بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَاماً فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ ٧١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوَلَمْ |
|
|
| 2 | يَرَوْا | görmediler mi? |
|
| 3 | أَنَّا | ki biz |
|
| 4 | خَلَقْنَا | yarattık |
|
| 5 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 6 | مِمَّا | şeylerden |
|
| 7 | عَمِلَتْ | yaptıkları |
|
| 8 | أَيْدِينَا | ellerimizin |
|
| 9 | أَنْعَامًا | nice hayvanlar |
|
| 10 | فَهُمْ | kendileri |
|
| 11 | لَهَا | onlara |
|
| 12 | مَالِكُونَ | malik olmaktadırlar |
|
İlk âyette geçen en‘âm kelimesini (tekili neam) belirli tür hayvanlarla sınırlandırarak tercüme etmek de mümkün olmakla beraber (bilgi için bk. Mâide 5/1), kelime bu bağlamda insanların binmek, etlerinden, sütlerinden vb. ürünlerinden yararlanmak üzere kendi hâkimiyetleri altına alabildikleri hayvanlar için kullanılmıştır. Âyetin devamından ve müteakip iki âyetten bu mâna zaten anlaşıldığı için meâlde “hayvanlar” şeklinde mutlak bir karşılık verilmiştir. 71. âyetin “kendi kudretimizin eserlerinden” şeklinde çevrilen kısmı lafzan “kendi ellerimizle yaptıklarımızdan” mânasına gelmektedir. Burada insanlara lutfedilmiş bir nimet olarak zikredilen hayvanların meselâ tarımsal veya endüstriyel ürünlerde olduğu gibi insanın da katkılarıyla oluşan ürünlerden farklı ve doğrudan doğruya ilâhî kudretin eserleri olduğunu belirtmek üzere böyle bir üslûp kullanıldığı düşünülebilir. Ayrıca bu hayvanların doğasına güdülme, üzerinde hâkimiyet kurulabilme özelliğini yerleştirenin de Cenâb-ı Allah olduğu bu âyetlerde açıkça ifade edilmiştir. Âyetlerin asıl amacının da Allah Teâlâ’nın insanlara lutfettiği nimetlerin kadrini bilmediklerini, gereğince şükretmediklerini, üstelik kendilerine hiçbir yararı dokunmayan varlıkları tanrı edindiklerini hatırlattıktan sonra Resûlullah’a teselli vermek ve onların sözlerinden ötürü üzülmesine gerek olmadığını bildirmek olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim 77 ve 78. âyetlerde müşriklerin küstahlık derecesine varan had bilmez tavırları için canlı bir örnek üzerinde durulacaktır. Burada verilmek istenen mesajın da şu olduğu söylenebilir: Bunca nimetine karşılık Allah’a şükretmek şöyle dursun bir de O’na ortak koşarak nankörlüğün en büyüğünü yapan bu insanların Hz. Peygamber hakkında ağır hakaretlerde bulunmaları ve haksız sözlerle onu incitmeleri yadırganacak bir şey değildir. Şu halde Resûlullah ve onun yolunu izleyen müminler bu durumdan müteessir olmamalı, haklı mücadelelerini azimle sürdürmelidir. 74. âyette müşriklerin düzmece tanrılardan yardım göreceklerini umdukları belirtilirken, putların –dünya işleriyle ilgili olarak– Allah katında kendileri için şefaatçilik yapacağı yönündeki inançlarına işaret edilmektedir (İbn Âşûr, XXIII, 71). 75. âyetin ikinci cümlesindeki zamirlerden ilkinin müşriklerin, ikincisinin ise sahte tanrıların (putların) yerini tuttuğu görüşü esas alındığında âyetin meâli değişir ve açıklaması şöyle olur: Halbuki o putlar âhirette müşriklerin çarptırıldığı azabı seyretmek üzere toplanmıştır ve sayıları da çok olduğu halde onlara yardım edemezler (İbn Atıyye, IV, 463; İbn Âşûr, XXIII, 71).
Ne'ame نعم :
نِعْمَة kavramı güzel hoş, hal ve durum demektir. Nimet sözcüğünün dilbilgisi açısından formu, insanın oturuş ve biniş gibi hal, durum, tavır ve davranışlarını ifade eden yapıdadır. نَعْمَة Na'me sözcüğü formu ise bir fiilin bir kere yapılmasını ifade eden yapıdadır.
إنْعام İn'am, ihsanı bir başkasına ulaştırmaktır. Kendisine ihsanın ulaştırıldığı şey ancak akıllılardan olursa bu sözcük kullanılır.
نَعِيم 'e gelince çok ve bol nimet anlamına gelir. نَعَم kelimesi ise develere has olarak kullanılır. Çoğulu أنْعام şeklinde gelir. Böyle adlandırılmasının nedeni Araplara göre develerin en büyük nimet olmasıdır. Fakat bu sözcük deve, sığır ve davarlarla ilgili de kullanılabilir. Aralarında deve bulunmazsa bunlara أنْعام denmez.
نِعْمَ yergide kullanılan بِئْسَ sözcüğünün mukabili olarak övgüde kullanılan bir ifadedir. Son olarak نَعَمْ 'a gelince olumluluk bildirmek için va'z edilmiş bir sözcüktür ve نِعْمَة lafzından gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 140 kez geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri nimet, in'am, Naim Cennetleri ve Nâim'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَاماً فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi وَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri; أغفلوا ولم يروا (Gaflet ettiler ve görmediler mi?) şeklindedir.
لَمْ muzari fiili cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَرَوْا fiili نْ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. أَنَّ ve masdar-ı müevvel müfûlun bih olarak mahallen mansubdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
نَا mütekellim zamiri أَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. خَلَقْنَا cümlesi أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
خَلَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru خَلَقْنَا fiiline mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle اَنْعَاماً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur.
عَمِلَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. اَيْد۪ينَٓا fail olup ى üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْعَاماً mefulün bih olup fetha ile mansubdur.
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهَا car mecruru مَالِكُونَ ‘ye mütealliktir.
مَالِكُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
مَالِكُونَ , sülâsî mücerredi ملك olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَاماً
Ayet takdiri, …أغفلوا (Gaflet mi ettiler?) olan istinaf cümlesine matuftur.
İstifham harfi hemze, inkârî manadadır. لَمْ muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren harftir. لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar.
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, inkar ve tahkir amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Kur'an-ı Kerim’de istifham edatlarının asli manalarını terk edip mecazi anlam kazandıkları sıklıkla görülür..
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَاماً cümlesi, masdar teviliyle يَرَوْا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi اَنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ’nin haberi olan خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَاماً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَنَّ ’nin haberinin müspet mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat, istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
خَلَقْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Harf-i cerle birlikte اَنْعَاماً ’in mahzuf mukaddem haline müteallik ism-i mevsûl مَّا ‘nın sıla cümlesi olan عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِمَّا , ihtimam için mef’ûl olan اَنْعَاماً ’a takdim edilmiştir. اَنْعَاماً ‘deki nekrelik, nev ve umum ifade eder.
Veciz anlatım kastıyla gelen اَيْد۪ينَٓا izafeti, muzâfı tazim içindir.
Bu ayet istifham hemzesinden sonra وَ harfiyle gelen لَمْ يَرَوْا fiiliyle başlamıştır. Bu tabirin وَ harfi olmayan hali de yine bu sûrede 31. ayette geçmiştir. Nahivcilere göre bu وً harfi atıf içindir, arkasından zikredilen şeyi, zikredilen veya takdir edilen bir şeye atfeder. Kur'an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için وَ harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir.
Burhan'da şöyle yazılıdır: Bu tabir Kur'ân'da bazı yerlerde En'âm/6 da olduğu وَ harfi olmaksızın ألم يروا كم أهلكنا , bazen de وَ harfiyle gelmiştir. Bazen de أفلم يروا şeklinde فَ harfiyle gelmiştir. Bu tabir iki şekilde gelir:
- Gözle görülen şeylerle alakalı olarak gelir. Başında hemze ve و harfi olur. Hemze soru,و harfi, cümleyi öncesindeki cümleye atfettiğini ifade eder. ف harfi de böyle atıf içindir, ama daha sıkı bir ilişkiye işaret eder.
- Delil çıkarmayla ilgili olarak gelir. Başında sadece soru harfi olan elif olur. Bu durumda و harfi ve istinaf manasındaki ف harfi olmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.329)
Allah Teâlâ kendisinden çoğul zamiriyle bahsedince, يْد۪ kelimesi de اَيْد۪ينَٓا şeklinde çoğul olarak gelmiştir. Kur'an-ı Kerim'de Allah kendisinden tekil olarak bahsettiği vakit el kelimesi de tekil veya tesniye (ikil) olarak gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.339)
مِمّا عَمِلَتْ ifadesindeki مِن ibtidaiyyedir. Çünkü onların hayvanları, Allah'ın Âdem (as)'ı yarattığı gibi yarattığı aslî menşelerine kadar bir asıldan doğarlar. Yaratılışın Allah'ın elinde olduğu, gizli, harika yaratılışın değerini canlandırmak için temsili istiare olarak ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَاماً [Ellerimizin yaptıklarından hayvanlar yarattık] cümlesinde istiare-i temsîliyye vardır. Çünkü hayvanlar yapılmaz, yaratılır. Fakat Yüce Allah yaratma ve meydana getirmenin sadece kendine mahsus oluşunu, bir şeyi kendi elleriyle ve bizzat yapan kimseye benzetti. İstiâre-i temsîliyye yoluyla, yapmak manasına gelen عَمِلَتْ kelimesini yaratmak manasına gelen خلق kelimesi yerinde kullandı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا ifadesinde istiare vardır. Burada eller (اَيْد۪ي) zikri ile, el’in (يْد۪) Arap lügatındaki anlam bölümlerinden iki bölüm kastedilmiştir: El ya kuvvet anlamında olur ya da eylemin gerçekten kendisine ait olduğu (izafet anlatımı) anlamında olur. Buna göre sanki Yüce Allah, ‘’onlar görmüyor mu ki takdirimizin kuvveti ile ve mükemmel idaremizle var eylediğimiz birtakım hayvanları onlar için yarattık’’ buyurmuştur. Veya ayetin manası şöyle olur: Şüphesiz ki bu hayvanlar, yaratıklardan (insanlar), deniz gemileri yapabiliyorlar ama sırtları binilmeye ve yük taşımaya amade kılınmış, etleri helal kılınmış kara gemileri (yük hayvanları) yapamıyorlar. İşte bu, Allah Teâlâ’nın مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا [ellerimizin imal ettiklerinden] zatına ait kılma (el-izâfet) ifadesinin anlamı budur. Allah Teâla daha iyi bilir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ
فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ cümlesine dahil olan فَ istînâfiyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. هُمْ mübteda, مَالِكُونَ haberdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهَا , ihtimam için amili olan مَالِكُونَ ’a takdim edilmiştir.
Müsned olan مَالِكُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada da لها (onlara) şeklindeki car mecrur sahip olunan şeylerin şanına delalet etmek üzere takdim edilmiştir. Çünkü mallarının en değerlisi, en kerimi bu hayvanlardır.
Ancak bu takdim kasr ifade etmez. Bu takdimler kasr ifade etmeyen takdimlerdir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s. 339-340)
وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ ٧٢
وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذَلَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَهُمْ car mecruru ذَلَّلْنَاهَا fiiline mütealliktir.
İsim cümlesidir. فَ tefri’iyyedir. مِنْهَا car mecruru mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. رَكُوبُهُمْ muahhar mübteda olarak damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْهَا atıf harfi و ‘la makabline matuf olup يَأْكُلُونَ fiiline mütealliktir.
يَأْكُلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
ذَلَّلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ذلل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki …خَلَقْنَا لَهُمْ cümlesine, hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
ذَلَّلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
İstînâfiyye olan فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ cümlesindeki فَ tefriiyyedir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim tehir sanatı vardır. مِنْهَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. رَكُوبُهُمْ , muahhar mübtedadır.
Rûhu'l Meânî'de ise şöyle yazılıdır: Bu ibaredeki فَ harfi, emre amade kılmanın hükümlerini ve tafsilatını açıklamak için gelmiştir. Bunlardan biri de üzerine binmektir. ركوب kelimesi, حلوب (süt veren) gibi mef’ûl manasındadır. Yani bu ibare, faydalarından biri de üzerlerine binmenizdir, demektir. مِنْ harfi tebyîz içindir, kısım bildirir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.342)
وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ
وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ cümlesi, فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim tehir sanatı vardır. مِنْهَا car-mecruru, amili olan يَأْكُلُونَ fiiline takdim edilmiştir.
Car mecrurun takdimi kasr ifade eder. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. مِنْهَا hem mevsûf, hem de maksûrun aleyhdir. رَكُوبُهُمْ , hem sıfat hem de maksûrdur.
Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur.
Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )
مِنْ harfi cerleri, tebyiz ifade eder.
Boyun eğdirilenlerin binek ve yiyecek olma özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
Bu ibare uysallıktan, boyu eğdirilmekten faydalanmayı anlatır. فَ harfi tefrî içindir. Binmek, yemek ve diğer faydaları açıklamak için bu boyun eğdirme hükümlerinin detaylarını verir.
مِنْ harfinin takdimi izafî hasr içindir. İzafî hasr nisbî hasr demektir. Yani âdeten eti yenen hayvanlara nispetle davarlar demektir. Yoksa bunlardan başkasıyla, kuşlarla, balıklarla mukayese edilmez. Et dışındaki hububat, meyve gibi şeylerle de mukayese edilmez.
Keşşâf'ta şöyle yazılıdır: Bu ibarede zarfın takdimi ihtisas ifade eder ama başka şeylerden de yenir, dolayısıyla ihtisas olmamalı diye sorulabilir. Evet ama insanların hayatlarında adet edindikleri şey asıl olarak bunlardan yemeleridir. Tavuk, ördek, kara ve deniz avları ise eğlence kabilindendir. Yemekten bahsedilen üslub isim cümlesinden fiil cümlesine dönüşmüştür. Bunun sebebi fiil cümlesinin teceddüt ve istimrar ifade etmesidir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.343)
Aslolan, aynı üsluptaki cümlelerin birbirine atfıdır. İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Meselâ, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 21, Sayı: 69 (Kış 2017))
وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ وَمَشَارِبُۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ ٧٣
وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ وَمَشَارِبُۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ف۪يهَا car mecruru مَنَافِـعُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. مَنَافِـعُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مَشَارِبُ atıf harfi و ‘la makabline matuftur.
مَنَافِـعُ ve مَشَارِبُ kelimeleri müntehel cumû’ sıygasında olup gayri munsarif olduğu için tenvin almamışlardır.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفَلَا يَشْكُرُونَ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi فَ ile mukadder istînâf cümlesine matuftur. Takdiri, أجحدوا ذلك فلا يشكرون (Bunu inkar ediyor ve şükretmiyor musunuz?) şeklindedir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَشْكُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ وَمَشَارِبُۜ
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَنَافِـعُ , muahhar mübtedadır.
ف۪يهَا car-mecruru, مَنَافِـعُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede müsnedün ileyh konumundaki مَنَافِـعُ ve ona tezayüf nedeniyle atfedilen مَشَارِبُ ‘nun nekre gelmesi nev, tazim ve kesret ifade etmiştir. Aralarında muvazene sanatı bulunan bu kelimeler, müntehel cumû’ olduğu için tenvin almamıştır.
ف۪يهَا car-mecrurundaki hayvanlara aid zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen hayvanlar, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Hayvanların insanlar için faydalı özelliklere sahip olması, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Hayvanlarda insanlar için olan nimetlerin binmek, yemek, içmek ve faydalanmak şeklinde sıralanması taksim sanatıdır.
Müsnedün ileyh olan مَشارِبُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Bu ayette ism-i mef’ûl yerine masdar olan مَشارِبُ kelimesinin kullanılması hasebiyle mecâz-ı aklî vardır. Alakası mef’ûliyyedir. Başka bir deyişle masdar zikredilip ism-i mef‘ûl kastedilmesidir.
Mimli masdar مَشْرَبٍ ‘in cemii olan مَشارِبُ , mef’ûl manasındadır. Yani مَشْرُوباتٌ kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَهُمْ (Onlara/kendilerine) şeklindeki car mecrurda onlara ait olan zamir, فيها (onlarda) şeklindeki hayvanlara ait olan zamire takdim edilmiştir. Çünkü kelam onlar hakkındadır. Hayvanlar ise onlar için yaratılmıştır. Dolayısıyla insanlar onların varlığı için bir sebep ve illettir. Dolayısıyla hayvanlara ait zamir daha sonra gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.346)
فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ [O hayvanlardan bazıları binekleridir] cümlesinden sonra, لَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ وَمَشَارِبُۜ (O hayvanlarda onlar için faydalar ve içilecek sütler vardır) cümlesinin gelmesi, husustan sonra umumun zikri olmuştur. Bu, nimete verilen değerin büyüklüğünü ve yüceliğini ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اَفَلَا يَشْكُرُونَ
Ayetin fasılası, takdiri …أجحدوا ذلك (Buna karşı mı çıktılar?) olan, mukadder istînâfa matuftur. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Hemze, inkârî istifham harfidir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr, taaccüp ve tevbih manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
أَفَلَا يَشْكُرُونَ [Hala şükretmezler mi?] Yani bunlar, üzerlerindeki nimetin devam etmesi için şükretmeye sevk etmez mi, demektir.
Bu cümle soru şeklinde gelmiştir. Çünkü böyle durumlarda soru kişiyi onaylamaya teşvik eder. Aksinin kötü olacağına delalet eden bir üsluptur.
Sebep ifade etmek için فَ harfi gelmiştir. Çünkü şükre davet eden şeyler, yani nimetler zikredilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.347)
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَۜ ٧٤
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخَذُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir.
اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اٰلِهَةً birinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
İsim cümlesidir. لَعَلَّ, terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
هُمْ muttasıl zamiri لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. يُنْصَرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُنْصَرُونَۜ fiili نَ ‘un sübutu ile merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخَذُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan مِنْ دُونِ اللّٰهِ car mecruru ihtimam için ilk mef’ûl اٰلِهَةً ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan اتَّخَذَ fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
اٰلِهَةً ’deki nekrelik nev, kesret ve tahkir ifade eder.
دُونِه۪ٓ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
دُونِه۪ٓ tabirinin ‘Allah'tan gayrı’ ve ‘Allah'la beraber’ olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı c. 8, s. 723)
Burada muzmar makamında zamir yerine Allah Teâlâ’nın celâl isminin zikri ilahi azameti hissettirmek ve O’nun dışında ilâh edinmelerinin büyük bir cüret olduğunu belirtmek içindir. Aynı zamanda arkadan gelecek olan فَلا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ şeklindeki 76. ayete de bir hazırlıktır. Çünkü daha da duyulmamış bir şey söyleyeceklerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle, gayr-ı talebî inşâî isnaddır. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.
لَعَلَّ ’nin haberi olan يُنْصَرُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara Suresi 21)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbni Hişam gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)
Burada asıl temenni harfi yerine terecci harfinin gelmesi bu isteğin ne kadar şiddetli olduğuna delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)
Ayetin fasılası Kur’an-ı Kerim’in bir çok ayetinde de aynen veya ufak farklılıklarla tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
يُنْصَرُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَهُمْۙ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ ٧٥
لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَهُمْۙ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَط۪يعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. نَصْرَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru جُنْدٌ 'ün mahzuf haline mütealliktir. جُنْدٌ mübtedanın haberi veya ikinci mübteda olup damme ile merfûdur. مُحْضَرُونَ kelimesi جُنْدٌ ‘un sıfatı olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
يَسْتَط۪يعُونَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, طوع ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
مُحْضَرُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.
لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَهُمْۙ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Mef’ûl olan نَصْرَهُمْۙ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Burada, لَا يَسْتَط۪يعُونَهُمْ ‘onlara yardım etmezler’ buyurulmamıştır. Çünkü böyle gelseydi “yardım etmeye güçleri vardı, ama yardım etmiyorlar” manasına delalet ederdi. Ayette görüldüğü gibi gelerek, onların yardıma güçlerinin yetmediği, bundan aciz oldukları ifade edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.348)
وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ
Ayetin ikinci cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ car mecruru, جُنْدٌ ’un mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. جُنْدٌ ‘un mahzuf mukaddem haline müteallik لَهُمْ car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مُحْضَرُونَ kelimesi جُنْدٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ [Onlar ilâhlar için, hazırlanmış askerlerdir.] cümlesinde teşbîh-i belîğ vardır. Yani, onlara hizmet etme ve onları savunma hususunda asker gibidirler. Teşbih edatı ile teşbih yönü söylenmemiş, böylece teşbîh-i belîğ olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Fethu'l-Kadîr'de ise şöyle yazılıdır: Yani, kâfirler putları için dünyada hazır bir ordudur. Hasan şöyle demiştir: “Onları korur ve savunurlar.” Katâde, “dünyada onlara arka çıkarlar” demiştir. Zeccâc, “putlarına yardım ederler, putların ise onlara yardım edecek gücü yoktur” demiştir.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.349 )
74 ve 75. ayetlerde tevhidin, vahdaniyetin izahının peşi sıra, haşre (Kıyamete) bir işarettir. (Fahreddin er-Razi)
Bu kelam onların görüşlerinin batıl olduğunu, umutlarının hüsran olacağını ve tedbirlerinin aksi sonuçlar vereceğini beyan etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ ٧٦
فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ
Fiil cümlesidir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir.
Takdiri, إن قالوا ما يؤذيك فلا يحزنك قولهم (Seni inciten şey söylerlerse, söylediklerine üzülme.) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَحْزُنْ sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَوْلُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
Fiil cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. نَعْلَمُ cümlesi, اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
نَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُسِرُّونَ fiilidir. İrabdan mahalli yoktur.
يُسِرُّونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi و ‘la önceki مَا ‘ya matuftur.
يُعْلِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُعْلِنُونَ fiilidir. Îrabdan mahalli yoktur.
يُعْلِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. يُسِرُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi سرر ’dir.
يُعْلِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi علن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. Takdiri إن قالوا ما يؤذيك (Eğer seni üzecek birşy söylerlerse..) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamber’dir.
Cevap cümlesi olan فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mukadder şart ve mezkûr cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede istiare sanatı vardır. Canlılara mahsus olan حْزُنْ (üzmek) fiili قَوْلُ ‘ya nispet edilmiş, böylece söz, bir canlı yerine konmuştur. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. قَوْلُهُمْۢ kelimesinin kullanılmasında sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Sözler, üzülmeye sebep olur. O halde sebep zikredilmiş müsebbeb kasdedilmiştir.
اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
Ayetin ikinci cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.
نَعْلَمُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
نَعْلَمُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi يُسِرُّونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl birinciye atfedilmiştir. Cihet-i câmia, tezattır.
يُسِرُّونَ - يُعْلِنُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
نَعْلَمُ - يُعْلِنُونَ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara)
اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ cümlesi önceki cümle için tezyildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ ibaresi hakkında Rûhu'l Meânî'de şöyle yazılıdır: Bu cümlede مَا harfi ism-i mevsûldür. Aid zamir mahzuftur. Yani onların sapkın inançlarından gizledikleri şeyleri, sana olan düşmanlıklarını ve benzeri şeylerin hepsini bildiğimiz gibi; şirk koşmak, seni yalanlamak gibi açıkladıkları her şeyi de biliyoruz, demektir.
Bu harfin masdariyye olması da caizdir. Yani onların gizlediklerini ve açıkça yaptıklarını biliyoruz demektir. Bu durumda mef’ûller mahzuftur ya da bu fiiller lâzım menziline konmuştur. İlk akla gelen mana evlâdır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.352)
Bu ayet de, “peygamberlik esas ve inancına işarettir. Çünkü Hz. Muhammed (sav)’e, onun kalbini teselli edecek şekilde hitap etmek, Cenab-ı Hakk’ın onu bu iş için seçip tayin ettiğine bir delildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette gizlinin açıktan önce zikredilmesi, ya Allah'ın ilminin her şeye şamil olduğunu kuvvetlice ifade etmek içindir ki sanki Allah'ın, onların gizlediklerini bilmesi, açığa vurduklarını bilmesinden önce gelmektedir. Halbuki hakikatte Allah'ın ilmine göre ikisi de birdir. Çünkü Allah'ın, her şeyi bilmesi, onların suretlerinin hâsıl olması yoluyla değil; fakat her şeyin, kendi nefsinde var olması, Allah'a göre onun bilinmesidir. Bu manada ise, açık ve gizli eşya arasında hiçbir fark kalmaz.
Yahut gizlinin açığa takdimi, gizlinin mertebesinin, açık mertebesinden önce olduğu içindir. Zira ne kadar gizli varsa ya kendisi yahut ilk unsurları, ondan önce kalpte gizlidir. Bu itibarla ilâhi ilmin onun ilk haline taalluku, hakikatte ikinci haline taallukundan önce olmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ ٧٧
İnsanın kendi yaratılışı üzerinde düşünmeyi bir kenara bırakıp, küstahça bir tavırla yüce yaratıcının ve peygamberinin bildirdiklerini yalnızca aklıyla yargılamaya kalkışmasının ne kadar çelişkili olduğu bir örnek ışığında ortaya konmaktadır. Bu örnekte iki nesne (nutfe ve çürümüş kemik) kıyaslanmaktadır. Bunlardan nutfe, Kur’an’daki kullanımlarına göre erkeğin menisi veya döllenmiş hücre (zigot) mânasına gelmektedir. Böylesine önemsiz görünen bir cismin belirli süreçlerden geçtikten sonra yetişkin bir insan haline gelebilmesini sağlayan bir irade ve kudretin yani yaratıcının bulunduğunu kabul eden kişinin –ki başka âyetlerde belirtildiği üzere müşrik Araplar evrenin ve evrendeki varlıkların yaratıcısının Allah olduğunu itiraf ediyorlardı–, işte bu gücün çürümüş kemiğe de can verebileceğini yadırgamaması gerekir. Ne var ki Resûlullah’ın peygamberliğini ve onun bildirdiklerini, dolayısıyla öldükten sonra dirilme gerçeğini kabul etmemek, sonuç olarak da Allah’ın yanı sıra başka mâbudlara tapma esasına dayalı kurulu düzenlerini sürdürmek için kırk dereden su getiren Mekke müşrikleri, akıllarınca bu tür örneklerden de yararlanarak alaycı ifadelerle çevrelerindekileri etkilemeye çalışıyorlardı. Tefsirlerde bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak şöyle bir olaya yer verilir: Müşriklerin önde gelenlerinden biri Hz. Peygamber’e elinde çürümüş bir kemik parçasıyla gelir ve onu ufalayıp, “Böyle un ufak olduktan sonra Allah bunu diriltecek öyle mi?” der. Resûl-i Ekrem de “Evet. Nitekim O seni de öldürecek, sonra diriltip cehenneme atacak!” cevabını verir. Rivayetlerde Resûlullah’la konuşan kişi ile ilgili olarak Übey b. Halef, Âsî b. Vâil, Ebû Cehil ve Velîd b. Mug^re isimlerinin geçmesi, olayın benzerlerinin birkaç defa meydana gelmiş olması ihtimalini düşündürmektedir (İbn Âşûr, XXIII, 73; rivayetler için ayrıca bk. Taberî, XXIII, 30-31; İbn Atıyye, Abdullah b. Übeyy’in adının zikredilmesini haklı olarak eleştirir; IV, 463-464). Fakat en çok adı geçen Übey b. Halef’in, isimleri belirtilen diğer kişilerin bulunduğu bir toplulukta, “Muhammed Allah’ın ölüleri dirilteceğini söylüyor, bunu onunla tartışacağım!” dedikten sonra çürümüş bir kemik alıp Resûlullah’a gittiği rivayeti daha mâkul görünmektedir (Zemahşerî, III, 293). Râzî’nin belirttiği üzere önemli olan, özel sebep ne olursa olsun sözün genelinden çıkan mânadır, ki bu da Allah’ın kudretini ve haşri inkâr eden zihniyetin mahkûm edilmesidir (XXVI, 107-108). 79. âyetin son cümlesinde geçen halk kelimesi hem “yaratma” hem “yaratılanlar” (mahlûkat) anlamına geldiği için, bu cümle genellikle bu iki mânayı da yansıtmak üzere şu şekilde açıklanmıştır: Allah Teâlâ, yaratılanların hepsini bütün ayrıntılarıyla, her birini toplanan ve dağılan parçalarıyla, usulü ve fürûu, içinde bulunduğu durumları, nitelik ve nicelikleri, her türlü özellikleriyle bilir; yaratmanın da her türlüsünü, maddeli-maddesiz, aletli-aletsiz, örnekli-örneksiz, ilkin ve sonra her çeşidini bilir (Elmalılı, VI, 4041).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 513-514
اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi وَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri; أغفلوا ولم يروا (Gafil oldular ve görmediler mi?) şeklindedir.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. الْاِنْسَانُ fail olup damme ile merfûdur. أَنَّ masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
نَا mütekellim zamiri أَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. خَلَقْنَا cümlesi, أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
خَلَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ نُطْفَةٍ car mecruru خَلَقْنَا fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا isim cümlesine dahil olduğunda müfacee harfi olur. “Birdenbire, aniden” anlamı verir.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَص۪يمٌ haberi olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌ kelimesi خَص۪يمٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَص۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Hemze inkârî istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren edattır. لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar.
Ayetin ilk cümlesi istifham üslubunda talebi inşâî isnaddır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikrar ettirme ve uyarı amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Kur'an-ı Kerim’de istifham edatlarının asli manalarını terk edip mecazi anlam kazandıkları sıklıkla görülür. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Onun sorunun cevabını bilmemesi muhaldir.
يَرَ fiilinde istiare sanatı vardır. Zikredilen görmek, fakat kastedilen, anlamak, idraktir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilinen nefy üslûbu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ cümlesi, masdar teviliyle يَرَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ’nin haberi olan خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
خَلَقْنَاهُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
نُطْفَةٍ ’in tenkiri, tahkir ifade eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ, isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr Suresi 1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Buradaki sorudan maksat, Allâh'ın nutfeden yarattığı insanın haline şaşmaktır. Zira insan rabbine inatla karşı çıkmış, hasım olmuş ve üzerindeki nimete mukabil rabbine düşmanlığını açıkça ortaya koymuştur. فإذا tabirinde فَ harfi takip ifade eder. Yani bunun arkasından hemen Rabbine düşman olmuştur demektir. Bu harf aynı zamanda sebep ifade eder. Sanki bu yaratılış onun küfrünün ve yaratıcısına düşman kesilmesinin sebebi olmuştur. Bu da son derece şaşılacak ve olmayacak bir şeydir. Çünkü muamelelerimizde ve ananelerimizde adet olan şey iyiliğin şükre ve üzerindeki güzelliğin ve faziletin itirafına sebep olmasıdır. Bu فَ harfi burada her iki manayı yani takip ve sebep manalarını birden ifade etmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.360-363 )
Kendi yaratılışı üzerinde düşünmeyi bir tarafa bırakıp küstahça bir tavırla ölümden sonra dirilişi sorgulayan insan tipini, soru üslubuyla konu edinen bu ayeti müfessirimiz şöyle izah eder: Ayetteki istifham, haşri reddedenlerin inkarlarını gayet beliğ (ince) bir şekilde yersiz ve yakışıksız gösterme, تقبيح anlamındadır. Bu durumu şaşılması gereken bir şey, açık hasımlıkta ileri gitme, başlangıçta yarattığından daha basitini yaratma hususunda kudretini yok sayma, son derece değersiz bir şeyden (meniden), en değerli ve şerefli varlık olan insanı yaratma nimetine yalanlamayla karşılık verme kabul etmiştir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
Afaktan (insanın dış dünyasından) bir delil getirince, burada, insanın bizzat kendisinden de delil getirilmiştir. Fıkıh usûlünde şöyle bir esas vardır: (Ayetlerde) nazar-ı dikkate alınacak şey, sebeb-i nüzulün hususiliği değil, lafzın umûmî manasıdır. Cenab-ı Hak, bunun hükmünün herkes için olmasını murad etmiştir. Allah’ı veya haşri inkâr eden herkes için, tefsir ettiğimiz ayet bir reddiyedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
Cümle atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna, fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
اِذَا , isim cümlesinin önüne geldiğinde müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle فَ ile birlikte kullanıldığı zaman cümleye, “ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum” anlamları katar. Yani insanın kendisine yapılan iyiliğe karşılık böyle yapması beklenmez ve bu iş aniden olmuştur, demektir.
Müsned olan خَص۪يمٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
مُب۪ينٌ kelimesi خَص۪يمٌ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Yine sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade eden مُب۪ينٌ , mevsûfu olan خَص۪يمٌ ‘nun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
خَص۪يمٌ - مُب۪ينٌ kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.
مُب۪ينٌ kelimesi de insanın aklî kuvvetine işaret eder. Hak Teâlâ bu kelimeyi tercih etmiştir. Çünkü insan anlatırken, anlatmadığı zamankinden daha üstün bir derecededir. Çünkü açıklama yapanın aklında birşey zuhur etmiştir ve sonra bu hususu açıklamıştır. O halde ayetteki bir nutfeden kelimesi insanın en düşük haline, apaçık bir hasım ifadesi de en üstün haline işaret eder.
Hafâcî'nin haşiyelerinde inkâr harfinin arkasından takip ifade eden فَ harfi ve müfâcee harfi olan اِذَا 'nın gelmesinin, gerekenden farklı olarak taaccübü takviye ettiği yazılıdır. İnsan kelimesinin marife olarak gelişiyle cins manası kastedilmiştir. خَص۪يمٌ kelimesi ile kastedilen ise mutlak olarak ba'sı inkâr eden kafirdir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.363, 364)
Ayetteki خَص۪يمٌ , konuşan manasınadır. Cenab-ı Hak, “konuşan” yerine, “hasım” ifadesini kullanmıştır. Çünkü hasım olma, münakaşa etme, konuşan kimsenin, en üstün ve ileri konuşma halidir. Zira konuşan kimse, tek başına iken, başkası ile birlikte olduğu zamanki kadar konuşmaz. Başkası ile konuşan kimse de, o karşısındaki, hasmı olmadığı zaman, hasmına karşı konuştuğu zamanki gayreti göstermez ve o derecede açık konuşmaz. Ayetteki مُب۪ينٌ “apaçık” ifadesi de, insanın aklî kuvvetine işarettir. Hak Teâlâ, bu kelimeyi tercih etmiştir. Çünkü insan, anlatırken, anlatmadığı zamankinden daha üstün bir derecededir. O halde ayetteki, “bir nutfeden” ifadesi, insanın en düşük haline, “apaçık bir hasım” ifadesi de en üstün haline işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُۜ قَالَ مَنْ يُحْـيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ ٧٨
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ضَرَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو'dir. لَنَا car mecruru ضَرَبَ fiiline mütealliktir. مَثَلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. نَسِيَ خَلْقَهُ atıf harfi و ‘ la makabline matuftur.
نَسِيَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. خَلْقَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ مَنْ يُحْـيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli مَنْ يُحْـيِ الْعِظَامَ 'dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَنْ istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. يُحْـيِ الْعِظَامَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُحْـيِ fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. الْعِظَامَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. هِيَ رَم۪يمٌ hal cümlesi olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. رَم۪يمٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحْـيِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُۜ
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetin fasılası olan فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. ضَرَبَ fiiline müteallik لَنَا car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan مَثَلاً ’deki nekrelik, tahkir ifade eder.
مَثَلاً ; Kur’ân’daki “mesel”, Allah’ın kudretini insanın acizliğiyle karşılaştırarak hakikati daha açık hâle getiren temsilî bir anlatım için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَنَسِيَ خَلْقَهُۜ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Önceki ayette spermden bahsedilmesi, yaratıldıktan sonra açık bir düşman haline gelmesinin sürprizine bir giriş niteliğindedir; yani, yaratılması kolay olan şey inatçı bir düşman haline gelmiştir ve (ve yaratılışını unuttu) sözü de bu temele dayanmaktadır; yani, zayıf yaratılışını unuttu, kibirlendi ve haddini aştı. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالَ مَنْ يُحْـيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَنْ يُحْـيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. مَنْ istifham harfi mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُحْـيِ الْعِظَامَ cümlesi haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde haberin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.
Cümle, istifham üslubunda gelmiş olsa da müşriklerin sözlerinin istihza kastı taşıması sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
مَن يُحْيِيِ العِظامَ istifhamı, inkâri manadadır. مَن ; kendisine haberin isnad edildiği umumi bir kelimedir. Mana; ‘çürümüş kemikleri diriltecek kimse yok’ şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَهِيَ رَم۪يمٌ cümlesi, الْعِظَامَ ’nin halidir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
رَم۪يمٌ sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
الْعِظَامَ - رَم۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bize bir misal getirdi acayip bir durum temsil etti, o da ölüleri diriltmeye kudretinin olmamasıdır ya da Allah'ın yaratmasını kendilerinin aciz olduğu bir şeye benzetmesidir. Ve kendi yaratılışını unuttu, yani onu yaratmamızı. Çürümüş kemikleri kim diriltir? dedi. Onu yadsıyarak ve akla uzak görerek. رَم۪يمٌ çürümüş kemik demektir. Belki de fail veznindedir, ism-i fail manasınadır; رَم۪يمٌ الشّيْءُ 'den gelir, sonradan genelleşerek isim olmuştur. Onun için de burada müennes kılınmamıştır. Ya da ism-i mef'ûl manasınadır, çürütmekten gelir. Bunda kemiğin de hayat sahibi olduğuna ve ölümün diğer organlar gibi ona da etki edeceğine delil vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Cenab-ı Hak, burada, onların ağzından, bu işi akıldan uzak görme üslûbu ile, “Bu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?” demiştir. Binaenaleyh Allah Teâlâ, önce onların bu garipsemelerini, “Kendi yaratılışını unutup” ifadesiyle çürüterek işe başlamıştır. Bu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?” demişler ve özellikle kemikten bahsetmişlerdir. Çünkü kemik, kendisinde his olmadığı için, hayattan en uzak olan şeydir. Yine onlar bunu, uzak görmelerini kuvvetlendirecek, çürüme ve parçalanma gibi hususlarla takviye etmişlerdir. Allah Teâlâ ise, onların bu uzak görmelerini, yeniden yaratacak olandaki kudret ve ilim açısından bertaraf ederek, “Bize bir misal getirdi” yani, “O, Bizim kudretimizi, kendi kudreti gibi kabul edip, enteresan olan yaratılışını ve çok ilginç” başlangıcını (ilk maddesini) unuttu” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ يُحْي۪يهَا الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌۙ ٧٩
قُلْ يُحْي۪يهَا الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli يُحْي۪يهَا الَّـذ۪ٓي ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يُحْي۪ي fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّـذ۪ٓي fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası اَنْشَاَهَٓا 'dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اَنْشَاَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَوَّلَ masdardan naib mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرَّةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحْي۪ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir.
اَنْشَاَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نشأ ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌۙ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. بِكُلِّ car mecruru عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. خَلْقٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَل۪يمٌ haberi olup damme ile merfûdur.
عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ يُحْي۪يهَا الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌۙ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan يُحْي۪يهَا الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُحْي۪يهَا fiilinin faili konumundaki müfret müzekker has ismi mevsûl الَّـذ۪ٓي ’nin sıla cümlesi olan اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
اَوَّلَ مَرَّةٍۜ zaman zarfı, mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib olarak onun sıfatıdır.
Muzafun ileyh konumundaki مَرَّةٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.
Ayette Allah Teâlâ kâfirlerin sözlerine akli deliller getirerek cevap veriyor. Bu ikna ve ispat tarzı, mezheb-i kelamî sanatıdır.
وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِكُلِّ خَلْقٍ car mecruru, ihtimam ve umum ifadesi için amili عَل۪يمٌ ’e takdim edilmiştir.
Muzafun ileyh konumundaki خَلْقٍ ’daki nekrelik kesret, nev ve tazim ifade eder.
اَنْشَاَهَٓا - خَلْقٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عَل۪يمٌۙ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
عليم (Çok iyi bilir) kelimesi عالم (Bilir) kelimesinin mübalağa şeklidir, بكل خلق (Her yaratmayı) ibaresi, bu mübalağa şeklini gerektirmiştir.
Bu ayetin son kısmında isim cümlesinin gelmesi Allah Teâlâ'nın ilminin yaratma gibi olmadığına, devamlı olduğuna tenbih içindir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 365)
78-79. ayetlerde olduğu gibi soruyu reddederken (tersinin doğru olduğunu öne
sürerek) müsned zikredilebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَاراً فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ ٨٠
Ölüden dirinin çıkarılması ile ilgili tereddüt ve itirazlara karşı verilen bu örnekte yine birbirine tamamen zıt görünen iki özellikten ve birincinin diğerine dönüşmesinden söz edilmektedir: Islaklık ve ateş. Âyette ağaç için yeşil sıfatının kullanılması renk belirtmek için değil, bu durumdaki ağacın temel özelliği olan ıslaklığa dikkat çekmek içindir (İbn Âşûr, XXIII, 76-77). Yemyeşil ağaçtan ateş çıkarma, genellikle, bedevî Araplar’ca iyi bilinen merh ve afar adlı ağaçların –ikisi de yemyeşil ve üzerlerinden su damlarken– birbirine sürtülmesiyle ateş çıkması olayı olarak açıklanmıştır. Bunların biri dişi diğeri erkek olarak düşünülmüştür. Bazı müfessirler, “Her ağaçta ateş vardır; ama merh ve afarda bolca bulunur” anlamındaki meşhur sözü de dikkate alarak burada maksadın ağaç cinsi olduğunu ve bu iki türün örneklendirme amacıyla zikredildiğini belirtmişlerdir (Zemahşerî, III, 294).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 515
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَاراً
İsim cümlesidir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ي önceki ayetteki ism-i mevsûlden bedeldir. İsm-i mevsûlun sılası جَعَلَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمْ car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir.
مِنَ الشَّجَرِ car mecruru نَاراً ‘ın mahzuf haline mütealliktir. الْاَخْضَرِ kelimesi الشَّجَرِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. نَاراً mef‘ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا isim cümlesine dahil olduğunda müfacee harfi olur. “Birdenbire, aniden” anlamı verir.
Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْهُ car mecruru تُوقِدُونَ fiiline mütealliktir. تُوقِدُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
تُوقِدُونَ fiili ن ‘un sübutu ile merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. تُوقِدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وقد ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَاراً فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ
Müfred müzekker has ismi mevsûl اَلَّذ۪ي , önceki ayetteki mevsûlden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mevsûlün sıla cümlesi olan جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَاراً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan لَكُمْ car mecruru ihtimam için ilk mef’ûl olan نَاراً ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan جَعَلَ fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
نَاراً ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
İlk mef’ûl نَاراً ‘daki nekrelik nev, kesret ve tazim içindir.
الشَّجَرِ için sıfat olan الْاَخْضَرِ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Ayetin son cümlesi olan فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ , sılaya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِذَا ; müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle فَ ile birlikte kullanıldığı zaman cümleye, “ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum” anlamları katar.
اَنْتُمْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan مِنْهُ تُوقِدُونَ cümlesi haberdir.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, tecessüm, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْهُ car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, amili olan تُوقِدُونَ ’ye takdim edilmiştir.
نَاراً - تُوقِدُونَ ve جَعَلَ - خَلْقٍ kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı, اَلَّذ۪ي ’nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada نَاراً kelimesi kırmızı rengi gerektirir. Bu nedenle tıbâk-ı tedbîc oluşmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
فَإِذَا أَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ [İşte bakın (ateşi) ondan (çakıp) alıyorsunuz] ibaresinde haber موقودون (Tutuşturursunuz) şeklinde isim değil, fiil olarak gelmiştir. Çünkü ihtiyaç duyunca bunu yaparlar. Hudûsa delalet etmek üzere fiil tercih edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 367)
جَعَلَ fiili, َ ُّوَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ ayetindeki gibi, احدث (var etti) ve انشئ (meydana getirdi) anlamları taşıdığı zaman bir mef'ûl alırken, وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذ۪ينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثاًۜ [Rahman’ın kulları olan melekleri dişi haline çevirdiler.] (Zuhruf, 43/19) ayetindeki gibi, صيّر (çevirme, başkalaştırma) anlamına geldiğinde, iki mef'ûl alır. خَلَقَ ile جَعَلَ arasındaki fark şudur: خَلَقَ lafzında, takdir (ölçüp biçme, belirleme) anlamı bulunurken, جَعَلَ kelimesinde tazmin (içine katma) anlamı vardır. Tıpkı, bir şeyden bir şeyi meydana getirmek veya halden hale sokmak yahut bir yerden bir yere nakletmek gibi. Bu ayette bu anlamlar vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/1)
Bazı tefsirciler demişlerdir ki, ağaçtan maksat cinstir. Merh ve afar misal yoluyla anılmıştır. Ancak burada dikkate değer nokta şudur ki, bundan maksat ağaçtaki odun veya kömürü göstermek değil, sürtme ve temas ile yeşil ağaçtan meydana gelen hararet ve tutuşmayı anlatmaktır. Bu ise şimdi bildiğimize göre bir elektrik olayıdır. Demek ki bu şekilde ayet elektriğe işaret etmiş ve bu işaretten كُنْ "ol” emrini anlamaya zihinleri yaklaştırmak için bir misal de verilmiş oluyor. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
İnsan hissedilen bir madde ile, o maddede akıp giden bir hayatı ihtiva etmektedir. Bu hayat tıpkı, insanda hareket eden bir hararet gibidir. Binâenaleyh eğer siz, onda bir hararet (sıcaklık) ve hayatın bulunuşunu akıldan uzak görüyorsanız, bunu sakın uzak görmeyin. Çünkü kendisinden suyun damladığı yeşil ağaçta ateşin yanışı, bundan daha enteresan ve daha ilginçtir. Halbuki siz onu yakıp bizzat görüyorsunuz. Eğer insanın maddesinin yaratılmasını akıldan uzak görüyorsanız, göklerin ve yerin yaratılması, siz insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Öyleyse bunu sakın uzak görmeyin. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَوَلَيْسَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْۜ بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ ٨١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوَلَيْسَ | değil midir? |
|
| 2 | الَّذِي |
|
|
| 3 | خَلَقَ | yaratan |
|
| 4 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 5 | وَالْأَرْضَ | ve yeri |
|
| 6 | بِقَادِرٍ | muktedir |
|
| 7 | عَلَىٰ |
|
|
| 8 | أَنْ |
|
|
| 9 | يَخْلُقَ | yaratmaya |
|
| 10 | مِثْلَهُمْ | onların benzerlerini |
|
| 11 | بَلَىٰ | elbette (yaratır) |
|
| 12 | وَهُوَ | O |
|
| 13 | الْخَلَّاقُ | yaratıcıdır |
|
| 14 | الْعَلِيمُ | çok bilen |
|
Göklerin ve yerin ihtişamına ve bunların yaratılışındaki sırlara işaret eden âyetlerden sonra, aklını kullananlara, Allah Teâlâ’nın insanları diriltip huzuruna getirmeye kadir olup olmadığı hususunda bir soru yöneltilmekte ve hemen ardından O’nun ilminin ve yaratma gücünün sonsuzluğunu belirten sıfatlarına vurgu yapılarak hiçbir tereddüt bırakmayacak biçimde soru cevaplanmaktadır: Elbette kadir. “Onların benzerini yaratmaya kadir değil mi?” diye tercüme edilen soruda, “onların benzeri” anlamına gelen mislehüm tamlamasının geçmesi İslâm âlimlerini, öldükten sonra diriltilmenin nasıl gerçekleşeceği problemi üzerinde durmaya yöneltmiştir. Bu ifadenin başka âyet ve hadislerle birlikte değerlendirilmesi neticesinde âlimler, öldükten sonra diriltilmenin sadece ruhanî değil aynı zamanda bedenle de (cismanî) olacağı kanaatine ulaşmışlardır (bu konuda bilgi için bk. Yusuf Şevki Yavuz, “Acbü’z-Zeneb”, DİA, I, 319-320; a.mlf., “Ba‘s”, DİA, V, 98-100; Süleyman Toprak, “Haşir”, DİA, XVI, 416-417). Fakat âhiret hayatıyla ilgili olduğu dikkate alındığında, bu olay için dünyadaki tasavvurlarımıza göre bir keyfiyet biçmemizin doğru olmayacağı, bedenle haşrin de âhirete mahsus bir şekilde gerçekleşeceği söylenebilir. Bu ve benzeri âyetlerdeki asıl amacın, diriltmenin mahiyetine ilişkin ayrıntı vermek değil, mahlûkatı ilkten yaratmaya muktedir olan Allah Teâlâ’nın tekrar yaratma gücünden kuşku duyulmasının tutarsızlığını ortaya koymak olduğu anlaşılmaktadır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 515-516
اَوَلَيْسَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْۜ
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Ayet atıf harfi وَ ‘la mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أليس الذي أنشأ المخلوقات أوّل مرّة (Mahlukatı ilk defa yaratan o değil mi?) şeklindedir.
لَيْسَ nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. كَانَ gibi ismini ref, haberini nasb eder.
الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl لَيْسَ ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَ السَّمٰوَاتِ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. السَّمٰوَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar.
الْاَرْضَ atıf harfi و 'la makabline matuftur. بِ harf-i ceri zaiddir. قَادِرٍ lafzen mecrur, لَيْسَ ‘ nin haberi olarak mahallen mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel عَلٰٓى harf-i ceriyle قَادِرٍ ‘ye mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَخْلُقَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِثْلَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَيْسَ isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harf-i ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَادِرٍ ; sülâsi mücerredi قدر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ
İsim cümlesidir. بَلٰى nefyi iptal için gelen cevap harfidir. Atıf harfi وَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, بلى هو قادر على ذلك وهو الخلاق …(Evet O buna kâdir ‘dir. O yaratandır.)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْخَلَّاقُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْعَل۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
بَلٰى; soru olumsuz cevap olumlu olduğunda cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen olumlu cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi))
الْعَل۪يمُ - الْخَلَّاقُ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَيْسَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْۜ
Atıfla gelen cümle, mukadder istînâfa matuftur. Takdiri … أليس الذي أنشأ المخلوقات أوّل مرّة (Mahlukatı ilk defa yaratan O değil mi?) şeklindedir.
Nakıs fiil لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî kelamdır. Hemze inkârî istifham harfidir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru kastı taşımamaktadır. Tevbih ve taaccüp kastı taşıyan istifham, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsulle marife olması sonraki haberin önemine dikkat çekmek ve tazim içindir.
Nakıs fiil لَيْسَ ’nin ismi olan müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s.107)
وَالْاَرْضَ , mef’ûl olan السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır.
السَّمٰوَاتِ ‘den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında, Allah’ın kudretini bildirmede tekid amacına matuf ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
لَيْسَ ‘nin haberi olan قَادِرٍ ’e dahil olan بِ harfi zaiddir. Tekid ifade eder. Çünkü inkar makamında gelmiştir.
Mecrur konumdaki masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ cümlesi, masdar teviliyle بِقَادِرٍ ’e mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَيْسَ ’nin haberi olan بِقَادِرٍ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bahru'l Muhît'te şöyle yazılıdır: Daha sonra nutfeden insan yaratmak ve ölüleri diriltmekten daha garip ve mükemmel olan; sırf yokluktan, hiçlikten yaratılan muazzam mahlukat zikredilmiştir.
بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ
Atıfla gelen cümle, takdiri بلى هو قادر على ذلك (Evet, buna gücü yeter.) olan istînâfa atfedilmiştir.
وَ atıf, بَلٰى menfi soruya cevap harfidir. هُوَ mübteda, الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الْخَلَّاقُ , mübalağa vezni olan فعّال kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
الْخَلَّاقُ için sıfat olan الْعَل۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliği bildirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayette istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.
الْخَلَّاقُ - يَخْلُقَ - خَلَقَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الخلاق العليم isimleri bu iki vasıfta hiçbir ortağı olmadığına işaret için marife olarak gelmiştir. Zira insan bu kelimenin manalarından herhangi birini taşıyacak şekilde yaratıcı olabilir ve buna takdir denir, ayrıca alîm olarak da vasıflanabilir. Ama Allah'tan başkası الخلاق العليم olarak vasıflanamaz. Yani bu elif-lâmlar bu iki vasıftaki kemalata ve kasr manasına delalet etmek için gelmiştir. Böylece kimin kemâl bir şekilde ilim ve yaratma sıfatıyla vasıflandığı zikredilmiştir.
79. ayette geçen وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ [O, her yaratmayı hakkıyla bilendir] ibaresinde Allah Teâlâ'nın kendisini عَل۪يمٌۙ olarak nekre bir isimle vasıfladığı, niçin bu vasfın marife gelmediği sorulabilir. O ayette بكل خلق ibaresi geçmiştir. Her şeyi bilen Allah'tan başkası yoktur. Çünkü her mahlukatı çok iyi bilen sadece Allah'tır. Dolayısıyla bu ismin marife olması gerekmez. İnsanı, semâvât ve arzı yaratmak zikredildiğinde; yaratma fiili marife olarak ve mübalağalı bir kalıpla gelmiştir ki yaratma fiilini ne kadar çok tekrarladığı ve bunun hem mahlukatta hem kainatta sürekli olarak devam ettiği ifade edilsin.
Cenab-ı Allah, o yeşil ağacın yanabilmesini en büyük yaratmadan önce zikretmiştir. Çünkü bu münkirlerin akıldan uzak görmeleri, açıkça haşr/yeniden diriltme ile ilgilidir. Ağaçtaki ateş, can ile ilgilidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّـمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ٨٢
Zemahşerî, buradaki ifadenin Allah Teâlâ’nın evrendeki egemenliğinin mutlak olduğunu, irade buyurduğu bir şeyi gerçekleştirmek için vasıtaya ihtiyacının bulunmadığını ve O’nun hakkında zorluk, yorgunluk gibi yaratılmışlara ait kusurların düşünülemeyeceğini vurgulayan mecazi bir anlatım olduğu kanaatindedir (III, 294). Katâde, bu âyetin tefsiriyle ilgili olarak Arap dilinde “kün” (ol) demekten daha kolay bir ifade bulunmadığını belirtir (Taberî, XXIII, 32). Esasen “kün” kelimesinin basit yapısı da konuyu bizim zihnimize yaklaştırma amacı taşır (ayrıca bk. Bakara 2/117).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 516اِنَّـمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
İsim cümlesidir. اِنَّـمَٓا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
اَمْرُهُٓ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هٌ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَرَادَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَرَادَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, فأمره قوله له كن (O’nun işi ona ol demektir.) şeklindedir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel اَمْرُهُٓ ‘nun haberi olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَقُولَ fetha ile mansub muzari fiildir. لَهُ car mecruru يَقُولَ fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli كُنْ فَيَكُونُ ‘ dur. يَقُولَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
كُنْ nakıs, sükun üzere mebni emir fiildir. Tam fiil olarak amel etmiştir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir.
فَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. يَكُونُ nakıs, نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Tam fiil olarak amel etmiştir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرَادَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّـمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Ta’lil hükmünde istînâf cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Ta’lil cümleleri, kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Kasr edatı olan اِنَّـمَٓا , kaffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki ma-i kâffeden kasıt ise, اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَٓا demektir.
Kasrla tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden kasırla tekit edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
اَمْرُهُٓ mübteda, masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ cümlesi, masdar teviliyle mübtedanın haberi konumundadır. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen اَمْرُهُٓ izafetinde اَمْر ‘in, Allah Teâlâ'ya ait zamire izafe edilmesi bu emrin tazimine işaret eder.
يَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan كُنْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَيَكُونُ cümlesine dahil olan فَ , atıf veya istînâfiyyedir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَكُونُ , takdiri هو olan mahzuf mübtedanın haberidir.
Bu takdire göre sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde haberin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiil sıygasındaki يَكُونُ ve emir sıygasındaki كُنْ fiilleri tam fiildir.
كُنْ - فَيَكُونُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetteki اِنَّمَا ile gerçekleşen kasr, mübteda ve haber arasındadır. İki tekid mesabesindeki kasr, اَمْرُهُٓ mevsuf/maksûr, masdar-ı müevvel sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
اِنَّمَا ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Ancak bunun aksi durumlarda da اِنَّمَا ile kasrın yapıldığı görülmektedir. Yani muhatabın inkâr ettiği durumlarda inkâr etmiyormuş menzilesine konarak اِنَّمَا ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. Ancak bu harf ile yapılan kasrlarda sıfat ve mevsûfu tespit etmek zordur. Aslında bunun lafzî bir karînesi yoktur. Siyaktan tespit edilmesi gerekir. (Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi Fatma Serap Karamollaoğlu)
اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً cümlesi mübteda ve haber arasına girmiş itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Şart üslubunda gelen terkipte اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً , şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَرَادَ شَيْـٔاً cümlesi, şart manalı zaman zarfı اِذَٓا ’nın muzâfun ileyhidir.
Mef’ûl konumunda olan شَيْـٔاً ’deki nekrelik, tazim ve kesret ifade eder.
Burada إنْ değil, اِذَا buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü اِذَا harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlikle vuku bulacak olaylarda kullanılır.
Takdiri أمره قوله : كن [O’nun işi ol sözüdür.] olan cevap cümlesinin öncesinin delaletiyle hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubâlağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ [Yüce Allah'ın o şeye ol demesidir. O da derhal oluverir] cümlesinde istiare-i temsîliyye vardır. Yüce Allah, kudretinin eşyaya tesir ve etkisinin süratini, hiç beklemeden ve direnmeden, kendisine itaat edilen kimsenin emrine benzetti. Zira O bir şey istediğinde o şey, emri geciktirmeden hemen oluverir. Bu, latîf istiarelerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Dilediğinde...” beyanından, dil açısından anlaşılan, “O’nun iradesi o şeye taalluk ettiğinde” manasıdır. Çünkü اَرَادَ , mazi bir fiildir. Mazi fiilin başına اِذَا zarfı geldiğinde, onu muzariye çevirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelam temsil kabilinden olup, Allah'ın dilediği konularda ilâhi kudretin tesiri, başka bir şeye tevakkuf etmeksizin, süratle hasıl olmak bakımından, emrine mutlaka itaat edilen bir âmirin, kendisine son derece itaatli olan bir memura verdiği emre benzetilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٨٣
Sûre, yüce Allah’ın mutlak ilâh ve rab olduğunun en veciz ifadesi olan bir âyetle son bulmaktadır. “Egemenlik” diye çevirdiğimiz melekût kelimesi mülkiyette mübalağayı ifade eder; bununla, Allah Teâlâ’nın her şeyin sahibi ve mâliki olduğu, onlar üzerinde dilediği gibi ve hikmetine uygun olarak tasarruf gücünün bulunduğu anlatılmaktadır (Zemahşerî, III, 294).
Sonunda herkesin Allah’a döndürülmesi, genellikle, mahşer günü verilecek hesap için bütün insanların O’nun huzuruna çıkarılması şeklinde açıklanır. Bazı müfessirler bu dönüşün izahı sadedinde, iman sahiplerinin 20. âyette zikri geçen mümin kişi gibi koşarak ve kendi istekleriyle Allah’a yöneleceklerini, ilâhî bağış ve ikrama erişmek istemeyen münkirlerin ise zorla O’nun huzuruna sevkedileceklerini belirtirler.
فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Fiil cümlesidir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كان أمره كذلك فسبّحه (Madem ki O’nun durumu böyledir o halde O’nu tesbih edin) şeklindedir.
سُبْحَانَ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri , سبّح (Tesbih et) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. الَّذ۪ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
بِ harf-i ceri zaiddir. يَدِه۪ lafzen mecrur, mukaddem haber olarak mahallen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَلَكُوتُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. كُلِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. اِلَيْهِ car mecruru تُرْجَعُونَ fiiline mütealliktir. تُرْجَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Muttasıl zamir olan çoğul و 'ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ
Müstenefe olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Takdiri إن كان أمره كذلك (Madem ki O’nun durumu böyledir…) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَ , takdiri سبّح (Tesbih etti) olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olarak mansubdur. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Muzâfun ileyh konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. بِيَدِه۪ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ muahhar mübtedadır.
Bu takdim kasr ifade etmiştir. بِيَدِه۪ ’nin müteallak maksûrun aleyh/sıfat, مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ maksur/mevsûf olmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
Mecrur haber vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Veciz anlatım kastıyla gelen بِيَدِه۪ izafeti, يَدِ için tazim ifade eder.
شَيْءٍ ‘deki nekrelik kesret, nev ve tazim ifade eder.
فسبحان kelimesindeki فَ harfi sebep ifade eder. Çünkü bu tabir mahlukatı üzerindeki nimetlerin, semâvât ve arzdaki müthiş yaratma fiili ve sınırsız kudretinin ifadesinden sonra gelmiştir. Bu da O'nun her şeyin otoritesini elinde tutan bir yaratıcı olduğunun zikredilmesiyle tenzihini gerektirmiştir.
Haber olan بيده şeklindeki car mecrur takdim edilmiştir. ملكوت كل شيء ibaresi, mübtedadır. Bu takdim, kasr içindir. Yani her şeyin melekûtu sadece O'nun elindedir, başka hiç kimsenin bu melekûtta bir payı yoktur. O'nun dışındakilerin elinde hiçbir şey yoktur. Melekût, rahamût ve rahabût gibi mübalağa ifade eder. Yani tam bir mülkiyettir. Subhân kelimesinden sonra gelmesinde herşeyin malikinin Allah olduğuna, Allah'ın herşeye kādir olduğuna, dolayısıyla O'na tesbih edilmesi gerektiğine ima vardır. Melekût; gayb alemi ve emir alemi olarak tefsir edilmektedir.
Allâh Teâlâ mülkü elinde tutmaktan münezzehtir. Bunun manası zatının yüceliğidir. O, her türlü noksanlıktan berîdir. Mahlûkatının muktedir yaratıcıyı, her şeyin O'nun elinde olduğunu ve O'nun her türlü noksanlıktan uzak olduğunu bilmesi için gelmiş bir ayettir. Muktedir bir malik, zalim ve acımasız olabilir, noksan sıfatlara sahip olabilir. Allâh Teâlâ, kendisinin bütün noksanlıklardan uzak olduğunu ifade etmiştir. Melekût kelimesi, mülk kelimesinin mübalağalı şeklidir. Yani bu mülkte sadece mülk değil, izzet ve otorite de söz konusudur. Mülk kelimesinde olmayan bir mübalağa manası vardır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.371-372)
وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Ayetin son cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اِلَيْهِ car mecruru ihtimam ve fasılaya riayet için تُرْجَعُونَ fiiline takdim edilmiştir.
Takdim ihtimam ve fasılaya riayet içindir. Çünkü onlar, O'ndan başka bir şeye dönüş olduğunu iddia etmediler, aksine dirilişi tamamen reddettiler. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تُرْجَعُونَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [O’na döndürüleceksiniz.] ifadesine, Allah Teâlânın, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği, herkesin gereken karşılığı göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Sonra da وإليه ترجعون [Siz ancak O'na döndürül(üp götürül)eceksiniz] buyurularak melekûttaki bu tasarrufun dünyaya mahsus olmadığı ifade edilmiştir. Dünyada olduğu gibi ahiretteki tasarruf da O’nun elindedir. Geri dönüş, varılacak yer O'dur.
وإليه ترجعون ibaresinde car-mecrur fiile takdim edilmiştir. Böylece geri dönüşün başkasına değil, sadece ona mahsus olduğu ifade edilmiştir.
Allah Teâlâ’dan başkasına dönmeyeceklerini ifade eder. Bu; kabul edenler için bir vaat, inkâr edenler için bir vaîddir (tehdit). Hitap umumi olarak hem müminlere hem de müşrikleredir. Bu ayet tevhidi ve haşrı kesin olarak ifade eder.
Bu surede imanın bütün rükünleri zikredilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s. 372)
Son sayfadaki ayetlerin fasılalarındaki و- نَ , ي - نَ harfleriyle oluşan ahenk, surenin genelinde olduğu gibi son derece dikkat çekicidir. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Bu özellik Kur'an’ı dinleyen kişide derin bir tesir bırakır. Ayet sonlarındaki mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir. Bu fasılalarda lüzum ma’la yelzem sanatı da vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Kur’an’daki bütün surelerde olduğu gibi bu surenin de son ayeti, hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğidir.
Hüsn-i intihâ, mütekellimin sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlansıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sûreler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi surede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Sosyal medyadan önce insanın dünyası daha küçüktü. Belli insanlardan ve belli mekanlardan oluşuyordu. İnternetin ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla beraber bu dünya büyüdü. Kimisi buna daha sağlıklı adapte olurken, kimisi olamadı. Kendisini fazlasıyla paylaşanlar ve kendisini gördükleriyle kıyaslayanlar çoğaldı.
Araştırmalar; sosyal medya kullanımının artmasının yanında narsisizm ve depresyonda da artış olduğunu gözlemliyor. Sosyal medyayla bağlantılı depresyonu ele alırsak; fazlasıyla paylaşım yapan hesaplara bakarak hayatında ve kendisinde şükür edecek bir şeyin olmadığını söyleyenlerden bahsedebiliriz.
Suçu sosyal medyaya veya paylaşım yapanlara atmak kolaya gelir. Ancak; insanın kendisine ve sosyal medyada gördüklerine olan bakış açısını değiştirmesi daha net bir çözüm olacaktır. İnsan, şükür edecek bir şey bulamaması mümkün değildir. Zira; şükürsüzlüğünün asıl sebebi, elindekileri ve alemde gördükleri üzerinde yeterince düşünmemesidir.
Kul, Allah’ın tefekkür çağrısına itaat eder de kendi yaratılışını, yaşadığı yeryüzünü, diğer canlıları, yediklerini ve içtiklerini düşünürse; şükür sebebinin çokluğuna hayran kalır ve hamd eder. Belki bu şekilde düşünmeye alışması zaman alır ama Allah’ın yardımıyla insan öğrenmeye ve adapte olmaya açık bir varlıktır.
Ey Allahım! Bizi şükür eden, düşünmesini bilen ve aklını kullanan kullarından eyle. Nankörlüğün her halinden Sana sığınırız. Gördüğümüz, işittiğimiz ve hissettiğimiz her şeyde Seni ananlardan ve Senin kudretin ile rahmetini hatırlayanlardan eyle. Senin razı olduğun özelliklerimizi geliştirmemizde ve Senin sevmediklerini ise düzeltmemizde yol göstericimiz ve yardımcımız ol.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji