4 Kasım 2025
Yâsin Sûresi 41-54 (442. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Yâsin Sûresi 41. Ayet

وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ  ٤١


Onların soylarını dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَايَةٌ ve bir ayet ا ي ي
2 لَهُمْ onlar için
3 أَنَّا
4 حَمَلْنَا taşımamızdır ح م ل
5 ذُرِّيَّتَهُمْ onların çoçuklarını ذ ر ر
6 فِي
7 الْفُلْكِ gemide ف ل ك
8 الْمَشْحُونِ dolu ش ح ن

İnkârcılıkta direnenlere yüce Allah’ın kendileri üzerindeki nimetleri düşünüp ibret almaları için yakın çevrelerinden bir delil gösterilmekte, taşımacılığı kolaylaştıran ulaşım araçlarının da O’nun insanlara sağladığı bir imkân ve bir lutuf olduğu hatırlatılmaktadır. Dolu dolu gemilerin batmadan suların üzerinde seyredebilmesi ve insan neslinin bu gemilerde taşınabilmesi Allah Teâlâ’nın koyduğu yasalar sayesinde gerçekleşmektedir. İnsanların üzerlerinde egemenlik kurup binek olarak kullandıkları hayvanlar da Allah tarafından yaratılmıştır. 42. âyetle, o gün bilinen ve bilinmeyen diğer deniz araçlarına işaret edilmiş olması ihtimali lafız ve bağlam açısından daha güçlü görünmektedir. Böylece 41 ve 42. âyetlerde iki tür nimete dikkat çekilmiş olmaktadır: İnsanın hayatını kolaylaştıracak doğa yasaları ve bunlardan yararlanmayı mümkün kılacak akıl nimeti Allah’ın bir lutfudur; bu dolaylı nimetlerin yanı sıra yine hayatı kolaylaştırmada yararlandığımız birçok imkân doğrudan O’nun tarafından yaratılmıştır. 

41. âyetteki zürriyet kelimesinin “gelecek nesiller” anlamını esas alan müfessirler bu âyetteki ifadeyi mecaz (istiâre) olarak düşünmüşler, “yüklü gemi” mânasına gelen el-fülkü’l-meşhûn tamlamasıyla annelerin rahimlerinin, zürriyet kelimesiyle de bu rahimlerdeki ceninlerin kastedildiği yorumunu yapmışlardır. Bu kelimeyi “geçmiş nesiller” mânasına alanlar yüklü gemiden maksadın Hz. Nûh’un gemisi olduğu kanaatindedirler. Bu yorumla bağlantılı olarak birçok müfessir 42. âyette genel olarak gemilerin veya küçük gemilerin kastedildiğini düşünür (bk. Taberî, XXIII, 9; İbn Atıyye, Hz. Nûh’la beraber olanlar yorumunu yapmak için zürriyet kelimesine “atalar” anlamının verilmesini –bu kelimenin dilde böyle bir anlamı bulunmadığı gerekçesiyle– eleştirir; IV, 455). Şevkânî, ana rahmi benzetmesine dayalı yorumu oldukça tuhaf, Nûh’un gemisi yorumunu da zayıf bulur (IV, 425-426). 

Bize göre yukarıdan beri Allah “Onlar için bir kanıt da…” cümlesini tekrar ederek “onlar”dan, kulluk için yaratılan insanları kastetmiş ve onlara çeşitli kanıtlar göstermişti. Burada da “nesillerini” diyerek nesiller boyu insanları murat etmiş, deniz, kara ve diğer yollardan onlara taşınma, seyahat imkânı vermiş olmasını bir başka kanıt olarak zikretmiştir.

“Fülk” kelimesi gerek tekil gerekse çoğul anlamına göre kullanıla­bildiğinden meâlin “... yüklü gemilerde...” şeklinde verilmesi mümkündür. 43. âyetin “kimse onların yardımına koşamaz” anlamı verilen kısmı “Onlar için feryat eden bulunmaz” şeklinde de tercüme edilebilir (İbn Âşûr, XXIII, 29).

Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 497-498

وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اٰيَةٌ  mukaddem haber olup damme ile merfûdur. لَهُمْ  car mecruru  اٰيَةٌ ‘nün mahzuf sıfatına mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  

نَا  mütekellim zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ  cümlesi  أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

حَمَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. ذُرِّيَّتَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

فِي الْفُلْكِ  car mecruru  حَمَلْنَا  fiiline mütealliktir. الْمَشْحُونِ  kelimesi  الْفُلْكِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَشْحُونِ , sülâsi mücerredi  شحن  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اٰيَةٌ لَهُمْ  mukaddem haberdir. لَهُمْ  car mecruru,  اٰيَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ  cümlesi, masdar teviliyle muahhar mübteda konumundadır. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan   حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ  cümlesi,

اَنَّ ’nin haberidir. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)

حَمَلْنَا   fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

الْمَشْحُونِ  kelimesi, الْفُلْكِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

وَاٰيَةٌ لَهُمْ [Onlar için bir diğer delil de] ayetinin ("delil" diye meali verilen lafzın) üç anlama gelme ihtimali vardır: Birincisi, onlar için bir ibret anlamında olmasıdır. Çünkü ayetlerde (belge ve delillerde) ibret alınacak hususlar vardır. İkincisi onların üzerinde bir nimet anlamında olmasıdır. Çünkü ayetlerde ihsan edilen nimetlerin varlığı da sözkonusudur. Üçüncüsü ise onlar için bir uyarı bulunması demektir. Çünkü ayetlerde uyarı manası da vardır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

حَمَلْ ‘nin mecaz-ı mürsel olarak boğulmaktan kurtulmak şeklinde kullanılması sebeb-müsebbeb alakası dolayısıyladır. Yani, tufan esnasında onların zürriyetlerini gemide taşımak suretiyle boğulmaktan kurtardık. حَمَلْنَا ‘nın  ذُرِّيَّاتَ ‘ya müteaddi oluşu mecâz-ı mef’ûlî olup bu üslup mecaz-ı aklîdir. Çünkü mecâz-ı aklî, isnada mahsus olmayıp alaka şeklinde de kullanılır. Hamledilen zürriyet değil, aslıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الْمَشْحُونِۙ  [Dopdolu] lafzı ‘dolup taşmış’ anlamındadır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ  [dolu gemi], hamile kadınların rahimlerinden mecazdır, beliğ bir istiaredir. Evet babanın sulbünden (belinden) bir tufan ile atılan nesiller, anaların rahimlerinde Hazret-i Nuh'un gemisi gibi bir kurtuluş gemisi bulur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Bu ayetin öncesi ile olan münasebeti açıktır. Çünkü orada semavî cisimlerin yörüngelerinde yüzdükleri zikredilmişti. Burada da yeryüzünde ona benzeyen denizde yüzen gemiler zikredilmiştir. Ayette geçen  الْفُلْكِ (gemi) kelimesi hem tekil hem çoğul olarak kullanılır. Ayetteki bu kelime farklı şekillerde yorumlanmıştır. Kıyamete kadar denizde yüzen gemiler olarak da, zürriyet olarak da tefsir edilmiştir. İnsana zürriyetini belinde taşımak nimeti bahşedilmiştir. Bu nimet babalara yöneliktir. Bunun için insanların çoğu Allah'ın kendilerine tayyib zürriyet vermesi için dua eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.190; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada zürriyetlerinden murad, ticaret için gönderdikleri evlatlarıdır. Yahut sahip bulundukları çocukları ile kadınlarıdır. Bunların zikre tahsis edilmeleri, onların gemilere yerleşmeleri daha zor ve orada tutulmaları daha garip olduğu içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yâsin Sûresi 42. Ayet

وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ  ٤٢


Biz, onlar için o gemi gibi binecekleri nice şeyler yarattık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَخَلَقْنَا ve yaratmamızdır خ ل ق
2 لَهُمْ kendilerine
3 مِنْ
4 مِثْلِهِ onun gibi م ث ل
5 مَا şeyler
6 يَرْكَبُونَ binecekleri ر ك ب

وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَلَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  لَهُمْ  car mecruru  خَلَقْنَا  fiiline mütealliktir. مِنْ مِثْلِه۪  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَرْكَبُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَرْكَبُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki … حَمَلْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)

خَلَقْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهُمْ , ihtimam için mef’ûl olan  مَا يَرْكَبُونَ ’ye,  مِنْ مِثْلِه۪  car mecruru, muahhar mef’ûl  مَا ’nın mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

خَلَقْنَا  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  يَرْكَبُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır. 

Gemilerin, insan yapısı olmakla birlikte Allahü teâlâ'nın yarattığı şeyler olarak telakki edilmesi, onların sadece Allah Teâlâ'nın insanlara güç vermesi ve ilham etmesi sayesinde ortaya koydukları sanat mahsulleri olduğundan değildir. Aksine gemiler, [Bizim gözetimimizde ve vahyimiz uyarınca gemiyi yap...] (Hud: 37) ayetinde belirtildiği şekilde gemicilerin Allah Teâlâ'nın gücü ve hikmetine daha çok vakıf oldukları içindir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İnsanın üzerinde yolculuk yapması için yaratılmış olan develerin yaratılışı muhataba hatırlatılarak mürâât-ı nazîr sanatıyla denizle alakalı iki ayet arasında itiraz cümlesi olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Yâsin Sûresi 43. Ayet

وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ  ٤٣


Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan olur, ne de kurtarılırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve eğer
2 نَشَأْ dilesek ش ي ا
3 نُغْرِقْهُمْ onları (suda) boğarız غ ر ق
4 فَلَا olmaz
5 صَرِيخَ imdad (eden) ص ر خ
6 لَهُمْ onlara
7 وَلَا ve ne de
8 هُمْ onlar
9 يُنْقَذُونَ kurtarılmazlar ن ق ذ

وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَشَأْ  şart fiili olup sükun ile meczum muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur.

فَ  karînesi olmadan gelen  نُغْرِقْهُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.  

نُغْرِقْ  sükun ile meczum muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا صَر۪يخَ  atıf harfi  فَ  ile şartın cevabına matuftur. 

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

صَر۪يخَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  لَهُمْ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. لَا هُمْ يُنْقَذُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يُنْقَذُونَ  cümlesi,mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُنْقَذُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنْقَذُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نقذ ’dir.

نُغْرِقْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  غرق ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte, müspet muzari fiil sıygasında gelerek, hudus teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden  اِنْ نَشَأْ  şarttır.

نَشَأْ  fiilinin mef’ûlü yani dilediği şey belirtilmemiştir. شَٓاءَ  fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazf edilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  نُغْرِقْهُمْ , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaîkelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

نَشَأْ  ve  نُغْرِقْهُمْ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Biz dilesek, onları, kendilerini taşıdığımız gemi ile birlikte suda boğarız. Bu izaha göre, devenin (o gemi benzerlerinden binecekleri şeyler. ..) yaratılmasından bahsedilmesi, bir ara cümlesi olarak, deve ile gemi arasında benzerlik olmasından (bir, deniz gemisi, diğeri kara gemisi...) dolayı, sanki o da bir çeşit gemi imiş gibi zikredilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İnsanoğlunun soyunun gemiyle taşınması bir delil olarak sunulurken ve bunu yapacak olanın ancak Allah olduğu ve isterse denizde insanları yardımsız bırakıp batırabileceği konu edilmişken, aradaki  وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ  ayeti ile geminin yüzmesiyle yapılan taşıma nimetine başka bineklerin nimet oluşu istiṭrat edilmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları,Doktora Tezi)

Onların suda boğulmalarının, ilâhi iradeye bağlanması bize bildiriyor ki, onların helak edilmelerini gerektiren günahları tekâmül etmiş ve yalnız ilâhî iradenin taallûk etmesi kalmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. 

Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  صَر۪يخَ  kelimesi  لَا ’nın ismi, لَهُمْ  car-mecrurunun müteallakı olan  لَا ’nın haberi mahzuftur. 

Müsnedün ileyh olan  صَر۪يخَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Atıfla gelen son cümle olan  وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ , hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. İki cümle arasında manen ve lafzen ittifak vardır. Sübut ifade eden menfî isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُنْقَذُونَۙ  cümlesi haberdir.

İsim cümlesinde müsnedin, muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir.

يُنْقَذُونَۙ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127) 

يُنْقَذُونَۙ - نُغْرِقْهُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Ayetteki muzari fiiller hudus teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هُمْ  zamirinin  يُنْقَذُونَۙ  fiiline takdimi hükmü takviye ve onları kurtaracak herhangi birinin varlığının nefyi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayette geçen, الصريخ” cankurtaran/feryatçı-imdatçı” demektir. Bu ayette boğmak şeklinde bir tehdit vardır. Ayetin, nasıl olup da hem imdatçıyı/yardım istemeyi hem de yardımcıyı olumsuzladığı sorulabilir. Mananın zannettiğiniz gibi olmadığını söyleyebiliriz. Dikkat edilirse ayet,  فَلَا صَر۪يخَ منهم  değil, فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ [onlar için bir feryatçı-imdatçı bulunmaz] şeklinde gelmiştir. Yani, “Allah onları boğarak öldürmek isterse, onlara yardım edecek veya onları kurtaracak hiçbir kurtarıcı yoktur” demektir. Onlar için yardım istemek de, yardımcı da yoktur. الصريخ  aynı zamanda [bağırmak, çığlık atmak] demektir. Bu durumda mana, “onların çığlık atıp yardım taleb etme imkanları yoktur” şeklinde olur. Çünkü ağızlarını açarlarsa su dolar ve onlar imdâd taleb edemezler. İşte bunun için yardım istemek de, yardım da olumsuzlanmıştır. 

وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ [ve onlar (başka bir yol ve vesile ile de) kurtarılmazlar-kurtulamazlar] cümlesi ne bir kurtarıcı vasıtasıyla, ne de başka bir vasıtayla kurtarılamayacaklarını ifade eder. Boğulmakla karşı karşıya kalan kişiyi bir kurtarıcı kurtaramayabilir, ama bir tahta parçası bile ona kurtuluş vesîlesi olabilir. İşte bu ifade ile bunlar da ortadan kaldırılmış, kurtarabilecek her vesîle saf dışı bırakılmıştır.Yani, فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ  yetinilmeyerek, bu cümle de ifade edilmiştir ki başka bir yolla kurtuldukları zannedilmesin.  فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ  sözü, zahiren Allah'ın boğmak istediği kişiler için bir cankurtaran olmadığını ifade eder. Bu kişiler boğularak ölmekten kurtulamazlar. Ayet, فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ  وَلَا منْقَذ  şeklinde gelmemiştir. İster bir cankurtaran olsun, ister bunun dışında tutunacak bir ip veya tahta parçası veya kendisini sahile götürecek bir dalgaya kapılmak ya da Allah'ın hazırladığı başka bir vesile olsun, kurtuluş için hiçbir yol olmadığı ifade edilmiştir.  وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ  cümlesi, وَلَا منْقَذ sözünden daha umumi olup, başka bir yol ve vesile olmadığını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.195-196-197)

Yâsin Sûresi 44. Ayet

اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعاً اِلٰى ح۪ينٍ  ٤٤


Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir süreye kadar daha yaşasınlar diye kurtarılırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِلَّا ancak
2 رَحْمَةً bir rahmet (vardır) ر ح م
3 مِنَّا bizden
4 وَمَتَاعًا ve yaşatma م ت ع
5 إِلَىٰ kadar
6 حِينٍ bir süreye ح ي ن

اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعاً اِلٰى ح۪ينٍ

 

اِلَّا  istisnâ edatıdır.  رَحْمَةً  istisna-i munkatı’ olup fetha ile mansubdur. Yada mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı ya da mef’ûlu lieclihdir.  مِنَّا  car mecruru  رَحْمَةً ‘e mütealliktir. مَتَاعاً  atıf harfi وَ ‘ la  رَحْمَةً ‘e matuftur. اِلٰى ح۪ينٍ  car mecruru  مَتَاعاً ‘a mütealliktir.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعاً اِلٰى ح۪ينٍ

 

Önceki ayetin devamı olan ayette  اِلَّا  istisna edatı, müstesna olan  رَحْمَةً , önceki ayetteki  وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ  cümlesinden istisna edilendir.  

رَحْمَةً ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder. 

مِنَّا  car mecruru  رَحْمَةً ‘e, اِلٰى ح۪ينٍ  car mecruru ise  رَحْمَةً ‘e matuf olan  مَتَاعاً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَحْمَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

اِلَّا رَحْمَةً  ifadesindeki istisna, istisna-i munkatıadır. Çünkü burada rahmet, kurtarılmayı isteyen veya kurtarandan istisna değildir. Sadece Cenab-ı Hakk’ın onlar için denizi sükunete erdirmesi ve bu şekilde onların yüzerek geminin parçalarına ulaşmak suretiyle kurtulmalarına imkan vermesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Yani, ‘Rablerinin onlara rahmet etmesi, kurtarması ve belli bir vakte kadar hayattan faydalanmalarını istemesi dışında’ demektir. Bu ayetle Allah'ın onlara rahmet etmesi dışındaki kurtuluş olumsuzlanmıştır. Bu tabirin iki manası vardır: Rablerinin rahmeti onları kurtarır ve belli bir zaman kazandırır. Kurtulmak iki çeşittir: Rahmet kurtarışı ve süre kazandırma kurtarışı. Bu iki farklı türde kurtulanlardan bir kısmı, küfürden sonra îman eden ve dalaletten sonra hidayete erenlerdir ki bunlar Allah'ın rahmeti ile kurtulmuşlardır. Diğeri ise, dalalette kalanlardır ki onlar da bir süre daha dünyada kalmak şeklinde kurtulmuşlardır. Her iki kısım da Allah'ın rahmetine ve dünyada bir mühlete kavuşmuştur. İman edenlerin kavuştuğu rahmet, boğulmaktan kurtulmak ve îman etmektir. İman etmeyenlerin kavuştuğu rahmet ise sadece boğulmaktan kurtulmaktır. Böylece her biri Allah'ın dünyada mühlet vererek yaşama rahmetine kavuşmuştur, ancak iman edenlerin sahip olduğu kurtuluş daha kapsamlıdır.

رَحْمَةً مِنَّا  [bir rahmet olarak Bizden] ibaresi rahmetin, sadece Rablerinden olduğuna delalet eder; orada başka bir kurtarıcı, cankurtaran yoktur. Öyle ki birisi onları kurtaracak olsa bile bu sadece Rablerinin onlara olan rahmeti ve kurtuluş yollarını hazırlaması dolayısıyla olur. Onun rahmeti olmaksızın kurtulamazlar demektir.

Tefsîru'l-Kebîr'de bu ayetle ilgili olarak şöyle yazılıdır: Bu ibare şu iki manayı ifade eder: a) Kurtarma işi hem bir rahmet hem bir metâ (yaşatmak-istifade) olarak ikidir. Bu, “Allah iman edeceklerini bildiği kimseleri, bir rahmet olarak kurtarır, iman etmeyeceklerini bildiği kimselere de, bir müddet daha yaşama ve istifade etme fırsatı verip günahlarını artırır” demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.198; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا  [Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak] cümlesinde, rahmet kelimesinin nasb ile gelmesi hakkında el-Kisaî der ki: Bu; istisna dolayısıyla nasb edilmiştir. Zeccâc’a göre ise ise mef'ûlün leh olarak nasb edilmiştir, yani tarafımızdan bir rahmet için... demektir.  وَمَتَاعاً اِلٰى ح۪ينٍ  [Ve bir vakte kadar geçinmeleri için] cümlesi de ona atfedilmiştir. Buradaki vakitten kasıt da Katade'nin açıklamasına göre ölümdür. Yahya b. Sellam ise kıyamete kadar diye açıklamıştır. Yani bizim onları ecellerine kadar onlara merhamet edip geçinmeleri için onları faydalandırmamız müstesnadır ve Allah geçmiş ümmetlerin azabını acilen (dünyada) verdiği halde Muhammed (sav)'in ümmet(i davet)inin azabını -onu yalanlamış olsalar dahi- kıyamete kadar ertelemiş bulunmaktadır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Yâsin Sûresi 45. Ayet

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ  ٤٥


Onlara, “Önünüzde ve arkanızda olan şeylerden (dünya ve ahirette göreceğiniz azaplardan) sakının ki size merhamet edilsin” denildiğinde yüz çevirirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 قِيلَ dendiği ق و ل
3 لَهُمُ onlara
4 اتَّقُوا sakının و ق ي
5 مَا olanlardan
6 بَيْنَ önünüzdeki ب ي ن
7 أَيْدِيكُمْ önünüzdeki ي د ي
8 وَمَا ve olanlardan
9 خَلْفَكُمْ arkanızdaki خ ل ف
10 لَعَلَّكُمْ umulur ki
11 تُرْحَمُونَ esirgenirsiniz ر ح م

Evrende olup bitenlerden ve insanların yakın çevrelerindeki gerçeklerden örnekler göstererek muhatapları Allah’ın birliği ve kudreti üzerinde düşünmeye çağıran âyetlerden sonra bu ve müteakip âyetlerde imanın gerekleri ve ahlâkî ödevlerle ilgili bazı uyarılara yer verilmektedir. “Önünüzdekinden ve arkanızdakinden sakının” diye tercüme edilen cümlenin iki türlü felâket ve cezaya karşı bir uyarı anlamı taşıdığı açıktır. Bu ikili ayırımla ne kastedildiği hususunda yapılan yorumları ise şöyle özetlemek mümkündür: a) Sizden önceki toplumların başına gelenlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden ve âhiret azabından, 

b) Geçmişteki günahlarınızın ve gelecekte işleyeceklerinizin cezasından, c) Dünyadaki ve âhiretteki cezalardan, d) Görebildiğiniz ve göremediğiniz felâketlerden sakının (Taberî, XXIII, 11-12; Şevkânî, IV, 426-427).

Bize göre “sakının” emri ancak sakınılarak kurtulmak mümkün olan tehlikeler karşısında anlamlı olur. Bu nedenle âyeti “Görüp bildiğiniz günahlardan da, açık olmasa bile günaha götürmesi muhtemel davranışlardan da sakının.” şeklinde yorumlamak daha uygundur.

İnkârcılara bu uyarı yapıldığında nasıl bir tepki verdikleri onların daha genel bir tavrına değinilen 46. âyetin sonunda “yüz çevirirler” şeklinde açıklanmıştır. 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 499

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ق۪يلَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ق۪يلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  لَهُمُ  car mecruru ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. اتَّقُوا  cümlesi naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Şartın cevabı Allah Teala’nın buna delalet eden  كانوا عنها معرضين أي أعرضوا (Ondan yüzçevirmekte idiler yani yüzçevirdiler) sözüyle mahzuftur. 

اتَّقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

بَيْنَ  mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir.  اَيْد۪يكُمْ  muzâfun ileyh olup  ي  üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مَا  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi  وَ ‘la birinci  مَا ‘ya matuftur. خَلْفَكُمْ  mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

İsim cümlesidir.  لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.  تُرْحَمُونَ  cümlesi  لَعَلَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تُرْحَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

  

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ 

 

Ayetin ilk cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  43. ayetteki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubundaki terkipte  ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ , şarttır. 

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Muzafun ileyh konumundaki  ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiil meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

ق۪يلَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اتَّقُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası mahzuftur.  بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl, birinciye tezat nedeniyle atfedilmiştir.

بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ - خَلْفَكُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ , geleceği; وَمَا خَلْفَكُمْ  ise geçmişi ifade eder. Bu ifade "Önünüzde ahiret işleri var, arkanızda ise bu dünyadaki milletlerin durumları var." şeklinde yorumlanmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Şartın, takdiri  أعرضوا (Yüz çevirdiler) olan cevabının hazfi îcaz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Haberin şart üslubunda verilmesinin sebebi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.  (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

اِذَا ‘nın cevabı hazf edilmiştir ve 46. ayetteki  اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ [mutlaka ondan yüz çevirmişlerdir] ifadesi ona delalet etmektedir. Sanki şöyle denilmiştir: Onlara, sakının denildiğinde yüz çevirmişlerdir. Sonra da ‘onların, bütün mucize ve nasihatler karşısındaki alışkanlıkları yüz çevirmektir’ demiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَمَا خَلْفَكُمْ  sözünün delalet ettiği en açık mana zikrettiğimiz gibi kıyamet ve ahiret azabıdır.

وإذا قبل لهم [Onlara denilince] sözünde  اِنْ  değil de  إذا  gelmesinin sebebi bunun bir faraziye değil, gerçekleşmiş bir olay olduğuna delalet etmek içindir. Ayrıca bu şeyin onlara çok söylendiğine işaret eder. Çünkü  إذا , husulü kesin olan şeyler için kullanılır ve sayısal çokluk ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.217) 

Burada, onların görüp de hiç tefekkür etmedikleri kâinat delillerinden yüz çevirdikleri gibi, vahiy ayetlerinden de yüz çevirdikleri beyan edilmektedir. Yani nazil olan ayetler veya diğerler ile uyarı yapmak üzere kendilerine: "Önünüzdeki ve arkanızdaki afetlerden ve felaketlerden sakının"; zira bunlar sizi kuşatmıştır...denilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Vukuu mümkün durumlarda kullanılan tereccî harfi  لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, gayrı talebî işaî isnaddır.

“Umulur ki” anlamında olan  لَعَلَّ , Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ‘nin haberi olan  تُرْحَمُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُرْحَمُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak / beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. El-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

عسى أن ترحموا  değil de  لعلكم ترحمون  buyurulması, bu ifadenin hem şimdiki zaman hem de gelecek zaman ifade etmesidir. Çünkü başında istikbal harfi olmaksızın gelen muzari fiil hem şimdiki zaman hem de gelecek zaman ifade eder.

عسى أن ترحموا  ifadesi ise, sadece gelecek zamanı ifade eder, çünkü manasını gelecek zamana çeviren  أن  harfiyle birlikte gelmiştir. Dolayısıyla bu şimdiki zamanda değil, gelecek zamanda meydana gelecektir. Halbuki rahmet hem şimdiki zamanda hem de gelecek zamanda ve her zaman ümit edilir. Dolayısıyla ayette gelen ifade evladır.

Başka bir şey de:  لعلكم ترحمون  ibaresinde iki kere hitap zamiri geçmiştir. Biri  كم  zamiri, diğeri de و ‘dır. Halbuki  عسى أن ترحموا  ibaresinde hitap zamiri sadece bir kere yer alır. Dolayısıyla ayetteki ibare daha kuvvetli ve tekidlidir. Çünkü isnad tekrarlanmıştır. Yani böylece rahmetin vuku bulacağı onlara iki kere isnad edilmiştir.

Üçüncü olarak; لعلكم ترحمون  ibaresi isim cümlesi, عسى أن ترحموا  ibaresi ise fiil cümlesidir. Bilindiği gibi isim cümlesi fiil cümlesinden daha kuvvetlidir. Dolayısıyla bu cümlenin ifade ettiği rahmet ümidi daha kuvvetlidir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 220) 

لَعَلَّ  “ümitvar olma” manasını ifade eder. Bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrûb: “لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Recâ harfi  لَعَلَّ  isteme anlamı için istiare edilmiştir. Dikkat edilirse kendisine, -sanki talep edesiniz diye, şükredesiniz diye deniyormuşçasına- gerekçelendirme lâm’ının fonksiyonu icra ettirilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Yâsin Sûresi 46. Ayet

وَمَا تَأْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ  ٤٦


Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmez ki ondan yüz çeviriyor olmasınlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا zaten
2 تَأْتِيهِمْ onlara gelmez ا ت ي
3 مِنْ hiçbir
4 ايَةٍ ayet ا ي ي
5 مِنْ -nden
6 ايَاتِ ayetleri- ا ي ي
7 رَبِّهِمْ Rabblerinin ر ب ب
8 إِلَّا
9 كَانُوا olmadıkları ك و ن
10 عَنْهَا ondan
11 مُعْرِضِينَ yüz çevirmiş ع ر ض

Aklını ve gönlünü iman çağrısına kapatmakta direnenlerin kendilerine hangi türden âyet gelirse gelsin, ön yargılı davranıp yüz çevirdikleri belirtilmektedir. Önceki açıklamalar dikkate alındığında, buradaki âyet kelimesini, Allah’ın birlik ve yüceliğini açıkça ortaya koyan her türlü delil yani peygamber, vahiy (ilâhî bildirim) ve mûcizeler, evrende, insanın öz benliğinde ve yakın çevresinde kolayca gözlemlenebilen kanıtlar şeklinde anlamak uygun olur.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 500

وَمَا تَأْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَأْت۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  اٰيَةٍ  lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ اٰيَاتِ  car mecruru  اٰيَةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır. كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ  cümlesi, failin veya mef’ûlün hali olarak mahallen mansubdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عَنْهَا  car mecruru  مُعْرِض۪ينَ  fiiline mütealliktir. مُعْرِض۪ينَ  kelimesi  كَانُوا ’nun haberi olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

مِنْ  nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُعْرِض۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا تَأْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki 43. ayetteki  وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır. 

Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Kasr ve zaid harf olmak üzere iki unsurla tekid edilmiştir.

اٰيَةٍ , lafzen mecrur mahallen merfû olarak  تَأْت۪يهِمْ  fiilinin failidir.  مِنْ  tekid ifade eden zaid harftir.

اٰيَةٍ ‘deki nekrelik, kıllet ve umum ifade eder. مِنْ  harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Menfî siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.

مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ  car-mecruru, اٰيَةٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَاتِ رَبِّهِمْ  izafetinde Rab ismine muzaf olmasıyla  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır. Rab isminin ayetlerden yüz çevirenlere ait olan zamire muzâf olması, onun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını haber verdiği gibi, yaptıklarının ne kadar yanlış olduğuna da işaret etmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

تَأْت۪يهِمْ  fiilinin  اٰيَةٍ ‘e nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelmek fiili ayetlere isnad edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. 

اٰيَةٍ - اٰيَاتِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Farklı konumdaki  مِنْ ’ler arasında cinas ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. 

كَانَ ’nin dahil olduğu  كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ  cümlesi, fiilin mef’ûlünden haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَنْهَا  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu bildirmek için amili olan  مُعْرِض۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.

كَانَ  ’nin haberi olan  مُعْرِض۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

Nefî harfi  مَا  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mef’ûlle, hali arasındadır.  تَأْت۪يهِمْ  fiilindeki  هِمْ  zamiri maksûr/mevsûf, hal olan  كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ , maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

كَانَ ’nin haberi olan  مُعْرِض۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsufa olan bdurumun onunla ilgili olduğunu bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَانَ  fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

İsm-i fail kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiilierin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (Yrd.Doç.Dr. M.Akif Özdoğan, KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90 Arapçada İsm-i Fail Ve İşlevleri)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

Bu ifade, daha önce geçen, [Ey kulların üzerine çöken hasret] (Yâsin, 30) ifadesiyle alakalıdır. Yani, "Onlara o peygamberler geldiğinde, onlar onları yalanladılar. O peygamberler onlara, ayetlerimizi getirdiklerinde, onlar o ayetlerden yüz çevirdiler, onlara iltifat etmediler" demektir. Bu izaha göre, Cenab-ı Hakk'ın, [Kendilerinden evvel nice nesilleri imha ettiğimizi görmediler mi?] (Yâsin, 31) ayetinden, [ta ki böylece merhamet olunasınız] (Yâsin, 45) ayetine kadar olan kısım, birbiriyle alakası bulunan iki ifadenin arasına girmiş olan bir söz olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayette geçen yüz çevirmek, hem vahy olarak nazil olan ayetlerle, hem de sema ve arzdaki kevni ayetlerle alakalıdır. Bu ayette, [Rablerinin ayetlerinden onlara her ne zaman bir ayet gelse, mutlaka ondan yüz çevirdiler] (Yâ-Sîn/46) buyurularak müferrağ istisna üslubu gelmiştir. Çünkü Kur’anî kullanımda bu tabir devamlılık ifade eder. Yani, “ne zaman Rablerinden bir ayet gelse onlar böyle yaparlar” demektir. Böyle bir şart üslubu nastır. Buna ilaveten müferrağ istisna üslubunda istiğrak manası taşıyan zaid  مِنْ  harfinin istisna harfi olan اِلَّا 'dan önce gelmesi, nefy manası veya şüphesi olduğu zaman doğrudur. Ama şart manası olduğu zaman bu doğru olmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.225)

Yâsin Sûresi 47. Ayet

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ  ٤٧


Onlara, “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden Allah yolunda harcayın” denildiği zaman, inkâr edenler iman edenlere, “Allah’ın, dilemiş olsa kendilerini doyurabileceği kimselere mi yedireceğiz? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz” derler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 قِيلَ dendiği ق و ل
3 لَهُمْ onlara
4 أَنْفِقُوا infak edin ن ف ق
5 مِمَّا
6 رَزَقَكُمُ size verdiği rızıktan ر ز ق
7 اللَّهُ Allah’ın
8 قَالَ derler ق و ل
9 الَّذِينَ
10 كَفَرُوا nankörler ك ف ر
11 لِلَّذِينَ kimselere
12 امَنُوا inanan(lara) ا م ن
13 أَنُطْعِمُ biz mi yedirelim? ط ع م
14 مَنْ kimseye
15 لَوْ
16 يَشَاءُ dilediği takdirde ش ي ا
17 اللَّهُ Allah’ın
18 أَطْعَمَهُ yedireceği ط ع م
19 إِنْ hayır
20 أَنْتُمْ siz
21 إِلَّا doğrusu
22 فِي içindesiniz
23 ضَلَالٍ bir sapıklık ض ل ل
24 مُبِينٍ apaçık ب ي ن

Mekke döneminde inen âyetlerde ağırlıklı olarak biri iman, diğeri ahlâkla ilgili iki büyük yanlışlığın düzeltilmesine önem verildiği görülür. Bu iki yanlışlığı, “Allah’a kullukla yetinmeyip O’na eş-ortak aramak ve sahip olduğu imkânları başkalarıyla paylaşmaktan kaçınmak” şeklinde özetlemek mümkündür. Esasen insanın kâinattaki her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’ın mülkünü, yaratıp yönetmesini başka ortaklar arasında pay etmeye kalkışırken zâhiren kendisinin gibi görünen imkânlardan başkalarını yararlandırmak hususunda hasis ve cimri davranması büyük bir çelişki taşımaktadır. Kur’an, ilk muhataplarını oluşturan Mekke toplumunda olduğu gibi tarih boyunca hemen bütün toplumlarda görülen bu tutarsızlık üzerinde ısrarla durmuş, bir yandan tevhid inancını pekiştirerek insanı Allah’tan başka gerçek mâlik bulunmadığını kavramaya, diğer yandan da onu kendinden bir şeyler vermeye alıştırarak iman ve ahlâkındaki yanlışlardan arınmaya yöneltmiştir. 

Âyetteki anlatım daha çok şöyle yorumlanmıştır: İnkârcılar kendilerine verilen rızıktan başkaları için de harcamaya davet edildiğinde müminleri kendi argümanlarıyla bağlamaya çalışıyor, “Siz, ‘Rızkı veren Allah’tır; dilediğine bol verir, dilediğine kısar’ diyordunuz ya! O halde Allah’ın rızık vermek istemediklerini biz niye besleyelim ki?” tarzında demagoji yapıyorlar, onları alaya alıyorlardı. Oysa rızık verme Allah’ın kendi yarattıkları üzerindeki bir tasarrufu olup yine kendi irade ve kudretine bağlıdır, O’nu kimse sorgulayamaz. İnfak (başkaları için, Allah yolunda harcama) ise insana yüklenmiş ahlâkî bir ödev ve kendisine sağlanmış bir altın fırsattır. Ayrıca Allah’ın doyurması, rızıklandırması doğrudan olduğu gibi dolaylı da olabilir; dilediğinde yoksul ve yoksunların ihtiyaçlarını, bol rızık verdiği kulları aracılığıyla da karşılar. Bu âyetin Mekke müşriklerinin müslüman olan kölelerine ve yoksul yakınlarına yardımı kesmeleri veya müslüman olsun olmasın bütün yoksullara yardım ve ilgiyi kesme kararı almaları karşısında Hz. Peygamber tarafından yoksullara yardım etme ve ilgi gösterme çağrısı yapılması üzerine indiği yönünde rivayetler bulunmaktadır (İbn Atıyye, IV, 456). Meâlde “Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz” anlamındaki cümle inkârcıların sözünün devamı olarak verilmiştir. Bunu, Allah Teâlâ’nın onların mantığını red anlamındaki sözü olarak düşünmek de mümkündür (İbn Atıyye, IV, 456). Bazı âlimler İbn Abbas’tan gelen bir rivayete dayanarak bu âyetin Allah’ın varlığını temelden inkâr eden ve müslümanları alaya alan bir grup (zındıklar) hakkında indiğini belirtmişlerdir (Zemahşerî, III, 288).

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 500-501

  Ta'ame طعم :

  طَعْمٌ gıda almak/yemek yemedir. Alınan gıda yani yenen şeye de طَعامٌ denir. Denilir ki bu fiil bazen içecekle ilgili de kullanılabilir.

  İf'al babındaki formu olan أطْعَمَ- إطْعامٌ ise yemek yedirmek ya da yiyecek vermek anlamındadır. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de farklı türevleriyle 48  defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli taâmdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ق۪يلَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ق۪يلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  لَهُمُ  car mecruru  ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. اَنْفِقُوا  cümlesi naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

اَنْفِقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  مَّا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اَنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  رَزَقَكُمُ ‘dür. Îrabdan mahalli yoktur. 

رَزَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْفِقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نفق ’dır.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

 

 قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لَ  harf-i ceriyle  قَالَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُٓوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰمَنُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Mekulü’l-kavli  اَنُطْعِمُ ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Hemze istifham harfidir. نُطْعِمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir.  يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı  اَطْعَمَهُۗ ‘ dur.

اَطْعَمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

نُطْعِمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طعم ’dir. 

اٰمَنُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir.


اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

 

İsim cümlesidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اِلَّا  hasr edatıdır.  ف۪ي ضَلَالٍ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.  مُب۪ينٍ  kelimesi  ضَلَالٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ 

 

Ayet, hükümde ortaklık nedeniyle 45. ayetteki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubundaki terkipte  ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ , şarttır.  

Cevap cümlesine müteallik şart manası taşıyan zaman zarfı  اِذَا ’nın muzâf olduğu  ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiil meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. 

ق۪يلَ  fiilinin naib-i faili ve aslında mekulü’l-kavl olan  اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اَنْفِقُوا  fiiline müteallik, mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sıla cümlesi olan  رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

رَزَقَكُمُ - اَنْفِقُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

فَ  karinesi olmadan gelen  قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ  cümlesi, şartın cevabıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)

Müsnedün ileyh konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

قَالَ  fiiline müteallik, mecrur mahaldeki ism-i mevsûl  لِلَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  اٰمَنُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الَّذ۪ينَ ’nin tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan,  اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tahkir ve istihza anlamlarına geldiği için cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede, tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sıla cümlesi olan  لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ , şart üslubunda gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasındaki  لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ , şarttır. 

Ayette, lafza-i celâlin tekararlanmasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  اَطْعَمَهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اٰمَنُٓوا - كَفَرُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

قَالَ  - ق۪يلَ  ve  اَطْعَمَ  - نُطْعِمُ  gruplarındaki kelimeler arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

مَنْ - الَّذ۪ينَ  ve  اِذَا -  لَوْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Onlara: "Allah'ın size lütuf ve ihsan ettiği çeşitli mallardan hayra harcayın!" denildiğinde... şeklinde ifâde edilmesi, hakkı tahkik ve intakı (harcamayı) teşvik içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا  sözündeki  لِ ‘ın  قَالَ  fiilini muhataba hitap için müteaddi yapmış olması mümkündür. Yani o kâfirler müminlere, “Allahın dileyecek olsa kendisini doyuracağı bir kimseyi, (biz) mi doyuracağız?” dediler. Ama bu  لِ ‘ın illet için gelmiş olması da mümkündür. Bu halde ise mana,’’İnkâr edenler, müminlere iman ettiklerinden dolayı şöyle dediler…’’ şeklinde olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nahivciler  لَوْ  edatını, “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder.(Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

قال  fiili ilk olarak meçhul, sonra da malum olarak gelmiştir. Önce  لهم  şeklinde muhatap zamirle gelmiş, arkadan  الذين كفروا  şeklinde açıklanmıştır. Önce  أنفقوا  şeklinde umumi bir emir gelmiş, sonra infaktan maksadın muhtaçların doyurulması olduğu açıklanmıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.229)


 اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

 

Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.

Bu cümle Allah Teâlâ’nın müşriklere cevabıdır. Müşriklerin veya müminlerin sözleri olması ihtimalini de taşır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ  car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنْتُمْ mevsûf/maksur, ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ  car mecrurunun müteallakı olan haber sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ف۪ي ضَلَالٍ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde tebe-i istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. Sapkınlık, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Durumun şiddeti, dalaletin insanı, kapalı bir mekân gibi tamamen kuşattığı ifade edilerek vurgulanmıştır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

ضَلَالٍ ‘deki nekrelik kesret, nev ve tahkir ifade eder.

ضَلَالٍ  için sıfat olan  مُب۪ينٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

Bilindiği gibi  إبان ’den ism-i faildir.  إبان  ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca  مُب۪ينٍۙ  “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Hud/96)

Kelam kasr üslubunda gelmiştir. Yani Siz başka herhangi bir durumda değilsiniz, Siz sadece dalalet içindesiniz demektir. Bu üslup dolayısıyla mana أنتم في ضلال مُب۪ينٍ (Siz apaçık bir dalalet içindesiniz) cümlesinden farklıdır. Kasr üslubu tekidlidir, dalalet dışında herhangi bir durumda omadıklarını da ifade eder.

Burada olumsuzluk harfi olarak  مَّا  değil  اِنْ  gelmiştir. Çünkü bu harf daha kuvvetlidir.

Ayette zarfiye manası taşıyan  ف۪ي  harfi gelmiş, böylece dibi görünmeyen derin bir çukurun içine düşmüş gibi “siz bu dalâlete gömülmüşsünüz” manası ifade edilmiştir Müfessirler Kur'ân'ın hidayet kelimesi ile  على  harfini, dalalet kelimesi ile ise ف۪ي  harfini kullandığına dikkat çekmişlerdir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.231)  

Yâsin Sûresi 48. Ayet

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  ٤٨


“Eğer doğru söyleyenlerseniz, bu tehdit ne zaman gelecek?” diyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَقُولُونَ ve diyorlar ق و ل
2 مَتَىٰ ne zaman?
3 هَٰذَا bu
4 الْوَعْدُ tehdid (ettiğiniz azab) و ع د
5 إِنْ eğer
6 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
7 صَادِقِينَ doğru söylüyor(lar) ص د ق

Peygamberlerin uyarılarını hafife alıp “Sözünü ettiğiniz o gün gelecekse gelsin artık!” kabilinden sözler söyleyen inatçı münkirleri hizaya getirecek tek şey, kendilerine iyi ve kötüyü özgürce seçme imkânının verildiği sınav ortamının kapanmasından sonra ilâhî bildirimlerdeki gerçeklerle yüzleşmeleri olacaktır. 49. âyette “korkunç bir ses” diye çevrilen sayha kelimesinin bu bağlamdaki anlamı, dünyanın sonu geldiğinde büyük meleklerden İsrâfil’e verilen görev gereği onun sûru ilk üflemesi sonucunda çıkacak dehşet verici sestir (Taberî, XXIII, 13-14; ayrıca bk. 29. âyetin tefsiri; sûr hakkında bk. En‘âm 6/73). Âyetin “birbirleriyle uğraşırken” anlamındaki kısmı, “dünya işlerine dalmışlarken, kendi aralarında çekişmekte iken, öldükten sonra dirilme konusunu tartışıp dururlarken, hak ehline karşı mücadele vermeye çalışırlarken” tarzında yorumlanmıştır (İbn Atıyye, IV, 456; Râzî, XXVI, 87; Şevkânî, IV, 427). Tefsirlerde genellikle, 50. âyetin “o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler...” mânasına gelen kısmıyla, geride bıraktıklarına ilişkin bir vasiyet yapma veya birbirlerine tövbe edip günahlardan kaçınma tavsiyesinde bulunma fırsatı dahi bulamayacaklarının kastedildiği belirtilir. Bu âyetin “... ne de ailelerine dönebilecekler” diye tercüme edilen kısmı için de şu yorumlar yapılmıştır: Ölüm anında ailesini yanında görmek isterler ama evlerine dönme imkânı bile verilmez; ailelerine bir mesaj iletme fırsatı dahi tanınmaz; aileleriyle ilişkileri tamamen kesilmiştir (İbn Atıyye, IV, 456-457; Şevkânî, IV, 427-428). Muhammed Esed bu cümleyi “ne de yakınlarına sığınabilecekler” şeklinde çevirmiştir (II, 902). Ölüm her bir fert açısından kıyametin kopması demek olduğundan, buradaki tasvirlerin ve karşılaşılacak durumların sırf dünyanın sonu geldiğinde mevcut bulunacak nesille ilgili olmayıp bütün insanları kapsadığı açıktır; bu tasvirler arasından sadece sûrun üflenmesiyle ilgili olanı kıyametin kopuşuna ilişkin bir anlatımdır. 

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 501-502

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  يَقُولُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ ‘dir. يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

مَتٰى  istifham ismi, zaman zarfı olarak mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İşaret zamiri  هٰذَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. الْوَعْدُ  işaret zamirinden bedel olup damme ile merfûdur. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ  kelimesi  كُنْتُمْ ’ün haberi olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i ba’z, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426) 

مَتٰى  soru edatı ile geçmiş veya gelecekle ilgili zamanın belirtilmesi istenir. Bu edat, Kur'an'da 9 yerde kullanılmış ve buralarda istifhamın dışında herhangi bir mana ifade etmemiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)

صَادِق۪ينَ , sülâsi mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İstifham üslubunda olmasına rağmen alay ve inkâr kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İnkârcıların, sahabeye yönelttikleri bu soruyla asıl maksatları alay etmektir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Soru manası taşıyan zaman zarfı  مَتٰى  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Bu takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

هٰذَا  muahhar mübtedadır. الْوَعْد ’in, işaret ismi  هٰذَا  ile işaret edilmesi mütekellimin, işaret ettiği şeyi yani muşârun ileyhi tahkir amacını ifade eder. 

هٰذَا الْوَعْدُ  ifadesinde istiare sanatı vardır. هٰذَا  ile  الْوَعْد ’e işaret edilmiştir. Tehdît, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Kafirlerin inananlara hitabında, tehekküm ve alay ifâdesi vardır. Burada tehekkümî istiâre yoluyla vaad tehdit manasında kullanılmıştır. Genelde iyi bir şeyi vaad etmek için  وعد , kötü bir şeyle tehdit etmek için  اوعد  fiili kullanılır. Küfürlerinin derinliğini belirten bu ifadede mübalağa için vaad, vaid yerine kullanılmıştır.

هٰذَا ’dan bedel olan  الْوَعْدُ  nedeniyle cümlede ıtnâb sanatı vardır. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Bu tehdit buyrulurken  ذلك  değil, yakın için kullanılan işaret ismi gelmiştir. Böylece bu sözlerini, onları tehdit ettiği vakit söylediklerine delalet edilmiştir. Yani bunu tehditten bir süre sonra söylememişlerdir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)

مَتٰى  soru edatı ile geçmiş veya gelecekle ilgili zamanın belirtilmesi istenir. Bu edat, Kur'an'da 9 yerde kullanılmış ve buralarda istifhamın dışında herhangi bir mana ifade etmemiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)

Bu, onların, Cenab-ı Hak tarafından وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا [Onlara, sakının denildiğinde...] (Yasin.45) ayetinde emredilen takva ile, وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا [Onlara, harcayın denildiğinde...] ayetinde emrolunan infâkın, hiçbir faydası olmadığı, çünkü gerçekte böyle bir vaadin olmadığı şeklindeki inançlarına bir işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte  اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şarttır. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. 

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. 

Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

كَانَ ’nin haberi olan  صَادِق۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  [Eğer doğrucular iseniz…] cümlesi çoğul kalıbıyla gelerek, Müslümanların da resul gibi Allah'ın indirdiği şeyle onları tehdit ettiklerine delalet eder. Çünkü bu cümle  اِنْ كُنْتَ مِنَ اَلصَّادِقِ  şeklinde tekil kalıbıyla gelmemiştir. Böylece hitap sadece Resul’e (s.a.v) yönelik olmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)

Bu ayet, altı surede aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan bu cümleler arasında tekrir ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu iktibas sanatıdır. Kur’an kendi sözünden alıntı yapmıştır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:  

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir. 

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi. 

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

اِنْ كُنْتُمْ  ifadesindeki hitap peygamberleredir. Çünkü o müşrikler risaleti kabul etmeyince, "Ey risalet iddia eden kimseler, eğer siz bu hususta doğru söylüyor iseniz, bunun ne zaman olacağını bize bildirin bakalım" demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yâsin Sûresi 49. Ayet

مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ  ٤٩


Onlar ancak, çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak korkunç bir ses bekliyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا
2 يَنْظُرُونَ beklemiyorlar ن ظ ر
3 إِلَّا başka bir şey
4 صَيْحَةً korkunç sesten ص ي ح
5 وَاحِدَةً bir tek و ح د
6 تَأْخُذُهُمْ ansızın onları yakalar ا خ ذ
7 وَهُمْ ve onlar
8 يَخِصِّمُونَ çekişip dururlarken خ ص م

مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ

 

Fiil cümlesidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْظُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  

صَيْحَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  وَاحِدَةً  kelimesi  صَيْحَةً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.  تَأْخُذُهُمْ  cümlesi  صَيْحَةً ‘nin ikinci sıfatı olup mahallen mansubdur. 

تَأْخُذُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. هُمْ يَخِصِّمُونَ  cümlesi  تَأْخُذُهُمْ  fiilindeki mef’ûlün hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يَخِصِّمُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَخِصِّمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَخِصِّمُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خصم ’dir. Aslı  يختصمون ‘dir. Burada  ت  harfi  صِّ  harfine dönüştürülmüş,  صِّ  harfi şeddeli yapılmış ve iki sakin harfi yan yana getirmek için  خِ  harfi esreli getirilmiştir. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Cümle menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelamdır.

Nefy harfi  مَا  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiş olumlu ve olumsuz olmak üzere iki mana kazandırmıştır. Kasr cümlesinde çoğunlukla olumlu mana açıkça ifade edilirken olumsuz mana zımnen ifade edilir. Bu üslupta îcâz ve mübalağa vardır. 

Kasr fiille mef’ûl arasındadır. يَنْظُرُونَ  maksûr/sıfat,  صَيْحَةً  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l- mevsûftur. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başkasına değil bu mef’ûle tahsis edilmiştir. 

Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

صَيْحَةً ’deki nekrelik nev ifade eder.  

وَاحِدَةً  kelimesi  صَيْحَةً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Bu sıfat sayhanın azametini arttırır. 

تَأْخُذُهُمْ  cümlesi,  صَيْحَةً  için sıfattır. Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

هُمْ يَخِصِّمُونَ  cümlesi,  تَأْخُذُهُمْ  fiilinin mef’ûlü olan zamirden haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet muzari fiil sıygasında gelen  يَخِصِّمُونَ  cümlesi, haberdir. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Burada zikredilen  يَخِصِّمُونَ  kelimesi,  يختصمون  manasındadır. Ancak burada  ت  harfi  صِّ harfine dönüştürülmüş, صِّ  harfi şeddeli yapılmış ve iki sakin harfi yan yana getirmek için  خِ  harfi esreli getirilmiştir. Bu ibdâlin sebebi ise tad’îf (kelimeyi şeddeli hale getirmek)tir. Çünkü tad’îf, yapılan işin gücünü, çokluğunu ve mübâlağalı durumunu ifade etmektedir.

Tad’îf, burada ihtisâm’daki mübalağayı ifade eder. O gün kıyamet, kalpleri söküp çıkaran ve herkesi öldürecek eşi benzeri olmayan tek bir sayha ile her türlü çekişmeyi (ihtisâm) sona erdirecektir. Ortada hiçbir ses, hareket, söz ve husumet olmayacak; yeryüzüne tam bir sessizlik ve mutlak bir sükûnet hâkim olacaktır. Yüce Allah, bu durumu يَخِصِّمُونَ  kelimesiyle ifade etmiştir. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)

Bu ayette zikredilen  صَيْحَةً , kıyamet sayhasıdır. Aslında bu sayha onları değil, onların zürriyetlerini yakalayacaktır. Nûh'un gemisinde de doğru olan onların değil, zürriyetlerinin taşındığının söylenmesidir.  صَيْحَةً  ile zikredilen  هُمْ  zamiriyle hem onlar hem de zürriyetleri kastedilmiştir. Böylece babalar ve zürriyet aynı kişiler gibi ifade edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.192)  

Burada geçen نظر  kelimesinin manası beklenmedik bir şeyin vuku bulması hakkındadır. Yani vuku bulmadıkça görmezler demektir. Müfessirler bu kelimeyi ‘beklemek’ şeklinde yorumlamışlardır. Madem ki kâfirler bu sayhayı beklemiyorlar, hatta aksine inkâr ediyorlar; o halde fiilî olarak beklemek manasındadır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s. 234)  

ينتظرون  yerine,  ينظرون  fiilinin tercîh edilmesi, daha büyük bir korkuyu ifade etmesi sebebiyledir. Beklenmedik bir sayhayla ani olarak karşılaşmak daha büyük bir korku doğurur ve kalpleri yerinden oynatır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.235)

Yâsin Sûresi 50. Ayet

فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ تَوْصِيَةً وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟  ٥٠


Artık ne birbirlerine tavsiyede bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَا artık
2 يَسْتَطِيعُونَ güçleri yetmez ط و ع
3 تَوْصِيَةً bir vasiyete و ص ي
4 وَلَا ne de
5 إِلَىٰ
6 أَهْلِهِمْ ailelerine ا ه ل
7 يَرْجِعُونَ dönmeye ر ج ع

فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ تَوْصِيَةً وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَط۪يعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. تَوْصِيَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir.  لَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اِلٰٓى اَهْلِهِمْ  car mecruru  يَرْجِعُونَ۟  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَرْجِعُونَ۟  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

يَسْتَط۪يعُونَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi  طوع ‘dır. 

Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ تَوْصِيَةً وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟

 

Ayet, فَ  atıf harfiyle  يَخِصِّمُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تَوْصِيَةً ‘deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir.

Mef’ûl olan  تَوْصِيَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Aynı üslupta gelen  وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟  cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اِلٰٓى اَهْلِهِمْ  car mecruru, kasr manası için, amili olan  يَرْجِعُونَ ’ye takdim edilmiştir.

İki tekit hükmündeki kasr, car-mecrur ve fiil arasındadır. اِلٰٓى اَهْلِهِمْ , mevsûf/maksûrun aleyh, يَرْجِعُونَ۟  sıfat/maksûr olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 تَوْصِيَةً  kelimesinin nekre getirilmiş olması umumîlik için olup, bu, "O kimse, ufacık bir kelime dahi olsun, herhangi bir tavsiyede bulunamaz" demektir. Bir de, tavsiye, bazan işaretle olabilir. O halde, bundan aciz olan kimse, artık her şeyden aciz demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟  [ve ehline dönemezler] sözü ise, ailelerine geri dönmediklerini ifade ederken, başkasına, yani Allah'a geri döndüklerini ifade eder. Eğer,  وَلَٓايَرْجِعُونَ۟ اِلٰٓى اَهْلِهِمْ   buyurulsaydı, ailelerine geri dönmedikleri ifade edilirken, Allah'a geri döndükleri ifade edilmezdi, ki murad edilen mana bu değildir. Aksine Allah'a geri döndükleri anlatılmak istenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.238)

Yâsin Sûresi 51. Ayet

وَنُفِـخَ فِي الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ  ٥١


Sûra üfürülür. Bir de bakarsın, kabirlerden çıkmış, Rablerine doğru akın akın gitmektedirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَنُفِخَ ve üflendi ن ف خ
2 فِي
3 الصُّورِ sur’a ص و ر
4 فَإِذَا işte
5 هُمْ onlar
6 مِنَ -den
7 الْأَجْدَاثِ kabirler- ج د ث
8 إِلَىٰ
9 رَبِّهِمْ Rablerine ر ب ب
10 يَنْسِلُونَ koşuyorlar ن س ل

Sûra üflenip insanlar yeniden canlandığında ve hızla mahşer yerine doğru giderlerken dünyada bu gerçeği inkâr edenlerin önce neye uğradıklarını bilemez bir halde birbirlerine olup biten hakkında soru sormaya çalışacakları, hemen ardından da durumu anlayıp derin bir pişmanlık içinde Allah’ın vaadinin ve peygamberlerin bildirdiklerinin doğru çıktığını itiraf edecekleri canlı bir anlatımla tasvir edilmekte; böylece öldükten sonra dirilmeye inanma çağrısı soyut bir iman esası düzeyinde bırakılmayıp aklı eren herkesin durum muhasebesi yapmasına ve konu üzerinde daha bir ilgiyle düşünmesine imkân verilmektedir. Ayrıca, öldükten sonra dirilmenin sırf geleceğe dönük bir korku motifi olarak algılanmaması için insanın fıtratındaki adalet duygusuna hitap edilmekte, haşir gününün temel özelliği olarak herkesin yüce Allah’ın şaşmaz adaletinin güvencesi altında bulunduğu, hiç kimsenin en küçük bir haksızlığa uğratılmadan sadece yaptıklarının karşılığını göreceği belirtilmekte, dolayısıyla muhataplar dünya hayatından sonra böyle bir hesaba çekilmenin zaten gerekli ve hayata anlam kazandırıcı bir safha olacağını düşünmeye yönlendirilmektedir. 

52. âyette geçen inkârcılara ait sözün –buradaki bir gramer özelliği dolayısıyla– “Vay başımıza gelenlere! Bizi yattığımız bu yerden kim diriltip kaldırdı? Rahmânın vaad ettiği (hakikatmiş), peygamberler de gerçekten doğru söylemişler” şeklinde anlaşılması da mümkündür (Râzî, XXVI, 89-90). Öte yandan, sadece soru kısmının inkârcılara ait, rahmânın vaadinin bu olduğuna ve peygamberlerin sözlerinin doğru çıktığına dair ifadenin ise melekler veya müminler tarafından onlara verilmiş cevap olması da muhtemeldir; Taberî, müminlerin sözü olması ihtimalini daha kuvvetli bulur (Taberî, XXIII,16-17; Şevkânî, IV, 428-429). “Yattığımız yer” mânasına gelen tamlamadan hareketle bazı müfessirler herkesin kendi öldüğü yerden, kabrinden kaldırılacağı yorumunu yapmışlarsa da, İbn Atıyye burada bir edebî sanat (istiâre ve teşbih) bulunduğunu, yoksa gerçek anlamıyla kabirlerin kastedilmediğini belirtir (IV, 458). 53. âyette “olup biten yalnızca bir ses” diye çevrilen cümledeki sayha, bu bağlamda kıyametin kopup hayatın sona ermesinden bir süre sonra, –yeniden dirilmeyi sağlayacak biçimde– sûrun ikinci defa üflenmesini ifade etmektedir (Râzî, XXVI, 88; ayrıca bk. 49. âyetin tefsiri).

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 504-505 

وَنُفِـخَ فِي الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  نُفِـخَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. فِي الصُّورِ  car mecruru naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  mufacee harfidir.  اِذَا ‘ isim cümlesinin önüne geldiğinde “birdenbire, ansızın” manasında mufacee harfi olur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مِنَ الْاَجْدَاثِ  car mecruru  يَنْسِلُونَ  fiiline mütealliktir. اِلٰى رَبِّهِمْ  car mecruru  يَنْسِلُونَ ‘nin failinin mahzuf haline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, حساب ربّهم (Rablerinin hesabına) şeklindedir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَنْسِلُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَنْسِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَنُفِـخَ فِي الصُّورِ

 

Ayet, 49. ayetteki …مَا يَنْظُرُونَ  cümlesine  وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel mürekkep sanatı vardır. 

نُفِـخَ   fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Kuran-ı Kerim’de tehdit, yarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ [Sûra üfürülmüştür] sözüyle kastedilen ölülerin kabirlerden diriltilmesinden sonraki ikinci nefhadır. İlk nefha sayha ile ifade edilmiştir. Burada gelecek zamanda vuku bulacak bir olay mazi fiille ifade edilmiş, böylece geçmişteki bir olay menziline konarak vukuunun kesinliğine işaret edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s. 243 -244)

 

فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ

 

Makabline atfedilen cümlede  فَ  atıf, اِذَا , müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle  فَ  ile birlikte kullanıldığı zaman, ‘ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum’ anlamı verir.

Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Munfasıl zamir هُمْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَنْسِلُونَ  cümlesi haberdir. İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. 

يَنْسِلُونَ  fiiline müteallik  مِنَ الْاَجْدَاثِ  car mecruru amiline, يَنْسِلُونَ  fiilinin failinin mahzuf mukaddem haline müteallik  اِلٰى رَبِّهِمْ  car mecruru, zul hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Car- mecrurların takdimi kasr ifade etmiştir.  مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ  maksûrun aleyh/mevsûf,  يَنْسِلُونَ  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

رَبِّهِمْ  izafetinde Rab isminin onlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

فإذا  şeklinde müfâcee harfiyle birlikte takip ve tertip ifade eden  ف  harfi de gelmiştir. Yani herhangi bir mühlet veya gecikme olmaksızın aniden çıktıkları ifade edilmiştir. Nefhayı takiben hiç oyalanmaksızın kabirlerinden çıkarak Rablerine doğru koşarak gitmişlerdir.

مِّنَ الْأَجْدَاثِ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يَنسِلُونَ  [Onlar kabirlerinden (kalkıp) Rablerine doğru koşup gidiyorlar] cümlesinde car mecrur takdim edilmiştir. Bu car mecrur koşmanın başladığı yeri ifade eder. Sonra koşmanın bittiği yer zikredilmiştir. Böylece öncelikle başlangıç ve bitiş noktaları söylenmiştir. Aslında bu tabii bir kullanımdır. انطلق من المكان الفلاني إلى السوق (Filan mekandan çarşıya kadar koştu) deriz. 

İhtimam ve kasr ifadesi için bu iki car-mecrur fiile takdim edilmiştir. Çünkü bir ölünün kabrinden çıkıp hedefine doğru koşması şaşılacak, acayip bir şeydir. Her türlü toprakla karışmış, çürümüş olan bu kemikler nasıl olup da çıkıp gayesine doğru koşarak giderler? Koşarak gidişlerinin sadece Rablerine olduğu zikredilmiştir ki o Rableri onların işlerinin sahibi, onların efendileridir. Başka bir tarafa yönelmezler sadece Rablerine doğru giderler. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s. 243 -244)

İsim cümlesi, fiil cümlesine atfedilmiştir. Aslolan, aynı üsluptaki cümlelerin birbirine atfıdır. İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır.

Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Meselâ, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Rıfat Resul Sevinç Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Yâsin Sûresi 52. Ayet

قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَ۔اۢ هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ  ٥٢


Şöyle derler: “Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı? Bu, Rahman’ın vaad ettiği şeydir. Peygamberler doğru söylemişler.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ق و ل
2 يَا وَيْلَنَا -vah bize و ى ل
3 مَنْ kim?
4 بَعَثَنَا bizi kaldırdı ب ع ث
5 مِنْ -den
6 مَرْقَدِنَا yattığımız yer- ر ق د
7 هَٰذَا işte budur
8 مَا şey
9 وَعَدَ va’dettiği و ع د
10 الرَّحْمَٰنُ Rahman’ın ر ح م
11 وَصَدَقَ demek doğru söylemiş ص د ق
12 الْمُرْسَلُونَ peygamberler ر س ل

  Be'ase بعث :

  بَعْثٌ kelimesinin aslı bir şeyi harekete geçirip yönlendirmek ve göndermek anlamlarına gelir. بَعْثٌ sözcüğünün manası vurgu yapılan konulara göre değişir.

Ba's, iki şekilde olur: Biri beşeridir. Örneğin deveyi sürmek ve insanı bir iş için göndermek gibi.

  Diğeri de ilahidir ve bu da iki şekilde olur: Birincisi: Şehirleri, türleri ve cinsleri yoktan var etmektir. Bu yalnızca Yüce Yaratıcıya özgüdür. İkincisi: Ölüleri diriltmektir. Bu genelde Yüce Allah'a mahsus olmakla birlikte Hz. İsa vb. bazı Allah dostlarının da hususiyetlerinden biri olmuştur. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de çeşitli formlarda 67 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri ba's (günü) ve meb'ustur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَ۔اۢ هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يَا وَيْلَنَا  cümlesi itiraziyye, duaiyyedir. يَا  tenbih harfidir. وَيْلَنَا  kullanılmayan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l kavli  مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَ۔اۢ هٰذَا  ‘dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. بَعَثَنَا  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

بَعَثَنَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ  مَرْقَدِنَاۢ  car mecruru  بَعَثَنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  İsm-i mevsûlun sılası  وَعَدَ الرَّحْمٰنُ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, وعد به. وصدق فيه (Onu vadetti ve bu vaadinde doğru oldu) şeklindedir. 

وَعَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  الرَّحْمٰنُ  fail olup damme ile merfûdur. صَدَقَ  atıf harfi وَ ‘la  وَعَدَ  fiiline matuftur.   

صَدَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمُرْسَلُونَ  faili olup ref alameti  و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

مُرْسَلُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.

قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَ۔اۢ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasıla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107) 

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Nida üslubundaki  يَا وَيْلَنَا  cümlesi dua manasında itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَاۢ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

مَنْ  ismi istifham manasındadır ve mübteda olarak mahallen merfûdur. Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَاۢ  cümlesi haberdir.

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

بَعَثَ  fiilinin faili olarak gelen  مَنْ  edatının aslı istifham olup, yeniden dirilme dolayısıyla o kimselerin yaşayacağı hayret ve yakınıp dövünme manalarını ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

يَا وَيْلَنَا  [ey veylimiz]. Veyl, “hüzn, azap ve helak” demektir. يَا وَيْلَنَا  [ey veylimiz] ibaresi, helak ve azaba seslendiklerini ifade eder. Yani, “ey azabımız, ey helakımız, gel artık, senin vaktin geldi” diye nida ediyorlar demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.246 ) 

Bu ifadenin niçin  يا ويلتنا  şeklinde  ت  harfiyle değil de  يا ويلنا  şeklinde geldiği sorulabilir. Bunun sebebi,  وَيْلَ  kelimesinin manasının yukarıda işaret ettiğimiz gibi azap ve hüzün olması,  وَيْلَة  kelimesinin ise rezalet, skandal manası taşımasıdır. Böyle makamlarda bu kelime tercih edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.247)

Öldükten sonra dirilmeyi inkar edenlerin dilinden aktarılan bu ifadede istiare-i muraşşaha sanatı bulunmaktadır. Zira uyku manasına gelen  مَرْقَدِنَاۢ , ölüm manasına gelen  مَمات  yerine kullanılmıştır. Onların ölüm halleri, uyku hallerine benzetilmiştir. Bu ifade bizi ölümümüzden kim diriltti? ifadesinden daha beliğdir. 

Beyzâvî ’nin konuyla ilgili açıklaması şöyledir: Bu ifadede terşîh, remz vardır ki onlar akılları karıştığı için kendilerini uyuyor zannetmişlerdir. Çünkü bu, onların, o durumda gördükleri ürküntü veren halden ve karşılaştıkları korkulu durumdan ötürü söyleyecekleri bir sözdür. Zira onlar, uyumakta olduklarını zannetmişlerdir.

Örnek olarak aldığımız cümlede, müstearun minh (uyku) ve onun mülayimi (uyanmak) mezkûr, müstear leh (ölüm) mahzuf olduğu için burada istiarenin terşihi söz konusudur. Çünkü uyku lafzı müstear olarak kullanılmış ve kelamda, ölümün uykuya benzediğine işaret edilmiştir. İbarenin aslı من بعثنا من قبورنا ونحن اموات فيها (Biz ölüler iken kim bizi kabirlerimizden diriltti?) şeklindedir. Nazmın zahiri bu sözün hakikat olduğunu, burada istiarenin de terşihin de bulunmadığını gösterir. Zira onlar şaşkınlıklarından ve akılları karıştığından uykuda olduklarını sanıyorlardı, uyandılar ve kendilerini uyandırana bu soruyu sordular. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı) 

Burada tarafeyn aklîdir. Ölüm, uzun uykuya benzetilmiştir. Câmî’; her ikisinde de şuûrun yok olması ve sonra geri gelmesidir. Sonra müşebbeh olan ölüm kelimesi hazf edilmiştir. Böylece tasrîhî istiare olmuştur. Burada merkad mimli masdar kabul edilirse istiare; asliyyedir (Masdarlar camid isim sayıldığı için). Burada şu da düşünülebilir:  مَرْقَدِنَاۢ  mekan ismi kabul edilebilir. Yani kabir manasındadır. Ölüm uykuya benzetilmiştir. Müşebbehün bih hazf edilmiş, müşebbeh kalmıştır. Bundan da mekan ismi türetilmiştir. Böylece istiare; tebeiyye olmuştur. (Mekân ismi müştak olduğu için) (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) 


هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ

 

İstinafiyye olarak fasılla gelen cümle mekulü’l-kavle dahildir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare sanatı vardır.  هٰذَا ile işaret edilerek vaad, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Müsned konumundaki müşterek ism-i mevsul  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  وَعَدَ الرَّحْمٰنُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned tazim ve sonraki habere dikkat çekme kastına binaen ism-i mevsûlle gelmiştir.

Aynı üslupta gelerek sılaya atfedilen  وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

مُرْسَلُونَ  - صَدَقَ  - الرَّحْمٰنُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ [Bu: Rahman'ın vaadidir] cümlesinde hazif yoluyla îcâz vardır. Yani, melekler onlara der ki: (Bu, Rahman'ın size vadettiği şeydir.) (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

هٰذَا  mübteda, مَا وَعَدَ  haberi;  مَا  ise ya masdariyye ya da mevsūledir;  هٰذَا ’nın  مَرْقَدِنَاۢ ‘nın sıfatı olması da mümkündür. Bu durumda  مَا وَعَدَ  ya hazf edilmiş bir mübtedanın haberi olur ve ‘’Bu Rahman’ın vaadidir’’ şeklinde bir anlam verilir ya da haberi hazf edilmiş bir mübteda olur ve ‘’Rahman’ın vadettiği ve peygamberlerin doğru söylediği şey gerçekmiş!’’ anlamı verilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَ  harfi, bu manayı önceki cümleye atfedebilir. Hal için de gelmiş olabilir, yani “resullerin size verdiği haber doğrudur” manasında olabilir. Ya da bu manayı sıla cümlesine atfetmiş olabilir. Bu durumda  مَا  harfi de masdariyye ise şöyle takdir edilir: “Bu, Rahman'ın vaadi ve resullerin doğruluğudur.” مَا  harfi mevsûl ise şöyle takdir edilir: “Bu, Rahmân'ın vadettiği ve resullerin hakkında doğruyu söyledikleri şeydir.” (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.252 ) 

Şimdi de burada zikredilen iki sual üzerinde düşünelim:

-Doğru söyleyenlerseniz bu tehdid(in tahakkuku) ne zaman (söyleyin)?

-Uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı?

هَٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ (Bu (Ba’s) çok esirgeyici (Allah)’ın vadettiği şey. Gönderilen (peygamber)ler (meğer) doğru söylemiş») (Yâ-Sîn/52) bu her iki sorunun cevabıdır.

هَٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَٰنُ [Bu (Ba’s) çok esirgeyici (Allah)’ın vadettiği şey] sözü, bu tehdidin ne zaman olacağını soranlara, ‘’İşte şimdi’’ diye cevap verir.

Peki  وعد  mazi fiilinin Allah'a isnat edilmesiyle, Rahmân ismine isnat edilmesi arasında ne fark vardır? Bu fiilin Allah'a isnat edildiği ayetlerde müminlere veya kâfirlere mahsus bir hitap söz konusudur. Ama bu fiilin Rahmân ismini isnat edildiği yerlerde ise umumi olarak bütün kullar kastedilir. Rahmân isminin rahmeti bütün üzerinde tecelli eder. Bu ayette de vaat mutlak olarak gelmiştir. Bu vaat müminlere veya kâfirlere mahsus değildir. Umumi bir vaattir. Mef’ûl zikredilmemiştir. Ama bu fiilin Allah'a isnat edildiği 12 yerin hepsinde de bu fiil bir gruba tahsis edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.253)

Yâsin Sûresi 53. Ayet

اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ  ٥٣


Sadece korkunç bir ses olur. Bir de bakarsın, hepsi birden toplanıp huzurumuza çıkarılmışlardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنْ hayır
2 كَانَتْ olur ك و ن
3 إِلَّا sadece
4 صَيْحَةً gürültü ص ي ح
5 وَاحِدَةً bir tek و ح د
6 فَإِذَا hemen
7 هُمْ onların
8 جَمِيعٌ hepsi ج م ع
9 لَدَيْنَا huzurumuza
10 مُحْضَرُونَ getirilirler ح ض ر

اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَتْ ’in dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

كَانَتْ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هى ‘dir.  تْ  te’nis alametidir. اِلَّا  hasr edatıdır. صَيْحَةً  kelimesi كَانَتْ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur. وَاحِدَةً  kelimesi  صَيْحَةً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِذَا  mufacee harfidir.  اِذَا  isim cümlesinin önüne geldiğinde “birdenbire, ansızın” manasında müfacee harfi olur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  جَم۪يعٌ  haberi olup damme ile merfûdur.  لَدَيْنَا  mekân zarfı  مُحْضَرُونَ ‘a mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُحْضَرُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُحْضَرُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.

اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı  اِلَّٓا  ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir.

Kasr  كَانَ ‘nin ismiyle ile haberi arasındadır. كَانَ 'nin ismi maksûr/mevsûf,  صَيْحَةً  maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır.

صَيْحَةً  için sıfat olan  وَاحِدَةً , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline matuftur. Atıf sebebi zaman ve mekandaki ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümleye dahil olan  اِذَا , müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle  فَ  ile birlikte kullanıldığı zaman, ‘ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum’ anlamı verir.

Mekân zarfı  لَدَيْنَا ’nın müteallakı  جَم۪يعٌ  veya   مُحْضَرُونَ۟ ‘dir.  مُحْضَرُونَ۟ , ikinci haber veya  جَم۪يعٌ  için sıfattır. 

Veciz anlatım kastıyla gelen  لَدَيْنَا  izafeti, muzâfı tazim içindir.

لَدُنَّا  ifadesi (Bu iş bizim kudretimizde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında  لَدُنْ , yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, En’âm/57)

Bu kelam, kabirlerden kaldırılmanın ve haşrın nedenli korkunç olduğunu ve bunların gerçekleşmesi için zahiri sebeplere ihtiyaç olmadığını açıkça bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yani ‘tek bir sayhadan başka ne bir ceza, ne de benzeri başka bir şey var’ demektir. كَانَ ‘nin ismi gizli zamirdir. Nefy harfi olarak  مَا  değil,  اِنْ  harfi gelmiştir. Zira  اِنْ  harfi,  مَا  harfinden daha kuvvetlidir. Bunun için çoğunlukla  اِلَّا ‘nın yanında kasr ifadesi için bu harf kullanılmıştır. Bunların bir arada geldiği yerler incelenirse bu dediğimiz mana açıkça görülür.

Ayette geçen  وَاحِدَةً  manayı tekid eden bir sıfattır ve iki mana taşır: Allah'ın kudretini ve bu kişilerin değersizliğini ve zayıflığını mübalağalı olarak açıklar. Onların helak olmak için tek bir sayhadan fazlasına ihtiyacı yoktur.  كَانَ ‘nin ismi yeterince açık olduğu için gizlenmiştir. Zikredilmese de makam ona delalet eder. 

Ayetteki  فَ  harfi ve müfacee ifade eden  اِذَا , helaklarının ne kadar hızlı olduğunu ifade eder. Çünkü  فَ  tertip ve takip manasındadır.  اِذَا  da aniden oluşu anlatır. Bu iki harf bir arada geldiği vakit hem aniden oluşa hem de sayha ile ölüp yok olmaları arasında bir mühlet olmadığına delalet eder. فَ  yerine  و  harfi gelseydi, takip manası ve bu sayha sebebiyle helak oldukları ifade edilmemiş olurdu. Çünkü و  harfi sebep ifade ermez, sadece tâbi olmayı ifade eder. Dolayısıyla  فَ  harfi gelerek hem sebep hem de sürat manasını ifade etmiştir. Başka hiçbir harf bu manayı ifade edemez.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.140) 

Tefsîrü'l Kebîr'de  وَاحِدَةً  kelimesinin, bu fiilin Allah'a kolay olduğu manasını tekid etmek için olduğu yazılıdır. Cümlede ne kadar çabuk helak olduklarına işaret vardır. Çünkü  helakları sayhayla birlikte olmuştur, hiçbir gecikme söz konusu değildir.  (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.141) 

جميع  kelimesi de hepsinin aniden bir arada oluşunu ifade eder. جميع  kelimesi  فعيل veznindedir. Bu da mef’ûl manasındadır ve sadece olmuş olaylarla birlikte kullanılır. Gelecek zamanda gerçekleşecek fiillerle kullanılmaz. Mef’ûl sıygası ise hem olmuş, hem henüz olmamış fiillerle birlikte kullanılabilir. Yani sadece öldürülmüş bir kişi için قتيل , sadece kovulmuş biri için  طريد  denir. Ama  مقتول  ve  مطرود  henüz öldürülmemiş veya kovulmamış kişiler için kullanılabilir. Yani mef’ûl sıygası,  فعيل  sıygasından farklı olarak hem şimdiki zaman hem gelecek zaman için kullanılabilir.

Yâ-Sîn Suresinde kıyamet olayları geçmiş zaman kalıbıyla anlatılmaktadır, dolayısıyla vuku bulmuş, gerçekleşmiş olaylara delalet eden sıyga tercih edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.260) 

مُحْضَرُونَ۟  kelimesi, onların bu fırlayıp koşmalarının kendi iradeleriyle değil, mecburi bir koşma olduğuna delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yâsin Sûresi 54. Ayet

فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـٔاً وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ  ٥٤


O gün kimseye, hiç mi hiç zulmedilmez. Size ancak işlemekte olduğunuz şeylerin karşılığı verilir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَالْيَوْمَ o gün ي و م
2 لَا
3 تُظْلَمُ haksızlık yapılmaz ظ ل م
4 نَفْسٌ hiç kimseye ن ف س
5 شَيْئًا hiçbir şekilde ش ي ا
6 وَلَا ve
7 تُجْزَوْنَ siz cezalandırılmazsınız ج ز ي
8 إِلَّا dışında
9 مَا
10 كُنْتُمْ olduklarınızın ك و ن
11 تَعْمَلُونَ yapmış ع م ل

فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـٔاً وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

 

Ayet,  فَ  atıf harfi ile mukadder mekulü’l-kavle matuftur. Takdiri, يقال لهم : اليوم يجري الحساب فلا تظلم نفس (Onlara ‘’Bugün hesap görülür ve kimsaya zulmedilmez’’ denir.) şeklindedir.

الْيَوْمَ  zaman zarfı  تُظْلَمُ  fiiline mütealliktir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.

تُظْلَمُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir.  نَفْسٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.  شَيْـٔاً  masdardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُجْزَوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  مَا  ve masdar-ı müevvel mahzuf  ب  harf-i ceriyle  تُجْزَوْنَ  fiiline mütealliktir. Takdiri, تجزون بعملكم (Amellerine göre karşılık verilir.) şeklindedir.

كان  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur.  تَعْمَلُونَ  cümlesi,  كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur. 

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـٔاً

 

فَ , istinafiyedir. Veya ayet, takdiri  يقال لهم : اليوم تحاسبون  (Onlara ‘’Bugün hesap görülür ve kimseye zulmedilmez’’ denir.) olan mukadder mekulü’l-kavle matuftur. 

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  يَوْمَ  zaman zarfı, önemine binaen amili olan  لَا تُظْلَمُ  fiiline takdim edilmiştir. 

نَفْسٌ  nekrelik, nev ve umum ifade eder. Menfî siyakta nekre, umum ve şümule işarettir. 

شَيْـٔاً , mef’ûlü mutlak olarak cümleyi tekit etmiştir.

الْيَوْمَ  zarf olup elif lamla marife gelişi ahd içindir. Buradaki ahd ise ahdi huduri(ilmi) olup ceza günü anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Burada bahsedilen gün, kıyamet günüdür. O gün hesap için herkes hazır olur, hiç bir şekilde kimseye zulmedilmez.  نَفْسٌ  kelimesi iyi-kötü herkesi ifade etmesi için nekire olarak gelmiştir. Çünkü nekrelik umum ifade eder. Zulmün olumsuzluğu da mutlak olarak gelmiştir. O gün hiçbir zulüm yoktur.  شَيْـٔاً  kelimesi iki manaya muhtemeldir. -Masdariyye manası, az bile olsa hiç zulüm yoktur. -Mefûlun bihi manası, herhangi bir şeyle zulüm yoktur. Burada her iki mana birlikte murat edilmiştir. Yani herhangi bir zulüm yoktur, herhangi bir şeyle zulüm yoktur. Bunun için kelime mutlak olarak gelmiş herhangi bir şeyle kayıtlanmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.261)

 

  وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

 

 

Makabline atfedilen cümle, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nefy harfi  لَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiş, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki mana kazandırmıştır.  Kasr cümlesinde çoğunlukla olumlu mana açıkça ifade edilirken olumsuz mana zımnen ifade edilir. Bu üslupta îcâz ve mübalağa vardır.

İki tekit hükmündeki kasr, fiille car mecrur arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.  تُجْزَوْنَ  sıfat/maksûr,  مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ  mevsûf/maksûrun aleyhtir.

İsm-i mevsûl olan  مَا , takdir edilen  ب  harf-i ceriyle  تُجْزَوْنَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَعْمَلُونَ  cümlesi  كَانَ ‘nin haberidir.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye etmiştir.

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği, olayı göz önünde canlandırarak dikkatleri artırır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayetteki  هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ  cümlesindeki gaib zamirden bu cümlede muhatap zamire geçişe iltifat sanatı vardır. 

تُجْزَوْنَ  ve  تُظْلَمُ  fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’ nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)

Muhataba hiçbir şekilde zulmedilmeyeceği ifade edildikten sonra bu ibare gelmiştir.

Bazı müfessirler bu cümlenin kafirlere hitap ettiği görüşündedir. Çünkü müminler yaptıklarına karşılık kat kat mükafat göreceklerdir ama kafirler sadece yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.

Bu hitabın umumi olduğu da söylenmiştir. Çünkü cins kastedilmiştir. Çünkü ceza amelin cinsinden olur. Amel hayırsa ceza da hayır, şer ise ceza da şerdir. Kötü amele güzellikle, güzel amele kötülükle karşılık verilmez. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.261) 

Sayfadaki ayetlerin, istisnasız hepsinin fasılalarındaki  و- نَ , ي - نَ  harfleriyle  oluşan ahenk, diğer sayfalardaki gibi son derece dikkat çekicidir. Bu fasılalarda lüzum mala yelzem sanatı vardır.  

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
52. ayet, kabir, hayatıyla ilgili olarak iki gerçeğe işarette bulunmaktadır. Birincisi: Kabir azabı, Mahşer Yerinde yaşanacak dehşet ve Cehennem'in azabına göre gece uykuda görülen kabus gibi olacaktır. İkincisi: Hz. Ali (ra), “İnsanlar dünyada iken uykudadır, kabre girince uyanırlar.” der. İman ve yaratılış gerçeklerini kavrama açısından, kabir hayatına göre dünya hayatı bir uyku gibidir; insanlar ölünce, artık gözlerinin önünden madde veya ceset perdesi kalktığı için görüşleri daha keskin olur (Kâf/22) ve bu hakikatlere uyanırlar. Âhiret hayatıyla kıyaslandığında ise kabir hayatı bir uyku gibidir. Bütün gerçekler, tüm açıklığıyla Âhiret'te ortaya çıkacaktır.
Sayfadan Gönüle Düşenler
Uyandırıldığına pişman olduğun bir gün düşün. Ancak bu pişmanlık ne geçici, ne de çaresi var. İşte, mahşer günü diriltilen inkarcılar böyle bir halin içine uyanır. Geri dönüş ya da telafi imkanı yoktur. Dünya uykusuna yatmak mümkün değildir.

İman eden insanın, dünyada ne yaşarsa yaşasın ya da ne hissederse hissetsin; hepsinin geçici olduğunu ve hiçbirinin boşa gitmediğini bilmesi ne büyük rahatlıktır. Umudun ve rahmetin sahibi olan Allah’a sığınması ne güzel bir nimettir.

Hangi yollardan geçmiş olursa olsun, nefes aldığı sürece tevbe kapısı açık demektir. Kalbi tevbe ile yıkamak ve Allah ile doldurmak, geçici olandan kalıcı olana yönelmek ve dünyalıklar yerine ahiretliklere bağlanmak ne güzel bir kurtuluştur.

Ey Allahım! Diriliş günü, bizi yüzü ve gönlü nurun ile aydınlık olanlardan eyle. İki cihanda da rahmetine ve muhabbetine mazhar olanlardan eyle. Tevbelerimizi kabul buyur ve bizi affet. Kalan ömrümüzü daha bereketli, hayırlı, verimli geçirmemizde ve değerlendirmemizde yar ve yardımcımız ol. 

Amin. 
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji