31 Temmuz 2025
Şuarâ Sûresi 184-206 (374. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Şuarâ Sûresi 184. Ayet

وَاتَّقُوا الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَۜ  ١٨٤


“Sizi ve önceki nesilleri yaratana karşı gelmekten sakının.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتَّقُوا ve korkun و ق ي
2 الَّذِي
3 خَلَقَكُمْ sizi yaratandan خ ل ق
4 وَالْجِبِلَّةَ ve nesilleri ج ب ل
5 الْأَوَّلِينَ önceki ا و ل

وَاتَّقُوا الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّـذ۪ٓي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَكُمْ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْجِبِلَّةَ  atıf harfi  و ‘la mef’ûlun bihe matuf olup, fetha ile mansubdur.

الْاَوَّل۪ينَ  kelimesi  الْجِبِلَّةَ ‘nin sıfatı olup nasb alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاتَّقُوا الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  اَوْفُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اتَّقُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi  خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

الْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَ  izafeti, sıla cümlesindeki mef’ûle temâsül nedeniyle atfedilmiştir.

الْاَوَّل۪ينَ  kelimesi  الْجِبِلَّةَ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

الْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَۜ  ifadesi,  ذوٍى الْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَ  demektir, eski insanlar manasınadır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Buradaki  الْجِبِلَّةَ , hilkat sahibi (yaratılmış olan) demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Şuarâ Sûresi 185. Ayet

قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۙ  ١٨٥


Onlar şöyle dediler: “Sen ancak büyülenmişlerdensin.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ki ق و ل
2 إِنَّمَا muhakkak
3 أَنْتَ sen
4 مِنَ -densin
5 الْمُسَحَّرِينَ iyice büyülenmişler- س ح ر
Şuayb’ın insanları gerçeğe, doğruluk ve dürüstlüğe çağır­masına karşılık onlar peygamberi büyülenmiş biri olarak tanıtıp onun aklî melekelerini yitirdiğini, şuurunun bozulmuş olduğunu, bu sebeple Allah tarafından peygamber olarak gönderilmesinin mümkün olma­dığını söyleyerek onu halkın gözünde küçük düşürmeye çalıştılar. Ayrıca beşerden peygamber olamayacağı kanaatini taşıdıkları için onun peygamberlik davasında bulunmasını yalancılık olarak değerlendirdiler. Şayet iddiasında samimi ise Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğunu ispatlayacak bir delil getirmesini, meselâ üzerlerine gökten azap yağdırmasını istediler. Ancak Hz. Şuayb onların neye ve hangi azaba lâyık olduklarını Allah Teâlâ’nın daha iyi bildiğini ifade etti. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 171

قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَ ‘dir.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ 

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org

الْمُسَحَّر۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.

قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Allah Teâlâ, kavmin, Şuayb Peygambere verdikleri cevabı bildiriyor. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَ  cümlesi, kasrla tekit edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَ ‘nin mütallakı olan haber mahzuftur.

Iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.  اَنْتَ  mevsûf/maksûr, car mecrurun müteallakı olan haber, maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. 

Allah Teâlâ, bu kıssaları Hz. Muhammed (s.a.v) 'i teselli etmek ve onun kalbinden hüznü silmek için indirmiştir. 

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ism-i faildir) ve mekfûfe’dir. Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi,  اِنَّـ  birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü inne ispat,  مَٓا  nefy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.Arapçadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org

تفعيل  babının ism-i mef’ûl kalıbındaki  مُسَحَّر۪ينَ , bu babın kattığı kesret anlamıyla mübalağa ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

إنٌَما أنْتَ مِنَ المُسَخَّرين [Sen ancak iyice büyülenmişlerden birisin] cümlesinde mübalağa sanatı vardır. Zira مُسَحَّر۪  kelimesi المَسْحر  kelimesinin mübalağa ifade eden kipidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

Önceki ayetlerde: Eğer Allah Teâlâ onları yaratmamış olsaydı hiçbir zaman varlık alemine çıkamayanlardan olacak bu insanları ve bunlardan öncekileri yaratmak suretiyle Cenab-ı Hak tarafından lütuflandırılmış oldukları anlatılmaktadır. Binaenaleyh o kavmin buna verebileceği cevap onu yani Şuayb'ı terketmelerinin kendileri için daha uygun bir davranış olduğunu söylemek olmuştur.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayette kafirler Şuayb’a (a.s) hitap etmektedirler. Şuayb (a.s) tabii ki sihirlenmiş olduğunu inkâr etmektedir. Ama onlar sanki Şuayb’ın (a.s) sihirlenmiş olduğunu, düşünerek, aklederek değil şuursuzca konuştuğu apaçık bir şeymiş gibi davranarak sözlerini  اِنَّـمَٓا  kasr edatıyla söylemişlerdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Onların bu iki cümleyi birbirine atfen zikretmeleri, tekzibin daha kuvvetli bir ifadesi olarak, büyülenmiş olmanın ve insan olmanın her birinin kendi başına peygamberliğe ters düştüğünü ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şuarâ Sûresi 186. Ayet

وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَۚ  ١٨٦


“Sen sadece bizim gibi bir insansın. Biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve değilsin
2 أَنْتَ sen
3 إِلَّا başka bir şey
4 بَشَرٌ bir insandan ب ش ر
5 مِثْلُنَا bizim gibi م ث ل
6 وَإِنْ ve
7 نَظُنُّكَ biz seni sanıyoruz ظ ن ن
8 لَمِنَ -dan
9 الْكَاذِبِينَ mutlaka yalancılar- ك ذ ب

وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. بَشَرٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. مِثْلُنَا  kelimesi  بَشَرٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayet müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  انْ  tekid ifade eden muhaffefe  انَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri;  إنه  şeklindedir.  

نَظُنُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kap fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi,  اِنْ ‘in muhaffefe  اِنَّ  olduğuna delalet eden lam-ı farikadır.

مِنَ الْكَاذِب۪ينَ  car mecruru  نَظُنُّ  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine müteallik olup, cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.

Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ)  Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)

Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır: Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri)  كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْكَاذِب۪ينَۚ , sülâsi mücerredi  كذب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا 

 

İnkarcıların sözlerinin devamı olan ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki mekulü’l kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Kasrla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Nefy harfi  مَا  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır.  اَنْتَ  mevsuf/ maksûr,  بَشَرٌ  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani, sen beşerden başka hiçbirşey değilsin demek istemişlerdir.

مِثْلُنَا  izafeti,  بَشَرٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Bu cümle, 154. ayetin ilk cümlesinin tekrarıdır. Cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

153-154. ayetler ile 185-186. ayetler arasında atıf  و 'ı dışında bir fark yoktur. Bu farkı inceleyen Zemahşerî, Eyke kavmiyle ilgili olan ve “و “ kullanılan ayetin; sihir ve beşeriyet vasıflarının her ikisinin de peygamberlik nitelikleriyle beraber düşünülmediği bir toplumun inancını yansıttığını belirtir. Atıf kullanılmayan ayet ise Semûd kavminin insanların peygamber olamayacağı yanlış inancına vurgu yapar. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)

Şuarâ Suresinde  اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَ  ayetinden sonraki bölüme bakılırsa; bir ayette fasl yapılırken, diğer ayette ise vasl olduğu görülür. İlk ayette fasl vardır çünkü; ilk ayetteki  الْمُسَحَّر۪ينَ  kelimesinin manası, yediği ve içtiği bir ciğeri olduğu; yani insandan başka bir şey olmadığıdır. Araplar bu manada ‘’Senin yiyip içtiğin bir ciğerin olmaktan başka bir özelliğin yok’’ derler. Bu da onun için beşerî bir özelliktir. Yani, sihirlenmek peygamberlere değil, insanlara mahsustur. Bunun için arkadan bu manayı te'kîd eden  مَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا  ayeti fasılla gelmiştir. İkinci ayete gelince burada  الْمُسَحَّر۪ينَ  kelimesi sihirlenmiş manasındadır. Yani; ‘’sen bir insansın, dolayısıyla insanların büyülenmesi gibi büyülenmişsin. Eğer peygamber olsaydın büyülenmezdin’’ demek istemişlerdir. Yani ‘’sende peygamberlikle bağdaşmayan iki sıfat var” manasındadır. Dolayısıyla bundan sonra gelen  مَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا  ayeti bununla aynı değil, farklı manadadır. Bunun için de vasl yapılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şayet Semud kıssasında olmadığı halde burada  و  getirilmesi manada farklılığa yol açar mı? (Yani her iki kıssada da geçen مَٓا اَنْتَ  ifadelerinde, Semud’dakinde -153-154. ayetlerde -و ’sız; burada -Şuayb kıssasında- ise و ’lı gelmesi anlama ekstra bir incelik katıyor mu?)  dersen şöyle derim : و  getirildiğinde, onlara göre peygamberlikle bağdaşmayan iki özellik -sihirlenmişlik ve beşerlik- kastedilmiş, “Peygamberin sihirlenmiş olması da caiz değildir, beşer olması da caiz değildir” denilmiş olur. و  terkedildiğinde ise sadece bir özellik kastedilmiş olur ki o da sihirlenmişliktir. Kendileri gibi bir beşer olduğunu daha sonra ifade etmiş olurlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَۚ

 

Cümle atıf harfi öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنْ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنْ  edatı,  اِنَّ ’den hafifletilmiş tekid harfidir.

اِنَّ ’nin, takdiri  ه  olan isminin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, onların mahcubiyetlerini belirtmek bakımından latiftir. 

إِنَّ ’nin haberi olan  نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَۚ , nakıs fiil  ظنّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَ  car mecruru nakıs fiil  ظنّ ’nin mahzuf ikinci mef’ûlune mütealliktir. 

نَظُنُّ  fiiline müteallik  لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَ  car mecrurundaki  لَ , lam-ı farikadır. اِنْ ’in muhaffefe  اِنَّ  olduğuna işaret eder. 

ظُنُّ  fiili, ‘zannetti’ ve ‘kesin bildi’ olmak üzere iki zıt mana taşıyan fiillerdendir. Burada kesin bildi anlamındadır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile sübut ifade ettiğinden, ilaveten  اِنَّ  ile tekid edilmesi cümlenin anlamını iki kat kuvvetlendirmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şayet  إِنَّ ’nin hafifletilmiş hali olan  اِنْ  ve ona ait olan  لَ , nasıl  ظنّ  fiiline ve  ظنّ ‘nin iki mef‘ûlünden birine (yani  الْكَاذِب۪ينَۚ ‘nin) dağıtılmış? dersen şöyle derim: Bunların asıl kullanımı, mübteda ve habere dağıtılmasıdır ki örneği:  إن زيد منطلق (Zeyd, kesinlikle gitmekte) ifadesidir. Bu iki bab yani  كَان   ve  ظنّ  fiilleri, ‘mübtedâ haber’ babı cinsinden oldukları için aynı şey, (söz konusu) iki babda da yapılarak  إن كان زيد لمنطلقا  ve ان ظننته لمنطلقا  denmiştir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

اِنْ  harfi, fiil cümlesinin başına geldiğinde, fiil çoğunlukla nevasıb fiillerinden, mazi sıygasıyla gelir. Bu ayette olduğu gibi bazen de muzari sigasıyla gelir. Cümlede  اِنْ  bulunur ve kendisinden sonra meftuh olan lâm gelirse, şeddeli  اِنَّ ‘den muhaffefedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)

Şuarâ Sûresi 187. Ayet

فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَۜ  ١٨٧


“Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi gökten üzerimize bir parça düşür.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَسْقِطْ o halde düşür س ق ط
2 عَلَيْنَا üzerimize
3 كِسَفًا parçalar ك س ف
4 مِنَ -ten
5 السَّمَاءِ gök- س م و
6 إِنْ eğer
7 كُنْتَ isen ك و ن
8 مِنَ -dan
9 الصَّادِقِينَ doğrular- ص د ق

فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن كنت صادقا (Sadık isen) şeklindedir.

اَسْقِطْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. عَلَيْنَا  car mecruru  اَسْقِطْ  fiiline mütealliktir.  كِسَفاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  كِسَفاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. 

اَسْقِطْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  سقط ’dir.

İf’al babı fiill, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


 اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَۜ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir.Takdiri;  إن كنت صادقا فأسقط (Sadık isen) şeklindedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتَ

’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.

كُنْتَ  nakıs, mebni mazi fiildir. تَ  muttasıl zamiri  كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. مِنَ الصَّادِق۪ينَ car mecruru  كُنْتَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. 

صَّادِق۪ينَ ,sülâsi mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِ 

 

Fasılla gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri,  إن كنت صادقا (Eğer doğru söylüyorsan…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَسْقِطْ  fiiline müteallik  عَلَيْنَا  car mecruru, konunun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  كِسَفاً ’deki nekrelik, muayyen olmayan cinse işaret eder.

مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  كِسَفاً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Ayetteki  كِسفاً  kelimesi, س ' nin sükûnu ile  كِسفاً  şeklinde de okunmuştur. Her iki şekilde  كِسَفاً  (parça) kelimesinin cemisidir. Ayetteki  السَّمَٓاءِ  ile bulut veya gölge kastedilmiştir. Onlar bunun olmayacağını düşünerek, böyle bir istekte bulunmuşlardır. Böylece bu işin olmayarak Hz. Şuayb (a.s)’ın yalancı olduğunun ortaya çıkacağını sanmışlardır.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Öyle sanılıyor ki onların bu sözleri, Hz. Şuayb'ın, Allah’tan korkmak emriyle zımnen bildirdiği tehdide cevaptır. Onların bunu talep etmeleri, inkâr ve tekzipteki kararlılıklarını ifade etmek içindir. Yoksa bunu talep etmek değil, akıllarından bile geçirmezlerdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَۜ

 

Tefsiriyye olarak fasılla gelen  إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِینَ  cümlesi, cevabı mahzuf, şart cümlesidir. Vuku bulma ihtimalinin şüpheli veya zayıf olduğu durumlarda kullanılan şart harfi  اِنْ  ve  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, şarttır. 

Öncesinin delaletiyle şartın cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

كَانَ  ’nin haberinin hazfi, îcaz-ı hazif sanatıdır.  مِنَ الصَّادِق۪ينَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Şuarâ Sûresi 188. Ayet

قَالَ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ  ١٨٨


Şu’ayb, “Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ق و ل
2 رَبِّي Rabbim ر ب ب
3 أَعْلَمُ daha iyi bilir ع ل م
4 بِمَا şeyi
5 تَعْمَلُونَ yaptığınız ع م ل

قَالَ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli  رَبّ۪ي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ ’ dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

İsim cümlesidir. رَبّ۪ي  mübteda olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.

Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اَعْلَمُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceri ile  اَعْلَمُ ‘ye mütealliktir. 

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَعْلَمُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Allah Teâlâ, Hz. Şuayb’ın cevabını bildiriyor. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Veciz anlatım kastıyla gelen  رَبّ۪ٓي  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Şuayb şan ve şeref kazanmıştır.

Müsned olan  اَعْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  مَا  ve akabindeki  تَعْمَلُونَ  cümlesi masdar teviliyle, ism-i tafdil veznindeki  اَعْلَمُ ’ya mütealliktir. Sılası olan  تَعْمَلُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَعْلَمُ - تَعْمَلُونَ  kelimeleri arasında cinası nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

’’Rabbim yaptığınız şeyleri bilir’’ sözü iyilere mükâfat, kötülere ceza uygular anlamındadır, bu itibarla, lâzım-melzûm alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

Şuayb peygamberin kavmine bu cevabında, üslubu hakîm sanatı vardır. Kavmin, asıl bekledikleri şeyleri değil, Rabbinin her şeyi bildiğini ifade etmiş, asıl önemli olan haberle karşılık vermiştir.

Bu üslûb; muhâtaba beklediği şeyi, ya da sorduğu sorunun cevâbını değil, daha önemli ya da gerekli olduğuna tenbîh için beklemediği birşeyi söylemek, ya da cevabı vermek olarak târif edilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şuarâ Sûresi 189. Ayet

فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِۜ اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ  ١٨٩


Onlar Şu’ayb’ı yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَكَذَّبُوهُ fakat onu yalanladılar ك ذ ب
2 فَأَخَذَهُمْ nihayet onları yakaladı ا خ ذ
3 عَذَابُ azabı ع ذ ب
4 يَوْمِ gününün ي و م
5 الظُّلَّةِ gölge ظ ل ل
6 إِنَّهُ gerçekten o
7 كَانَ idi ك و ن
8 عَذَابَ azabı ع ذ ب
9 يَوْمٍ bir günün ي و م
10 عَظِيمٍ büyük ع ظ م
Müfessirlere göre Eyke halkı peygamberi yalancılıkla itham edip inkârlarında ısrar edince Allah Teâlâ onları ya şiddetli bir depremle veya volkanik bir patlama ile cezalandırdı. Nitekim A‘râf sûresinin 91. âyetinde Medyen halkının şiddetli bir depremle cezalandırıldığı bildirilmiştir. Âyette belirtilen “gölge günü”nden maksat bu deprem sebebiyle gökte oluşan toz ve duman tabakasının güneş ışınlarını engellediği gündür. “Gölge gününün azabı” tamlamasının mecazi anlamda “geç kalınmış bir pişmanlıkla birlikte baş gösteren ruhsal bir karanlığa ve kasvete işaret” olarak da yorumlanabileceği söylenmiştir (Esed, II, 757; Şuayb ve Eyke halkı hakkında bilgi için bk. A‘râf 7/85; Hûd 84-95; İbn Âşûr, VIII, 239 vd.). Kur’an’da farklı bağlamlarda değişik üslûpla anlatılan bu kıssalar, tarih boyunca insanlığın temel yanlışlarının değişmediğini, hakkı tebliğ eden peygamberlerin ise her çağda insanların akıl ve basîretlerini bağlayan hırs ve tamahkârlıklarına, nüfuz ve iktidar tutkusuna, kendini beğenmişliğe karşı mücadele verdiklerini bildirmektedir. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 171

فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِۜ

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. كَذَّبُو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَذَابُ  fail olup damme ile merfûdur.  يَوْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الظُّلَّةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

كَذَّبُو  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ‘dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَذَابَ  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَظ۪يمٍ  kelimesi  يَوْمٍ ‘in sıfatı olup, kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِۜ 

 

فَ , istînâfiyyedir. Ayette mütekellim, Allah Teâlâ’dır. Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107) 

فَكَذَّبُو  fiili  تفعيل  babındadır. Bu bab, fiil ve mef’ûlde kesret ifade eder.

Aynı üsluptaki  فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِۜ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ  cümlesinde istiare sanatı vardır.  الْعَذَابُ  kelimesi, almak, edinmek manalarındaki  اَخَذَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Azabın, bir şahıs gibi alacak olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

اَخَذَ  fiilinin,  الْعَذَابُ  kelimesine isnad edilmesi, zamaniyye alakasıyla mecâz-ı aklîdir.

يَوْمِ ’deki nekrelik, tazim içindir.

Ayetin metninde azap kelimesinin, kendisine değil, onun gününe izafe edilmesi, bize bildiriyor ki o gün o azaptan başka bir azap daha vardır. Şöyle ki Allah, onlara yedi gün, yedi gece öyle şiddetli bir sıcak musallat buyurdu ki ne rutubet, ne su, ne de yer altındaki barınakların ona faydası olmuyordu, işte bundan dolayı onlar, çöle çıkmak zorunda kaldılar. Orada serinlik ve hoş bir esinti veren bir bulut onları gölgeledi. Böylece hepsi onun gölgesinde toplandıktan sonra o buluttan üzerlerine ateş yağdı da hepsi yandılar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Azabın güne isnad edilmesi, zaman alakasıyla mecâz-ı aklîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


 اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Az sözle çok anlam ifade etmiş olan  عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ  izafeti, كَانَ ’nin haberidir.

يَوْمٍ  ‘deki nekrelik tazim içindir.  یَوۡمٍ ‘nin ayette tekrar edilmesi önemini ortaya koyup dikkate sunmak içindir. Birinde  الظُّلَّةِ  diğerinde  عَظ۪يمٍ  ile sıfatlanması, azabın güne isnad edilmesi, bütün bunlar o günün dehşetini gözler önüne sermiştir.

Muzâfun ileyh olan  يَوْمٍ  ‘in sıfatı  عَظ۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ  terkibinde,  عَظ۪يمٍ , güne isnad edilmiştir. Aslında azim olan gün değil, o günde kafirlerin müşahede ettikleridir. Kıyamet günüyle, azim olmak arasında sebebiyet alakasına dayalı mecaz-ı mürsel bulunmaktadır. Burada sebep zikredilmiş, sonuç kastedilmiştir. Çünkü o günde yaşananlar, azametin sebebidir. Mübalağa ve tecessüm ifade eden bu üslup, o günün zorluğuna ve şiddetine delalet eder.

Her iki cümlede de azabın güne isnadı aklî mecazdır. Aslında azap eden gün değil, Allah Teâladır. Ya da burada istiare düşünülebilir. Gün, bir insana benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan azap etme fiili, güne isnad edilmiştir. 

یَوۡمٍ - عَذَابَ  kelimelerinin tekrarında reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle muhkem/sağlam cümlelerdir.

Şuarâ Sûresi 190. Ayet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ  ١٩٠


Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ muhakkak ki
2 فِي vardır
3 ذَٰلِكَ bunda
4 لَايَةً bir ibret ا ي ي
5 وَمَا ama yine
6 كَانَ değildir ك و ن
7 أَكْثَرُهُمْ çokları ك ث ر
8 مُؤْمِنِينَ inananlardan ا م ن

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)

اٰيَةً  kelimesi  اِنَّ ‘nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)


 وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اَكْثَرُ  kelimesi  كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  كَانَ ‘nin haberi olup nasb alameti  ي’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020,19/1: 405-426)

مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ayetin ilk cümlesi,

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru,  اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَةً ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Cümledeki takdim işaret edilenin önemine binaendir. 

Müsnedün ileyhin nekre gelişi, teksir, nev ve tazim ifadesi içindir.

İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

Uzağı işaret etmede kullanılan, tecessüm ve cem’ ifade eden bu işaret isminde istiare vardır.  Duruma işaret eden ذٰلِكَ  ile akıbet, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’, her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11) 

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilenler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenlerin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Bu Allah’ın ve Resulünün emrine muhalefet etmeye yeltenenler için bir sakındırma ve Hz. Muhammed (s.a.v) için ibret alınacak bir hadise olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

وَ , itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Menfî  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. ((Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

Bu ayet, Kur’ânda sedece bu surede 8 kez gelmiştir. Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314) 

Şayet her kıssanın başında ve sonunda tekrar ettiği bu ifadeyi sûre boyunca nasıl olup da tekrar etmiş? dersen şöyle derim: Bu surenin her kıssası müstakil bir ilâhi pasaj gibidir ve her bir pasajda diğerlerinde olana benzer bir ders söz konusudur; yani kıssalardan her biri, kendisine başlanırken diğer kıssanın girişine uygun bir girişle, biterken de diğerinin sonuna uygun bir sonla biterek bir gerçeği açıklamaktadır; ayrıca, tekrarda benliklerdeki manalar yerleştirilmekte, zihinlerdeki anlamlar pekiştirilmektedir. 

Dikkat edilirse, bilgiyi korumanın tek yolu korunması istenen şeylerin tekrar edilmesidir; bilgi ne kadar fazla tekrarlanırsa akılda o kadar yerleşir, anlayışta derinlik kazanır, daha çok hatırlanır ve o kadar az unutulur. Yine, gerçeklere kulak asmayan kulaklara, gerçeklere kendini kapatmış akıllara bu kıssalarla vurulmakta; öğüt ve hatırlatma çoğaltılmaktadır. Buna tekrar tekrar başvurulmuştur ki belki bu tekrarlar bir kulağı açar, bir zihne açıklık verir, ömrü cilalanmak suretiyle uzayan bir aklı cilalar veya biriken pasların bürüdüğü bir anlayışı pürüzsüz hale getirir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020,19/1: 405-426)

İsm-i fail, şimdiki zamanda hakikat, geçmiş ve gelecek zamanda ise mecaz anlamı ifade etmektedir. İsm-i fail; fiili yapan kişiye veya fiilin kendisinden meydana geldiği şeye delalet etmesi için “fâ‘ilun” vezninde sübut (devamlılık) değil, hudûs (geçicilik) anlamı ifade eden türemiş bir isimdir.

İsm-i fail, muzâf olup âmil olmadığında daha çok sübut (devamlılık) anlamı ifade eder. Bu durumda izafet, hakiki izafet olur. O zaman da ism-i fail, âmil olup izafeti lafzî olan sübut anlamlı sıfat-ı müşebbehe ile karıştırılmaktadır. Nahivcilerin; “ism-i fail’in teceddüt (yenilenme) anlamı ifade ettiği” şeklindeki görüşlerinin İbni Hişam ve İbni Malik’te haklı gerekçeleri var gibi gözüküyor. Zira ism-i faili hareke ve sükun bakımından fiil gibi değerlendirmektedirler. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

Şuarâ Sûresi 191. Ayet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟  ١٩١


Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنَّ ve şüphesiz
2 رَبَّكَ Rabbin ر ب ب
3 لَهُوَ işte O’dur
4 الْعَزِيزُ üstün olan ع ز ز
5 الرَّحِيمُ merhamet eden ر ح م

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. هُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَز۪يزُ  haber olup damme ile merfûdur.  الرَّح۪يمُ۟  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

الْعَز۪يزُ  -  الرَّح۪يمُ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً  cümlesine atfedilmiştir.  Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

اِنَّ ’nin isminin Rab ismiyle marife olması, Hz. Peygambere destek ve muhabbetle muamelenin işaretidir. Ayrıca  رَبَّكَ  izafeti, Peygambere şan ve şeref ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

الْعَز۪يزُ  haberdir. Müsnedin  ال  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

الرَّح۪يمُ - الْعَزٖيزُ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Haber olan iki vasfın, aralarında  وَ  olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder. Bu iki kelime de mübalağa ifade eder.

Bu ayet kıssanın en güzel şekilde sona ermesi olan hüsn-i intihâ sanatına örnektir. 

Her kıssanın sonunda, hüsn-i intihâ sanatına örnek teşkil eden bu ayetin gelişi, Kuran-ı Kerim’in lafız, mana zenginliklerinin bir göstergesidir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ  ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü  اِنَّ  cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen  اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan, İtkan, c. 2, s. 176)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Bu cümlede olduğu gibi mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Bu ayet surede 8. kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Fahreddin Râzî şöyle der:  Ayette, Allah'ın  الْعَز۪يزُ (güçlü) sıfatının  الرَّح۪يمُ۟ (merhametli) sıfatından önce gelmesinin sebebi şudur: Akla gelebilir ki Allah, onları cezalandırmaktan aciz olduğu için merhametlidir. İşte bu vehmi ortadan kaldırmak için üstün ve güçlü manasına gelen  الْعَز۪يزُ  sıfatı zikredilmiş, böyle olmasına rağmen kullarına merhametli olduğu bildirilmiştir. Çünkü merhamet, üstün güçle birlikte bulunduğunda daha etkili olur.

Şuara Suresinde ard arda gelen 8 ve 9. ayetler Kur’anda sedece bu surede sekiz yerde tekrarlanmıştır. İlki Hz. Muhammed'i (s.a.v) ve Rabbinden gelenleri yalanlayanları tekzip açıklamasından sonra gelmektedir. Daha sonra her tekrarlanış önceki yalanlayanların kıssalarının hemen ardından her bir kıssadan sonra gelmiştir. Her birinin farklı bir durum için gelmesi, ifadenin zikredilişine güzel bir anlam katmıştır. (Ömer Özbek, Arap Dili Ve Belâgatı'nda Itnâb Üslûbu)

Ayetteki ‘’Şu muhakkak ki senin Rabbin, elbette O, mutlak galiptir ve çok merhametlidir’’ cümlesinin önceki ifadelerle münasebeti şudur; O topluluk bu çok net mucizeleri görüp müşahede etmelerine rağmen yine de kâfir olmuşlardır. Allah Teâlâ ise onları helak etmeye kādir ve azîz, galip bir zattı. Ama buna rağmen o onları helak etmemiş, tam aksine onlara çeşitli rahmetlerini yağdırmıştır. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın böyle olması, O'nun rahmetinin mükemmel lütuf ve ihsanının, çok geniş olduğuna delâlet etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Resulullah'ı (s.a.v), kavminin müslüman olması için gösterdiği hırstan vazgeçirmek, onların müslüman olmalarından umudunu kesmek, müslüman olmamalarına olan hayıflanmasını önlemek için kendisine vahiy edilen yedi kıssa burada sona ermektedir. Bu kıssaların zikredilmesi, bu sûre-i kerîmenin başında zikredilen [Onlara, Rahman olan Allah'tan hiçbir yeni öğüt gelmez ki ondan yüz çevirmesinler. İşte onlar onu yalan saymışlardır. Fakat alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir."] ayetlerinin mefhumunu tahkik etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şuarâ Sûresi 192. Ayet

وَاِنَّهُ لَتَنْز۪يلُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ  ١٩٢


Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنَّهُ muhakkak ki o (Kur’an)
2 لَتَنْزِيلُ indirmesidir ن ز ل
3 رَبِّ Rabbinin ر ب ب
4 الْعَالَمِينَ alemlerin ع ل م
Rûhulemîn’den (güvenli ruh) maksat Cebrâil’dir. Yaratılış özellikleri sebebiyle güvenilirliği ihlâl etmediği ve Allah’ın emaneti olan vahyi tam bir emniyet içerisinde peygamberlerine ulaştırdığı için “güvenli” anlamına gelen emîn sıfatı ile nitelendirilmiştir (bk. Taberî, XIX, 111-112; İbn Âşûr, XIX, 189). Ruh teriminin yukarıdaki anlam akışı içerisinde “mutlak güvenilirlik derecesinde vahiy” mânasında kullanılmış olabileceği ifade edilmişse de (Esed, II, 758) kanaatimizce bu yorum dil kuralları bakımından uygun değildir. Zira cümlenin öznesi “ruh” kelimesidir. “Bihî” ifadesindeki “bi” edatı ise “indi” anlamına gelen “nezele” fiilini geçişli kılmaktadır. “Hî” zamiri de vahyi yani Kur’an’ı ifade eder. Buna göre ruh inen değil, vahyi indirendir (bk. Râzî, XXIV, 165). Cümlenin anlamı ise şöyle olur: “Onu senin kalbine Rûhu’l-emîn indirmiştir.” Esed’in verdiği mânadan ruhun indirdiği değil, indiği anlaşılmaktadır ki bize göre bu mâna uygun değildir. Ayrıca vahyin Hz. Peygamber’in kalbine bir melek (Cebrâil) tarafından indirildiğine dair başka deliller de vardır (bk. Bakara 2/97; Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 2). Yüce Allah mesajını insanlara iletmek üzere peygamberleri hangi kavimden seçmişse kitaplarını da o kavmin diliyle göndermiştir (bk. İbrâhim 14/4). Hz. Peygamber de Araplar arasından seçilerek görevlendirildiği için Kur’an ona Arapça olarak indirilmiştir. Fakat bu, onun sırf Araplar’a hitap ettiği anlamına gelmez. Nitekim Kur’an’ın evrensel olduğunu gösteren birçok âyet vardır (meselâ bk. A‘râf 7/158; Furkan 25/1; Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesi ve evrenselliği hakkında bilgi için bk. Yûsuf 12/2; ez-Zümer 39/28; vahyin geliş şekilleri hakkında bilgi için bk. “Tefsire Giriş” bölümü, “I. Kur’an-ı Kerîm A) Tanımı ve özellikleri, 2. Vahiy” başlığı). Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 173

وَاِنَّهُ لَتَنْز۪يلُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. تَنْز۪يلُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الْعَالَم۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

وَاِنَّهُ لَتَنْز۪يلُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  ه  zamiri Kurân-ı Kerim’e aittir.

رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  izafeti, muzâfun ileyh için şan ve şeref ifade eder.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَتَنْز۪يلُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Masdar vezninde gelmiş olsa da ism-i mef’ûl manası taşıyan  لَتَنْز۪يلُ ‘da, mef’ûliyet alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Bu ayet ile surenin baş taraflarında müşriklerin Kur'an-ı Kerîm'den yüz çevirişleriyle ilgili açıklamalara tekrar dönülmektedir. (Kurtubi) Yani reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Bu ayette istidrâd sanatı vardır. Aralarındaki irtibat sebebiyle bir manadan başka bir manaya geçilmiş, sonra ilk manaya geri dönülmüştür.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümle  اِنَّ  ve  لَ  ile pekiştirilmiştir. Çünkü söz, Kur'an'ın doğruluğu hakkında şüphe edenlere söylenmiştir. Dolayısıyla sözü çeşitli pekiştirme edatları ile pekiştirmek uygun düşmüştür. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Allah Teâlâdan  رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  şeklinde bahsedilmesi; her tür mahlukatın maliki olması dolayısıyla azametine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mutaffifin Suresi/5)  

Bu ayetteki  تَنْز۪يلُ  kelimesi ile ism-i mefûl manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)

Kur’an'ın bu şekilde vasıflandırılması, kastedilen hakikati ziyadesiyle ifade etmek, içindir. Allah'ın (cc), alemlerin Rabbi olarak vasıflandırılması, Kur’an'ın indirilmesinin, bütün alemlerin terbiyesi ve Allah'ın alemlere olan merhametinin hükümlerinden olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Cümlenin  إنَّ  ve ibtida lamı ile tekid edilmesi münkirlerin inkârını red içindir. Mübalağa için masdar mef’ûl manasında gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Şuarâ Sûresi 193. Ayet

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ  ١٩٣


193-195. Ayetler Meal  :   
Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 نَزَلَ indirdi ن ز ل
2 بِهِ onu
3 الرُّوحُ Ruhu’(l-Emin) ر و ح
4 الْأَمِينُ (Ruhu’)l-Emin ا م ن

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ

 

Ayet, önceki ayetteki  اِنَّ ‘nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir.  نَزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  بِهِ  car mecruru  الرُّوحُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. الرُّوحُ  fail olup damme ile merfûdur.  الْاَم۪ينُ  kelimesi  الرُّوحُ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ

 

Önceki ayetteki  اِنَّ ’nin ikinci haberi olarak gelen ayetin fasıl nedeni, kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِهِ , ihtimam için faile takdim edilmiştir.

Sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade eden  الْاَم۪ينُ  kelimesi  الرُّوحُ  için sıfattır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَتَنْز۪يلُ - نَزَلَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بِ  harfi musahabe içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ayet kıssaların hak olduğunu tespit etmekte ve Kur'an’ın mucizeliğine ve Muhammed (s.a.v) peygamberliğine dikkat çekmektedir, çünkü bilmeyen bir kimsenin bunları haber vermesi, ancak azîz ve celil olan Allah'ın vahyi ile olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayetteki  الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ  ifadesiyle, Cebrail (a.s) kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Şuarâ Sûresi 194. Ayet

عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَۙ  ١٩٤


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 عَلَىٰ
2 قَلْبِكَ senin kalbine ق ل ب
3 لِتَكُونَ olman için ك و ن
4 مِنَ -dan
5 الْمُنْذِرِينَ uyarıcılar- ن ذ ر

عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَۙ

 

عَلٰى قَلْبِكَ car mecruru önceki ayette geçen  نَزَلَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِ  harfi,  تَكُونَ  fiilini gizli  اَنْ ile nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. Ta’liliyyedir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  نَزَلَ  fiiline mütealliktir.  

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir.  تَكُونَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. مِنَ الْمُنْذِر۪ينَ  car mecruru  تَكُونَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْمُنْذِر۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَۙ

 

Önceki ayetin devamı olan bu ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Car mecrur  عَلٰى قَلْبِكَ , önceki ayetteki  نَزَلَ  fiiline mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  قَلْبِكَ  izafetinde Hz. Peygambere aid zamire muzaf olan  قَلْبِ , şan ve şeref kazanmıştır.

عَلٰى قَلْبِكَ  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. عَلٰى , nuzulün istikrar ve sağlamlığı için müstear olmuştur. İndirilenler, sanki Hz. Peygamberin kalbini tamamen kaplamış, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَ  cümlesine dahil olan  لِ , sebep bildiren, masdar harfi, lam-ı ta’lildir. Muzariyi gizli  ان ’le nasb etmiştir.  لِ  ve akabindeki  لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَ  cümlesi, masdar tevilinde,  نَزَلَ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel,  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  مِنَ الْمُنْذِر۪ينَ ’nin müteallakı olan haber mahzuftur.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kalp kelimesiyle eğer ruh murad edildiyse mesele yoktur. Eğer belli organ (yürek) murad edildiyse özellikle zikretmesi şunun içindir: Ruhla ilgili manalar önce ruha iner sonra da ondan kalbe intikal eder; zira aralarında ilişki vardır. Sonra da ondan dimağa yükselir, tahayyül edilen levha ona nakş olur. Ruh Cebraîl (a.s)'dır; çünkü o Allah'ın vahyi konusunda güvenilirdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Cenab-ı Hakk'ın  لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَۙ  [İnzar edicilerden olasın diye] ifadesinde, inzarın içine ilim ve amel namına ne varsa her şeye davet etme ile her türlü çirkinden men etme dahildir. Çünkü bu iki hususun tamamında ilâhi azaptan korkma vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak her ne kadar Cebrail (a.s)'ı Hz. Muhammed (s.a.v)'e indirmiş ise de indirilen o şeyin peygamber tarafından hıfz edilmiş olduğunu ve onun kalbinde, değişmeyecek ve değiştirilemeyecek biçimde yer ettiğini tekid etmek için ".. .kalbine..." demiştir. Cenab-ı Hak bu hususu, maksadının da bu olduğunu beyan ettiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v)'dan südur edecek olan inzar ile de tekid etmiştir. İşte bundan ötürü, [İnzar edicilerden olasın diye…] buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Şuarâ Sûresi 195. Ayet

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُب۪ينٍۜ  ١٩٥


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 بِلِسَانٍ bir dille ل س ن
2 عَرَبِيٍّ Arapça ع ر ب
3 مُبِينٍ apaçık ب ي ن

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُب۪ينٍۜ

 

بِلِسَانٍ  car mecruru 193. ayette geçen  نَزَلَ  fiiline mütealliktir.  عَرَبِيٍّ  kelimesi  لِسَانٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.  مُب۪ينٍ  kelimesi  لِسَانٍ ‘in ikinci sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينٍ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  بين ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُب۪ينٍۜ

 

Fasılla gelen ayet, önceki ayetin devamıdır. Car mecrur, önceki ayetteki  الْمُنْذِر۪ينَ  veya 93. ayetteki  نَزَلَ ’ye mütealliktir. 

لِسَانٍ ‘deki nekrelik, nev ve tazim içindir.

مُب۪ينٍۜ  ve  عَرَبِيٍّ  kelimeleri, بِلِسَانٍ  için sıfattır.

مُب۪ينٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُب۪ينٍۜ , bilindiği gibi  إبان ’den ism-i faildir.  إبان  ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca  مُب۪ينٍۙ  “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) Hud/96

Cenab-ı Hakk'ın manası açık, Arapça bir dil ile... ifadesinin başındaki  ب  harf-i ceri, ya kendisinden önce geçmiş olan  مِنَ الْمُنْذِر۪ينَۙ  ifadesine taalluk eder. Buna göre mana ‘Sen manası açık, Arapça bir dil ile uyaranlardan olasın diye…’ şeklinde olur. Ki bunlar Hud, Salih, Şuayb, İsmail ve Muhammed (as) olmak üzere beş kişidirler. Yahut da نَزَلَ  ifadesine mütealliktir. Buna göre mana, ‘Onunla uyarasın diye Allah o Kur'an'ı manası açık Arapça bir dil ile indirdi’ şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Şuarâ Sûresi 196. Ayet

وَاِنَّهُ لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ  ١٩٦


Şüphesiz bu (Kur’an’ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنَّهُ şüphesiz o
2 لَفِي vardır
3 زُبُرِ Kitaplarında ز ب ر
4 الْأَوَّلِينَ evvelkilerin ا و ل
Hz. Muhammed’e vahyedilen mesajın mânası ve özü, temel çizgileri itibariyle önceki peygamberlere gelmiş olan Zebûr, Tevrat, İncil vb. kitaplarda da vardı. Bir görüşe göre de Kur’an’ın indirileceği önceki, peygamberlerin kitaplarında haber verilmişti (Şevkânî, IV, 113; İbn Âşûr, XIX, 191-192; Esed, II, 758). Âyette bu anlamların her ikisi de kastedilmiş olabilir. Bir kısım müfessirler “İsrâiloğulları bilginleri”nden maksadın Abdul­lah b. Selâm ve onun gibi müslüman olan bazı yahudi bilginleri olduğunu söylemişlerse de âyeti genel anlamda –müslüman olsun olmasın– yahudi bilginleri olarak değerlendirmek daha uygundur. Rivayete göre Mekkeliler Medine’de bulunan yahudi bilginlerine adam gönderip Hz. Peygamber’in durumu hakkında onlardan bilgi istemişler; onlar da böyle bir peygamberin geleceğini ve niteliklerinin Tevrat’ta mevcut olduğunu söylemişlerdir (Kurtubî, XIII, 138-139; Ebû Hayyân, VII, 39). Özellikle Mekke döneminde, İsrâiloğulları bilginlerinden bazıları Kur’an’da anlatılan bu kıssaların Tevrat’ta anlatılanlara uygun olduğu gerçeğini teslim ediyorlardı. Nitekim Mekke döneminde inmiş olan Ankebût sûresinin 47. âyetinde Ehl-i kitap’tan bazılarının Kur’an’a iman ettikleri haber verilmiştir. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 174

وَاِنَّهُ لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. ف۪ي زُبُرِ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْاَوَّل۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

وَاِنَّهُ لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la 192. ayetteki …لَتَنزِیلُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ  car-mecrur,  اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

Bu suredeki haberlere, kıssalara, Hz.Peygamber’e ve inzar şekillerine inanmayanlar olduğu için cümle inkârî formda gelmiştir. 

لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kitaplar hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Zarfa benzetilen kitaplar ile indirilen hükümler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الزبر  kitaplar demektir, tekili زبُورِ ’dur.  رسول  kelimesinin çoğulunun  رُسُل  gelmesi gibi. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Buradaki  هُ  zamirinin, özellikle, (bu surede bahsedilen) haberlere ve kıssalara raci olması muhtemel olduğu gibi bununla Kur'an'ın sıfatının, Hz. Muhammed 'in sıfatının ya da bütün inzar ve uyarma şekillerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Şuarâ Sûresi 197. Ayet

اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ  ١٩٧


İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَكُنْ değil mi? ك و ن
3 لَهُمْ onlar için
4 ايَةً bir delil ا ي ي
5 أَنْ
6 يَعْلَمَهُ onu bilmesi ع ل م
7 عُلَمَاءُ bilginlerinin ع ل م
8 بَنِي oğulları ب ن ي
9 إِسْرَائِيلَ İsrail

اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ

 

İsim cümlesidir.  Hemze istifhâm harfidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

يَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. لَهُمْ  car mecruru  اٰيَةً ‘in mahzuf haline mütealliktir.  اٰيَةً  kelimesi  يَكُنْ ’nin mukaddem haberi olup fetha ile mansubdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  يَكُنْ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يَعْلَمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو 'dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عُلَمٰٓؤُ۬ا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. بَن۪ٓي  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir.  اِسْرَٓائ۪لَۜ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için, cer alameti fethadır. 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki,  وَاِنَّهُ لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ  atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Cümlenin haber manalı olması, matufun aleyhe atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Menfi nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.  

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru anlamı değil de azarlama ve kınama kastı taşıyan cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif vardır. اٰيَةً  nakıs fiil  كَانَ ’nin mukaddem haberi, masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ‘nin muahhar ismidir.

لَهُمْ  car mecruru  اٰيَةً ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَعْلَمَهُ - عُلَمٰٓؤُ۬ا  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır. 

İbn Amir,  اٰيَةً (bir delil) lafzını ötreli okumuşken, diğerleri  يَكُنْ 'nin haberi olarak nasb ile okumuşlardır.  كَان ’nin ismi ise masdar-ı müevvelden kaynaklanan  اَنْ يَعْلَمَهُ  “bilmeleri” lafzıdır. İfadenin takdiri de şöyle olur: İslama giren İsrailoğulları alimlerinin ilmi onlar için apaçık bir delil değil midir? Birinci kıraate göre ise  يَكُنْ ‘nin ismi  اٰيَةً ; haberi ise; İsrailoğulları alimlerinin onu bilmeleri anlamındaki ibaredir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

اَوَلَمْ تَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ  ifadesi, müzekker yapılarak  يَكُنْ  okunmuş;  اَنْ يَعْلَمَهُ [onu biliyor olması] ifadesi isim kılınıp,  اٰيَةً  haber yapılarak mansub kılınmıştır. Yine,  اٰيَةً  kelimesi, يَكُنْ 'nin ismi,  اَنْ يَعْلَمَهُ da haberi kılınarak, müennes  تَكُنْ  şeklinde okunmuştur; ancak bu, nekrenin isim, marifenin haber olmasından dolayı ilki gibi (vecih) değildir. Bundan kurtulmak için bir başka açıklama daha yapılmış ve şöyle denilmiştir:  يَكُنْ  gaib zamiri olup  اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ  da cümle olarak haber konumundadır.  لَهُمْ اٰيَةً  ifadesinin şan cümlesi olması caizdir;  اَنْ يَعْلَمَهُ  ise  اٰيَةً ‘den bedeldir.  تَكُنْ , müennes olmakla birlikte  اٰيَةً ’in nasb edilmiş olması da caizdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

يَعْلَمُ  fiili, Kuran’ın sıfatını bilmeyi yani arkadan gelen mevsufun doğruluk sıfatının gerçekleştiğini ve onların kitabında olan şeyi bilmeyi kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Şuarâ Sûresi 198. Ayet

وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَم۪ينَۙ  ١٩٨


198-199. Ayetler Meal  :   
Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı, yine buna inanmazlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve şayet
2 نَزَّلْنَاهُ biz onu indirseydik ن ز ل
3 عَلَىٰ üzerine
4 بَعْضِ biri ب ع ض
5 الْأَعْجَمِينَ yabancılardan ع ج م
Yukarıda 195. âyette, Kur’an’ın tam olarak anlaşılabilmesi için “açık bir Arapça” ile indirilmiş olduğu ifade edilmişti. Ancak Hz. Peygamber Arap, getirdiği mesaj da Arapça olunca müşrikler bunu kendisinin uydurduğunu iddia ettiler (bk. Hûd 11/13). Oysa Allah mesajını Arap olmayan birine Arapça olarak indirse ve onun okumasını sağlasaydı –uydurdu diyemezlerdi ama– yine de iman etmezlerdi (Şevkânî, IV,114) veya Kur’an’ı bir yabancının diliyle vahyetmiş olsaydı inkârcılar bu sefer de mesajı anlayamadıklarını ileri sürerek yine inanmayacaklardı (krş. Fussılet 41/44). Allah Teâlâ, Kur’an’ın hak olduğuna dair İsrâiloğulları bilginlerinin onun hakkında bilgi sahibi olmalarını delil olarak göstermektedir. Zira onlar bir peygamberin geleceğini, onun bazı niteliklerini ve getireceği mesajı kendi kitaplarında okuyor ve biliyorlardı. Kur’an’ın hak olduğu günahkârların zihinlerine yerleştirilmiş, onu anlamaları da sağlanmış bulunmasına rağmen can yakıcı azabı görmedikçe onların inanmayacakları ifade buyurulmaktadır. Ancak azap geldiği zaman da yaptıklarına pişman olacak ve kaybettiklerini telâfi etmek için mühlet isteyeceklerdir. Bu durum Hz. Peygamber’i teselli ettiği gibi müşrikleri de ikaz etmektedir. Müfessirler 200-201. âyetlere “(Kendi günahları yüzünden) suçluların kalbine inkârcılığı böyle yerleştirdik; onlar iman etmezler, sonunda can yakıcı azabı görürler” şeklinde de mâna vermişlerdir (Taberî, XIX, 115-116; İbn Kesîr, VI, 173; Şevkânî, IV,114). Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 174-175

   Aceme عجم :  عُجْمَة kelimesi açık kılmanın zıddıdır. Konuşma ya da telaffuz güçlüğü çekmek veya konuşma özürlü olmak/dili tutuk olmak demektir. Bu köke ait عَجَم Arab'ın zıddı yani Araplara mensup olmayandır. Hayvana عَجْماء denmiştir; zira hayvan konuşan insan gibi sözle kendini açık bir şekilde ifade etmekten acizdir. Hurufu mukatta için de Mu'cem harfler حُرُوف المُعْجَم tabiri kullanılmıştır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de sadece isim formunda 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri acem ve acemidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَم۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. نَزَّلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

عَلٰى بَعْضِ  car mecruru  نَزَّلْنَا  fiiline mütealliktir.  الْاَعْجَم۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

لَوْ  şart edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler ِ لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

نَزَّلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.  

وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَم۪ينَۙ

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayete atfedilmiştir. Şart üslubunda haberî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَم۪ينَ  cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Şartın cevabı sonraki ayette gelmiştir.

نَزَّلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  şart edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler ِ لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Eğer Biz bu kitabı Arap olmayan birisi üzerine indirmiş olsaydık, büyüklenerek ve kendilerine yedirmedikleri için ona iman etmezlerdi. Bir kişi Arap olsa dahi eğer fasih konuşmuyor ise ona acem ve a’cemi denilir. Acemî adam ise fasih dahi olsa aslına nispet edilir. Şu kadar var ki el-Ferrâ', a’cemi anlamında "acem" denmesini uygun kabul etmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân)

الْاَعْجَم۪ينَ , şeddesiz  عجم۪ 'nin çoğuludur, bunun içindir ki salim olarak cemi yapılmıştır. (Kurtubî, El- Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Şuarâ Sûresi 199. Ayet

فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ مُؤْمِن۪ينَۜ  ١٩٩


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَقَرَأَهُ onu okusaydı ق ر ا
2 عَلَيْهِمْ onlara
3 مَا
4 كَانُوا olmazlardı ك و ن
5 بِهِ ona
6 مُؤْمِنِينَ inanıyor ا م ن

فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ مُؤْمِن۪ينَۜ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَرَاَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  قَرَاَ  fiiline mütealliktir.   

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker و ’ı olan muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur.  بِه۪  car mecruru  مُؤْمِن۪ينَ ‘ye mütealliktir. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  كَانُوا ’nun haberi olup, nasb alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426) 

مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ 

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki şart cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107) 


 مَا كَانُوا بِه۪ مُؤْمِن۪ينَۜ

 

Cümle önceki ayetteki  لَوْ  şart edatının cevabıdır. Menfi nakıs fiil  كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

“İstenen bir konuda kelamcıların usûlünce kesin aklî delîllerle konuşmak” olarak tarif edilen mezheb-i kelami sanatı üslubuyla Allah Teala, inkârcıların inanmayacaklarına delil getirmiştir.    

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِه۪ , ihtimam için müteallakı olan  مُؤْمِن۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.

Müsned olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. 

İsm-i fail, şimdiki zamanda hakikat, geçmiş ve gelecek zamanda ise mecaz anlamı ifade etmektedir. İsm-i fail; fiili yapan kişiye veya fiilin kendisinden meydana geldiği şeye delalet etmesi için “fâ‘ilun” vezninde sübut (devamlılık) değil, hudûs (geçicilik) anlamı ifade eden türemiş bir isimdir.

İsm-i fail, muzâf olup âmil olmadığında daha çok sübut (devamlılık) anlamı ifade eder. Bu durumda izafet, hakiki izafet olur. O zaman da ism-i fail, âmil olup izafeti lafzî olan sübut anlamlı sıfat-ı müşebbehe ile karıştırılmaktadır. Nahivcilerin; “ism-i fail’in teceddüt (yenilenme) anlamı ifade ettiği” şeklindeki görüşlerinin İbn Hişâm ve İbn Mâlik’de haklı gerekçeleri var gibi gözüküyor. Zira ism-i faili hareke ve sükun bakımından fiil gibi değerlendirmektedirler. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. ((Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)  

Yani eğer biz, Kur’an'ı bu harika ve mucize nazmıyla, Arapça konuşmasını bilmeyen bir yabancıya (Arap olmayana) indirseydik ve o da Kur’an'ı harikulade bir doğru okuyuşla kâfirlere okusaydı, okuma güzelliği ile metin îcazı bir araya geldiği halde yine ona iman edecek değillerdi. Zira onların aşırı inadı ve kibirdeki şiddetli serkeşlikleri imanlarına engel olurdu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şuarâ Sûresi 200. Ayet

كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۜ  ٢٠٠


İşte böylece biz onu (Kur’an’ı) suçluların kalbine soktuk.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَذَٰلِكَ öylece
2 سَلَكْنَاهُ biz onu soktuk س ل ك
3 فِي içine
4 قُلُوبِ kalbleri ق ل ب
5 الْمُجْرِمِينَ suçluların ج ر م

كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۜ

 

كَ  harf-i cerdir. Bu ibare, amili  سَلَكْنَا  olan mahzuf mef’ûlün mutlaka mütealliktir. Takdiri, سلكنا تكذيبه (Yalanlamayı soktuk) şeklinedir. ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  muhatap zamiridir. 

Fiil cümlesidir. سَلَكْنَا  sükun  üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  ناَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  ه  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي قُلُوبِ  car mecruru  سَلَكْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْمُجْرِم۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

الْمُجْرِم۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۜ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. 

كَذٰلِكَ , amili   سَلَكْنَاهُ  olan mahzuf mukaddem mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)

Teşbih harfi  كَ ‘nin dahil olduğu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın hükmüne işaret edilmiştir. Durum, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

Cümlede temsilî istiare vardır. Onlarda inkarın, saplantı, vazgeçemeyecekleri bir düşünce halini alması, ‘’kalplerine sokmak’’ tabiriyle ifade edilmiştir. 

سَلَكْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mücrimlerin duygularına nüfuz etmekteki derecenin ifadesi için bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

المُجْرِمُونَ  kelimesindeki tarif; suçlarının kemâlini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

‘’Böylece onu günahkârların kalplerine soktuk’’ ifadesindeki  هُ  zamiri küfre aittir, çünkü ‘’ona iman etmezlerdi’’ kavli onu göstermektedir. Bu durumda ayet küfrün Allah'ın yaratması ile olduğunu gösterir. Şöyle de denilmiştir: Zamir Kur'an'a racidir yani onu kalplerine soktuk; manalarını ve mucizeliğini bildiler, sonra da inatlarından ona iman etmediler. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu da Hz. Muhammed’i teselli eden ayetler zincirindendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi, s. 101)

كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm) 

Şuarâ Sûresi 201. Ayet

لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ  ٢٠١


201-203. Ayetler Meal  :   
Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, “Bize mühlet verilmez mi?” demedikçe, ona inanmazlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 يُؤْمِنُونَ inanmazlar ا م ن
3 بِهِ ona
4 حَتَّىٰ kadar
5 يَرَوُا görünceye ر ا ي
6 الْعَذَابَ azabı ع ذ ب
7 الْأَلِيمَ acıklı ا ل م

لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ

 

Cümle,  الْمُجْرِم۪ينَۜ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ‘nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir.  

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يَرَوُا  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  يُؤْمِنُونَ  fiiline müteallik, mahallen mecrurdur.

يَرَوُا  fiili  ن ‘un hazfıyla mahzuf elif üzere mansub muzari fiilidir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  الْعَذَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْاَل۪يمَ  kelimesi  الْعَذَابَ ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُؤْمِنُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

الْاَل۪يمَۙ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır.  “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Cümle, önceki ayetteki  الْمُجْرِم۪ينَ ‘den haldir.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın gizli  أن ’le masdar yaptığı  يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ  cümlesi, masdar teviliyle  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ  cümlesindeki  يَرَوُا  fiilinde istiare sanatı vardır. Bilmek, anlamak manasında müstear olmuştur. Azap görülebilen maddi bir varlığa benzetilmiştir. Azap, görülecek değil hissedilecek, yaşanacak bir şeydir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

الْاَل۪يمَ  kelimesi  الْعَذَابَ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

الْاَل۪يمَ - الْعَذَابَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

Bu ayette, (Kur’an’ın yabancıya indirilmesi) ile (suçluya indirilmesi) arasında müzâvece yapılmıştır. Zira her ikisi de acı azabı görünceye kadar iman etmeyecektir. (Dr Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)

Keşşâf sahibi şöyle der: "Şayet sen, Cenab-ı Hakk'ın [Biz (küfrü) o günahkârların kalbine öyle bir soktuk ki..] ifadesine göre bu Ona (Kur'an'a) inanmazlar ifadesinin konumu nedir..." dersen, ben derim ki: Bunun konumu, onu izah eden ve açıklayan bir konumdur. Çünkü bu ifade onu beyan etmek ve onların kalplerindeki inkârı tekid etmek için getirilmiştir. Böylece Cenab-ı Hak bu ifadeyi "Onlar, Allah'ın vadettiği azabı bizzat gözleriyle görünceye kadar o Kur'an'ı yalanlamayı sürdürürler..." şeklindeki manayı anlatıp ortaya koyan şeyin peşinden getirmiştir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Şuarâ Sûresi 202. Ayet

فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ  ٢٠٢


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَيَأْتِيَهُمْ (azab) onlara gelir de ا ت ي
2 بَغْتَةً ansızın ب غ ت
3 وَهُمْ onlar
4 لَا hiç
5 يَشْعُرُونَ farkında olmazlar ش ع ر

فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  يَرَوُا  fiiline matuftur.

يَأْتِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بَغْتَةً  hal olup fetha ile mansubdur. هُمْ لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَشْعُرُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَشْعُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette müfred ve isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ

 

Ayet,  يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ  cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hal olan  بَغْتَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً  cümlesinde istiare sanatı vardır. Aniden gelen azaptır. Azap,  أْتِيَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir insana benzetilerek, insan olmanın lazımı olan gelmek fiili zikredilmiştir. Meknî istiaredir. Azabın, bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Ayetin hal و ’ıyla gelen ikinci cümlesi,  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Cümlenin müsnedi  لَا يَشْعُرُونَ , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olmasıyla hüküm takviye edilmiştir.

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, müsnedün ileyhi haber olan fiilin önüne geçmiş tekidli bir cümledir. Bu cümlede bu takdim nefyi (olumsuzluğu) tekid eder. Olumsuzluğun tekidi onlar kesinlikle hissetmezler, yani hisleri kaybolmuştur demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.305)

Şuarâ Sûresi 203. Ayet

فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَۜ  ٢٠٣


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَيَقُولُوا derler ق و ل
2 هَلْ -miyiz?
3 نَحْنُ biz
4 مُنْظَرُونَ süre verilerlerden ن ظ ر

فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَۜ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقُولُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ ‘dir.  يَقُولُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. هَلْ  istifhâm harfidir. Munfasıl zamiri  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مُنْظَرُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

مُنْظَرُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.

فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَۜ

 

Allah Teâlâ bize,  يَأْتِيَهُمْ  fiilinin mef’ûlü olan kişilerin sözlerini bildiriyor. Önceki ayete matuf olan bu ayet, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَقُولُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. 

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen mütekellimin maksadı, sorulan soruya cevap almak değildir. Bunun artık imkânsız olduğunu anlamış olan mücrimler, bu soru üslubunu pişmanlıklarını ve üzüntülerini belirtmek amacıyla kullandıkları için ifade, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

هَلْ , belâgî bir nükte için isim cümlesinin başına gelebilir. Bu nükte de zamana bağlı olmaksızın bu fiilin devam etmesini istemektir. Buralarda hemze de gelebilirdi ama o zaman bu belâgî nükte kaybolurdu. Çünkü hemze, âdeten ismin başına gelebilir. Ama  هَلْ  âdeten fiilin başına geldiği için, muhatabın dikkatini çeker. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kuşeyrî dedi ki: [Onlara... gelecek] ayeti daha önce geçen: [Görünceye kadar] ayetine atfedilmiş değildir. Aksine o [iman etmezler] ayetinin cevabıdır. [Onlara... gelecek] ayeti nefyin cevabı olduğundan dolayı nasb ile gelmiştir. Yüce Allah'ın [derler] ayeti de böyledir (o da aynı sebepten ötürü nasb ile gelmiştir). (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Allah Teâlâ, onların, o elîm azabı görünceye kadar, iman etmeyeceklerini ve onlara o azabın ansızın geleceğini beyan edince, bunun peşinden işte bu esnada onlardan bir tahassür ve nedamet şeklinde südur edecek olan ifadeyi getirmiş ve kurtulmanın imkansız olması halinde, kişinin yardım istemesi gibi [Bize bir mühlet verilir mi?.. ] diyeceklerini belirtmiştir. Çünkü onlar, ahirette, sığınılacak bir yerin bulunmadığını biliyorlar; ancak ne var ki onlar, bu sözü rahatlamak için söylemişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Şuarâ Sûresi 204. Ayet

اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ  ٢٠٤


Bizim azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَبِعَذَابِنَا bizim azabımızı mı? ع ذ ب
2 يَسْتَعْجِلُونَ acele istiyorlar ع ج ل
Zâhiren 203. âyet ile 204. âyet arasında bir çelişki varmış gibi görünmektedir. Zira ilk bakışta birinden, ansızın gelen azap karşısında inkârcıların mühlet istedikleri, diğerinden ise azabın çabucak gelmesini talep ettikleri anlaşılmaktadır. Gerçekte ise çelişki ifadede değil, inkârcıların bu ifadelerle özetlenen tutumlarındadır. Çünkü 203. âyete göre onlar, beklemedikleri azapla âhirette karşılaşınca azaplarının ertelenerek, yanlışlarını telâfi etmeleri için kendilerine yeni bir hayat, yeni bir fırsat tanınmasını isteyeceklerdir. Oysa 204. âyete göre daha önce onlar, –alay yollu ifadelerle– Hz. Peygamber’in söyledikleri doğru ise hemen şimdi başlarına taş yağdırmasını veya elem verici bir azap göndermesini Allah’tan istemişlerdi (bk. Enfâl 8/32).

اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. يَسْتَعْجِلُونَ  atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâf cümlesine matuftur. Takdiri; أيغفلون عن حالهم من طلب الإنظار (İnzar taleplerinden gafil midirler?) şeklindedir.

بِعَذَابِنَا  car mecruru  يَسْتَعْجِلُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَسْتَعْجِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يَسْتَعْجِلُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  عجل ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ

 

Hemze istifham,  فَ  atıf harfidir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, takdiri  أيغفلون عن حالهم من طلب الإنظار (Mühlet talebedenler, hallerinin farkında değil mi?) olan mukadder istînâfa  فَ  ile atfedilmiştir. Mütekellim Allah Teâlâdır.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, tevbih (azarlama) ve kınama anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِعَذَابِنَا  car mecruru, siyaktaki önemine binaen ve ihtimam için amili olan  يَسْتَعْجِلُونَ  fiiline takdim edilmiştir.

Bu takdim azaba dikkat çekip, korkutma amaçlıdır. Azabın azamet zamirine izafesi de bu etkiyi artırmaktadır.  

Veciz anlatım kastıyla gelen  بِعَذَابِنَا  izafeti, Allah Teâlâya ait zamire muzâf olan  عَذَابِ  için tazim ifade eder.

Takdim edilmesi hem fasılaya riayet hem de inzar makamında önemi sebebiyledir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Şuarâ Sûresi 205. Ayet

اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَۙ  ٢٠٥


Ey Muhammed! Ne dersin; biz onları yıllarca (dünya nimetlerinden) yararlandırsak,

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَرَأَيْتَ gödün mü? ر ا ي
2 إِنْ eğer
3 مَتَّعْنَاهُمْ biz onları yaşatsak م ت ع
4 سِنِينَ yıllarca س ن و

اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  فَ  istînâfiyyedir.  رَاَيْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَتَّعْنَا  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamiri  ناَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

سِن۪ينَ  zaman zarfı,  مَتَّعْنَاهُمْ ‘a müteallik, mahallen mansubdur. Cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى ‘dir. 

Şartın cevabı gelecek olan istifhamın delaletiyle mahzuftur. Takdiri لم يغن عنهم تمتّعهم ...(Verilen mühlet onlara fayda vermedi) şeklindedir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَتَّعْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  متع ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hemze takrirî istifham,  فَ  istînâfiyyedir. Ayetin ilk cümlesi …  اَفَرَاَيْتَ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.  

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107) 

اَفَرَاَيْتَ  fiilinde istiare sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Bilmek anlamak manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Manevi, akli ve görünmez olan bir durum, gözle görülen, bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

İstifham üslubunda olmasına rağmen soru manası taşımayıp taaccüb ve kınama anlamına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İtiraziyye olan  اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَ  cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. Mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade eden  مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَ  cümlesi, şarttır. 

مَتَّعْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Takdiri, لم يغن عنهم تمتّعهم (Verilen mühlet onlara fayda vermez.) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Dolayısıyla cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlesinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidâî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مَتَّعْنَا  fiili  تفعيل  bâbındadır. Bu babın fiile kazandırdığı en yaygın anlam olan kesrettir.

مَتَّعْنَاهُمْ  fiiline müteallik zaman zarfı  سِنِینَ ‘nin, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ’dir.

Hitap mücrimler de dahil olmak üzere umumidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1) Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2) Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.

3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Şuarâ Sûresi 206. Ayet

ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ  ٢٠٦


Sonra da kendilerine tehdit edildikleri şey gelse, (hâlleri nice olurdu?)

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 جَاءَهُمْ kendilerine gelse ج ي ا
3 مَا şey
4 كَانُوا oldukları ك و ن
5 يُوعَدُونَ tehdid ediliyor و ع د

ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ

 

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَانُوا يُوعَدُونَۙ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. يُوعَدُونَ  cümlesi,  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يُوعَدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

ثُمَّ ;Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ

 

Ayet tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile önceki ayetteki şart olan …مَتَّعْنَاهُمْ  cümlesine atfedilmiştir.

ثُمَّ  edatı, birbirine bağlanan ögelerin, aralarında kısa da olsa bir süre sonra gerçekleştiklerini ifade eder. Yani, terâhî ifade eder. 

Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107) 

جَٓاءَ  fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi  كَانُوا يُوعَدُونَ , nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlesi, كَان ’nin haberidir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ  cümlesinde istiare sanatı vardır. Vaad edilen şey yani azap,  جَٓاءَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Vaadin, bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

يُوعَدُونَ  fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

 يُوعَدُونَۙ  fiilinde istiare sanatı vardır.  Azabı hak edenlere bu ayette tahakküm ve alay ifâdesi vardır. Burada tahakkümî istiâre yoluyla vaad tehdit manasında kullanılmıştır. Genelde iyi bir şeyi vaad etmek için  وعده , kötü bir şeyle tehdit etmek için  اوعد  fiili kullanılır. Azabın korkunçluğunu mübalağa için vaad, vaid yerine kullanılmıştır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî,Vakafat, s. 103)

Surenin genelinde olduğu gibi bu sayfadaki ayetlerin  fasılasında da cemi müzekker salim kalıbıyla harika bir uyum oluşmuştur. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
"Tamahkârlık ve sömürü, ölçü ve tartıyı eksik yapmak herhangi bir sürette insanlara zulüm ve haksızlık etmek haram kılınmıştır. 
Akidenin bozuk olmasının bir sonucu olarak bütün ümmetlerde bir takım sapmalar ve çirkin ameller ortaya çıkar, Resül de bu akideyi ve bu bozulan halleri düzeltmek için gelir. 
Çağdaş toplumlar arasında geçmiş ümmetler arasında yayılmış bulunan o çirkin ve münker işlerin pek çoğu yaygın olarak görülmektedir. Bu ise doğru akideden ve İslâm'ın yolundan uzak düşmenin bir sonucudur. Çünkü İslâm dini bütün âlemler için bir rahmet ve bir hidâyet olmak üzere gelmiştir. Bu kötülüklerin bu suçların ve münkerlerin tehlikelerinden kurtulmanın yolu ise ancak dosdoğru dine dönmek, onun buyruklarını uygulamak, Allah'ın kitabı ve Resülü'nün sünneti gereğince amel etmektir."
Sayfadan Gönüle Düşenler

Aynı manzaraya bakanların ya da filmi izleyenlerin dikkatini çekenler başka, Aynı şarkıyı dinleyenlerin ya da muhabbeti edenlerin etkilendikleri bölümler farklı, Aynı romanı okuyanların ya da yolculuğa çıkanların aklında kalanlar değişik olabilir. Bu, dünyanın en önemsiz meselelerinden, en önemli meselelerine kadar böyledir. Zira; herkesin geçmişten getirdiği deneyimleri, beklentileri, öncelikleri ve kalbinde diri tuttuğu ya da güçlendirmeyi seçtiği halleri farklılık gösterir. Baktıklarımızda, dinlediklerimizde, okuduklarımızda, düşündüklerimizde ve hissettiklerimizde hakikati görenlerle görmeyenlerin arasındaki fark da burada gizlidir. Yani insanın temelini sağlamlaştırma, haramdan yüz çevirme, her işinde dengeyi sağlama ve hayatının her yönünü güzelleştirme çabasındadır. İnsanın iç dünyasında her şey birbirini besler. Bu yüzden de, bir müslümanın dış dünyasında attığı adımları ve aldığı kararları bilinçli seçmesi önemlidir. Zihnini ne ile doldurursa, iç dünyasında onun meyvesini yer ve onunla doyar. Harama bakmamak, haramı dinlememek, haramı yememek ve harama yaklaştıracak her şeyden uzak durmanın sebebi de budur: Dış dünyasını koruyarak, iç dünyasını hakikatle buluşturmak ve güzelleştirmektir. Kul, ancak Allah için yaşarsa, Allah’a yaklaşır. Dünya için yaşayanın hatırına ise yalnız dünyalıklar gelir. Öyle ki karşısına çıkan, hakikate ulaştıracak fırsatların farkına varamayacak bir karanlıkta yolunu kaybeder. Rabbini anmaktan uzaklaşan gönül huzuru da kayıplara karışır. İnsan da o huzuru yanlış yerlerde aramaya başlar ve iyice karanlıklara gömülür. Tıpkı Allah’ın gönderdiği elçilere kulak asmamanın sonucunda helal edilen geçmiş kavimler gibidir. Ey yaptıklarımızı en iyi bilen Allahım! Karanlıklarda kalan her zerremizi nurun ile aydınlat. Vesveselerle sarmalanmış her huzursuzluğumuzu merhametin ile gider. Yanlışlarımızın sebep olduğu ağırlıkları doğrularla hafiflet. Bizi; kelamını samimi niyetlerle okuyanlardan ve hiçbir ayetini kendi keyfine göre yorumlamadan, hiçbirini birbirinden ayırmadan iman edenlerden eyle. Bizi azabından koru, rahmetine daldır. Cehenneminden uzaklaştır, cennetine yaklaştır. Razı olduğun bir kul olarak, razı olduklarınla beraber huzuruna vardır.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji