10 Kasım 2023
Kamer Sûresi 50-55 / Rahmân Sûresi 1-16 (530. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Kamer Sûresi 50. Ayet

وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ  ...


Emrimiz ancak bir tek emirdir. Göz kırpması gibidir. (Anında gerçekleşir.)

وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ

 

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘ la istînâfa matuftur. 

İsim cümlesidir. مَٓا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَمْرُنَٓا  mübteda olup lafzen merfûdur. Mütekellim zamiri  نَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır. وَاحِدَةٌ  haber olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda mahzuf mevsûfun sıfatıdır. Takdiri, أمرة واحدة (Tek bir iş)  şeklindedir.

كَلَمْحٍ  car mecruru  وَاحِدَةٌ ‘ un mahzuf sıfatına mütealliktir. بِالْبَصَرِ  car mecruru  لَمْحٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.

وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ

 

Ayet, atıf harfi  وَ  ile önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  مَٓا  nefy harfi ve اِلَّا  istisna harfiyle oluşan kasr, mübteda ve haber arasındadır.  اَمْرُنَٓا  maksûr/mevsuf,  وَاحِدَةٌ  maksûrun aleyh/sıfattır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Ayet azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

كَلَمْحٍ  car mecrur, mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâzı hazif sanatıdır.

بِالْبَصَرِ  car mecruru, لَمْحٍ ’e mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  اَمْرُنَٓا  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اَمْرُ , şan ve şeref kazanarak tazim edilmiştir.

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh hazf edildiği için mücmeldir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, iki tekit hükmündeki kasr içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ  [Gözleri açıp kapamak gibi] ibaresinde mürsel, mücmel teşbih vardır. (Safvetü't Tefasir) 

وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ  [Bizim buyruğumuz tektir]; yani gerçekleştirmesi süratli tek bir kelimedir. كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ [Gözü açıp kapamak kadar…] Bununla “Ol!” denilmesi kastedilmektedir; yani Allah bir şeyin olmasını istediğinde o şey beklemeksizin anında oluverir. (Keşşâf, Beyzâvî)

Bu bir tek kelime كن [ol!] kelimesidir. Ayeti şu şekilde anlamak da mümkündür: Bizim buyruğumuz bir anlık bakış gibi bir tek fiilden ibarettir. Bu fiil herhangi bir çaba ve yorgunluk olmaksızın eşyayı bir tek fiil ile bir anda var etmektir. Ayet metninde geçen  لَمْحٍ  kelimesi, aceleyle atılan bir göz bakışı ve atışı demektir. Buna göre  كَلَمْحٍ  ifadesi, hızlıca atılan bir bakış gibi demektir, Müfredat'da şunlar yazılıdır: ”Lemh, şimşek parlamak demektir." (Rûhu’l Beyân)

Bu ayet, Allah'ın ilminin var olan her şeyi kuşattığına, var olan şeylerin hikmetle yaratıldığına, irade ve kudretten kaynaklandığına işaret etmektedir. ‘’Bizim emrimiz, göz açıp kapayıncaya kadar etkisi olan tek bir kelimedir.’’ (Âşûr)

 
Kamer Sûresi 51. Ayet

وَلَقَدْ اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ  ...


Andolsun, biz sizin gibileri hep helâk ettik. Fakat var mı düşünüp öğüt alan?

Nice nesiller vadelerini tamamlayıp bu dünyayı terkedip gitmişlerdir; ama bu hayatın sona ermesi yaptıklarının da silinip gittiği, olanların olmamış gibi kabul edileceği anlamına gelmez. Küçük büyük her eylem tek tek kayda geçirilmiştir, belgeler halinde korunmaktadır. Âyette somut bir anlatım içinde hatırlatılan bu gerçeğe iman eden bir kimsenin artık bile bile sicilini kirletici bir iş yapması akıl kârı değildir; fakat rasyonel düşünme anlamıyla akıl bütün davranışları disipline etmeye yetmemekte, bunun yanında aklı doğru kullanıp sonuçlar çıkardıktan sonra buna uygun davranma iradesini ortaya koymak, bu gerçeklerle ters düşen kişisel istek ve arzulara gem vurmak gerekmektedir. 17, 22, 32, 40. âyetlerde geçen “Düşünecek yok mu?” tarzındaki ilâhî çağrıya, bu defa 51. âyette hemen herkesin kolayca kavrayabileceği bir gerçeğe, daha önce nice nesillerin helâk edilmiş olduğuna dikkat çekildikten sonra bir kez daha yer verilmektedir. 


Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 193-194

وَلَقَدْ اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ

 

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  

اَهْلَكْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اَشْيَاعَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَهْلَكْنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  هلك ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir.Takdiri, إذا كان القرآن ميسّرا فهل من مدّكر  (Kur’an kolay olduğunda ondan öğüt alan var mıdır?) şeklindedir.

هَلْ  istifham ismidir. Muzari fiile dahil olursa manayı istikbale çevirir. Ancak muzari fiil istikbal ifâde ediyorsa bu fiile dahil olmaz. 

مِنْ  harf-i ceri zaiddir. مُدَّكِرٍ  lafzen mecrur, mübteda olarak mahallen merfûdur. Haber mahzuftur. Takdiri,موجود (Vardır) şeklindedir. 

مُدَّكِرٍ  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَقَدْ اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ 


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

قَدْ  ve  لَ  tekid edilmiş cevap cümlesi   اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Buradaki  اَشْيَاعَكُمْ  kelimesinde istiare vardır. Bu kişiler küfür konusunda nesli tükenmiş kişilere benzetilmiştir. 

Müşriklere ait gaib zamirinden muhatab zamirine dönülerek iltifat yapılmıştır. Tehdidin  asıl hedefi onlardır. (Âşûr)

Bu haber helak ile tehdit manasında gelmiştir. Onlar da önceki ümmetler gibi aniden helak edilecektir. Bunun için yemin  لَ ‘ı ve  قَدْ  harfi ile tekid edilmiştir. Yoksa öncekilerin helak olduğu bilinen bir şeydir ve tekid edilmesine gerek yoktur. (Âşûr)  

Ayet metninde geçen  اَشْيَاعَكُمْ  kelimesi  شيعة  kelimesinin çoğuludur. Anlamı Müfredat'da ifade edildiği gibi insanın onlarla kendisini güçlü hissettiği ve ondan yayıldığı kimse, demektir, Kamus’a göre bir kimsenin şiası demek, onun ardından gidenler ve kendisine yardımcı olan yandaşlar, demektir. (Rûhu’l Beyân) 


فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ


Rabıta harfi  فَ  , mahzuf şartın cevabının başına gelmiştir. Bu cevap cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.  Takdiri, إذا كان القرآن ميسّرا (Kur’ânı kolaylaştırdığımız halde…) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Sübut ifade eden bu isim cümlesinde takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır.  Lafzen mecrur mahallen merfû olan  مِنْ مُدَّكِرٍ  , muahhar mübtedadır. Zaid harf-i cer  مِنْ  cümleyi tekid etmiştir. Haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve tahkir amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Istifhamda tecahül-i arif sanatı vardır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Ayetin bu cümlesi surede 6. tekrarıdır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Kamer Sûresi 52. Ayet

وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ  ...


İşledikleri her şey ise kitaplarda kayıtlıdır.

وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘ la mukadder istînâfa matuftur. كُلُّ  mübteda olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  فَعَلُوهُ  cümlesi  شَيْءٍ’ nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir.  

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat.

Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَعَلُوهُ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الزُّبُرِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ


Ayet, atıf harfi  وَ  ile mukadder istinaf cümlesine atfedilmiştir. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُلُّ شَيْءٍ  mübtedadır. Cümlede, îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فِي الزُّبُرِ  car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

Müsnedün ileyh olan  كُلَّ شَيْءٍ , izafetle marife olmuş, az sözle çok anlam ifade etmiştir. شَيْءٍ ‘deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam olan  فَعَلُوهُ  cümlesi, كُلُّ شَيْءٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)  

فِي الزُّبُرِۚ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الزُّبُرِۚ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  sayfalar , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır. 

Ayet metninde geçen الزُّبُرِ  kelimesi, kitap manasınadır. Yani الزُّبُرِ  kelimesi مزبور  demektir ki manası, kitabın mektup anlamına gelmesi gibidir. (Rûhu’l Beyân)

 
Kamer Sûresi 53. Ayet

وَكُلُّ صَغ۪يرٍ وَكَب۪يرٍ مُسْتَطَرٌ  ...


Küçük, büyük her şey satır satır yazılmıştır.

وَكُلُّ صَغ۪يرٍ وَكَب۪يرٍ مُسْتَطَرٌ

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayete matuftur. كُلُّ  mübteda olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. صَغ۪يرٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

كَب۪يرٍ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. مُسْتَطَرٌ  kelimesi haber olup lafzen merfûdur. 

مُسْتَطَرٌ  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i mef’ûlüdür.

وَكُلُّ صَغ۪يرٍ وَكَب۪يرٍ مُسْتَطَرٌ


Atıf harfi وَ  ile önceki cümleye atfedilmiştir. Tezyil hükmündeki cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hususun umuma atfı babında ıtâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كُلُّ صَغ۪يرٍ  izafeti mübtedadır. مُسْتَطَرٌ  haberdir.

Müsnedün ileyh olan  كُلُّ صَغ۪يرٍ , izafetle marife olmuş, az sözle çok anlam ifade etmiştir. شَيْءٍ ‘deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

كَب۪يرٍ , tezat nedeniyle  صَغ۪يرٍ ‘e atfedilmiştir. 

Müsned olan  مُسْتَطَرٌ ‘un  افتعال  babının ism-i mef’ûl vezninde  gelmesi bu fiilin başkası tarafından onun üzerinde gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder.

صَغ۪يرٍ -  كَب۪يرٍ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

المُسْتَطَرُ ; Allah'ın bunu bilmesinden kinayedir. Bu kelime; müjde ve uyarıyı bir arada ifade eden  ceza (karşılığı) kelimesinden kinayedir. (Âşûr)

Bu ayet, ilgili hükmü genelleştiren bir ifade olup, "Bu yazma işi, sadece onların yaptıklarıyla sınırlı olmayıp, tam aksine, başkalarının yaptıkları şeylerin de orada yazılı olduğunu" anlatmaktadır. Dolayısıyla bu yazma işinden ne küçük ne de büyük hiçbir şey hariç kalmaz demektir. (Fahreddin er-Râzî)

 
Kamer Sûresi 54. Ayet

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ  ...


Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar cennetlerde, ırmak başlarındadırlar.

İlk âyetteki neher kelimesine “bol ışık” mânası da verilmiştir (Zemahşerî, IV, 49). Buna göre âyetin meâli şöyle olur: “Takvâ sahipleri cennetlerde nur içinde olacaklardır.” 55. âyetin “doğruluğun hâkim olduğu bir ortamda” diye çevrilen kısmı “hoşnut olunacak, güzel bir yerde, dost meclisinde; boş sözler konuşulmayan, günah işlenmeyen, hak ve hakikat meclisinde” mânalarıyla da açıklanmıştır (Taberî, XXVII, 113; Zemahşerî, IV, 49; İbn Atıyye, 222). Aynı âyetin “gücüne sınır olmayan bir hükümdar” diye çevrilen kısmında geçen “melîk” ve “muktedir” kelimelerinin nekre (belirsiz) olmasında, insan havsalasının Allah Teâlâ’nın hükümranlık ve gücünün mahiyetini kavrayamayacağına işaret bulunduğu yorumu yapılmıştır (Zemahşerî, IV, 49; Elmalılı, VII, 4656).


Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 194

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. الْمُتَّق۪ينَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup nasb alameti  ي ‘ dir.Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

ف۪ي جَنَّاتٍ  car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. نَهَرٍۙ   atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.

الْمُتَّق۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan ifti’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪ي جَنَّاتٍ  car mecruruاِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

اِنَّ ’nin ismi olan  الْمُتَّق۪ينَ , mezit  افْتَعَالَ babının ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafât, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)

İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa  asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü, cennet ve nehir hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu nimetlerin güzelliklerini etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’ her ikisindeki mutlak irtibattır.

نَهَرٍ  kelimesi  جَنَّاتٍ ’e matuftur. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı olan bu kelimelerdeki nekrelik nev, kesret ve tazim ifade eder.

إِنَّ ٱلۡمُجۡرِمِینَ فِی ضَلَـٰلࣲ وَسُعُرࣲ [Kuşkusuz suçlular bir sapıklık ve çılgın ateş içindedir.] şeklindeki 47.ayeti ile  اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ  [Kuşkusuz takva sahipleri ise, cennetler ve nehirlerdedir.] ayeti arasında mukabele sanatı vardır.

نَهَرٍ  yani nehirler, ırmaklar; çoğul manasını ifade etmek için cins isimle yetinilmiştir. نَهَرٍ ’ in bolluk ve gündüzün aydınlığı anlamına geldiği de söylenmiştir. نَهَرٍ ’in çoğulu olarak  ه ’nın sükûnuyla نْهْرٍ  şeklinde de okunmuştur. Tıpkı aslan anlamındaki  أُسد - أسد örneğinde olduğu gibi. (Keşşâf)

Bu ifadede, جَنَّاتٍ  kelimesi çoğul olduğu halde  نَهَرٍ  kelimesi tekil getirilmiştir. Halbuki, ilgili pek çok yerde bu kelime çoğul olarak getirilmiştir. Nitekim meselâ Cenab-ı Hak bir ayetinde تجرى من تحتها الانهار  (Bakara/25)... vs. buyurmuştur. Binaenaleyh, bunun hikmeti nedir? Birinci cevaba göre, şöyle diyebiliriz: Cenab-ı Hak, bu ifadenin manasının " لما بين أن معنى في نهر في خلال  “Nehirde” kelimesinin anlamının şu olduğunu açıkladığında, bu ifadeyi duyan kimsenin, tek bir nehrin arası olamayacağını bildiği için,  الأنهار  ifadesini duymaya ihtiyacı kalmamıştır. Ama, mesela تجرى من تحتها الانهار  (Bakara/ 25) ayetinde, ilgili ifade şayet çoğul getirilmemiş olsaydı, kişi, dünyada olduğu gibi bahçelerde sadece tek bir nehrin bulunduğunu zannedebilirdi. Çünkü, pekçok bağın - bahçenin arasından uzayıp geçen tek bir nehir de bulunabilir. İkinci manaya gelince, biz diyoruz ki insan, "bahçelerde" bulunur. Çünkü, daha önce de belirttiğimiz gibi, "bahçeler" kelimesinin çoğul getirilmesinin, o cennetlerin alanının büyüklüğüne; ağaçlarının çokluğuna ve çeşitliliğine bir işarettir. Ama bu ifadenin, mesela:  مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ [Müttakilere vadolunan cennetin durumu, misali..] (Muhammed/15) إن اللّه اشترى من المؤمنين أنفسهم وأموالهم بأن لهم الجنة [ Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.] (Tevbe/111) ayetlerinde müfret getirilişi, cennetlerin ağaçlarının, birbiriyle bitişik olmasından ve aralarında, düz, ağaçsız bir yerin bulunmayışından dolayıdır. (Fahreddin er-Râzî)

Buradaki نَهَرٍ  kelimesinin nekre getirilişinin, tazim için olduğu da söylenebilir. Çünkü, cennet de, diğer nehirlerin en büyüğü ve güzeli olan bir nehir de bulunmaktadır ki, bu da, Kevser'den veya Rıdvan çeşmesinden kaynaklanan nehirdir. Ki, orada bulunmak bir şeref ve gıpta vesilesi olur. Ve herkesin orada, oturacağı bir yer vardır. Diğer nehirler ise, cennette, bahçede akar, oranın halkı da onu seyreder. Halbuki, o müstesna nehrin kenarında oturan, ötekileri göremez. İşte bu sebeple Cenab-ı Hak, buyurdu ki, bu, "Bu nehir kenarında müminlerin oturağı yeri bulunan bir nehirdir" demektir. Onlar için malum ve bilinir olmadığından dolayı, hem Cenab-ı Hakk'ın: إن اللّه مبتليكم بنهر [Muhakkak ki Allah, sizi, bir nehirle sınıyor.] (Bakara/249) ayetinde, hem de burada bu ifadelerin böyle getirilmesinin güzelliği söz konusudur. Her iki yerde de, bizim, "cins isim olduğu için, نَهَرٍ  kelimesi çoğul anlamdadır. dememize gerek kalmaz. (Fahreddin er-Râzî)

Burada neher'in نَهَرٍ  gibi ırmak manasına ifade ettiği ilk olarak akla gelirse de, nehar نَهَارٍ maddesinden nur ve aydınlık manasına olması daha güzeldir. (Elmalılı)

Kamer Sûresi 55. Ayet

ف۪ي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَل۪يكٍ مُقْتَدِرٍ  ...


Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler.

ف۪ي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَل۪يكٍ مُقْتَدِرٍ

 

ف۪ي مَقْعَدِ  car mecruru  اِنَّ ‘ nin ikinci mahzuf haberine mütealliktir. صِدْقٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عِنْدَ  mekân zarfı اِنَّ ‘nin üçüncü haberine mütealliktir.

مَل۪يكٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مُقْتَدِرٍ  kelimesi  مَل۪يكٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُقْتَدِرٍ  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَل۪يكٍ  kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ف۪ي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَل۪يكٍ مُقْتَدِرٍ


Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

 ف۪ي مَقْعَدِ  car mecruru, önceki ayetteki  اِنَّ ‘nin ikinci mahzuf haberine, عِنْدَ مَل۪يكٍ  izafeti ise üçüncü mahzuf haberine mütealliktir.

مَل۪يكٍ , mübalağalı ism-i fail sıygasında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

مَل۪يكٍ  için sıfat olan  مُقْتَدِرٍ  mezit  افْتَعَالَ babının ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مَل۪يكٍ  ve  صِدْقٍ  kelimelerindeki nekrelik tazim ifade eder.

مُقْتَدِرٍ  ve  مَل۪يكٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Buradaki  عِنْدَ (maddi yakınlık olmayıp) Allah Teâlâ'nın fazl-u keremi olan rütbe ve manevî yakınlığa işarettir. (Celâleyn Tefsiri)

Dostluk makamında yani hoşnut kalınan bir mekânda demektir. Bu ifade  ف۪ي مَقْاعِدِ صِدْقٍ şeklinde de okunmuştur. مُقْتَدِرٍ  son derece kudretli “bir hükümdarın katında;” hakimiyet ve iktidarına akıl sır ermez bir sultanın manevi yakınlığında demektir. Öyle bir sultan ki hakimiyet ve kudretinin kapsamına girmeyen hiçbir şey yoktur. Memnuniyet verici ve mutluluk bahşedici ne varsa içeren böylesi bir mertebeden daha değerli hangi mertebe olabilir ki! (Keşşâf)

Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi surede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Hüsn-i intihâ, mütekellimin sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlamasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

المَقْعَدُ : Oturulacak yerdir. Burada bu kelime huzurlu bir konaklama anlamındadır. (Âşûr)

مَل۪يكٍ  kelimesi, sahip manasındaki  المالِكِ manasındadır. Bu kelime mübalağa kalıbından فَعِيلٌ  veznindendir.  مَلِكَ ‘den daha beliğdir. مُقْتَدِرٌ  kelimesi de  قادِرٍ ‘den daha beliğdir.  مُقْتَدِرٌ  kelimesinin tenkiri yüceltmek içindir. (Âşûr)

Bundan önce zikredilen "Şüphesiz o günahkârlar..." ayetlerinde kafirlerin kötü hallerinin beyan edilmesi, müminlerin de iyi hallerinin beyan edilmesini gerektirir ki, terhîp (korkutma) ve terğîp (teşvik) denklemi, kurulabilsin. İşte bundan dolayi burada da takva sahiplerinin güzel halleri icmal olarak beyan edilmektedir. (Ebüssuûd)

Ayetteki  عِنْدَ (yanında) lafzı burada yakınlık, yakın mevki, mertebe, şeref ve üstünlük ve makam anlamını veren bir yakınlıktır. (Cafer) es-Sadık dedi ki: Allah sıdk yerini övmüş bulunmaktadır. Orada sıdk ehli olanlardan başkası oturmayacaktır, Osman el-Betti: "Sıdk meclislerinde" diye çoğul olarak okumuştur. "Meclisler" ise insanların çarşı-pazarlarda ve başka yerlerde oturdukları yerler anlamına gelir. (Kurtubî)

مَل۪يكٍ  ve مُقْتَدِرٍ  kelimelerinin nekre kılınmasının faydası, “Hiçbir şey yok ki O’nun mülkü ve kudreti altında olmasın.” ve “O’nun her şeye gücü yeter.” manalarını bildirmektir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)

Surenin, konunun sonuna işaret eden bu son ayeti, hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğidir. Hüsn-i intihâ, mütekellimin sözünün makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlamasıdır. 

Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi surede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Bedî’ İlmi)

Surenin bütün ayetlerinin istisnasız  رٍ  harfi ile sona ermesinin meydana getirdiği ahenk, muhatabın dinlemeye ve okumaya olan meylini artırmaktadır.

Rahmân Sûresi
Mekke döneminde inmiştir. 78 âyettir. Sûre, adını ilk âyeti oluşturan ve Allah’ın sıfatlarından biri olan “er-Rahmân” kelimesinden almıştır. Sûrede başlıca, Allah’ın nimetleri, birliğini ve kudretini gösteren kâinat delilleri ve günahkârların kıyamette karşılaşacakları korku ve şiddet konu edilmektedir.
Mushaftaki sıralamada elli beşinci, iniş sırasına göre doksan yedinci sûredir. Ra‘d sûresinden sonra, İnsân sûresinden önce Medine’de nâzil olmuştur. Tamamının Mekkî olduğu veya bir kısmının Mekke’de bir kısmının ise Medine’de indiği görüşleri de vardır (Zemahşerî, IV, 49). Şevkânî, sûrenin hem Mekke’de hem de Medine’de indiğine dair rivayetler bulunduğu dikkate alınarak kısmen Mekkî kısmen Medenî olduğunu kabul etmenin uygun olacağını belirtir (V, 151).
İnsanın kendinde ve dış dünyada görebileceği dinî, dünyevî birçok nimete değinilerek bunların sorumluluğunu idrak etmesi ve kulluk bilinci içinde hareket etmesi gerektiği hatırlatılmakta, cinlere ve insanlara müşterek hitaplarda bulunulmakta, nisbeten kısa bir cehennem tasvirini takiben oldukça ayrıntılı bir cennet tasvirine yer verilmektedir.
Sûrede, edebiyatımızda terciibend denen edebî sanat benzeri bir üslûpla, “Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?” anlamındaki cümleye otuz bir defa yer verilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Rahmân Sûresi 1. Ayet

اَلرَّحْمٰنُۙ  ...


1-2. Ayetler Meal  :   
Rahmân, Kur’an’ı öğretti.

Sûreye Cenâb-ı Allah’ın rahmetinin enginliğini, kulluk görevini yapsın yapmasın bütün kullarına nimet vermesini ifade eden Rahmân ismiyle ve O’nun Kur’an’ı öğretmesiyle başlanmakta, böylece dinin irade sahibi varlıklar için nimetlerin en büyüğü olduğuna, din konusunda insanlığa bahşettikleri arasında da Kur’an’ın zirvede bulunduğuna dikkat çekilmektedir (Zemahşerî, IV, 49; Rahmân ismi hakkında ayrıca bk. Fâtiha 1/1). “Öğretti” anlamına gelen fiile “alâmet kıldı” mânası da verilebildiğinden bazı müfessirler bu âyetler için şöyle bir yorum yapmışlardır: Allah, Kur’an’ı Hz. Muhammed’in peygamberliğini gösteren, ibretle okuyacaklar için işaretler içeren bir mûcize kıldı (Râzî, XXIX, 84).

اَلرَّحْمٰنُۙ

 

İsim cümlesidir. اَلرَّحْمٰنُ  mübteda olup lafzen merfûdur.

اَلرَّحْمٰنُۙ


Sure, beraat-i istihlâl sanatına uygun olarak, surenin konusuyla alakalı bir cümleyle başlamıştır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiştir. Ayrıca cümle, hüsn-i ibtidâ sanatının güzel bir örneğidir.

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâat-i istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

Surenin ilk ayeti ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَلرَّحْمٰنُۙ  mübtedadır. Mübtedanın haberi sonraki ayette geçmiştir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

اَلرَّحْمٰنُ  mübtedadır; arkadan gelen fiiller (aid) zamirleriyle birlikte peş peşe gelen haberlerdir. Aralarında atıf harfinin olmaması, birer birer sayma şeklinde zikredilmiş olmalarındandır. Tıpkı “Zeyd ki seni yoksul iken zengin kıldı, hor hakir iken saygın kıldı, azken çok etti, senin yararına hiç kimsenin bir başkasına yapmayacağı şeyi yaptı… Hal böyle iken onun sana olan bu iyiliğini nasıl inkâr edebilirsin!?” demen gibi. (Keşşâf) 

Allah Teâlâ'nın, biri önceden, biri de sonradan olmak üzere iki rahmeti vardır. Önce olanı, sayesinde mahlukatı, yaratma rahmeti, sonra olanı ise, yarattıktan sonra mahlukata, rızık, akıl, zeka gibi şeyleri verdiği rahmetidir... Binaenaleyh Allah Teâlâ, önceki rahmeti nazar-ı dikkate alınınca, Rahmân; sonraki rahmeti nazar-ı dikkate alınınca, Rahîm’dir. (Fahreddin er-Râzî) 

Surenin  اَلرَّحْمٰنُ  ismiyle başlamış olması, müşriklerin bu isme aşina olmaması nedeniyle arkasından gelecek haberi dinlemeye teşvik etmek içindir. (Âşûr)

Allah’ın, başka bir ismini tercih etmek yerine Rahmân ismini tercih edilmesi, müşriklerin onu zikretmeyi reddetmesindendir. Bu cümlede, isim cümlesinin haberin istikrarına işaret etmesiyle birlikte bunlara reddiye bir aradadır. Bu surede genel olarak nimetler ve ihsanlar sayılmıştır. Bu nedenle Rahmân ismiyle başlaması Bedî’ İlmindeki berâat-i istihlâl sanatıdır. (Âşûr)

Gerçekte rahmet; meyil ve şefkat demektir. Meyilden maksat ruhani meyildir. İçindeki şeyin üzerine maddi tarzda eğilip onu bürüdüğü için  الرحم  kelimesi de Rahmân’dan gelmektedir. Allah'a Rahmet nispet edilmesinden maksat, O'nun hayır veya ikram murad etmesidir.

İmam Gazâlî (ra) şöyle dedi:" Rahmân, ilk olarak yoktan var etmesiyle; ikinci olarak onları imana ve saadet yollarına yöneltmesiyle; üçüncü olarak ahirette onları mesud etmesiyle; dördüncü olarak da, yüce cemâlini onlara göstermesiyle kullarına çok ikram edici ve şefkatlidir." (Rûhu’l Beyân)

Surenin ilk ayetleri, mütekellimin söze başlarken güzel lafızları seçmesi, ağır lafızlardan ve tenafürden uzak durması, en güzel nazmı tercîh etmesi, ta’kîdden kaçınması, sahih bir mana ifade etmesi, muktezâ-i hali gözetmesi şeklinde tarif edilen hüsn-i ibtidâ sanatının en güzel örneklerindendir. Bu, muhatabı sözün devamını dinlemeye, önemsemeye ve kabullenmeye sevk eder, merakını celbeder. Aksi halde muhatap sözün devamını dinlemez. İsterse dünyanın en güzel kelamı olsun boşa gider. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Rahmân Sûresi 2. Ayet

عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ  ...


عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ

 

عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ  önceki ayetteki mübteda olan   اَلرَّحْمٰنُ ‘ nun haberi olup mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. عَلَّمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Birinci         mef’ûlün bih mahzuftur. Takdiri, من شاء (Dilediği kimseye) şeklindedir. الْقُرْاٰنَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

عَلَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ


Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

Cümle, önceki ayetteki  اَلرَّحْمٰنُ ‘nın haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi, hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

İki mef’ûle müteaddi  عَلَّمَ  fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müteaddî fiilin mef’ûlünün zikredilmemesi yalnız failden sudûrunu gösterir. (Tefsîr-i Kebîr s.

Allah Teâlâ nimetlerini sıralamakta ve nimetlerinin türleri, lütuflarının çeşitleri içinde en önde geleni en başta zikretmeyi murad etmektedir ki o da din nimetidir. Din nimeti içinde de mertebe bakımından en yüce ve amaç yönünden en üstün olanını öne almıştır ki o da Kur’an ile, onun indirilmesi ve öğretilmesi yoluyla olan nimetidir; çünkü o, mertebece Allah’ın vahyinin en büyüğü, değer itibariyle en yücesi, etkisi bakımından da en güzelidir, semavî kitapların zirvesidir, onların doğrulayıcısı ve mihengidir. (Keşşâf)

Kur’an'ın öğretilmesinin, Allah'ın Rahmân ismine isnad edilmesi, onun, Allah'ın geniş rahmetinin eserlerinden ve hükümlerinden olduğunu bildirmek içindir.

Burada yalnız Kur’an'ın zikredilmesi ile yetinilmesi, Kur’an’ın asaletine ve yüce kadrine dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd)

İlimden, öğretmek manasını ifade eden  عَلَّمَ  fiili, iki mef'ûl alacağı için bu anlamda burada birinci mef'ûl hazf edilmiş, böylece maksat, şuna veya buna öğretmek değil, bizzat öğretimin kendisinin ifade edildiği anlatılmıştır. Böylece bu kelime, gerek Cibril'e, gerek Peygamber'e, gerek ümmete olan öğretimin kısımlarından hepsini içine almaktadır. Bazıları da demişlerdir ki, burada alamet manasınadır. Buna göre ayetin anlamı, Kur'an'ı alamet kıldı, yani ibret alacak olanlara bir ayet, yahut nübüvvet için bir delil ve mucize kıldı demektir. Bu durumda diğer bir mef'ûlun hazfini gözetmeye gerek kalmaz ve önceki surenin başında yer alan وَانْشَقَّ الْقَمَرُ [Ay yarıldı.] (Kamer/1) ayeti ile mütenasip olur. Yani o sure heybet kapısından, bu sure de rahmet kapısından bir mucize ile başlamış bulunur. (Elmalılı)

 
Rahmân Sûresi 3. Ayet

خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ  ...


İnsanı yarattı.

İnsanı da yaratanın Allah olduğu belirtilip ona verilen özelliklerin en önemlisinin, duygu ve düşüncelerini açıklayabilme, konuşma ve anlatma yetisi olduğuna işaret edilmektedir. Anlamak, anlatabilmenin ön şartı olduğuna göre burada altı çizilen nimetin idrak ve ifade yetisi olduğu söylenebilir. Böylece bu âyetlerde insanı insan yapan akıl nimeti ve muhâkeme gücünün pratiğe yansıyan yüzü ön plana çıkarılmaktadır. İnsanın, her şeyden önce Allah’a olan kulluğunu idrak ve ifade etmesi, başka insanlarla ilişkilerinde hak ve vecîbelerini kavrayıp bunların gereğini yerine getirmesi, kısaca akıl nimetinin semere verebilmesi hep anlama ve anlatma yetisine bağlıdır; dolayısıyla kültür ve medeniyetleri oluşturan temel faktör de budur. Gülme, ağlama, sevgi veya nefretle bakma, anlamlı söz söyleme, düşündüklerini eyleme dönüştürme, bir sanat eserine şekil verme ... hep anlama ve anlatma faaliyetinin sonuçlarıdır ve birer anlatım biçimidir. Güzel, düzgün ve etkili söz söylemeyi, bir anlamı belli yöntem ve kurallara göre değişik yollarla ifade etmeyi, anlatım fenomenini kendisine konu edinen belâgat, hitabet, beyân, narratoloji gibi teorik incelemeler; en güçlü örneklerine görsel sanatlarda rastlanmakla beraber esasen herhangi bir alanda anlatım imkânlarını zorlayan sanat akımı ekspresyonizm (dışavurumculuk) ve bu konudaki fikrî çekişmeler, hep insanın bu yetisinin önemini somut biçimde ortaya koyan ürünler ve göstergelerdir. 


Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 197

خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ

 

اَلرَّحْمٰنُ ‘ nun ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الْاِنْسَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ


Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

Surenin ilk cümlesine ait  اَلرَّحْمٰنُ ‘nın ikinci haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

الْاِنْسَانَۙ  fiilin mef’ûldür.

الْاِنْسَانَ ‘deki marifelik insan cinsini ifade eder. (Âşûr) Bu konuda farklı görüşler de vardır.

خَلَقَ الْاِنْسَانَ [İnsanı yarattı.] ayeti hakkında İbn Abbâs, Katade ve el-Hasen: Âdem (as)'ı kastetmektedir, demişlerdir. (Kurtubî)

[O Rahmân insanı yarattı.] Bazı alimler burada insanla kastedilen Hz Âdem, bazıları da Kur'an'ın işaretiyle Muhammed Aleyhisselâtü ve's-selâmın olduğunu söylemişlerse de, hepsini içine almak üzere insan cinsi olması daha doğru olabilir. Mamafih Kur'an'ın öğretimine konu alan kâmil insanın kastedilmiş olması da düşünülebilir. Yani Kur'an'ı öğretmek üzere insanı yarattı. (Elmalılı)

Müsnedün ileyhten sonra müsnedin fiil olarak gelmesi hükmü takviye ifade eder. (Âşûr) 

İnsanın yaratılmasını Kur’an’ın zikrinden sonraya bıraktı ve onun peşinden andı. Böylece Allah’ın insanı din için yaratmış olduğunun bilinmesini, onun vahyi, kitaplarını ve insanın yaratılış amacı olan şeyi ihatalı biçimde kavramasını istedi. Adeta insanın yaratılış amacı, var oluşuna öncelenmiş ve onun önüne geçmişçesine... Sonra insanın diğer canlılardan ayrıştığı özelliğini zikretti ki o da içindeki düşünceyi ifade edebilme, açıkça ortaya koyabilme imkânı veren dile sahip olmasıdır.(Keşşâf)

Ayette geçen  الْاِنْسَانَۙ  ile kim kastedilmiştir? Deriz ki: Bununla bütün insanlar (cinsi) kastedilmiştir. Bununla Hazret-i Muhammed (sav)'in kastedildiği ileri sürüldüğü gibi, Hazret-i Adem'in kastedildiği de söylenmiştir. Fakat ayetteki, [Onu (Allah) yarattı] lafzını nazar-ı dikkate aldığımızda, ilk mana daha doğru olur. Çünkü "yarattı" ifadesine, Hz Muhammed (sav) de, Hz Âdem (as) de, diğer peygamberler (ve insanlar) da girer. (Fahreddin er-Râzî)

Rahmân Sûresi 4. Ayet

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ  ...


Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

 

 اَلرَّحْمٰنُ ‘ nun üçüncü haberi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir.  عَلَّمَهُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْبَيَانَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ


Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

Surenin ilk cümlesine ait olan  اَلرَّحْمٰنُ ‘nın üçüncü haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Dört ayetten meydana gelen cümlede müsned olan haber cümlelerinin mazi fiil olarak gelmeleri hükmü takviye, hudûs temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Müsnedün ileyh, iki kez zikredilmiş gibi vurgulanmıştır.

عَلَّمَ  fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İnsanı yarattı, ona konuşmayı öğretti dedi. Bunda şuna îma etmektedir ki, insanın ve onu diğer hayvanlardan ayıran konuşmanın yaratılması - ki, o içindekini ifade edip anladığını başkasına anlatmaktır - vahyi almak, hakkı tanımak ve şeriatı öğrenmek içindir.  اَلرَّحْمٰنُ  mübtedasının haberi olan üç cümlenin ( عَلَّمَهُ , خَلَقَ ,عَلَّمَ ) atıfsız verilmesi, bunların ayrı ayrı olmalarındandır. (Beyzâvî) 

Buradaki beyandan murad, Kur'an'dır.  بَيَانَ , içinde bulunan şeylerin kastedildiği bir masdar olur. Çünkü Kur'an manasında beyan lafzının, Kur'an hakkında kullanılması, Kur'an'da pek çok geçer. Nitekim Hak Teâlâ, ["İşte bu, insanlar için bir beyandır"] (Al-i İmran/138) buyurmuştur. Allah Teâlâ Kur'an'a, beyan gibi furkan adını da vermiştir. O halde  بَيَانَ , hak ile batıl arasını ayırdetme demektir. Binaenaleyh, Kur'an manasında beyan kelimesinin kullanılması doğrudur. (Fahreddin er-Râzî)

Bu cümleler eş anlamlı haberlerdir. Sonrakilerin atıf harfi olmadan zikredilmeleri teker teker sayım üslubunda geldikleri içindir. Müsnedün ileyhin (mübtedanın) başta zikredilmesi de kasr (tahsis) ifade eder. (Elmalılı)

 
Rahmân Sûresi 5. Ayet

اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍۖ  ...


Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.

Bu âyetlerde güneş, ay, gök ve yerin yaratılmasındaki bazı inceliklere değinilmekte, evrendeki dengeye dikkat çekilmekte, beşerî ilişkilerde de dengenin şart olduğu, bunun ise adaletle sağlanabileceği vurgulanmakta, ardından da insanlara sağlanan bazı nimetler hatırlatılmaktadır.

5. âyette gök cisimlerinin ince bir hesaba bağlı hareket ettiklerinin belirtilmesi öncelikle bunun yüce Allah’ın kudretini gösteren açık kanıtlardan olduğu anlamını düşündürmektedir. Burada özellikle güneş ve ayın zikredilmesi, bunların insanların en fazla ilgili olduğu gök cisimleri olmasıyla izah edilmiştir; bu sûrede eşli durumlara dikkat çekme üslûbunun kullanıldığı, insanların da ay ve güneşi daima birlikte düşündükleri şeklinde bir yorum da yapılmıştır (İbn Âşûr, XXVII, 235; güneş ve ayın hareketleri hakkında bilgi için bk. Yâsîn 36/38-40). Bunun yanı sıra şu hususa da işaret edildiği söylenebilir: Bütün bu varlıklar ve bağlı bulundukları düzen kendisi için var edildiğine göre insan da hayatını bir hesaba göre düzenlemeli, bir hesap gününün geleceği bilinci içinde olmalı ve kendisini bu hesaba hazırlamalıdır.

6. âyette geçen ve “gövdesiz bitkiler” diye çevirdiğimiz necm kelimesi, tahıl ve ot gibi gövdesi olmayan bitkileri ifade eder. Bu kelime “yıldız” anlamına da gelmekle beraber burada meâlde esas aldığımız mânada kullanıldığı genellikle kabul edilir (Taberî, XXVII, 116-117; Râzî, XXIX, 89). Ağaçların ve diğer bitkilerin secde etmesi, bunların Allah’ın yasalarına iradî olmaksızın boyun eğmelerini ifade etmekte; bu da kendisine akıl nimeti ve irade gücü verilmiş olan insana bilinçli bir tercih sonucu O’na tâzimde bulunmanın, buyruk ve yasaklarına uymanın değerini, dolayısıyla –iradesini bu yönde kullanması şartıyla– kendisine bahşedilen onuru hatırlatmaktadır.

7. âyette “gök” anlamı verilen semâ kelimesiyle, üzerimizde yükselen uçsuz bucaksız âlemin, milyarlarca galaksi ve gök cisminin içinde yer aldığı ve belli bir düzene göre hareket ettiği kozmik uzayın kastedildiği söylenebilir. “Göğün yükseltilmesi” hakikat anlamı esas alınarak bize nisbetle yüksekte olması yahut mecazî anlamda düşünülüp mânevî bir yüksekliğe sahip olması şeklinde yorumlanabilir. Her iki mâna, bizi, bunu sağlayan Allah Teâlâ’nın yüceler yücesi olduğu, secde ve kulluk edilmeye lâyık başka mâbud bulunmadığı gerçeğine götürür (Zemahşerî, IV, 50).

7-9. âyetlerde üç defa geçen ve “denge, ölçü, eşyanın birbirine nispetle ağırlığını tartma, tartı aleti, terazi” mânalarına gelen mîzân kelimesine, bulunduğu bağlamlara göre şu anlamlar verilebilir: 

a) Yüce Allah evrende denge kanununu koymuştur; bütün varlık ve oluşlar arasında, evrenin belirli bir sistem dahilinde yürümesini sağlayan bir genel denge mevcuttur. 7. âyetin bağlamı burada geçen mîzan kelimesiyle bunun kastedildiğini düşündürmektedir. Birçok müfessir burada “adalet” anlamının kastedildiği kanaatindedir (meselâ bk. Taberî, XXVII, 118; İbn Atıyye, V, 224). 

b) İnsanın, hayatını insana yaraşır biçimde düzenlemesi için konmuş ilâhî yasalar bütünü olan din de denge kanununun bir tezahürüdür. Bunların özü, genellikle kısaca “her şeyi lâyık olduğu yere koymak” diye tanımlanan adalet ilkesidir. Bu ilke, bir taraftan kişinin Allah’tan başka varlığa tanrılık yakıştırmamasını, diğer taraftan da beşerî ilişkilerde her hak sahibine hakkını vermesini ifade eder. 8. âyetteki mîzan kelimesi bu anlamda olmalıdır; zira burada mîzanın ihlâl edilmemesi, dengeden sapılmaması istenmektedir. 

c) İnsanın evrendeki dengeyi koruma sorumluluğunda temel ilke adalet olmakla beraber, bu soyut kavramın somut hayat olaylarına yansıtılması da sözü edilen dengenin korunmasında bir dikkat ve özeni gerektirir. Beşerî ilişkiler bakımından bunun adı “hakkaniyet”tir. Bunu belirlemede kişilere düşen, takdir yetkisini iyi niyet esasına dayalı olarak kullanmak ve adaletin gerçekleşmesini sağlama uğruna elinden gelen bütün çabayı harcamaktır. Allah’a karşı vecîbelerinin yerine getirilmesi konusunda adalet ilkesinin somutlaştırılması ise, kişinin dine kendisinden bir şey katmadan ilâhî bildirime uygun davranmasıyla mümkündür. 9. âyetin “ölçüyü düzgün tutasınız” diye çevrilen kısmında “hakkaniyet” anlamına gelen “kıst” kelimesine yer verilmesi burada vezin ve mîzan kelimelerinin adalet ilkesinin, dolayısıyla genel denge kanununun hayat olaylarına yansıtılması gereğini ifade etmek üzere kullanıldığını göstermektedir. Bu âyetin “eksik tartmayasınız” şeklinde tercüme edilen kısmı, aynı zamanda her bir olayla ilgili uygulamanın yani bütün davranışlarımızın âhiretteki teraziyi aleyhimize çevirmeyecek biçimde olması gerektiği şeklinde de yorumlanabilir. Öte yandan, iki şeyin birbirine denkliğini ölçmek için kullanılan el terazisinin evrendeki cazibe (çekim) kanununun bir sonucu olarak bu işlevini yerine getirebiliyor olması, eski zamanlardan beri insanların adaleti temsil etmek üzere teraziyi sembol yapmaları, kişiler arası mübadeleye konu olan ve tartılabilir özellikteki şeylerde adalete uygun paylaşımın (hakkaniyet) belirlenmesinde terazinin hem gerçek hem simgesel bir yere sahip olması, hatıra ilk gelen anlamı terazi olan “mîzan” kelimesinin bu âyetlerde –yukarıdaki açıklandığı şekilde– farklı ama birbiriyle sıkı ilişkisi bulunan mânalarda kullanıldığı yönündeki yorumumuzu destekleyici niteliktedir. Râzî de bu kelimenin konumuz olan âyetlerde üç ayrı mânada kullanıldığı kanaatindedir; fakat ona göre birincide “tartı aleti”, ikincide “tartma fiili”, üçüncüde ise “tartılan” kastedilmiştir (XXIX, 91). 

10. âyette geçen enâm, canlı varlıkların tamamını kapsayan bir kelimedir; fakat başka âyetlerde yeryüzünde bulunan bütün varlıkların insanın emrine verildiği açıkça ifade edildiği (meselâ bk. Câsiye 45/13) ve bu kümedeki âyetlerin ana teması da insanın sorumluluklarıyla ilgili olduğu için, âyeti yerin canlıların yaşamasına elverişli kılındığı mânasında almak, ama yerin yaratılmasındaki asıl amacın yine insan olduğunu göz ardı etmemek gerekir. 11 ve 12. âyetlerde, başta insan olmak üzere yeryüzündeki canlıların yararına var edilen bazı nimetler hatırlatılmaktadır. 11. âyette geçen ekmâm kelimesinin tekili olan kimm, “hurma meyvesinin ilk aşamadaki kapçığı” demektir; bu mâna esas alınarak zâtü’l-ekmâm tamlaması “tomurcuklu” şeklinde çevrilmiştir. Diğer tekili kümm esas alındığında ise ağacın “lifleri, çekirdekleri, dal ve kabuk gibi örtüleri” bu kelimenin kapsamına girer. Her iki ihtimale göre bu unsurların yararları hakkında açıklamalar yapılmıştır. Bir yoruma göre birinci anlamda ileride oluşacak ürüne, ikincisinde ise değişik aşamaların ardından ürünün meydana gelmiş bulunduğuna işaret edilmiş olur. Diğer bir yoruma göre hurma ağacı açısından tomurcukların oluşturduğu salkım çok önemlidir, ürün toplamayı kolaylaştırır. Bazı müfessirler ise burada estetik görünüme, göze hitap eden güzelliğe işaret bulunduğu kanaatindedir. Aynı kelime Fussılet sûresinin 47. âyetinde meyvenin ürün vermesi için kabuğunu çatlatması bağlamında ve genel olarak meyvelerin ilk aşamadaki kapçığı, çekirdeğin kabuğu anlamlarında kullanılmıştır. 12. âyette “çimlenen taneler” diye çevrilen ifade için de değişik yorumlar yapılmış olmakla beraber genellikle insanların beslenmelerinde özel önemi haiz olan tahıl türü bitkilerin kastedildiği kabul edilir (Râzî, XXIX, 93-94; İbn Âşûr, XXVII, 242; Elmalılı, VII, 4667). Bu âyetteki “hoş kokulu bitkiler” diye çevrilen reyhân kelimesi “rızık” anlamında da yorumlanmıştır. Taberî bu yorumu tercih eder ve temel gıda maddesi olan hububatın kastedildiğini belirtir (XXVII, 122-123).

13. âyette yegâne rab olan Allah’ın nimetlerini yalan sayma yani inkâr etme kınanmaktadır. Sûrede bu kınama değişik nimetlerin hatırlatılmasını takiben ısrarla sürdürülmektedir. Nimetin nimet olduğunu veya nimetin Allah’a nisbet edilmesini ya da her ikisini inkâr bu eleştirinin kapsamındadır. Sûrede 31 defa geçen, “Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?” anlamındaki cümlenin yüklemini oluşturan fiil ve “rabbiniz” tamlamasının tamlananı olan zamir tesniye (ikil) kalıbındadır, yani iki kişiye veya iki gruba hitap edilmekte, “Siz ikiniz, artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?” denilmektedir. Buradaki “ikiniz” ile kimlerin kastedildiği yani muhatabın kimler olduğu konusunda farklı yorumlar bulunmaktadır. 14-15. âyetlerde insanların ve cinlerin yaratılışı özetlendiği gibi 32. âyette de açık biçimde cin ve insan topluluklarına hitap edilmiştir. Bu iki karîne yanında konuya ilişkin rivayetler de dikkate alınarak buradaki hitabın insanlara ve cinlere yönelik olduğu kabul edilir. Râzî, burada kime hitap edilmiş olabileceği ile ilgili birçok ihtimal zikreder. Bunlardan biri şöyledir: Bunun aslı, tekil hitabın vurgu için aynen tekrarlanması olabilir yani “Sen rabbinin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsin, sen rabbinin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsin!” demektir. Diğer bir ihtimal de Kur’an’ın genellikle muhatap aldığı iki insan cinsine yani erkeklere ve kadınlara hitap edilmiş olmasıdır (XXIX, 94-96). İbn Âşûr’a göre burada insan cinsinin “inananlar” ve “inkârcılar” şeklindeki iki kategorisine hitap edilmekte, mümin olsun kâfir olsun gerçekte hiçbir insanın Allah’ın nimetlerini inkâr edemeyeceği anlatılmak istenmektedir. İbn Âşûr, müfessirlerin çoğunluğunun burada insanlara ve cinlere hitap edildiği şeklindeki yorumunu uzak bir ihtimal olarak görür; çünkü Kur’an cinlere değil insanlara hitap etmek için gelmiştir (bk. XXVII, 243-244). 

Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 198-201

اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍۖ

 

İsim cümlesidir. اَلشَّمْسُ  mübteda olup lafzen merfûdur. 

الْقَمَرُ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بِحُسْبَانٍ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍۖ


Ayet, itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbdır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اَلشَّمْسُ  mübteda,  بِحُسْبَانٍ  mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

الْقَمَرُ , müsnedün ileyh olan  اَلشَّمْسُ ‘ya atfedilmiştir. Cihet-i camiâ temasüldür. Güneş ve ay birbirine münasip iki gök cismidir. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Güneş ve ayın belli bir yörüngede akması özelliğinde bir araya getirilmesi cem’ sanatıdır.

بِحُسْبَانٍۖ ‘deki nekrelik nev ve tazim ifade eder.

حُسْبَانٍ ; yani belli bir hesap ve eşit bir ölçü ile; kendi burç ve menzillerinde akıp giderler. Bunda insanlar için çok büyük yararlar vardır ki bunlardan biri de takvim ve hesap ilmidir. (Keşşâf) 

حُسْبَانٍ , yörünge demek olup, ayetteki bu ifade, o yörüngeyi, değirmenin yörüngesine benzetmek için yer almıştır. Çünkü yörünge, dönüp de dolayısıyla değirmenin taşını döndüren şeydir. Bu izaha göre de, ifadenin başındaki  بِ  harf-i ceri, istiane için olmuş olur. Nitekim Arapça'da, alet edevat hakkında, mesela "Kalem ile, onun sayesinde yazdım" gibi ifadeler kullanılır. Bu izaha göre, güneş ile ay, yörüngeleri sayesinde dönmüş, hareket etmiş olurlar. (Fahreddin er-Râzî) 

Buna göre şayet, "Durum böyle olunca, o halde daha, atfın, ne öncesine ne de sonrasına değil de, bu kelama ve onunla başlamaya tahsis edilmesinin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Bu, bu iki tür kelamın dengeli ve eşit olması içindir. Çünkü, Cenab-ı Hak, Kur'an öğretme, insanı yaratma ... vs. gibi sekiz tür nimetten bahsetmiştir. Bunlardan dördünü  وَ 'sız, dördünü de  وَ  ile getirmiştir. Hak Teâlâ'nın, ف۪يهَا فَاكِهَةٌۖ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ   [Onda meyveler, tomurcuklu hurmalar (var)... ] (Rahman/11) ve  وَالْحَبُّ ذُوالْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ [Samanlı daneler, hoş kokulu nebatlar var.] (Rahman/12) ayetleri, yeryüzünün nimetlerini tafsilatlı bir biçimde anlatmak içindir. (Fahreddin er-Râzî)

Rahmân Sûresi 6. Ayet

وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ  ...


Otlar ve ağaçlar (Allah’a) boyun eğerler.

وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘ la itiraz cümlesine matuftur.

İsim cümlesidir.  النَّجْمُ  mübteda olup lafzen merfûdur. الشَّجَرُ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. 

يَسْجُدَانِ  fiili haber olup mahallen merfûdur.

يَسْجُدَانِ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.

وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ


Ayet, önceki itiraziyye cümlesine matuftur. Atıf sebebi ükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الشَّجَرُ , müsnedün ileyh olan  النَّجْمُ ‘ya atfedilmiştir. Cihet-i camiâ temasüldür. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

النَّجْمُ  ve  الشَّجَرُ ’nun ortak bir özellik olan  يَسْجُدَانِ ’de birleşmesi cem’ sanatıdır. 

Cümlede müsned   يَسْجُدَانِ ‘nin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Güneş ve Ay her ikisi de gökseldir; bitki ve ağaçlar ise yeryüzüne aittir. Birbirlerine karşılık gelme açısından bu iki kabil şey arasında bir tenasüb vardır. Gök ve yer hep birlikte zikredilen gelmektedir. Güneşin ve ay’ın belli bir hesap ile akıp gitmesi Allah’ın emrine boyun eğme kabilindendir. (Keşşâf)

النَّجْمُ  kelimesinin başlıca üç manası vardır: Gezegen, ot ve kısım (taksit). Burada ot manası murad edilmiştir. Ot manası, kendinden sonra gelen ağaç kelimesiyle uyumludur. Ama gezegen manası da güneş ve ayla uyumludur. Dolayısıyla  النَّجْمُ kelimesinin ot manasıyla ağaç kelimesi arasında mürâât-ı nazîr varken, gezegen manasıyla güneş ve ay arasında da îhâm-ı tenâsüb vardır.

النَّجْمُ  kelimesinin de üç manası vardır. Yakın manası gezegendir. Uzak manası ise ottur. Üçüncü manası ise kısım/taksittir. Ayette uzak manası olan ot kastedilmiştir. Ancak öncesinde yakın manasının levazımından güneş ve ay zikredildiği için tevriye, muraşşah olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Ayette  النَّجْمُ  denildiğinde aslında akla ilk gelen yıldızlardır. Fakat kelimenin hemen akla gelmeyen uzak anlamı ise bitkidir. Ayrıca ayetin siyak ve sibakında güneşten, aydan ve gökyüzünden bahsedilmesi zihni, kelimenin ilk anlamına kaydırmakta ve tevriyenin gücünü artırmaktadır.

Ayrıca bu ayette ikinci bir tevriyeden bahsedilebilir. Zira ayetteki  سجد  fiilinin yakın anlamı ‘secde etmek, tapmak’ demektir. Fakat bitkilerin ve ağaçların rabbimizin emrine itaat edip boyun eğdikleri kastedilmektedir ki bu da kelimenin ikinci ve uzak anlamıdır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi) 

Müsnedin muzari fiil getirilmesi, bu secdenin tekrarlanarak yapıldığına delalet etmesi içindir. (Âşûr)

السُّجُودُ : Tazim niyetiyle yüzü yere koymaktır. Yerde gerçekleşmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkeb veya istiare olarak kullanılmıştır. Onların sözleri de böyledir: Hurma ağacı eğildiği zaman secde eder. Gökteki yıldızların secde etmesi, batma yerlerine inmesidir. Yer yıldızının secdesi, secde eden kimse gibi toza yapışmasıdır. Ağacın secde etmesi, rüzgarların esmesiyle çiğnenmesi ve dallarının meyvelerini toplayanlara ve yapraklarına dokunanlara yaklaşması şeklindedir.  يَسْجُدَانِ  fiili, almak için eğilmek ve Allah’ın azametine delalet şeklindeki iki mecazi mana için kullanılmıştır. Gölgelerin yerdeki şekillerini secdeye benzetmiştir. (Âşûr)

النَّجْمُ  kelimesinin الشَّجَرُ ‘den önce getirilmesinde, اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (güneş ve ay) ifadelerine, lafzî bakımdan bir uyum bulunduğu gibi, mana bakımından da şöyle bir incelik yatmaktadır: النَّجْمُ 'nun secde etmesi daha açık olarak anlaşılır, çünkü böyle gövdesiz bitkiler, tıpkı secde eden insan gibi, yere serilip-sarılmıştır ve bu tıpkı güneşin hesabla ilgisinin daha yakın olması gibidir. Çünkü güneşin hareketlerini hesap etmek, takvimcilere göre, ayınkini hesap etmekten kolaydır. Çünkü takvimcilere göre, yıldızların hareketlerinden bahseden kitaplarda, güneşin seyrini hesap etmek, ayınkini hesap etmekten kolaydır. (Fahreddin er-Râzî)

 
Rahmân Sûresi 7. Ayet

وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ  ...


Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu.

وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘ la  عَلَّمَهُ الْبَيَانَ ‘a matuftur. السَّمَٓاءَ  sonrasında onu tefsir eden mahzuf fiilin mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur. 

رَفَعَهَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

وَضَعَ atıf harfi وَ ‘ la makabine matuftur.

وَضَعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الْم۪يزَانَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.

وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ


Ayet, atıf harfi  وَ ’la, 4. ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

السَّمَٓاءَ  sonraki açıklamanın delaletiyle mahzuf bir fiilin mef’ûlüdur. Takdiri,  رَفَعَ  olan fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Veya  السَّمَٓاءَ , iştigâldir. Mamul amiline ihtimam için takdim edilmiştir. Mefulün amiline takdim edilip, fiilin sonunda bu mefule aid bir zamir bulunması iştigaldir. Bu takdim hasr ifade edebilir.

Tefsiriyye olarak fasılla gelen  رَفَعَهَا  cümlesinin fasıl sebebi kemâl-i ittisaldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Aynı üslupta gelen  وَضَعَ الْم۪يزَانَ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

رَفَعَ - وَضَعَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ  cümlesiyle, وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Göğü yükseltmiş onu yüksek ve derin yaratmıştır. Öyle ki onu; hükümlerinin menşei, verdiği kararların çıkış yeri, emir ve yasaklarının iniş yeri, peygamberlere vahyi getirmek için inen meleklerin mesken tuttukları yer kılmıştır. Bu şekilde ulu şanına, mülk ve saltanatının yüce oluşuna dikkat çekmektedir. (Keşşâf)

Göklerin yükseltilmesinin ne demek olduğu malum olduğu gibi, burada  السَّمَٓاءَ (gök) kelimesinin lafzan niçin mansub olduğu da malumdur. Çünkü bu kelime, "onu yükseltti" ifadesinin tefsir ettiği bir fiil ile (iştigal ile) mansubdur. Buna göre Hak Teâlâ sanki, Allah göğü yükseltti demiştir. السَّمَٓاءَ  kelimesi, mübteda olarak ve ibtida cümlesi olan, [Güneş de, ay da hesaplıdır.] ifadesine atfedilerek, merfû da okunmuştur. (Fahreddin er-Râzî) 

الْم۪يزَانَ  kelimesiyle adalet manasında kastedilmiştir. (Âşûr, Kurtubî) 

Bu kelam, Allah'ın yüce şanını, mülkünün ve hükümranlığının azametini açıkça bildirmektedir. (Ebüssuûd)

Ayeti kerimenin arzı koymak tabirinin semanın yükseltilmesinin zikrinden sonra gelmesinde müşakele vardır. رَفَعَها  ve  وَضَعَ  kelimeleri arasında îham-ı tıbâk vardır. (Âşûr)

وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا  terkibi Nahiv'de ‘’izmâr ala şerîtati’t tefsîr’’ tabiri ile ifade edilir. Yani bir mef'ûlun fiilini önce hazf edip sonra zamiriyle meşgul olarak tefsir etmektir. Şu halde kelam, "Göğü yükseltti, onu yükseltti." takdirindedir. Bunun faydası, evvela mef'ûle dikkatleri çekmek, sonra da fiilin bilindiğini beyan etmekle özel bir şekilde bunu hatırlatmaktır. Semadan kasıt, bütün cisimleriyle üzerimizde yükselen yüce bir alemdir. Onun yükseltilmesi, yani yükseklik verilip yukarı kaldırılması da yüksek olarak yaratılması ve inşa edilmesidir. Yükseklikten maksat da, belli olan hissi ve sûrî yüksekliktir. Genel mecaz yoluyla hissi ve manevi yüksekliği içine alacak bir mananın kasdedilmiş olması da caiz olabilir. Belli ki semanın böyle yüksekliği onu yükselten Rahmân'ın kudret ve rahmetinin yüksekliğini, böylece kendisinin daha yüce, yani cihet ve mekânın ötesinde bir ululukla yüksek olduğunu gösterir. Evet, O Rahmân öyle ulu, öyle yüksek, öyle secde ve saygıya müstahaktır ki, gerek maddî ve gerekse manevî tarafı ile yüksekliği görülüp duran o güzel semaya yüksekliği O verdi. Ve mizanı koydu, yani o yüksekliklerin durabilmesi için aşağıya ve yukarıya çeşitli ve birden fazla ağırlıklar, varlıklar ve haklar arasında her şeyin kendi hakkına göre duruşu ve konumu demek olan denge kanununu, adalet kanununu koydu ki, bu kanun olmasaydı göklerin ve yerin nizam ve intizamı olmazdı. Nitekim bir hadis-i şerifte "Göklerin ve yerin varlığını sürdürmesi adaletledir." buyurulmuştur. (Elmalılı)

 
Rahmân Sûresi 8. Ayet

اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ  ...


Ölçüde haddi aşmayın.

اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ

 

 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  لْ  harf-i ceriyle  وَضَعَ  fiiline mütealliktir. 

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. Kur’an-ı Kerimde çok nadir de olsa bazen cümlede  اَنْ ’den önce  (لِ)  harfi cerini ve  اَنْ ’den sonra da nâfiye lâ’sını  (لَا)  görebiliriz.  لِئَلَّا  şeklinde yazılır. Bazen ise bu  اَنْ ’den önce  (لِ)  harfi ceri ve nâfiye lâ’sının  (لَا)  hazfedildiğini görebiliriz. Ancak lafızda olmadığı halde manaları geçerlidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. لَا  nefiy harfi olup  olumsuzluk manasındadır. 

تَطْغَوْا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْم۪يزَانِ  car mecruru  تَطْغَوْا  fiiline mütealliktir.

اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ


Önceki ayetin devamı olan ayette اَلَّا  edatı, masdar harfi  أَنْ  ve nefy harfi  لاَ ’dan müteşekkildir. Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki cümle, masdar teviliyle mahzuf  ل  harf-i ceriyle birlikte, önceki ayetteki  وَضَعَ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

فِي الْم۪يزَانِ  car mecruru  تَطْغَوْا  fiiline mütealliktir. 

فِي الْم۪يزَانِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الْم۪يزَانِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  ölçü, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır. 

[Ki siz de tartıda haksızlık etmeyin] ifadesi, ki siz de tartıda haksızlık etmeyesiniz diye takdirindedir. (Keşşâf)

الْم۪يزَانِ  kelimenin tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetteki 'haksızlık yapmak' diye ifade edilen ‘'tuğyan’’ haddi aşmak demektir. 'Ölçü' ve 'tartı' diye ifade edilen mizandan maksat, adalettir diyenlere göre onu aşmak, zulmetmek demektir.  الْم۪يزَانِ ‘dan maksat tartı aletidir diyenlere göre ise onu aşmak, eksik tartmak demektir. (Rûhu’l Beyân)

7-8 ayetlerdeki zıdda benzeyen şeyler arasındaki güneş-ay ve yıldız-ağaç kelimeleri arasındaki mukabeleden sonra bu ayette ıttırad sanatı vardır. Böylece göklerin ve yerlerin yaratılışı tekrar edilmiştir. (Âşûr)

 
Rahmân Sûresi 9. Ayet

وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ  ...


Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik tutmayın.

وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  itiraziyyedir. اَق۪يمُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْوَزْنَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

بِالْقِسْطِ  car mecruru اَق۪يمُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. 

لَا تُخْسِرُوا  atıf harfi وَ ‘ la itiraziyye cümlesine matuftur. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُخْسِرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْم۪يزَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اَق۪يمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir. 

تُخْسِرُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خسر ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ


وَ , itiraziyyedir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

بِالْقِسْطِ  car mecruru  اَق۪يمُوا  fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

الْقِسْطِ  -  الْوَزْنَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin ikinci cümlesi  وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ , atıf harfi  وَ ’la, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الْوَزْنَ - الْم۪يزَانَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cenab-ı Hak daha sonra, tartıyı eksik yapmayın... buyurmuştur. Ki buradaki  الْم۪يزَانَ kelimesi de, "hem tartılan şeyi hem de tartmayı noksan yapmayın" demektir. Cenab-ı Hak bu ifadeyi her defasında bir başka manaya olmak üzere üç kez kullandı. Binaenaleyh birincisinde, tartı aleti ve o aleti koyma (insanlara verme); ikincisinde, masdar manasında ‘Mizanda yani tartmada haddi aşmayın’ manasına; üçüncüsünde de, ism-i mef'ûl manasında ‘Mizanı eksik yapmayın, yani ölçülen-tartılan şeyi eksik yapmayın’ manasında kullanmıştır. Ama bu üç manayı da  الْم۪يزَانَ  kelimesiyle ifade etmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

Mizan (الْوَزْنَ) kelimesini, mizanın kullanılması emrini kuvvetlendirmek ve buna teşvik etmek için tavsiyede mübalağa olsun diye tekrarladı. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)

Rahmân Sûresi 10. Ayet

وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا لِلْاَنَامِۙ  ...


Allah, yeri yaratıklar için var etti.

وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا لِلْاَنَامِۙ

 

  

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْاَرْضَ  sonrasında onu tefsir eden mahzuf fiilin mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur. وَضَعَهَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِلْاَنَامِ  car mecruru  وَضَعَهَا  fiiline mütealliktir.

وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا لِلْاَنَامِۙ


Ayet,  وَ  atıf harfiyle 7. ayetteki  وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ  cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

 الْاَرْضَ  sonraki açıklamanın delaletiyle mahzuf bir fiilin mef’ûlüdur. Takdiri,   وَضَعَ  olan fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Veya  الْاَرْضَ , iştigâldir. Mamul amiline takdim edilmiştir. Mef’ûlün amiline takdim edilip, fiilin sonunda bu mef’ûle ait bir zamir bulunması iştigâldir. Bu takdim hasr ifade edebilir.

Tefsiriyye olarak fasılla gelen  وَضَعَهَا لِلْاَنَامِۙ  cümlesinin fasıl sebebi kemâl-i ittisaldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

لِلْاَنَامِ  car mecruru  وَضَعَ  fiiline mütealliktir.

Bu cümle 7. Ayetteki  والسَّماءَ رَفَعَها  ifadesine atfedilmiştir. Aralarında mukabele vardır. İki tıbâk bir aradadır. Bu da güzel olmuştur. (Âşûr) 

وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا لِلْاَنَامِۙ [Yer(e gelince:) Onu da bütün mahlukat için alçalttı.] Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır: Biraz önce de geçtiği gibi, ismin fiilden önce getirilmesi, hususiliğin bulunmadığı yerlerde olabiliyordu. Halbuki, Cenab-ı Hakk'ın (insanlar) ifadesi, hususiliğe delalet eder. Çünkü lam, menfaatin kim için söz konusu olduğunu ifade eder. Biz deriz ki: Buna, şu iki bakımdan cevap verebiliriz:

a) İfade edildiği üzere  اَنَامِۙ , hem insanları hem de insanın dışında kalan diğer canlıları içine alan bir kelimedir. Binaenaleyh bu söz, insana ait olmayı, sadece ona has olmayı iktiza etmez.

b) الْاَرْضَ , üzerinde bulunan her şey için konulmuş, yaratılmıştır. Ama, insan, özellikle zikredilmiştir. Zira, yeryüzünden en çok yararlanan insandır. Çünkü insan, hem yerden, hem onun içindekilerden, hem de üzerinde bulunan şeylerden yararlanmaktadır. İşte bu sebeple, yerden çokça yararlandığı için  لِلْاَنَامِ  denildi. Bu, bizim,  لْاَنَامِ  kelimesiyle insanın kastedildiğini söylememiz halinde söz konusudur. Ama, "bu ifadeyle bütün mahlukat kastedilmiştir" dememiz halinde, Kur'an'ın pek çok yerinde, halk (mahlukat) ifadesi zikredilmiş, ama bununla insan kastedilmiştir. 

لْاَنَامِ  kelimesinin, cinlerin ve insanların ismi olduğu da söylenmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

Burada  لِلْاَنَامِ ‘dan murad, mahluklardır. Diğer bir görüşe göre ise bütün canlılardır.

Bir diğer görüşe göre ise yeryüzünde yürüyen canlılardır. Başka bir görüşe göre ise insanlar ve cinlerdir. (Ebüssuûd)

 
Rahmân Sûresi 11. Ayet

ف۪يهَا فَاكِهَةٌۖ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ  ...


Orada meyve(ler) ve salkımlı hurma ağaçları vardır.

ف۪يهَا فَاكِهَةٌۖ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ

 

 

 ف۪يهَا فَاكِهَةٌ  cümlesi  الْاَرْضَ ‘ın hali olarak mahallen mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).

Burada hal isim cümlesi olarak gelmiştir. Hal müsbet (olumlu) isim cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına “و  ve zamir” veya yalnız “و ” gelir. Bazen “و ” gelmediği de olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İsim cümlesidir. ف۪يهَا  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فَاكِهَةٌ  muahhar mübteda olup lafzen merfûdur. النَّخْلُ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. 

ذَاتُ  kelimesi  النَّخْلُ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَكْمَامِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir.  

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat.

Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ف۪يهَا فَاكِهَةٌۖ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ


Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

Ayet, önceki ayetteki  الْاَرْضَ ‘nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  ف۪يهَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  فَاكِهَةٌ , muahhar mübtedadır.

النَّخْلُ  kelimesi  فَاكِهَةٌ ’e temasül nedeniyle atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ذَاتُ الْاَكْمَامِ  izafeti  النَّخْلُ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müsnedün ileyh olan  فَاكِهَةٌ ‘un nekre gelişi, bilinmeyen, tarifi mümkün olmayan bir nev olduğuna işaret, kesret ve tazim içindir.

فَاكِهَةٌ  kelimesinin nekre,  النَّخْلُ kelimesinin ise marife olarak getirilmesinin hikmeti nedir? Buna, şu birkaç açıdan cevap verebiliriz:

1) Azık olan nesneler, her zaman, kendisine muhtaç olunan şeyler olup, her an ve her zaman el değiştirir (satılırlar). Bu yönleriyle  فَاكِهَةٌۖ  ise, bazı zamanlar ve bazı kimseler nezdinde bulunur.

2) Daha önce de beyan ettiğimiz gibi  فَاكِهَةٌ  zevkine yenilip içilen ve kişinin, kendisinden haz duyduğu şeydir. Böyle olmak ise, her zamana göre herkes nezdinde bir "şey"dir (fazla önem arz etmeyen bir durumdur). Binaenaleyh, harareti olan susamış kişi, ekşi ve benzeri şeylerle ihtiyacını karşılar. Kimileri de, tatlı ve benzerlerini tatmak, ihtiyacını karşılamak ister. O halde bu demektir ki  فَاكِهَةٌ  herkes nezdinde zaruri olan bir şey değildir. Dolayısıyla, Cenab-ı Hak bunu nekre olarak getirmiştir. Halbuki hurma ve tahıllar, bilinen malum şeylerdir. Bundan ötürü Cenab-ı Hak, bu ikisini de marife olarak getirmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

فَاكِهَةٌ  kelimesindeki tenvin meyve çeşitlerinin çokluğunu ifade ediyor. (Rûhu’l Beyân) 

ف۪يهَا  car mecrurunun habere takdim edilmesi, yerin içindekilere ihtimam içindir. (Âşûr)

Rahmân Sûresi 12. Ayet

وَالْحَبُّ ذُوالْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ  ...


Yapraklı taneler, hoş kokulu bitkiler vardır.

  Habbe حبّ :

  حَبٌّ ve حَبَّةٌ sözcükleri buğday ve arpa gibi yiyeceklerin taneleri hakkında kullanılır.

  حَبَبْتُ فُلاناً deyimi aslen falan kişinin kalbinin habbesine dokundum anlamındadır.

  أحْبَبْتُ فُلاناً  demek ise kalbimi onun sevgisine hedef yaptım anlamında kullanılır.

  Mehabbet مَحَبَةٌ kavramı; insanın hayır olarak gördüğü ya da sandığı, düşündüğü bir şeyi istemesi, sevmesi veya ondan hoşlanmasıdır. Üç şekilde gerçekleşir:

  1- Zevk için muhabbet/sevgi. Erkeğin kadını sevmesi gibi..

  2- Bir fayda ve çıkar için sevmek. Örneğin kendisinden faydalanılacak bir nesneyi sevmek gibi..

  3- Bir faziletten dolayı sevmek. İlim ehlinin ilim için birbirlerini sevmesi gibi..

  إسْتِحْبابٌ  kelimesinin hakikati insanın bir şeyde onu sevmenin yollarını aramasıdır. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de pek çok farklı formda 95 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri habbe, hap, hububat, muhabbet, müstehap, muhip, mahbub, habib ve ahbaptır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَالْحَبُّ ذُوالْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ

 

  

الْحَبُّ  atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki  فَاكِهَةٌ  ‘ e matuftur. ذُو  kelimesi  الْحَبُّ ‘nun sıfatı olup harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan ref alameti و ‘dır. Aynı zamanda muzâftır. الْعَصْفِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الرَّيْحَانُ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.

وَالْحَبُّ ذُوالْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ


Önceki ayetin devamı olan bu ayette  الْحَبُّ  kelimesi,  فَاكِهَةٌ ’e matuftur. ذُوالْعَصْفِ  izafeti  الْحَبُّ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

الْحَبُّ - الرَّيْحَانُۚ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Yeryüzünde yaratılmış nimetlerin meyveler, salkımlı hurma ağaçları, yapraklı taneler, hoş kokulu bitkiler şeklinde sayılması taksim sanatıdır. 

الرَّيْحَانُ  kelimesiyle koklanan nebat kastedilmiş olabilir. Böylece de, tahılların dışında bir şey olmuş ve onun üzerine atfedilmiş olur. Veya takdir, tıpkı, واسأل القرية (Yusuf/82) ayetinde olduğu gibi, muzâfın hazf edilip muzâfun ileyhin muzâfın yerine getirilmesi gibi, ذوُ الرَّيْحَانِ  şeklinde olabilir. Bu tür tahlil, Cenab-ı Hakk'ın, yerle ilgili olan nimet çeşitlerini kendisiyle hitama erdirdiği bu reyhanın daha aziz ve kıymetli olması için, bahsettiğimiz manaya daha uygundur. Şayet bu kelimeyle, bilinen o şey veya koklanan şeyler kastedilmiş olsaydı, böyle bir tertip ve münasebet kurulamazdı. Bu ifade  الرَّيْحَانَ  şeklinde de okunmuştur. (Fahreddin er-Râzî)

Rahmân Sûresi 13. Ayet

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ  ...


O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Bu sûre hakkında Câbir Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:
Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Ashâbı­nın yanına çıkıp geldi. Onlara Rahmân Sûresi’ni başından sonuna kadar okudu, onlar da sessizce dinlediler. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Yemin ederim ki, cin gecesi, cinlere Rahmân Sûresi’ni okudum. Sizden daha iyi cevap vererek dinliyorlardı. Rahmân Sûresi’nde geçen: ″(Ey insanlar ve cinler!) O halde Rabbinizin nîmetlerinden hangisini yalanlarsınız?″ âyetine, ne zaman gelirsem şöyle diyorlardı: ″Ey Rabbimiz! Senin nîmetinden hiçbirini yalanlamıyoruz, hamd sana mahsustur.″
(Tirmizi, Tefsir 55/1; Elbâni , Silsiletü’l-ehadisi’s-sahiha ,V,183-184, nr. 2150).

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إذا كان الأمر كما فصّل فبأي آلاء.( Durum açıklandığı gibi olduğunda Rabbinizin hangi nimetlerini  yalanlarsınız?) şeklindedir.

اَيِّ  istifham harfi  بِ  haf-i ceriyle  تُكَذِّبَانِ  fiiline mütealliktir. اٰلَٓاءِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. رَبِّكُمَا  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  كُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

تُكَذِّبَانِ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. 

تُكَذِّبَانِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ


فَ  rabıta harfi, mahzuf şartın cevabının başına gelmiştir. Cevap cümlesi olan  فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا  için muzâf konumundaki istifham harfi  اَيِّ , mecrur mahalde  تُكَذِّبَانِ  fiiline mütealliktir. Takdimin sebebi, istifham isimlerinin sadaret hakkıdır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, takrir, tevbih ve tariz  amacı taşıdığı için, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda, tecahül-i ârif sanatı vardır.

Takdiri  إذا كان الأمر كما فصّل (Durum açıklandığı gibi olduğunda ) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.) 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

رَبِّكُمَا  izafetinde, كُمَا  zamirinin Rabb ismine izafe edilmesi ile zamirin ait olduğu insan ve cin, şan ve şeref kazanmıştır. 

Ayet surede 31 kez tekrarlanarak Rabbin nimetlerine dikkat çekilmiştir. Zahiren birbirinin aynı olan bu ayetler, hemen öncesinde zikredilen nimetlerin farklılığıyla, tekrar olmayan bir vurguya sahip olurlar. 

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Bu tekrarların; manayı muhatabın nefsinde pekiştirmek, bir şeyin azametini muhataba hissettirmek, fasılanın uzaması sebebiyle hatırlatma gibi faydası vardır. Ayrıca nefsi rahatlatmak amacıyla sevinç, pişmanlık, hüzün vs. ifade eden ibareler de tekrarlanır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

[O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?] ayetinde hitap,  سقلين  -yani ins ve cinne-dir; (8. ayette)  لْاَنَامِ ’ın (mahlukatın) zikredilmesi ve [Ey insanlar ve cinler! Yakında sadece sizinle ilgileneceğiz!] ayeti de buna delalet etmektedir. (Keşşâf)

Bu surede Allah Teâlâ pek çok nimetini zikretmiştir. Zikredilen her nimetten sonra da bu istifhâm tekrar edilmiştir. Bu tekrarda nimetlerin ne kadar çok olduğuna ve üzerinde düşünmek gerektiğine tenbih vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

Allah Teâlâ, bu surede, nimetlerini inkâr edenleri azarlamak için [Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?] ayetini tekrar etmiştir.

Ayetteki soru takrir, yani bu nimetleri kabule ve onlara şükrün gerekli olduğunu itirafa zorlamak içindir. (Rûhu’l Beyân) 

Rahmân Suresi’nin bu ayetinde ve diğer ayetlerinde  فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ  ifadesinin tekrar edilmesi en güzel tarîz örneklerindendir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)

Herhangi bir muhatap geçmediği halde ayetteki böylesi hitabın hikmeti, iltifat sanatı türünden olmasıdır.

Önceki surede, fiiller bizzat Allah'ın zatına isnat edilince, bu surede, rahmetinden bahsedilirken, korku ve dehşeti bertaraf edecek bir lafız kullanılmıştır ki, bu da "Rabb" lafzıdır. Buna göre Cenab-ı Hak sanki, "O sizin Rabbiniz olduğu halde, siz onun hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?.." buyurmuştur.

Bu ayetin tekrarlanmasının ve bu tekrarın 31 kere olmasının hikmeti nedir? Tekrarın faydası, iyice anlatmak, zihinlere yerleştirmektir. Ama, bu hususî sayının 31 şeklinde oluşuna gelince, biz deriz ki: Bu manadaki sayılar tevkifidir. Bunların niçin bu şekilde takdir edildiğine, insanın aklı ermez, buna muttali olamaz. (Fahreddin er-Râzî)

Keşfu'l-Esrar adlı eserde şöyle dendi: ”Bil ki, bu surenin bir kısmında zorluklar, azap ve ateşten bahsedildi. Burada iki türlü nimet vardır. Birisi bu azapların müminlerden kâfirlere çevrilmesidir ki, bu, şükrü gerektirecek büyük bir nimettir. İkincisi ise, cehennemden korkutup sakındırmaktır ki, bu da büyük bir nimettir. Zira kişinin kendisini üzecek şeyden sakınma gayreti, ferahlatacak şeye ulaşma gayretinden fazladır." (Rûhu’l Beyân)

 
Rahmân Sûresi 14. Ayet

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ  ...


Allah, insanı pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı.

İnsanı ve cinleri kimin yarattığı ve bu varlıkların mahiyeti üzerinde düşünülürse, Allah’ı inkâr etme veya O’ndan başka varlıklara da tanrılık yakıştırmanın yahut O’nun nimetlerini görmezden gelmenin ne büyük nankörlük olacağı kolayca anlaşılır. İşte 14 ve 15. âyetlerde insanların ve cinlerin ilk yaratılışlarındaki ana unsurlara dair bilgi verilerek, bir taraftan onların mahiyetlerini böylesine bilen ve bildiren Cenâb-ı Allah’ın yegâne yaratıcı olduğuna diğer taraftan da bunların tek başına bir değer ifade etmeyip yüce yaratıcının onlara yüklediği görev sayesinde değer kazanmış olduklarına dikkat çekilmektedir. İnsanın yaratılışı hakkında Kur’an’ın değişik yerlerinde bilgiler verilmiş olup bunların özü şudur: Çamura şekil verilmiş, ateşte pişmiş toprak kaplar gibi tınlayacak kadar kurutulmuş bir çamura yani hayatiyetten çok uzak bir nesneye can verilmiş, bu canlı akıl nimetiyle ve onu iyi kullanmayı sağlayacak yeti ve yeteneklerle donatılmış, bu donanımlara paralel bir sorumluluğa muhatap kılınmıştır. 15. âyetin “yalın ateşten” diye çevrilen kısmında geçen mâric kelimesi sözlükte “çalkalanan, yerinde durmayan” ve “karışan, karıştırıcı” anlamlarına gelmektedir. Birinci mânaya göre bu kısım “dumansız saf alev”, ikinci mânaya göre ise “karışan, nüfuz eden dumanlı ateş” şeklinde açıklanmıştır (insan ve cinlerin yaratılması hakkında bilgi ve değerlendirme için bk. Hicr 15/26-29; Elmalılı, VII, 4669-4670).

Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 202-203

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ

 

Fiil cümlesidir. خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الْاِنْسَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

مِنْ صَلْصَالٍ  car mecruru خَلَقَ  fiiline mütealliktir. كَالْفَخَّارِ  car mecruru  صَلْصَالٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ


Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

مِنْ صَلْصَالٍ  car-mecruru  خَلَقَ  fiiline, كَالْفَخَّارِۙ  car-mecruru  صَلْصَالٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

صَلْصَالٍ ’deki tenvin nev ve tazim ifade eder. 

صَلْصَالٍ - الْفَخَّارِۙ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Müfredin müfrede benzetildiği teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. Müşebbehu bih  فَخَّارِ , müşebbeh  صَلْصَالٍ’ dir.  كَ  teşbih edatıdır. Teşbihin her iki tarafı da hissidir. Vech-i şebeh ikisinin de toprak türü olmasıdır, tarafların hakikatinden hariç değildir. 

صَلْصَالٍ , tın tın sesi olan kuru çamur; فَخَّارِ  çanak çömlek gibi ateşte pişirilmiş çamur (seramik) demektir. Şayet “Bu konuda, indirilen ayetler farklılık göstermektedir dersen şöyle derim: Bunların hepsi mana bakımından aynıdır ve onu topraktan yaratmış olduğunu ifade etmektedir. Buna göre Allah Teâlâ önce toprağı çamur kılmış, sonra kokuşmuş balçığa dönüştürmüş sonra da pişirilmiş toprak haline getirmiştir. (Keşşâf)  

Ayetteki فَخَّارِ , ateşte pişmiş çamur olup, tuğla-kiremit manasınadır. Binaenaleyh burada, asıl lügat manası üzere kullanılmış olur. O halde فَخَّارِ  kelimesi فاخر ‘in mübalağa sıygası olup, tıpkı  علاَّم  kelimesinin  عليم ’in mübalağası olması gibidir. Bu böyledir. Çünkü, unufak olma özelliğindeki o toprak, suyu ve sıvıları içinde tutabilecek bir çömlek haline gelip, ufalanmayıp-yarılmayıp, içindekileri sızdırmayacak bir hal alınca, sanki, hemcinslerine karşı fahretmiş (öğünmüş) gibi olur. (Fahreddin er-Râzî) 

الْاِنْسَانَ  ile cinsin aslı olan Âdem (as) kastedilmiştir. (Âşûr)

Burada, hem insanları, hem de cinleri ilgilendiren nimetin şükrünü ihlal etmelerinden dolayi yapılan kınama izah edilmektedir. (Ebüssuûd)

 
Rahmân Sûresi 15. Ayet

وَخَلَقَ الْجَٓانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ  ...


“Cin”i de yalın bir ateşten yarattı.

Riyazus Salihin, 1850 Nolu Hadis
Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Melekler nûrdan, cinler kızıl ateşten, Âdem de size bildirilen şeyden (topraktan) yaratılmıştır.”  
(Müslim, Zühd 60. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 153, 168)

وَخَلَقَ الْجَٓانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki  خَلَقَ ‘ya matuftur. Fiil cümlesidir. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الْجَٓانَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

مِنْ مَارِجٍ  car mecruru خَلَقَ  fiiline matuftur. مِنْ نَارٍ  car mecruru  مَارِجٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.

الْجَٓانَّ  kelimesi, sülasi mücerredi  جنن  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَخَلَقَ الْجَٓانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ


Ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

مِنْ مَارِجٍ  car mecruru  خَلَقَ  fiiline mütealliktir. مِنْ نَارٍ  car mecruru  مَارِجٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مَارِجٍ  ve  نَارٍ  kelimelerindeki nekrelik, nev ve tazim içindir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

خَلَقَ  fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

جَٓانَّ , cinlerin atasıdır; İblis olduğu da söylenmiştir. مَارِجٍ  ise dumanı olmayan saf alev (yalaz) demektir. Ateşin karasıyla karışık olanıdır, da denilmiştir. Bir şey yalpaladığı ve başka bir şeyle karışık hale geldiğinde  مَرَجَ الشيء  denir. “Peki, tekrar مِنْ نَارٍۚ (ateşten) demenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: مَارِجٍ ’in beyanıdır; bir bakıma “ateşten; saf yalazdan” denmiş olmaktadır. Ya da ateşle karışık halde, demektir ya da özel bir ateşten demek istemiştir. (Keşşâf)

Rahmân Sûresi 16. Ayet

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ  ...


O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إذا كان الأمر كما فصّل فبأي آلاء.( Durum açıklandığı gibi olduğunda Rabbinizin hangi nimetlerini  yalanlarsınız?) şeklindedir.

اَيِّ  istifham harfi  بِ  haf-i ceriyle  تُكَذِّبَانِ  fiiline mütealliktir. اٰلَٓاءِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  رَبِّكُمَا  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  كُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

تُكَذِّبَانِ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.

تُكَذِّبَانِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ


فَ  rabıta harfi, mahzuf şartın cevabının başına gelmiştir. Cevap cümlesi olan  فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا  için muzâf konumundaki istifham harfi  اَيِّ , mecrur mahalde  تُكَذِّبَانِ  fiiline mütealliktir. Takdimin sebebi, istifham isimlerinin sadaret hakkıdır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle takrir, tevbih ve tariz amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda, tecahül-i ârif sanatı vardır.

Takdiri  إذا كان الأمر كما فصّل (Durum açıklandığı gibi olduğunda ) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)  

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

رَبِّكُمَا  izafetinde  كُمَا  zamirinin Rabb ismine izafe edilmesi ile zamirin ait olduğu insan ve cin, şan ve şeref kazanmıştır. 

Ayet surede 31 kez tekrarlanarak Rabbin nimetlerine dikkat çekilmiştir. Zahiren birbirinin aynı olan bu ayetler, hemen öncesinde zikredilen nimetlerin farklılığıyla, tekrar olmayan bir vurguya sahip olurlar. 

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Bu tekrarların; manayı muhatabın nefsinde pekiştirmek, bir şeyin azametini muhataba hissettirmek, fasılanın uzaması sebebiyle hatırlatma gibi faydası vardır. Ayrıca nefsi rahatlatmak amacıyla sevinç, pişmanlık, hüzün vs. ifade eden ibareler de tekrarlanır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

[O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?] ayetinde hitap, سقلين  -yani ins ve cinne-dir; (8. ayette)  لْاَنَامِ ’ın (mahlukatın) zikredilmesi ve [Ey insanlar ve cinler! Yakında sadece sizinle ilgileneceğiz!] ayeti de buna delalet etmektedir. (Keşşâf)

Bu surede Allah Teâlâ pek çok nimetini zikretmiştir. Zikredilen her nimetten sonra da bu istifhâm tekrar edilmiştir. Bu tekrarda nimetlerin ne kadar çok olduğuna ve üzerinde düşünmek gerektiğine tenbih vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Allah, bu surede, nimetlerini inkâr edenleri azarlamak için [Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?] ayetini tekrar etmiştir.

Ayetteki soru takrir, yani bu nimetleri kabule ve onlara şükrün gerekli olduğunu itirafa zorlamak içindir. (Rûhu’l Beyân)  

Rahmân Suresi’nin bu ayetinde ve diğer ayetlerinde  فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ  ifadesinin tekrar edilmesi en güzel tarîz örneklerindendir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)

Herhangi bir muhatap geçmediği halde, ayetteki böylesi hitabın hikmeti, iltifat sanatı türünden olmasıdır.

Önceki surede, fiiller bizzat Allah'ın zatına isnat edilince, bu surede, rahmetinden bahsedilirken, korku ve dehşeti bertaraf edecek bir lafız kullanılmıştır ki, bu da "Rabb" lafzıdır. Buna göre Cenab-ı Hak sanki, "O sizin Rabbiniz olduğu halde, siz onun hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?.." buyurmuştur.

Bu ayetin tekrarlanmasının ve bu tekrarın 31 kere olmasının hikmeti nedir? Tekrarın faydası, iyice anlatmak, zihinlere yerleştirmektir. Ama, bu hususi sayının 31 şeklinde oluşuna gelince, biz deriz ki: Bu manadaki sayılar tevkifidir. Bunların niçin bu şekilde takdir edildiğine, insanın aklı ermez, buna muttali olamaz. (Fahreddin er-Râzî)

Keşfu'l-Esrar adlı eserde şöyle dendi: ”Bil ki, bu surenin bir kısmında zorluklar, azap ve ateşten bahsedildi. Burada iki türlü nimet vardır. Birisi bu azapların müminlerden kâfirlere çevrilmesidir ki, bu, şükrü gerektirecek büyük bir nimettir. İkincisi ise, cehennemden korkutup sakındırmaktır ki, bu da büyük bir nimettir. Zira kişinin kendisini üzecek şeyden sakınma gayreti, ferahlatacak şeye ulaşma gayretinden fazladır." (Rûhu’l Beyân)

 
Günün Mesajı
Kur'ân'ı öğretme, insanı yaratma ve ona konuşma, düşüncelerini dille ifade etme melekesi bahşetme, Rahmâniyetinin tecellilerinden olarak Cenab-ı Allah'ın eri büyük nimetlerindendir. Konuşma son derece karmaşık bir işlem olup, düşünme ile aynı anda meydana gelir. Onunla kendisini ifade eden insan, konuşma ile düşünmenin nasıl aynı anda ve ne şekilde olduğunu bile kavrayamaz. Dillerin nasıl meydana geldiği ve nasıl bu kadar farklılaşıp çoğaldığı da bilim için bir sırdır, Şu kadar ki, insanlığın atası Hz. Âdem'e eşyayı isimleriyle birlikte öğreten Cenab-ı Allah'tır (c.c.). Yani, beyan gibi dil de Allah'ın çok büyük bir lütfudur.
Sayfadan Gönüle Düşenler


Yokluğu bilinmeyen nimetlerin kıymeti hafife alınır. Geçici olarak ya da Allah muhafaza kalıcı olarak kaybedildiğinde gerçek değeri anlaşılır. İyileşileceği umulan hastalıklar, yeryüzünün en önemli ibretlerindendir. Zira, Allah’a umut ile yaklaşan insan, o anın içindeyken zihnini yavaşlatır ve gerçekten şükür ile düşünür. 

Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarında şöyle bir hadise geçmektedir. 

Bir hoca yemek duası yaparken, yemeğin çıkış yollarını yarattığı için Allah’a hamd eder. Ali Ulvi Kurucu hoca da sofra başında bu kelimenin yeri miydi? diye düşünür. Kitabında anlatmaya şöyle devam eder: 

“Allahım şahittir. Sadece gönlümden geçti, havatır olarak. Sen misin bunu söyleyen! Sabah namazında, Harem-i Şerif’te sol tarafıma bir sancı saplandı. Böbrek sancısı, idrara çıkamıyorum, kum varmış, tıkamış.”

Kendisine doktor getirilir. Doktor büyük bir semaver çay yaptırdıktan sonra kumun böbrekten çıktığını, çayı içmesini ve merdiven inip çıkmasını söyler. Bu kumun düşmesi lazım. Ali Ulvi Kurucu:

“Öğleye kadar, çayları içtim, merdiveni çıktım indim. Sancı, ızdırap devam etti. Dedim: Ya Rabbi, dilimle söylemedim, gönlümden geçti. Allahım, yediğimiz içtiğimiz şeyler için çıkış yolları yarattığın için hamd olsun. Bu nimetlerine de şükürler olsun. Aman ya Rabbi, ne müthişmiş bu idrar yolları... Rahat rahat, düşünmeden yeriz içeriz. Eğer her abdeste, idrara çıkmak böyle olsaydı, hayatın ne tadı kalırdı! İnsan canından beziyor...”

Kur’an’ı öğreten Rahman olan Allahım! Bizi, kelamına muhabbet ile bağlananlardan, ömrünün her gününde onu okuyanlardan, her güzelliğinden nasiplenenlerden ve son nefesinde Senin kelamın ile can verenlerden eyle. 

Ey insanı ve diğer varlıkları yaratan Allahım! Bizi, sahip olduğu nimetlerin kıymetini bilenlerden, hayırla faydalananlardan ve hamd edenlerden eyle. Her nimetin ile Seni ananlardan ve Sana hayran kalanlardan eyle. Nasip etmediklerinde de bir hikmet oluşuna iman ederek hamd ile Sana sığınanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz: @zeynokoloji