemeyin!” sözü; bu sizin faydanıza değildir, başınıza geldiği zaman ister dünyada ister ahirette olun, keşke olmasaydı diyeceksiniz, demektir. Ayet-i kerimede bu sözün tekrarlandığına delalet etmek için mazi değil, muzari fiil Cenab-ı Hak niçin, (sözün devamında), “Benden onu acele istemeyin’ buyurmuştur?” denilirse biz deriz ki: “Engelleyen şey ne kadar güçlü ve kuvvetli olursa muhalefet de o nispetle güçlü olur. Binaenaleyh Allah Teâlâ bu ifadesi ile aceleciliği bırakmanın, kıymetli, yüce ve arzulanan bir şey olduğuna dikkat çekmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

Bu, acele edenlere tehdit yollu bir hitaptır. Yani Ben, hepsinde ahirette cehennem ateşi ve diğer azaplarımı size göstereceğim; siz şimdi dünyada bunların acele olarak gerçekleşmesini istemeyin.

Bu yasak, nefislerinin yaratılışında bulunan aceleciliği istemesinden vazgeçirmek içindir. (Ebüssuûd)

gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)

 
Enbiyâ Sûresi 38. Ayet

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  ...


Bir de “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقُولُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli,  مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ ’dur.  يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

مَتٰى  istifham ismi olup mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَتَىٰ  (Ne zaman?) sorusu geçmiş veya gelecek bir zamanın belirlenmesi için sorulur.

هٰذَا  işaret ismi, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْوَعْدُ  kelimesi ism-i işaretten bedeldir.

Atf-ı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:

1. İsm-i işaretten sonra gelen camid ismin (muşârun ileyhin) atf-ı beyan olarak gelmesi

2.  اَيُّهَا  ve  اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atf-ı beyan olarak gelmesi

3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atf-ı beyan olarak gelmesi

4. Tefsir harfi  اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler

Burada ism-i işaretten sonra gelen camid isim (muşârun ileyh) olduğu için  الْوَعْدُ  kelimesi atf-ı beyandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder.  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  تُمْ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. 

صَادِقٖينَ  kelimesi  كُنْتُمْ ’un haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler  ي  ile nasb olurlar.

صَادِقٖينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  صدق  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri, إن كنتم صادقين بقولكم فمتى هذا الوعد؟ (Eğer sözünüzde doğru iseniz, bu söz ne zaman?) şeklindedir.

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ

 

وَ  istînâfiyyedir. Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve inkâr kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İnkârcıların, sahabeye yönelttikleri bu soruyla asıl maksatları alay etmektir.

مَتٰى  soru edatı ile geçmiş veya gelecekle ilgili zamanın belirtilmesi istenir. Bu edat, Kur'an'da dokuz yerde kullanılmıştır ve buralarda istifhamın dışında herhangi bir mana ifade etmemiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مَتٰى  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  هٰذَا  muahhar mübtedadır.  الْوَعْد ’in, işaret ismi  هٰذَا  ile işaret edilmesi mütekellimin tahkir amacını ifade etmiştir.

هٰذَا ’dan bedel olan  الْوَعْدُ  nedeniyle cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Bu tehdit buyurulurken  ذلك  değil, yakın için kullanılan işaret ismi gelmiştir. Böylece bu sözlerini, onları tehdit ettiği vakit söylediklerine delalet edilmiştir. Yani bunu tehditten bir süre sonra söylememişlerdir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)

هٰذَا الْوَعْدُ  ifadesinde istiare vardır. Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

يَقُولُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)


اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

Fasılla gelen cümle müstenefedir. Ayette îcâz-ı hazif vardır.

Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi şarttır. Takdiri,  فمتى يحلّ العذاب  (Azap ne zaman olacak?) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. 

Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle, mekulü’l-kavlin devamıdır. Yani mütekellim kâfirlerdir.

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

كُنْتُمْ - صَادِق۪ينَ  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  [Eğer doğru söyleyenler iseniz,]  bu vaat ne zaman gerçekleşecektir, derler ayetindeki vaatten kasıt, vadolunan şeydir. “Allah umudumuzdur.” denilince “Biz Allah'tan umarız.” denilmek istenmesi gibidir. Burada  الْوَعْدُ ’den kasıt, vaîddir (tehdit). Yani bizi kendisi ile tehdit ettiği azabın vadesi ne zamandır? Maksadın kıyamet olduğu da söylenmiştir. (Kurtubî)

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  [Eğer doğrucular iseniz…] cümlesi çoğul kalıbıyla gelerek, Müslümanların da resul gibi Allah'ın indirdiği şeyle onları tehdit ettiklerine delalet eder. Çünkü bu cümle  اِنْ كُنْتَ مِنَ اَلصَّادِقِنَ  şeklinde tekil kalıbıyla gelmemiştir. Böylece hitap sadece Resul’e (sav) yönelik olmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)
Enbiyâ Sûresi 39. Ayet

لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ح۪ينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ  ...


İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve hiçbir yardım da görmeyecekleri vakti bir bilseler!

لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ح۪ينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ

 

Fiil cümlesidir.  لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. Cümleye muzâf olurيَعْلَمُ  merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur.  ح۪ينَ  cümleye muzâf olan zarflardandır. Cümleye muzâf olduğunda, muzâfun ileyh cümlesinin başında (اَنْ) bulunmaz. Bu duruma pratikte çok rastlanılmaktadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَا يَكُفُّونَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَكُفُّونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ı fail olarak mahallen merfûdur.

عَنْ وُجُوهِهِمُ  car mecruru  يَكُفُّونَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

النَّارَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. 

عَنْ ظُهُورِهِمْ  car mecruru  يَكُفُّونَ  fiiline müteallıktır.  Muttasıl zamir  هِمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يُنْصَرُونَ  fiili, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يُنْصَرُونَ  fiili, نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ح۪ينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi olan  يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا  müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivciler  لَوْ  edatını, şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır, diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. (Abdullah Hacibekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler Doktora Tezi)

Müspet muzari fiil sıygasındaki  يَعْلَمُ  fiilinin faili konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan …كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

يَعْلَمُ  fiilinin mahzuf olan mef’ûlüne müteallik olan zaman zarfı  ح۪ينَ  muzâftır. Muzâfun ileyhi olan  لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ  cümlesi menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ , tezat nedeniyle  عَنْ وُجُوهِهِمُ ’a atfedilmiştir. لَا , olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.

يَعْلَمُ 'nün mef’ûlünun terk edilip de  ح۪ينَ  için bir fiilin gizlenmesi de caizdir, o zaman mana şöyle olur: Eğer acele ettikleri şey için bilgileri olsaydı, bunu men edemedikleri zaman üzerinde bulundukları şeyin batıl olduğunu bilirlerdi. Zamir yerine zahirin konulması, hak ettikleri şeyi bundan dolayı hak ettiklerini göstermek içindir. (Beyzâvî)

لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا [O kâfirler... bir bilselerdi.] cümlesindeki bilmek böyle bir bilgi sahibi olmak (marifet) anlamındadır. O bakımdan ikinci bir mef'ûl alması gerekmez. 

وُجُوهِهِمُ - ظُهُورِهِمْ  kelimeleri arasında muvazene sanatı ve îhâm-ı tıbâk vardır. 

İsim cümlesi formunda gelen  وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ  cümlesi …لَا يَكُفُّونَ عَنْ  cümlesine vav’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Faide-i haber inkârî kelamdır. 

Menfi cümlede müsnedin takdimi kasr ifade etmiştir. Onlara yardım edilmeyeceği kesin bir dille ifade edilmiştir.

Müsnedün ileyhin nefîden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması durumunda bu takdim kesinlikle tahsis ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır.

Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir (Sevinç Resul, Arapçada Cümle Yapısı 2010 Sevinç Resul, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, S. 190-191)

Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şart üslubuyla gelmiş ayette, şart cümlesinin cevabı mahzuftur. Bu hazif şartın cevabının zaten bilinen bir şey olmasından kaynaklanmaktadır. Yani eğer onlar “Azap geldiğinde ateşi yüzlerinden, sırtlarından geri çeviremeyecekleri, kendilerine yardım da olunmayacağı zamanı bir bilselerdi tehdit olundukları o azabı hiç de acele istemezlerdi.” demektir.

Onların bunu bilmeyişleri, bu işi kendilerine basit ve önemsiz göstermiştir. Bu cümlenin cevabına delalet edecek husus ayette daha önce geçtiği için burada cevabın böylece hazf edilmesi güzel ve yerinde olmuştur. Bu, daha beliğ bir üsluptur. (Fahreddin er-Râzî)

Burada ön ve arka anlamlarında olan yüz ile sırt zikre tahsis edilmiş çünkü ön ile arka, yanların en meşhurlarıdır ve onları kuşatmak, her tarafı kuşatmak demektir ve bu iki taraftan kuşatılan insan hiçbir taraftan azabı önlemeye muktedir olamaz. (Ebüssuûd)

 
Enbiyâ Sûresi 40. Ayet

بَلْ تَأْت۪يهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ  ...


Şüphesiz o (tehdit edildikleri azap) onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkınlıktan dondurup bırakacak. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek, ne de kendilerine göz açtırılacak.

بَلْ تَأْت۪يهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ

 

Fiil cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.

Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَأْت۪يهِم  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى dir. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بَغْتَةً  hal olup fetha ile mansubtur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَبْهَتُهُمْ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  atıf harfidir. لاَ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.

يَسْتَط۪يعُونَ  fiili,  نَ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ı fail olarak mahallen merfûdur. 

رَدَّهَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يُنْظَرُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يُنْظَرُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

يَسْتَط۪يعُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındadır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar. 

يُنْظَرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi  نظر ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

بَلْ تَأْت۪يهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen  بَلْ تَأْت۪يهِمْ بَغْتَةً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَتَبْهَتُهُمْ  cümlesi,  فَ  ile …تَأْت۪يهِمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İki cümle arasında manen ve lafzen ittifak vardır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin muzari fiille ifade edilmesinin hikmeti, sahneyi göz önünde canlandırmak ve teceddüt ifade etmektir.

تَأْت۪يهِمْ  fiilinin, azaba isnad edilmesi aklî mecazdır.

بَلْ , idrâb harfidir. Atıf  edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

تَأْت۪يهِمْ  fiilindeki ait zamir, onların suallerinin deliliyle kıyamete racidir.

بَغْتَةً , bir şeyin beklenmedik bir anda aniden gelmesidir.  بَغْتَةً , zamandan bağımsız, sarih masdar kalıbında gelmiş haldir. Hal ıtnâb babındandır.

Sonra Cenab-ı Hak, onun gelme vaktinin, insanlarca bilinemediğini, aksine onlara o azabın, hiç ummadıkları, hesap etmedikleri ve hazırlıklı olmadıkları bir zamanda geleceğini beyan buyurmuştur. Ayetteki,  فَتَبْهَتُهُمْ  ifadesi, “O, onları hayrette bırakır. Onu reddetmeye (savuşturmaya) hiçbir çare bulamazlar ve başlarına gelen hususunda bir çıkış yolu elde edemezler.” demektir. Bu ise “Onlara tövbe etmeleri ve mazeret beyan etmeleri için mühlet de tanınmaz.” demektir. Allah Teâlâ, böyle olmasında fayda olduğu için mükelleflere ölüm ve kıyamet vaktini bildirmemiştir. Çünkü kişi, bunların gizli olması durumunda, daha çok çekinir ve günahlarını telafi etmeye daha çok uğraşır. (Fahreddin er-Râzî)

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ رَدَّهَا  cümlesi, …فَتَبْهَتُهُمْ  cümlesine matuftur. İki cümle arasında manen ve lafzen ittifak vardır. 

Hükümde ortaklık sebebiyle makabline  وَ ’la atfedilmiş  وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ  cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Takdim edilmiş müsnedün ileyhten önce nefy harfinin gelmesi tahsis ifade etmiştir. Ayrıca müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve zem makamı olması sebebiyle de istimrar ifade eder. Muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde olay muhatabın muhayyilesinde canlanır. Bu da konunun daha iyi kavranmasına yardımcı olur.

يُنْظَرُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûreti İbrahim, s. 127)

Kur’an-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi, belli bir zamanda hudûsu ifade eder. Ayrıca muzari fiil cümlesi, hem hudûs hem de gelecek zaman ifadesi sebebiyle teceddüt (fiilde yenilenme/tekrarlanma) ifade eder.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Onlara mühlet de verilmez. Yani süre de tanınmaz. Burada, onlara dünyada mühlet verildiği hatırlatılmıştır. (Beyzâvî)

 

Enbiyâ Sûresi 41. Ayet

وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟  ...


Andolsun, senden önce de birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.

وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَ  mukadder kasemin cevabına gelen muvattie harfidir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اسْتُهْزِئَ  meçhul, mebni mazi fiildir.  بِرُسُلٍ  car mecruru naib-i faildir.  مِنْ قَبْلِكَ  car mecruru  رُسُلٍ  kelimesinin mahzuf sıfatına müteallıktır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَاقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. 

الَّذ۪ينَ  müşterek ism-i mevsûlu,  بِ  harf-i ceriyle birlikte  حَاقَ  fiiline müteallıktır. İsm-i mevsûlun sılası  سَخِرُوا مِنْهُمْ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

سَخِرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  سَخِرُوا ’deki failin mahzuf haline müteallıktır.  مَا  müşterek ism-i mevsûlu,  حَاقَ  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

كَانُوا  damme üzere mebni nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur.  

بِه۪  car mecruru  يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiiline mütealliltir. 

يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiili  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.  يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. 

يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek südâsi mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsî fiili  هزأ ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  ise mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayri talebî inşâî isnaddır.

قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiş  اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ  cümlesi kasemin cevabıdır. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Burada nekre olan  بِرُسُلٍ  kelimesi hem tazim hem de teksir ifade eder. Çünkü makam Peygamber Efendimizi teselli makamıdır. Ondan önce şanı yüce bir çok peygamber geçmiş, hepsi de yalanlanmıştır. Tazim ve teksir arasındaki fark; teksirin kemiyet, tazimin keyfiyet bakımından olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اسْتُهْزِئَ  fiilinde irsâd sanatı vardır.

فَ  ile kasemin cevabına atfedilen  فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mecrur mahaldeki has ism-i mevsûl,  بِ  harfiyle birlikte  حَاقَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  سَخِرُوا مِنْهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil siygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  ise  حَاقَ  fiilinin faili olarak merfû mahaldedir. Sılası  كَان ’nin dahil olduğu isim cümlesidir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlenin müsnedi  يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ’nin muzari fiil formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliğiyle muhatabın dikkatini uyararak konuyu anlamasında yardımcı olur.

Car mecrur  بِه۪  önemine binaen amili olan  يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ’ye takdim edilmiştir.

Car mecrur  بِالَّذ۪ينَ , fail olan ism-i mevsûl  مَا ’ya siyaktaki önemine binaen takdim edilmiştir.

Müsnedün ileyh sonraki habere dikkat çekmek için mevsûlle ifade edilmiştir.

Ayette geçmiş zaman kipinin  حَاقَ , gelecek zaman kipi  يَح۪يقُ  yerine kullanılması bu durumun gerçekleşeceğini bildirmek ve tehdidi mübalağalı bir şekilde anlatmak içindir. (Beyzâvî, III, 223)

حاقَ  aslında ‘kuşattı’ demektir. Ancak sonradan kötülükle kuşatılmak manasında kullanılmıştır. (Âşûr)

اسْتُهْزِئَ - يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Enbiyâ Sûresi 42. Ayet

قُلْ مَنْ يَكْلَؤُ۬كُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمٰنِۜ بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ  ...


(Ey Muhammed!) De ki: “(Size azab edecek olsa) gece ve gündüz Rahmân’ın azabından sizi kim koruyacak?” Öyle iken onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmekteler.

“Gece gündüz rahmâna karşı sizi kim koruyabilir?” diye çevrilen cümle “Sizi gece gündüz rahmândan başka kim koruyabilir?” şeklinde de tercüme edilebilir (bk. İbn Kesîr, V, 338). Her iki anlamda da yaratılmışlara karşı Allah’ın şefkat ve merhametini tecelli ettiren rahmân ismine atıfta bulunulması, yaratılmışları Allah’tan başka koruyacak kimsenin bulunmadığına, tek ve biricik koruyucunun Allah olduğuna işaret eder. Ancak kalpleri kararmış olan inkârcılar bunun farkında olamadıkları için rahmânın anılmasına dahi tahammül edemezler. Oysa korumasına sığındıkları tanrılar Allah’ın azabına karşı kendilerini dahi koruyacak güce sahip değillerdir.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 681

قُلْ مَنْ يَكْلَؤُ۬كُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمٰنِۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli  مَنْ يَكْلَؤُ۬كُمْ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İstifham harfi olan  مَنْ , mübteda olarak mahallen merfûdur.  يَكْلَؤُ۬كُمْ  fiili, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَكْلَؤُ۬كُمْ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِالَّيْلِ  car mecruru  يَكْلَؤُ۬كُمْ  fiiline mütealliktir. النَّهَارِ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. 

مِنَ الرَّحْمٰنِ  car mecruru  يَكْلَؤُ۬كُمْ  fiiline mütealliktir. 

      

بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. بَلْ : Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder.

Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. عَنْ ذِكْرِ car mecruru  مُعْرِضُونَ ’ye mütealliktir.

رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مُعْرِضُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  مُعْرِضُونَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ مَنْ يَكْلَؤُ۬كُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمٰنِۜ 

 

Müstenefe olarak fasılla gelen cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan   مَنْ يَكْلَؤُ۬كُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمٰنِۜ  ise istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp nefy ve tehdit anlamda geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

İstifham ismi  مَنْ , mübtedadır. Cümlede müsned olan  يَكْلَؤُ۬كُمْ ’un muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِالَّيْلِ - وَالنَّهَارِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. 

Gece ve gündüz ifadesi bütün zamanlar, her an anlamında kinayedir.

الرَّحْمٰنِ ’dan başka bir koruyucu olmadığı, sanatsal bir tarzda ifade edilmiştir. 

Burada ifade soru anlamında olmakla birlikte maksat nefydir ve ifade; Sizi, O'ndan başka koruyacak kimse yoktur, takdirindedir. Hitap, aralarından Allah'ın yaratıcılığını kabul edenleredir. Yani sizler, O'nun yaratıcı olduğunu kabul ettiğinize göre; sizin çabuk gelmesini istediğiniz azabı başınıza getirmeye kādir olan da O'dur demektir. (Kurtubî)

İnsan, “Ya Rabbi, bütün canlıları rahmetinle koruyan sensin sen.” diye cevap versin diye, Cenab-ı Hak,  verilecek cevabı ima etmek için burada özellikle  الرَّحْمٰنِۜ  adını zikretmiştir. Bu tıpkı, [Seni, Kerîm Rabbine karşı aldatan nedir.] (İnfitar Suresi, 6) ayeti gibidir. Cenab-ı Hak bu ayette de cevabı ima için özellikle Kerîm adını zikretmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

Cenab-ı Hak, bu iki vakitten her birine has çeşitli bela ve afetler bulunduğu için özellikle “geceleyin ve gündüzün” buyurmuştur.  Bu, “Uyuduğunuz geceleyin,  geçiminizi temine çalıştığınız gündüzün sizi koruyacak kimdir?” demektir. (Fahreddin er-Râzî)

Zamanı kapsamak için gece ve gündüz zikredilmiştir. Sanki bütün zamanlar ifade edilmiştir. Korkulan zaman olduğu için gece takdim edilmiştir. Karanlık olması, zarar veren sebeplerin hem insana hem hayvana ulaşmasına ve zarar vermesine yardımcı olur. Gecenin ardından da mananın kapsamlı olması için gündüz zikredilmiştir. (Âşûr)


 بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette  بَلْ , idrâb harfidir. İstimrar ve sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْ ذِكْرِ , siyaktaki önemine binaen amiline takdim edilmiştir.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fâil ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

رَبِّهِمْ şeklinde Rabb isminin onlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. Ebüssuûd; Rabb isminin onlara ait olan zamire muzâf olmasının; O’nun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını haber verdiği gibi sapkınlıklarında ne kadar ileri gittiklerine de işaret ettiğini söylemiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 104) 

الرَّحْمٰنِۜ - رَبِّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazir sanatı,  مَنْ - مِنَ  kelimeleri arasında ise cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

بَلْ  idrâb harfidir. Atıf edatlarından bir tanesidir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar.  (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

[‘’Hayır, onlar Rablerinin zikrinden…’’] ifadesi, Kur'an-ı Kerim'den, Rablerinin öğütlerinden diye açıklandığı gibi O'nu bilip tanımaktan diye de açıklanmıştır. (Kurtubî)

مُعْرِضُونَ [Yüz  çevirenlerdir] ifadesi “Onlar başka şeylerle oyalanarak gaflete düşenlerdir.” demektir. (Kurtubî)

بَلْ هم عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ  cümlesindeki ilk idrâb; ıslahı kolaylaştırmak için gelmiş azarlamayı arttırmıştır. Onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmiştir. Bu azarlamadan faydalanacakları düşünülmez. Yani istemeyi ve azarlamayı ertele ve onları terk et. Öyle ki kendilerinin yerine başkasının gelmeyeceğini anlayıncaya kadar azaba dalsınlar. 

Bunun arkasından azarlama maksadıyla soruya delalet eden ve  بَلْ  harfinin benzeri olan munkatı’  أمْ  gelerek  اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَاۜ  buyurulmuştur. Bu ifade  بَلْ ألَهُمَ آلِهَةٌ  demektir. İstifham harfi inkâr ve azarlama içindir. Onların bizden başka zarardan koruyacak ilâhları yoktur demektir. Bu; onların kendilerine şefaat edecek putları ilâh edinme itikadını iptal eder. (Âşûr)

 
Enbiyâ Sûresi 43. Ayet

اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَاۜ لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ  ...


Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilâhları mı var? O ilâh edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler.

اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَاۜ

 

اَمْ  munkatıadır.  بل  ve hemze manasındadır. 

اَمْ : Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini tayin ve tercih etmesini zorunlu kılar.

Not: Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: 

1. Muttasıl  اَمْ

2. Munkatı’  اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere müteallıktır.  اٰلِهَةٌ  muahhar mübteda olup lafzen merfûdur.  تَمْنَعُهُمْ  fiili,  اٰلِهَةٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَمْنَعُهُمْ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mefulün bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْ دُونِنَا  car mecruru  اٰلِهَةٌ ’un mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir. Mütekellim zamiri  ناَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


 لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ

 

Cümle  تَمْنَعُهُمْ deki failin hali olarak mahallen mansubdur. Fiil cümlesidir.  لاَ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. 

يَسْتَط۪يعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. 

نَصْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اَنْفُسِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.  

Muttasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مِنَّا  car mecruru  يُصْحَبُونَ  fiiline müteallıktır.  يُصْحَبُونَ  fiili, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُصْحَبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naibi faili olarak mahallen merfûdur.

يَسْتَط۪يعُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.

اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَاۜ 

 

Ayet fasılla gelmiş istînâfiyyedir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle istifham üslubunda olmasına rağmen soru manası taşımayıp alay ve tehekküm anlamına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu için tecâhül-i ârif sanatı vardır.

اَمْ  atıf ve idrâb harfidir yani  بل  ve hemze manasındadır.

Beyzâvî buradaki  م  harfinin sıla olduğu, fazladan geldiği görüşündedir. Mana “İlâhları mı var?” şeklindedir.

بَلْ  idrâb harfidir. Atıf  edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar.  (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

تَمْنَعُهُمْ  fiili,  اٰلِهَةٌ  kelimesinin sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Nekre kelimelerden sonra gelen cümleler, o ismin sıfatı olurlar.


لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ

 

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ cümlesi,  تَمْنَعُهُمْ ’deki failden hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. Vav’la gelmeyen bu hal cümlesi onların bu hallerinin sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.

وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la hal cümlesine atfedilmiştir. 

Faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfinin müsnedün ileyhten önce gelmesi ve müsnedin fiil cümlesi olması kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır.  هُمْ  maksûrun aleyh/mevsuf,  يُصْحَبُونَ  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Müsnedün ileyhin nefyden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması durumunda bu takdim kesinlikle tahsis ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haberin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve zem makamı sebebiyle istimrar ifade eder. Ayrıca muzari fiilin tecessüm özelliği, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek konuyu iyice kavramasına yardımcı olur.

لَا  harfi, cumhura göre gelecek zamana mahsustur. Bu harf, mutlak olarak kullanılır ve çoğunlukla istikbal kastedilir. (Samerrâî, Ala Tarîqi't Tefsîri'l Beyânî, c. 2, Yasin Suresi 49)

Cümledeki nefy harfi, olumsuzluğu tekid için tekrarlanmıştır.

Cümlede takdim tehir sanatı vardır.  مِنَّا , amili olan  يُصْحَبُونَ ’ye siyaktaki önemine binaen takdim edilmiştir.

مِنَّا ’daki muzâf, mahzuftur. Takdiri,  من عذابنا  şeklindedir.  

[Onlar Kendi kendilerine bile yardım etmeye güç yetiremezler] buyurulmuştur. Bu ifade, mahzuf bir mübtedanın haberi olup “Bu ilâhlar, o belalardan kendilerini bile korumaktan acizdirler. Halbuki kişinin kendisinin koruması, başkasını korumaktan daha evladır. Binaenaleyh o putlar (ilâhlar), kendilerini bile koruyamadıklarına göre başkalarını nasıl koruyabilirler?” demektir.  Ayetteki  صْحَبة  kelimesi,  نصرة  (yardım) ve destek manasınadır. (Fahreddin er-Râzî)

Kendilerine yardım edemezler ifadesinde, kendisine yardımı dokunmayanın başkasına hiçbir faydası olamaz anlamı idmâc edilmiştir.

 
Enbiyâ Sûresi 44. Ayet

بَلْ مَتَّعْنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۜ اَفَلَا يَرَوْنَ اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ اَفَهُمُ الْغَالِبُونَ  ...


Evet, biz onları da atalarını da, faydalandırdık. Öyle ki uzun süre yaşadılar. Ama, artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? O hâlde, onlar mı galip gelecekler?

Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekke putperestlerine, içinde bulundukları geçici nimet ve güvenliğe aldanmamaları, Allah resûlüne ve İslâm’a karşı düşmanca tavırlarını sürdürdükleri takdirde bütün bu nimetleri, güvenliklerini ve hâkimiyet alanlarını adım adım kaybedecekleri uyarısında bulunulmaktadır (“yerin etrafının eksiltilmesi” konusunda bilgi için bk. Ra‘d 13/41).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 681

بَلْ مَتَّعْنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۜ 

 

Fiil cümlesidir.  بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.

Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

مَتَّعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

İsm-i işaret   هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰبَٓاءَهُمْ  kelimesi atıf harfi  وَ la makabline matuftur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  طَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen mansubdur.  عَلَيْهِمُ car mecruru  طَالَ  fiiline mütealliktir. الْعُمُرُ  fail olup lafzen merfûdur.  

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  مَتَّعْنَا  fiiline müteallıktır.  

حَتّٰٓى  edatı 3 şekilde kullanılabilir: 1) Harf-i cer olarak gelir. 2) Başlangıç edatı olarak gelir. 3) Atıf edatı olarak gelir. Burada başlangıç edatı olarak kullanılmıştır. (حَتّٰى burada nasb edatı değil mi? (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَتَّعْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  متع ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


اَفَلَا يَرَوْنَ اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  فَ  atıf harfidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَرَوْنَ  fiili  نَ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfudur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  نَا  mütekellim zamiri  اَنَّ nin ismi olarak mahallen mansubdur.

نَأْتِي  fiili,  اَنَّ nin haberi olarak mahallen merfûdur.  نَأْتِي  fiili,  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur.

الْاَرْضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

نَنْقُصُهَا  fiili,  نَأْتِي deki failin hali olup mahallen mansubdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 

2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 

3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Burada hal muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müspet (olumlu) muzari fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başında  “و ” gelmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَنْقُصُهَا  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.

مِنْ اَطْرَافِهَا  car mecruru  نَنْقُصُهَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 


اَفَهُمُ الْغَالِبُونَ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  فَ  atıf harfidir.  Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Munfasıl zamir  هُمُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْغَالِبُونَ  haber olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

الْغَالِبُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  غلب  fiilinin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de  onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَلْ مَتَّعْنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۜ

 

İdrâb harfi  بَلِ ’in dahil olduğu cümle istinafiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Babalarını ve onları derken ism-i işaret kullanılmasındaki amaç, işaret edilen kimseleri uyarmak ve tahkirdir.

طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ  cümlesine dahil olan  حَتّٰى , cümleyi gizli bir  أن ’le gaye bildiren masdara çevirmiştir. Masdar-ı müevvel cer mahallinde  مَتَّعْنَا  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.

Car mecrur  عَلَيْهِمُ , siyaktaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.

بَلْ  idrâb harfidir. Atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar.  (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Bu, “Onları bu yüz çevirişe sevkeden sebep, sırf onların zamanının uzun oluşu ile aldanışlarıdır. Yani onların ömürleri gaflet içinde uzayıp gitti ve böylece bize verdikleri ahdi (sözü) unutup nimetlerimizin değerini anlayamadılar. Bu şekilde aldanıp gittiler.” demektir. (Fahreddin er-Râzî)


  اَفَلَا يَرَوْنَ اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ 

 

Hemze istifham,  فَ  istînafiyyedir. Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham harfi hemze, inkârî manadadır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz ve azarlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ  cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اَنَّ ’nin haberi müspet muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.

Masdar-ı müevvel,  لَا يَرَوْنَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.

نَأْتِي  fiilinin failinden hal olan  نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal-i müekkide olan cümle, bu halin sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.

Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade etmek üzere yapılan ıtnâbdır.

 اَفَهُمُ الْغَالِبُونَ

 

اَفَلَا يَرَوْنَ  cümlesine,  فَ  ile atfedilmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham harfi hemze, inkârî manadadır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen nefy, tevbih ve taaccüp amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

الْغَالِبُونَ  ism-i fail kalıbında gelerek bu özelliğin müsnedin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret etmiştir.

Acaba üstün gelenler onlar mıdır? Yani Biz, onların çevrelerini eksiltip durduktan sonra Mekke kâfirleri mi üstün geleceklerdir? Aksine sen onlara galip gelecek ve onları yenik düşüreceksin. (Kurtubî)
Günün Mesajı
Kâfirlerin akli seviyelerinin oldukça düşük olduğunu görüyoruz. Çünkü onlar faydası ve zararı olmayan şeylere ibadet ederler, ama hak ile alaya kalkışırlar. Yüce Allah zalimlere mühlet verir. Ama nihayet onları yakaladı mı bir daha bırakmaz ve O; dilediği her vakitte intikam almaya kâdirdir. Fazla meta, aşırı lüks ve rahat kalbi ifsad eder, hisleri katılaştırır ve sonunda Allah'ın ayetleri üzerinde iyiden iyiye düşünmeye karşı basireti köreltir.
Sayfadan Gönüle Düşenler
Allah Teâlâ, kelamında buyurur ki: “İnsan aceleci olarak yaratılmıştır.” Kur’an-ı Kerim’de bahsi geçen kıssalara bakıldığı zaman, bu özelliğin inkarcılarda fazlasıyla baskın olduğu görülür. Hidayet nuruyla aydınlanmayan kalp, nefsin aceleci kararlarına karşı çıkamaz ya da belki iman eksikliğinden dolayı karşı çıkması için bir sebebi yoktur. Ancak mü’min, nefsinin aceleci tarafını terbiye etmeye çalışandır. Bu da devamlı mücadele gerektirir. Zira, günümüzde, insanın aceleci yönü devamlı kaşınmaktadır. Parası olmadan harcama ve borçlanma fırsatlarıyla ilgili reklamların yapılması, buna verilebilecek örneklerden biridir. 

İnsanın, aceleci yönünü terbiyesiz bırakması sakıncalıdır. Zira o, devamlı dünyaya çağırır ve hiçbir şeyin hakiki sonucunu düşünmeden hayatını yaşaması gerektiğini hatırlatır. İnsanın aceleci yönü aktif olduğunda: ne olacaksa olsun, giden gitsin, gelen gelsin mantıksızlığıyla beraber hareket edilir. O, o anda orada olana bakar yani gözünün önünde olmayanla meşgul olmak onun için saçmadır. Bu yüzdendir ki; ölüm ve kıyamet günlerinin bilinmemesi bir imtihan vesilesidir. Dünya için yaşayan ölümü yani bilinmeyeni unutmayı seçerken, ahiret için yaşayan ise sık sık kendisine hatırlatarak yaşar.

Ey Allahım! Nefsimizin aceleci yönünü terbiye etmemizde yardımcımız ve yol göstericimiz ol. İzninle; dünya işlerinde düşünerek ve rızanı gözettiğimizden emin bir halde hareket edenlerden; ahiret işlerinde özenle ama gerektiğinde aceleyle emirlerine itaat edenlerden olalım. Bizi; kıyamet günü şaşkına dönenler gibi olmaktan muhafaza buyur. Ölüm anına ve kıyamet gününe hazırlanması gerektiği gibi hazırlananlardan olmamızı; huzuruna da tebessümle ve sevinçle aydınlanmış yüzlerle çıkmamızı nasip eyle.

Amin.