17 Mart 2026
Hadid Sûresi 4-11 (537. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Hadid Sûresi 4. Ayet

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ  ...


O, gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratan, sonra Arş’a kurulandır. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُوَ O’dur
2 الَّذِي
3 خَلَقَ yaratan خ ل ق
4 السَّمَاوَاتِ gökleri س م و
5 وَالْأَرْضَ ve yeri ا ر ض
6 فِي
7 سِتَّةِ altı س ت ت
8 أَيَّامٍ günde ي و م
9 ثُمَّ sonra
10 اسْتَوَىٰ oturan س و ي
11 عَلَى üzerine
12 الْعَرْشِ Arş ع ر ش
13 يَعْلَمُ bilir ع ل م
14 مَا şeyi
15 يَلِجُ giren و ل ج
16 فِي
17 الْأَرْضِ yere ا ر ض
18 وَمَا ve şeyi
19 يَخْرُجُ çıkan خ ر ج
20 مِنْهَا ondan
21 وَمَا ve şeyi
22 يَنْزِلُ inen ن ز ل
23 مِنَ -ten
24 السَّمَاءِ gök- س م و
25 وَمَا ve şeyi
26 يَعْرُجُ çıkan ع ر ج
27 فِيهَا ona
28 وَهُوَ ve O
29 مَعَكُمْ sizinle beraberdir
30 أَيْنَ nerede
31 مَا
32 كُنْتُمْ olsanız ك و ن
33 وَاللَّهُ Allah
34 بِمَا şeyleri
35 تَعْمَلُونَ yaptıklarınız ع م ل
36 بَصِيرٌ görmektedir ب ص ر
Peygamber Efendimiz İhsanın  ne olduğu sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:” İhsan ,Allah’ı görüyormuş gibi O’na kulluk etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görmektedir .”(Buhari ,İman 37 Müslim, İman 5 7)

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  السَّمٰوَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. 

الْاَرْضَ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.  ف۪ي سِتَّةِ  car mecruru  خَلَقَ  fiiline mütealliktir. اَيَّامٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

3 ile 10 arası sayıların temyizinde önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzâf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzâfun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzâf olduğu için cümledeki konumuna göre îrabını alır, temyiz muzâfun ileyh olduğu için daima mecrurdur. Temyiz çoğul ve belirsiz olur. Sayı ile temyiz cinsiyet yönünden birbirinin zıttı olur. (Temyiz çoğul olduğu için eril veya dişil olduğunu anlamak için tekiline bakılır.) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.

ثُمَّ  edatı mertebe açısından terahi manasınadır. Yani; aralıklarla, zaman içinde serpiştirilerek peyderpey olabilecek durumları bildirmektedir. 

اسْتَوٰى  atıf harfi  ثُمَّ  ile  خَلَقَ  fiiline mütealliktir. اسْتَوٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَى الْعَرْشِ  car mecruru  اسْتَوٰى  fiiline mütealliktir. 

اسْتَوٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  سوي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ

 

Fiil cümlesidir. يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مَا  müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَلِجُ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

يَلِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. فِي الْاَرْضِ  car mecruru يَلِجُ  fiiline mütealliktir.  مَا  müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ‘la birincisine matuf olup mahallen mansubdur. 

يَخْرُجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنْهَا  car mecruru يَخْرُجُ  fiiline mütealliktir.  مَا  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ‘ la birincisine matuf olup mahallen mansubdur. 

يَنْزِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru يَنْزِلُ  fiiline mütealliktir. مَا  müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ‘la birincisine matuf olup mahallen mansubdur. 

يَعْرُجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  ف۪يهَ  car mecruru  يَعْرُجُ  fiiline mütealliktir.


وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında irab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مَعَكُمْ  mekân zarfı olup, mahzuf habere mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَيْنَ مَا  mekân zarfı, şart ismi olup tam fiil olarak amel eden  كُنْتُمْ ‘e mütealliktir. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. 

كُنْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. İtiraziyyedir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. 

 

 وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

 

 

Cümle, atıf harfi وَ ‘la  هُوَ مَعَكُمْ  cümlesine matuftur. İsim cümlesidir.  اللّٰهُ  lafza-i celâli mübteda olup lafzen merfûdur. 

مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  بَص۪يرٌ ‘a mütealliktir. 

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بَص۪يرٌ  mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur. 

بَص۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. هُوَ  müsnedün ileyh, müfret has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  müsneddir.

Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, sonraki habere dikkat çekmek içindir. 

الَّذ۪ي ’nin sılası olan  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ  cümlesi mazi fiil sıygasında gelerek sübuta, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَالْاَرْضِ  kelimesi, tezat sebebiyle mef’ûl olan  السَّمٰوَاتِ ’ye atfedilmiştir.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ  ifadesinde tağlîb sanatı vardır. Yer, gök ve ikisi arasındaki herşeyi de ifade eder.

اَيَّامٍ ’deki tenvin nev ve tazim ifade eder.  ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  اَيَّامٍ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  günler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

Tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile sıla cümlesine atfedilen  ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ  ibaresinde istiare vardır. Çünkü gerçek anlamda istiva ile sadece yükselen-alçalan, doğrulan-eğrilen cisimler nitelenir.

اسْتَوٰى  kelimesinde tevriye sanatı vardır. Ayette istiva sözcüğünden önce veya sonra yakın ya da uzak anlamına delalet eden bir karine (ipucu) zikredilmediği için burada tevriye, mücerrededir. 

اسْتَوٰى , istilâ manasınadır. Yani Allah, Rahman sıfatıyla bütün varlıkları kuşatmıştır. Çünkü  اسْتَوٰى  fiili  عَلَى  harf-i ceriyle geçişli olduğunda istilâ manasına, إلى  harf-i ceriyle geçişli olduğunda ise intihâ manasına gelir. Bu, ya bizzat veya idare cihetiyle olur. (Rûhu-l Beyân)

Allah Teâlâ’nın bu ifadeden maksadı, kudretinin delillerini bildirmektir. (Fahreddin er-Râzî)  

اسْتَوٰى  kelimesinin iki manası vardır: Yakın manası “bir yerde karar bulmak” tır. Uzak manası ise saltanat ve istilâdır. Allah Teâlâ cisim olmaktan münezzeh olduğu için yakın mananın murad edilmesi münasip değildir. Dolayısıyla uzak mana kastedilmiştir. (Bazı alimler  عَلَى الْعَرْشِۜ  lafzının yerleşmek manasının lazımı olduğunu söyleyerek bunu muraşşaha addetmişlerdir.) (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Buradaki istiva ile bir mahal ve mekânı işgal etmek değil de “kudret ve saltanat bakımından hakim olmak” anlamı kastedilmiştir. Bu ifade, “Falanca kral krallığının tahtına kuruldu; buyruk-yasak kürsüsüne (‘Arş üzerine istiva etti.’ sözü, ‘Tahta oturdu, tahta geçti, tahta kuruldu.’ anlamında temsîli istiaredir. Allah Teâlâ’nın varlıkların bizzat yönetimini ve murakabesini elinde bulundurması hali, kralın tebasını yönetmek üzere tahta geçip oturması durumu ile temsil edilmiştir.) malik oldu” anlamında ”Falanca kral, kraliyet tahtına oturdu/kuruldu” denmesi gibidir. (Allah Teâlâ’nın) -gerçekte üzerine oturacağı tahtı ve el ile işaret edilecek (şekilde maddi yapıda) yüksek bir yeri bulunmasa da -bu şekilde (arşı olmakla) nitelenmesi güzel olmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)

 

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ 

 

Ayetin ikinci cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  يَلِجُ فِي الْاَرْضِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يَلِجُ  fiiline mütealliktir. Müteakip üç ism-i mevsûl de öncesindekine atfedilmiştir. İlk iki ile son iki mevsûlün birbirine atıf sebebi tezattır. Sıla cümleleri birinci mevsûlün sılasıyla aynı üsluptadır.

يَخْرُجُ - يَعْرُجُ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَلِجُ - يَخْرُجُ  ve  يَنْزِلُ  - يَعْرُجُ  ve  يَعْرُجُ - اسْتَوٰى  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

يَلِجُ فِي الْاَرْضِ  -  يَخْرُجُ مِنْهَا  cümleleri ve  يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ -  يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

الْاَرْضَ - مَا  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

السَّمٰوَاتِ - السَّمَٓاءِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayetin başında mef'ûl makamında olan ism-i mevsûl  مَا  ve sıla cümlesine yapılan atıfların hepsinin sebebi, îrabda ortaklıktır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede cem' ma’at-taksim sanatı vardır.  يَعْلَمُ ’da cem’, ism-i mevsûllerle sıralananlarda taksim vardır.

Allah Teâlâ’nın bu ifadeden maksadı ilminin mükemmelliğini anlatmaktır. (Fahreddin er-Râzî)

Hak Teâlâ kudretine dair olan ifadeyi, ilmine dair olan ifadeden önce getirmiştir. Çünkü Allah'ın kādir olduğunu bilmek, alim olduğunu bilmekten önce gelir, bu daha önemlidir. İşte bundan ötürü bazı muhakkik alimler, Allah'ı bilmenin ilk mertebesinin, O'nun kudretini bilmek olduğunu söylemişlerdir. Diğer alimler de, Allah'ı bilmenin ilk mertebesinin, O'nun müessir oluşunu bilmek olduğunu söylemişlerdir. Her iki takdire göre de, Allah'ın kādir olduğunu bilmek, alim olduğunu bilmekten önce gelir. (Fahreddin er-Râzî) 


 وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ 

 

Cümle hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi  وَ ‘la  يَعْلَمُ  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vasılda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. 

İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kastediliyorsa aralarında atıf yapılabilir (Rıfat Resul Sevinç, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, S. 190-191)

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. هُوَ  mübtedadır, mekân zarfı  مَعَكُمْ , mahzuf habere mütealliktir. 

Fasılla gelen  اَيْنَ مَا كُنْتُمْ  cümlesi itiraziyyedir. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.  

Şart üslubunda haberî isnad olan cümlede şart manası taşıyan mekan zarfı  اَيْنَ مَا , cevap fiiline mütealliktir. Şart fiili  كُنْتُمْۜ , bu cümlede nakıs değildir. Cümle müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur, öncesinin delaletinden mana anlaşılır.

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) 

Eğer şartın öncesinde cevabın anlaşılmasını sağlayan bir ifade yer alırsa, cevap hazf edilir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur'an)

اَيْنَ , istifham edatı olarak, Kur’an’da on ayette varid olmuştur. Bunlardan üçünde  اَيْنَ ’den hemen sonra gelen  مَا  ism-i mevsûl olup zaid değildir ve bu ayette olduğu gibi  اَيْنَ ’den ayrı olarak yazılmıştır.

اَيْنَ , Kur’an’da istifham edatının yanında şart edatı olarak da gelmiştir. Kur’an’da şart edatı olarak kullanıldığı tüm ayetlerde sonuna bir  مَا  ilave olunmuştur. Bu da  اَيْنَمَا  ve  اَيْنَ مَا  şekillerinde yani hem birleşik hem de ayrı olarak gelmiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu) 


 وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  وَهُوَ مَعَكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Bu cümlede ayetin öncesindeki gizli zamirden zahir isme iltifat vardır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

اَللّٰهُ  mübteda,  بَص۪يرٌ  haberidir. 

Cümlede car mecrur  بِمَا تَعْمَلُونَ , amili olan  بَص۪يرٌ ’un önüne geçmiştir. Bu takdim, tahsis ifade eder. Yani “O yaptıklarınızı görür. Görmediği hiçbir şey yoktur.” demektir. Bu cümle, mamulun amiline kasrını, başka bir deyişle de olumlu mananın yanında bir de olumsuz mana ifade eder. 

İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا  müşterek ism-i mevsûlu mecrur mahalde olup  بَص۪يرٌ ’e mütealliktir. Sılası olan  تَعْمَلُونَ, muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. 

Müsned olan  بَص۪يرٌ  mübalağalı ismi fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَص۪يرٌ  sözü, lafzen sarih olarak Allah’ın bütün yapılanları gördüğüne, bildiğine delalet eder. Ama maksat bu yapılanlara karşılık ahirette verilecek sevap ve cezayı hatırlatmaktır. Buna, lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.

Bu ayetlerde ilginç bir tertip bulunmaktadır. Zira, Cenab-ı Hak O, hem evveldir, hem ahirdir, hem zahirdir, hem batındır buyurarak önce Kendisinin, bütün mümkinât ve kainatın ilahı olduğunu; daha sonra da Kendisinin arşın, göklerin ve yerin ilahı olduğunu beyan etmiş, en sonunda da, [Nerede olursanız O, sizinle beraberdir.] cümlesi ile de kudreti, îcadı, tekvîni ve ilmi ile bizimle beraber olduğunu beyan etmiştir ki, O'nun "ilmi", bizim içimizi dışımızı bilmesi demektir. (Fahreddin er-Râzî)   

يَعْلَمُ  -  تَعْمَلُونَ  kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs vardır.

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ  kavlindeki atıf, matufun önemi sebebiyle hususinin umuma atfıdır. Buradaki maiyyet ise; her durumdaki ilim manasında kinaî bir temsildir. (Âşûr) 

Ayette, gafilleri uyarma, uyanıkları gayrete getirme, onları âlemlerin Rabbi Allah'tan korkma ve utanmaya teşvik vardır. Ayrıca amellerinin gözetildiğine, iyi ve kötü oluşlarına göre karşılık göreceklerine dair işaret de vardır. (Rûhu-l Beyân)

 
Hadid Sûresi 5. Ayet

لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ  ...


Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Bütün işler ancak O’na döndürülür.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَهُ O’nundur
2 مُلْكُ mülkü م ل ك
3 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
4 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
5 وَإِلَى ve
6 اللَّهِ Allah’a
7 تُرْجَعُ döndürülecektir ر ج ع
8 الْأُمُورُ bütün işler ا م ر

لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir.  لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ  muahhar mübteda olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.


 وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ

 

Cümle, atıf harfi وَ ‘la  مُلْكُ السَّمٰوَاتِ ‘a matuftur.  اِلَى اللّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  تُرْجَعُ  haber olarak mahallen merfûdur.  

تُرْجَعُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. الْاُمُورُ  naib-i fail olup lafzen merfûdur.

لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مُلْكُ السَّمٰوَاتِ , muahhar mübtedadır. 

Bu takdim kasr ifade eder.  لَهُ , kasr ilmi tabirleriyle, mevsuf ve maksûrun aleyhdir. مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ; hem sıfat hem de maksûrdur. Kasr, hakiki ve tahkikidir.

Cümlede müsnedün ileyh, izafetle marife olmuştur. Bu izafet faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur.

لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ  [Göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur.] Bu tekrarlama tekid içindir. Yani gerçek manada mabud sadece O'dur. (Kurtubî-Fahreddin er-Râzî) 

Cümledeki takdim, isnadın Allah Teâlâ’ya olması karinesiyle tahsis ifade eder. Uluhiyet sıfatı sadece O’na aittir. (Âşûr)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَالْاَرْضِ  kelimesi, tezat sebebiyle muzâfun ileyh olan  السَّمٰوَاتِ ’ye atfedilmiştir..

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

İkinci ayetin ilk cümlesi tekid maksadıyla bu ayette tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


 وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ

 

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. 

İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kastediliyorsa aralarında atıf yapılabilir (Rıfat Resul Sevinç, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, S. 190-191)

Ayetin son cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلَى اللّٰهِ , amiline takdim edilmiştir. 

Bu takdim kasr değil ihtimam içindir. (Âşûr)

Mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâllerde tecrîd sanatı vardır.

تُرْجَعُ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Bu cümlede, ayetin ilk cümlesindeki gizli zamirden zahir isme iltifat vardır.

وإلَيْهِ تَرْجِعُ الأُمُورُ  şeklinde zamir yerine ism-i celâlin izhar edilmesi, müstakil bir cümle olduğuna delalet içindir. Böylece gönderme için güzel bir misal olur. (Âşûr)

Ayetin son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. Bu tekrarlama tekid içindir. Yani gerçek manada mabud sadece O'dur. Bütün işler âhirette bütün mahlukatın işler Allah'a döndürülür. (Kurtubî)

وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ  [Bütün işler Allah'a döndürülür] ifadesinde mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Yani Allah Teâlâ’ya dömek tabiriyle, her işin sevap ve günah yönünden değerlendirileceği, etkili bir şekilde anlatılmak istenmiştir.  
Hadid Sûresi 6. Ayet

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۜ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  ...


Geceyi gündüze sokar, gündüzü de geceye sokar. O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يُولِجُ sokar و ل ج
2 اللَّيْلَ geceyi ل ي ل
3 فِي içine
4 النَّهَارِ gündüzün ن ه ر
5 وَيُولِجُ ve sokar و ل ج
6 النَّهَارَ gündüzü ن ه ر
7 فِي içine
8 اللَّيْلِ gecenin ل ي ل
9 وَهُوَ ve O
10 عَلِيمٌ bilir ع ل م
11 بِذَاتِ özünü
12 الصُّدُورِ göğüslerin ص د ر

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۜ 

 

Fiil cümlesidir.  يُولِجُ  damme üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الَّيْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي النَّهَارِ  car mecruru  يُولِجُ  fiiline mütealliktir. 

يُولِجُ  atıf harfi وَ ‘la birinci  يُولِجُ ‘ya matuftur. 

يُولِجُ  damme üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. النَّهَارَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الَّيْلِ  car mecruru  يُولِجُ  fiiline mütealliktir. 

يُولِجُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ولج ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

 

 وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عَل۪يمٌ  haber olup lafzen merfûdur.  بِذَاتِ  car mecruru  عَل۪يمٌ ‘e mütealliktir. الصُّدُورِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

عَل۪يمٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelen  وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ   cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

فِي النَّهَارِ  ve  فِي الَّيْلِۜ  ibarelerinde istiare vardır. Ayette zarfiyye olan  ف۪ي  harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Gece ve gündüz, içine girilmeye müsait bir şeyler değildir. Olayı mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Gece ve gündüz arasındaki mutlak irtibat, zarf ve mazruf arasındaki mutlak irtibata benzetilmiştir. Câmi’; temekkün (yerleşme, sabit olma)’dür.

النَّهَارِ الَّيْلَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

الَّيْلَ - النَّهَارِ يُولِجُ  kelimelerin tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Burada tıbâk sanatı akis sanatıyla bir aradadır. Fiillerin müteallıkları arasında akis gerçekleşmiştir. Bunlar; muhatabın zihninde konunun yer etmesine yardımcı olur.

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ  cümlesiyle  يُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

Bu; Allah'ın kudretine dair deliller ile, nimetini ortaya koymayı kapsayan ve birleştiren ifadeler olup, bunların tekrar tekrar sunulması, kişiyi önce düşünüp tefekkür etmeye, sonra da Allah Teâlâ ile şükürle meşgul olmaya teşvik etmektir. (Fahreddin er-Râzî)

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۜ [Geceyi gündüze sokar, gündüzü geceye sokar.] Yani zamanın acı tatlı bütün değişiklikleri O'nun hükmü altındadır. Gamları, sevince, sevinçleri gama, kedere tebdil eden ve zulmet içinde nur, nur içinde zulmet yaratan O'dur. Hem O, bütün göğüslerin künhünü (hakikatini) bilir. En gizli fikirleri, niyetleri, acı ve kederleri ve her türlü duyguyu O bilir. (Elmalılı)


وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vasılda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. 

İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kastediliyorsa aralarında atıf yapılabilir (Rıfat Resul Sevinç, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, S. 190-191)

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هُوَ  mübteda,  عَل۪يمٌ  haberdir. بِذَاتِ الصُّدُورِ  car mecruru  عَل۪يمٌ ’a mütealliktir. 

عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

بِذَاتِ الصُّدُورِ  ifadesinde istiare vardır. 

وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  cümlesinde lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım; Allah sînelerin özünü bilir. Melzûmu; Allah içinizdekilerini bilir ve buna göre sizi hesaba çeker.  

Cümlede tağlîb sanatı vardır. Allah Teâlâ her şeyi bilir. Özellikle ‘sînelerin özünü bilir’ buyurulması, kalpteki duyguların insanın hareketlerinde temel teşkil etmesindendir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Kalp yerine  صُّدُورِ  kelimesinin gelmesi hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir. 

Bu ayetler, Allah'ın kudretine dair delillerle, nimetini ortaya koymayı kapsayan ve birleştiren ifadelerdir. Bunların tekrar tekrar sunulması, kişiyi önce düşünüp tefekkür etmeye, sonra da Allah Teâlâ’ya şükürle meşgul olmaya teşvik etmektir. (Fahreddin er-Râzî)

Ayetin son cümlesi mesel tarikinde olmayan tezyîl cümlesidir.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. [Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) -Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemeler. Gör. Ömer Kara]

 
Hadid Sûresi 7. Ayet

اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ  ...


Allah’a ve Resûlüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükâfat vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 امِنُوا inanın ا م ن
2 بِاللَّهِ Allah’a
3 وَرَسُولِهِ ve Elçisine ر س ل
4 وَأَنْفِقُوا ve infak edin ن ف ق
5 مِمَّا şeylerden
6 جَعَلَكُمْ sizi kıldığı ج ع ل
7 مُسْتَخْلَفِينَ hakim خ ل ف
8 فِيهِ onda
9 فَالَّذِينَ kimselere
10 امَنُوا inanan(lara) ا م ن
11 مِنْكُمْ sizden
12 وَأَنْفَقُوا ve infak edenlere ن ف ق
13 لَهُمْ onlar için vardır
14 أَجْرٌ mükafat ا ج ر
15 كَبِيرٌ büyük ك ب ر

Buradaki hitapla ilgili farklı açıklamalar yapılmış olmakla beraber, hita­bın genel olduğu dikkate alındığında, henüz iman etmemiş muhatapların inanmaya çağırıldığı, müminlerin ise imanlarını pekiştirmelerinin isten­diği söylenebilir (İbn Atıyye, V, 258; Şevkânî, V, 193; başka yorumlar için bk. Râzî, XXIX, 215; Ateş, IX, 259). “Allah’a iman” buyruğunun hemen ardından gelen iki unsur âyetin asıl mesajının şu iki noktada odaklandığını göstermektedir: a) Yukarıda sıfatlarından söz edilen Allah’a imanla birlikte O’nun resulüne de inanmak şarttır, b) İnfak yani kişinin sahip olduğu imkânları paylaşmaya, başkaları için ve özellikle Allah ve resulünün hoşnut olacağı biçimde harcamalar yapmaya razı olması bu imanın gereklerindendir. 

Harcamaya (infak) ilişkin buyrukta kullanılan ifade, dünyada elde ettiğimiz imkânların asıl sahibini hatırlatan ve bulunduğumuz konumun bilincinde olmamız gerektiğine dikkat çeken bir incelik taşımaktadır. Hak tasniflerinde “mülkiyet”, eşya üzerindeki en güçlü hak olarak nitelenir; zira mâlik, mülkiyetinde bulunan eşyayı kullanma, semerelerinden yararlanma ve gerektiğinde onu tüketme yahut başkalarına temlik etme hususunda –istisnaî bazı sınırlamalar bir yana– mutlak bir yetkiye sahiptir. Fakat bu, insanların birbiriyle ilişkileri açısından böyledir. Mülkün asıl sahibinin insanı ve bütün evreni yaratan olduğu dikkate alındığında ise başka insanlara nisbetle mâlik konumunda olan kişi, Yüce Allah’a nisbetle emanetçi konumundadır. Şu var ki bu, –“vedia”da olduğu gibi– kendisine bırakılan şeyi korumakla yükümlü olmaktan ibaret bir emanetçilik değildir; kişi kendisine verilen imkânları belli ölçüler içinde kullanmakla da görevlidir. Âyette bu durumu anlatmak üzere kullanılan müstahlefîn kelimesi, hem Allah tarafından bu imkânları kullanmaya yetkilendirilmiş olma hem de mal, mülk ve başkalarına aktarılabilir birikimlerin önceki nesillerden devralınmış olması mânasıyla açıklanmıştır (Zemahşerî, IV, 64). İnfakın konusu olarak ilk hatıra gelen şey servet olmakla beraber bunu, başkalarıyla paylaşılabilecek her türlü imkân olarak düşünmek gerekir. Meselâ insanın sahip olduğu bilgi birikimi de bu kapsamdadır.

Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 238
Riyazus Salihin, 484 Nolu Hadis
Abdullah İbni Şihhîr radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gelmiştim. O, “Elhâkümü’t-tekâsür” sûresini okuyordu. Sûreyi okuyup bitirince şöyle buyurdu:
“Âdemoğlu, malım malım deyip duruyor. Ey âdemoğlu! Yeyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip sevap kazanmak üzere önden gönderdiğinden başka malın mı var ki?” 
(Müslim, Zühd 3-4. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 31, Tefsîru sûre(102) 1; Nesâî, Vesâyâ 1)

اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِۜ

 

Fiil cümlesidir.  اٰمِنُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِاللّٰهِ  car mecruru  اٰمِنُوا  fiiline mütealliktir. 

رَسُولِه۪  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اَنْفِقُوا  atıf harfi وَ ‘la  اٰمِنُوا ‘ya matuftur. 

اَنْفِقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  مَّا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اَنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  جَعَلَكُمْ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

جَعَلَكُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

جَعَلَ  değiştirme manasında kalp fiillerindendir. Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir:

1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek  2. Bir halden başka bir hale geçmek 

3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

مُسْتَخْلَف۪ينَ  ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  ف۪يهِ  car mecruru  مُسْتَخْلَف۪ينَ ‘ye mütealliktir. 

اٰمِنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

اَنْفِقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نفق ‘dır.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

مُسْتَخْلَف۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i mef’ûlüdür.


فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ

 

İsim cümlesidir.  فَ  taliliyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. مِنْكُمْ  car mecruru  اٰمَنُوا  fiiline mütealliktir. اَنْفَقُوا  atıf harfi وَ ‘la  اٰمَنُوا ‘ya matuftur.

لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ  cümlesi mübteda  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرٌ  mübteda muahhar olup lafzen merfûdur. كَب۪يرٌ  kelimesi اَجْرٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Sıfat iki kısma ayrılır: 1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat

Hakiki sıfat: 1- Müfred olan sıfatlar  2- Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred olan sıfatlar: Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsûf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle olan sıfatlar: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  بِاللّٰهِ  car mecruru, اٰمِنُوا  fiiline mütealliktir. 

رَسُولِه۪  izafeti  بِاللّٰهِ ‘ye matuftur. Bu atıf hususun, umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

اللّٰهُ  -  رَسُولَهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

وَرَسُولَهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması Resul için tazim ve teşrif ifade eder.

Aynı üslupta gelen  وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki  مِنْ  harf-i cerle birlikte  اَنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

مِن  teb'iziyyedir. Yani; iman edenler kavimden bazılarıdır. (Âşûr) 

ف۪يهِ  car mecruru, جَعَلَ  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  مُسْتَخْلَف۪ينَ ’ye mütealliktir.

مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِۜ  [Sizi başlarına halife kıldığı] sizden öncekilerden miras almanız suretiyle (halife kıldığı) demektir. (Kurtubî) 

Allah'a ve Peygamberine iman edin ve size vekalet verilen şeylerden harcayın, Allah'ın size tasarruf etme (kullanma yetkisi) verdiği şeylerden Allah yolunda harcayın. Onlar aslında kendisinindir, sizin değildir. Ya da sizden öncekilerden size devrettiği, mülkiyet ve tasarrufunuza geçirdiği şeylerden demektir. Bunda Allah yolunda harcamaya teşvik ve bunun nefse kolay geldiğine işaret vardır. (Beyzâvî-Ebüssuûd) 


فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ

 

 

فَ , ta’liliyyedir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyh konumunda olan  اَلَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا مِنْكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında tazim ifade eder.

Aynı üslupta gelen  وَاَنْفَقُوا  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olan لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرٌ كَب۪يرٌ  muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh olan  اَجْرٌ  kelimesinin nekre gelmesi tazim, kesret ve nev içindir.

Cümlede müsnedin isim cümlesi formunda gelmesiyle zamirin tekrarı hükmü takviye etmiştir. 

لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ  ifadesinde istiare vardır. İman edip infak edenlerin mükafatı, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.

كَب۪يرٌ  kelimesi  اَجْرٌ  için sıfattır. Sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliği ifade etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

اَنْفَقُوا  -  اَنْفِقُوا  ve  اٰمَنُوا  -  اٰمِنُوا  gruplarındaki kelimeler arasında cinası iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا  kavlindeki iki mazi fiilin manayı vurgulamak için muzari fiil manasında gelmiş olması caizdir. (Âşûr) 

Alimler, ayette bahsedilen infakın ne tür bir harcama olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu sebeple kimileri, "Bu, farz olan zekattır" derken, kimileri, "Hayır, bunun içine nafile olanlar da girer" demişlerdir. Ve, bunun, bütün iyilik türlerini içine alan genel bir ifade olması imkansız değildir. Daha sonra Cenab-ı Hak, böyle yapan kimselere büyük bir ücret vereceğini tekeffül ederek, İçinizden iman edip de harcayanlar (yok mu?) onlar için büyük mükafatlar vardır buyurmuştur. Bu vaatte birkaç mübalağa vardır: İsim cümlesinin tercih edilmesi, iman ve infakın zikredilmesi, hükmün zamire isnat edilmesi, ücretin nekire kılınması ve onun büyük sıfatı ile nitelenmesi gibi. (Fahreddin er-Râzî) 

 
Hadid Sûresi 8. Ayet

وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۚ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ م۪يثَاقَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  ...


Peygamber, sizi, Rabbinize iman etmeniz için davet edip dururken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Hâlbuki (Allah ezelde) sizden sağlam bir söz de almıştı. Eğer inanacak kimselerseniz (bu çağrıya uyun).

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve ne?
2 لَكُمْ oluyor size
3 لَا
4 تُؤْمِنُونَ güvenmiyorsunuz ا م ن
5 بِاللَّهِ Allah’a
6 وَالرَّسُولُ ve elçi ر س ل
7 يَدْعُوكُمْ sizi çağırdığı (halde) د ع و
8 لِتُؤْمِنُوا inanmağa ا م ن
9 بِرَبِّكُمْ Rabbinize ر ب ب
10 وَقَدْ ve muhakkak
11 أَخَذَ aldığı (halde) ا خ ذ
12 مِيثَاقَكُمْ sizin sağlam sözünüzü و ث ق
13 إِنْ eğer
14 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
15 مُؤْمِنِينَ inananlar ا م ن

Bu âyetler önceki âyetin iman unsuruyla, 10. âyet de infak unsuruyla ilgili açılımı gibidir. Burada, bütün şartlar hazır olduğu halde hâlâ iman etmeyenler kınanmakta, iman etmenin gerekçeleri özetlenmektedir. 

Ağırlıklı yoruma göre 8. âyette geçen ve “kesin söz” diye tercüme edilen mîsâk, bu bağlamda “Allah’a verilmiş olan söz” demektir. Ancak bunun mahiyeti hakkında farklı iki yorum bulunmaktadır. Birinci yoruma göre maksat, “bezm-i elest” diye terimleşmiş olan farklı bir âlemde Allah Teâlâ’nın insanlara kendileri hakkında şuur verip kendi zâtını da rab olarak tanıttıktan sonra onlardan kulluk sözü almış olmasıdır (A‘râf 7/172). İkinci yorum ise şöyledir: Cenâb-ı Allah insanlara akıl nimeti ve düşünme yeteneği bahşetmiş, önlerine imana götüren açık deliller koymuştur. Şu halde peygamberin çağrısı ve bildirdikleriyle (nakil) akıl arasındaki uyumun açıkça görülmesi imanın gerekliliği yargısına ulaştıracak kesin bir kanıt yani mîsak oluşturmaktadır. Râzî, şu gerekçeyle birinci yorumu zayıf bulur: Yüce Allah mîsak almış olmayı, insanların iman etmemeleri için hiçbir mazeret kalmadığını belirtmek üzere zikretmiştir. Halbuki o âlemdeki sözleşme ancak peygamberin bildirmesiyle bilinebilir. Şu halde önce onun sözünün doğruluğunun yani peygamberliğinin kabul edilmiş olması gerekir, dolayısıyla bu gerekçe peygamberi tasdik etmeyi gerektiren bir delil olarak kullanılamaz; ikinci yorumda sözü edilen kanıtlar ise herkes için açıktır (Zemahşerî, IV, 64-65; Râzî, XXIX, 216-217; “bezm-i elest” hakkında bilgi için bk. A‘râf 7/172). Ancak ezelde verilen sözün dünya hayatında insanlarda din duygusu ve mâneviyat ihtiyacı olarak var olduğu ve kendini hissettirdiği de dikkate alınmalıdır. Öte yandan 8. âyette geçen “söz almıştı” fiilinin öznesinin Hz. Peygamber olduğu ve burada Hudeybiye Antlaşması öncesinde Resûlullah’ın 1500 kadar sahâbîden aldığı bağlılık sözüne atıfta bulunulduğu kanaatini taşıyanlar da vardır (Elmalılı, VII, 4734-4735; Ateş, IX, 259; anılan bağlılık sözü hakkında bk. Fetih 48/8-10, 18-19).

8. âyetin sonundaki “inanmaya açıksanız” şeklinde çevirdiğimiz ifade değişik şekillerde açıklanmıştır: a) Şayet iman edecekseniz şu an buna en uygun zamandır; çünkü peygamber size peşpeşe deliller getirmekte ve sizi, doğruluğu sizce de anlaşılmış bulunan bildirim, delil ve mîsaka uymaya çağırmaktadır (Taberî, XXVII, 218). b) Delile dayalı bir çağrıyı kabul etmeye açıksanız, “Kanıt gösterilsin inanalım” diyorsanız, aklî ve naklî deliller öylesine açık ve örtüşmüş durumda ki artık bunlardan daha güçlü kanıt olmaz (Zemahşerî, IV, 64; Râzî, XXIX, 217). c) Burada cümlenin bir ögesi gizlenmiştir ve imanın sonucuna dikkat çekilmek istenmektedir. Asıl mâna şudur: “Şayet iman ederseniz, yani başladığınız gibi devam eder, bu imanınızı sürdürürseniz değerinizi korursunuz ve en yüce mertebeleri hak edersiniz” (İbn Atıyye, V, 258. 9. âyette geçen zulumât ve nûr kelimeleri ve “karanlıklardan aydınlığa çıkarma” ifadesiyle ilgili yorumlar için bk. Bakara 2/257; Mâide 5/15-16; En‘âm 6/1).

< Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 239-240

وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَا  istifham ismi mübteda olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.  لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ  cümlesi  لَكُمْ ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).

Burada hal fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal menfi (olumsuz) fiil cümlesi olarak geldiğinde başında “و” gelebilir de gelmeyebilir de. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِاللّٰهِ  car mecruru  تُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir.


 وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ 

 

الرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ  cümlesi  لَكُمْ ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir.  الرَّسُولُ  mübteda olarak lafzen merfûdur. يَدْعُوكُمْ  haber olarak mahallen merfûdur.  

يَدْعُوكُمْ  mahzuf elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

لِ  harfi,  تُؤْمِنُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle birlikte  يَدْعُوكُمْ  fiiline mütealliktir. 

تُؤْمِنُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

بِرَبِّكُمْ  car mecruru  تُؤْمِنُوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 

 وَقَدْ اَخَذَ م۪يثَاقَكُمْ 

 

وَ  haliyyedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  اَخَذَ م۪يثَاقَكُمْ  cümlesi  رَبِّكُمْ ‘ün hali olarak mahallen mansubdur. 

اَخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  م۪يثَاقَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


 اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.  كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  تُمْ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  كان ’nin haberi olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, فبادروا إلى الإيمان به (Böylece ona inanmaya başladılar) şeklindedir. 

مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۚ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ م۪يثَاقَكُمْ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

مَا  istifham harfi, mübteda olarak mahallen merfûdur. Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tahkir, kınama ve istihza amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Bu cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَـكُمْ  car mecruru, mahzuf habere mütealliktir.

Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ  cümlesi  لَكُمْ ‘deki zamirden haldir. Hal cümleleri, anlamı açıklamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil olayı göz önünde canlandırmayı sağlar.  

و , haliyyedir.  وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ  cümlesi de  لَكُمْ ‘deki zamirden haldir. 

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الرَّسُولُ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ  cümlesi haberdir. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  تُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ  cümlesi, mecrur mahalde masdar teviliyle, önceki ayetteki  يَدْعُوكُمْ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

تُؤْمِنُوا  fiiline müteallik olan  بِرَبِّكُمْ  izafetinde Rabb isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. 

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiştir. Allah, resul ve Rabb isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Allah ve Rabb isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 234)

لَا تُؤْمِنُونَ - لِتُؤْمِنُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı, ayetin başında zikredilip sonunda türevinin tekrarlandığı  تُؤْمِنُونَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

وَقَدْ اَخَذَ م۪يثَاقَكُمْ  cümlesi,  بِرَبِّكُمْ ‘un halidir. Hal cümleleri, anlamı açıklamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümlenin başındaki  قَدْ  tekid içindir. Tahkik ifade eder. قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder. 

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazi ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cenab-ı Hak (delillerden çıkarılan neticeleri), "mîsâk" diye adlandırmıştır. Velhasıl, naklî ve aklî deliller bu konuda, bir uyum içindedirler. Naklî olan, Cenab-ı Hakk'ın, "Peygamber, ... sizi davet edip dururken..." ifadesinden elde edilen; aklî delil ise, "Halbuki O sizden kesin teminat almıştır" ifadesinden elde edilendir. Bu iki tür delil bir araya gelince de, ilgili konu (hakkında bu tür delillerin bulunduğu bu şey), hakkında daha fazlasının ilâve edilmesinin imkânsız olduğu bir noktaya ulaşmış demektir.(Fahreddin er-Râzî) 


 اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

Ayetin şart üslubunda gelen son cümlesi istînâfiyyedir. Vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfi  اِنْ  ve  كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.  Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.    

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)

İman kelimesi ayette farklı vezinlerde üç kez tekrarlanarak vurgulanmıştır.

مُؤْمِن۪ينَ - لِتُؤْمِنُوا - تُؤْمِنُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  kavlindeki ism-i fail, şart bağlamında olması sebebiyle gelecek anlamında kullanılmıştır. Yani, ‘’Fıtratınızdaki zahir ve gizli bir sebep iman etmenizi gerektirdi’’ demektir. Bu ayet Mekkidir. 7. ayetteki اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪  sözüyle alakalı olup imanı bulma isteğidir. (Âşûr)

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

اِنْ  harfi burada, asla gerçekleşmeyecek bir fiilin başında gelmiştir. Halbuki bu harf aslında vuku bulma ihtimali şüpheli olan fiillerin başında gelir. Bu da şüphe ifade eden olayın ve onların doğru sözlü olma ihtimalinin olumsuzluğu konusunda kesinlik ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.77)

Ayette geçen  كُنْتُمْ  kelimesi, böyle durumlarda geldiği zaman doğruluğun onların şanı haline geldiğini ifade eder. Yani ‘siz bununla bilinir bir halde iseniz’ demektir.   (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.78)

 
Hadid Sûresi 9. Ayet

هُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِه۪ٓ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ  ...


O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kulu Muhammed’e apaçık âyetler indirendir. Şüphesiz Allah, size karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُوَ O’dur
2 الَّذِي
3 يُنَزِّلُ indiren ن ز ل
4 عَلَىٰ üzerine
5 عَبْدِهِ kulu ع ب د
6 ايَاتٍ ayetler ا ي ي
7 بَيِّنَاتٍ açık açık ب ي ن
8 لِيُخْرِجَكُمْ sizi çıkarmak için خ ر ج
9 مِنَ -dan
10 الظُّلُمَاتِ karanlıklar- ظ ل م
11 إِلَى
12 النُّورِ aydınlığa ن و ر
13 وَإِنَّ ve şüphesiz
14 اللَّهَ Allah
15 بِكُمْ size karşı
16 لَرَءُوفٌ çok şefkatlidir ر ا ف
17 رَحِيمٌ çok merhametlidir ر ح م

هُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِه۪ٓ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.İsm-i mevsûlun sılası  يُنَزِّلُ ‘ dur. Îrabdan mahalli yoktur.

يُنَزِّلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  عَلٰى عَبْدِه۪ٓ car mecruru  يُنَزِّلُ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اٰيَاتٍ  mef’ûlün bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. بَيِّنَاتٍ  kelimesi  اٰيَاتٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Sıfat iki kısma ayrılır: 1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat

Hakiki sıfat: 1- Müfred olan sıfatlar  2- Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred olan sıfatlar: Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsûf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle olan sıfatlar: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِ  harfi  يُخْرِجَكُمْ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lam-ı cuhûddan sonra, 4) Lam-ı ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُخْرِجَكُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مِنَ الظُّلُمَاتِ  car mecruru  يُخْرِجَكُمْ  fiiline mütealliktir. اِلَى النُّورِ car mecruru  يُخْرِجَكُمْ  fiiline mütealliktir. 

يُخْرِجَكُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

يُنَزِّلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  اللّٰهَ  lafza-i celâli  اِنّ ‘nin ismi olup lafzen mansubdur.  بِكُمْ  car mecruru  رَؤُ۫فٌ ‘a mütealliktir. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)  

رَؤُ۫فٌ  kelimesi  اِنّ ‘nin haberi olup lafzen merfûdur.  رَح۪يمٌ  kelimesi  اِنّ ‘nin ikinci haberi olup lafzen merfûdur.

رَؤُ۫فٌ  ve  رَح۪يمٌ۟  kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِه۪ٓ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ

 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  هُوَ  müsnedün ileyh, müfret has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  müsneddir.

Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsin önemini vurgulamak ve gelen habere dikkat çekmek içindir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلٰى عَبْدِه۪ٓ , ihtimam için mef’ûl olan  اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ ‘e takdim edilmiştir.

Haber konumundaki has ism-i mevsûlün sılası olan  يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِه۪ٓ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  عَبْدِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  عَبْدِ  yani Hz.Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı يُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ  cümlesi, mecrur mahalde masdar teviliyle  يُنَزِّلُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Bu cümle; konumu, manaları, sebepleri ve kendisine atfedilenlerle yeni bir amaç için beyan, tekid, ta’lil, tezyîl ve tahallus ifade eder. Bu amaçların hepsi îcâzda en son noktadır. Bu cümlelerin her biri müstakil olmakla beraber istidlal, tezkir, irşad ve nimetleri hatırlatma manası taşır. (Âşûr)

النُّورِۜ - الظُّلُمَاتِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ [Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye] ayetinde latif bir istiare vardır. "Sizi şirk karanlıklarından iman nuru­na çıkarmak için" demektir. Yüce Allah الظُّلُمَاتِ  lafzını, inkâr ve sapıklık için; النُّورِۜ (nur) lafzını da "iman ve hidayet" için müsteâr olarak kullandı. (Safvetü’t Tefâsir) 


 وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi وَ ‘la istînâf cümlesine atfedilmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ , lam-ı muzahlaka ve isim cümlesi olmak üzere birden fazla içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır. 

Ayetin başında gaib zamirden bu cümlede zahir isme iltifat sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِكُمْ , ihtimam için amili olan  لَرَؤُ۫فٌ ‘a takdim edilmiştir.

لَرَؤُ۫فٌ  birinci,  رَح۪يمٌ  ikinci haberdir. 

Allah’ın  لَرَؤُ۫فٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının aralarında  و  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

لَرَؤُ۫فٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayetin fasılası olan bu cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Allah’ın bu nimetleri inam etmesi; onun inam ve ihsanda had noktaya vardığının göstergesidir. O halde O (cc) Raûf ve Rahîmdir. İstenen bir konuda kelamcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmaktır şeklinde tarif edilen bu üslup, mezheb-i kelamî sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

 
Hadid Sûresi 10. Ayet

وَمَا لَكُمْ اَلَّا تُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا يَسْتَو۪ي مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذ۪ينَ اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُواۜ وَكُلاًّ وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟  ...


Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) va’detmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve ne?
2 لَكُمْ oluyor size
3 أَلَّا
4 تُنْفِقُوا infak etmiyorsunuz ن ف ق
5 فِي
6 سَبِيلِ yolunda س ب ل
7 اللَّهِ Allah
8 وَلِلَّهِ zaten Allah’ındır
9 مِيرَاثُ mirası و ر ث
10 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
11 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
12 لَا
13 يَسْتَوِي bir olmaz س و ي
14 مِنْكُمْ içinizden
15 مَنْ kimseler
16 أَنْفَقَ infak eden ن ف ق
17 مِنْ
18 قَبْلِ önce ق ب ل
19 الْفَتْحِ fetihden ف ت ح
20 وَقَاتَلَ ve savaşanlar ق ت ل
21 أُولَٰئِكَ onların
22 أَعْظَمُ daha büyüktür ع ظ م
23 دَرَجَةً derecesi د ر ج
24 مِنَ -den
25 الَّذِينَ kimseler-
26 أَنْفَقُوا infak eden(ler) ن ف ق
27 مِنْ
28 بَعْدُ sonradan ب ع د
29 وَقَاتَلُوا ve savaşanlar(dan) ق ت ل
30 وَكُلًّا ve hepsine ك ل ل
31 وَعَدَ va’detmiştir و ع د
32 اللَّهُ Allah
33 الْحُسْنَىٰ en güzel (sonucu) ح س ن
34 وَاللَّهُ ve Allah
35 بِمَا şeyleri
36 تَعْمَلُونَ yaptıklarınız ع م ل
37 خَبِيرٌ haber almaktadır خ ب ر
“Ashâbıma sövmeyiniz! Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, biriniz Allah rızası için Uhud dağı kadar altın verse, onlardan birinin verdiği iki avuç hatta yarım avuç sadakasına yetişmez .”
(Buhari, Fezâilü ashâbi’n 5;Müslim, Fezâilü’s-sahabe 221, 222).

Bir gün Rasûlullah (sav): “Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir.” buyurmuşlardı. Ashâb-ı kirâm:

“Bu nasıl olur, ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sorduklarında, Efendimiz şu cevâbı verdi:

“Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan en iyisini tasadduk etti. (Yâni malının yarısını tasadduk etmiş oldu.) diğeri (ise hayli zengin biriydi) o da malının yanına varıp, malından yüz bin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti.” 
(Nesâî, Zekât, 49.)

وَمَا لَكُمْ اَلَّا تُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ

 

وَ  istînâfiyyedir. Atıf harfi olması da caizdir. İsim cümlesidir. مَا  istifham ismi mübteda olarak mahallen merfûdur.  لَكُمْ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf harf-i cerle birlikte  لَكُمْ  zamirin mahzuf haline mütealliktir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تُنْفِقُوا  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  تُنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.


 وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

وَ  haliyyedir. İsim cümlesidir.  لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. م۪يرَاثُ  muahhar mübteda olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ‘la  السَّمٰوَاتِ ‘ye matuftur.   

  

لَا يَسْتَو۪ي مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَۜ 

 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَو۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  مِنْكُمْ  car mecruru مَنْ ‘nin mahzuf haline mütealliktir.

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اَنْفَقَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَنْفَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنْ قَبْلِ  car mecruru اَنْفَقَ  fiiline mütealliktir. الْفَتْحِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

قَاتَلَ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. 

قَاتَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  

قَاتَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi  قتل ’dir. 

Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  


 اُو۬لٰٓئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذ۪ينَ اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُواۜ 

 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَعْظَمُ  haber olup lafzen merfûdur.  دَرَجَةً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçe’ye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  مِنَ  harf-i ceriyle  دَرَجَةً  kelimesine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَنْفَقُوا ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَنْفَقُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدُ  car mecruru  اَنْفَقُوا  fiiline mütealliktir. 

بعد  ve  قبلُ  muzâfun ileyhleri hazf edilince zamme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir.  قَبْلَ  zarfı, hem cümleye hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَاتَلُوا  atıf harfi وَ ‘la  اَنْفَقُوا ‘ya matuftur.  قَاتَلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  


 وَكُلاًّ وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  كُلاًّ  mukaddem mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  وَعَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup lafzen merfûdur. الْحُسْنٰى  ikinci mef’ûlün bih olup elif üzere mukadder fetha ile maansubdur. الْحُسْنٰى  maksur isimdir.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup lafzen merfûdur. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle خَب۪يرٌ۟ ‘e mütealliktir. 

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. خَب۪يرٌ۟  mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur.

خَب۪يرٌ۟  kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا لَكُمْ اَلَّا تُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ 

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

مَا  istifham harfi, mübteda olarak mahallen merfûdur. Ayetin ilk cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve takrir amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

İstifham  مَا ‘sı Allah yolunda infak etmemelerini kınamak ve azarlamak için kullanılmıştır. (Âşûr) 

Bu cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَـكُمْ  car mecruru, mahzuf habere mütealliktir.

اَلَّا , masdar harfi  اَنْ  ve nefy harfi  لَا ‘nın birleşimidir.  Masdar harfinin akabindeki  لَّا تُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle masdar tevilinde, takdir edilen ف۪ي  harfiyle birlikte  لَكُمْ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. 

ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  تُنْفِقُوا  fiiline mütealliktir.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafeti, lafza-i celâle muzâf olan  سَب۪يلِ  için şan ve şeref ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

سَب۪يلِ  kelimesi din manasında istiaredir.  سَب۪يلِ  aslında yol demektir. Hedefe ulaştırmak bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstearun leh) hazf edilmiş müstearun minh kalmıştır.

ف۪ي سَب۪يلِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde de istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  سَب۪يلِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  yol , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır. Câmi’; temekkün (yerleşme, sabit olma)’dür.


 وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ 

 

Cümleye dahil olan  وَ  haliyedir. Hal cümleleri, anlamı açıklamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ , muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh, veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelmiştir.

الْاَرْضِ  kelimesi  السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur. 

الْاَرْضِۜ  - السَّمٰوَاتِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Mirasın semaya ve yere izafeti masdarın mef’ûle izafeti şeklindedir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, أهلها (ehli) şeklindedir. Mirastan maksat semanın ve yerin zatı değildir. Çünkü bu ancak insanların helakından sonra olur ki bu da insanları infaka teşvik olan maksadı etkilemez. (Âşûr) 


لَا يَسْتَو۪ي مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَۜ 

 

Ta’liliyye olarak gelen ayetin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

مِنْكُمْ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

يَسْتَو۪ي  fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyh o kimselere dikkat çekmek ve tazim için ism-i mevsûlle gelmiştir.

مِنْ قَبْلِ  car mecruru  اَنْفَقَ ’ya mütealliktir. Aynı üslupta gelen  قَاتَلَ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir.

Bu cümlede hazif yoluyla îcâz vardır. Burada  مَنْ اَنْفَقَ مِنْ بعض الْفَتْحِ وَقَاتَلَ  (Fetihten sonra Allah yolunda harcayan ve sava­şan) cümlesi hazf edilmiştir. Çünkü bu, sözden anlaşılmaktadır. Buna "îcâz yoluyla hazif" denilir. (Safvetü’t Tefâsir)

Bundan önce, mutlak olarak infakta bulunan herkese büyük mükâfat olduğu beyân edildikten sonra burada da, infak edenleri en faziletli infaka teşvik için, infak edenlerin hallerine göre derecelerinin de farklı olduğu beyân edilmektedir. Ayette, infaktan sonra savaşmanın zikredilmesi, haddi zâtında savaşın en faziletli ibadetlerden olmasının yanı sıra infak yerlerinin en mühimlerinden biri olduğunu ve savaşta mutlaka infak olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd)

Normal zamanda infak edenlerle eşit olmayanların, fetihten öncekiler ve savaşanlar olarak ayrıca belirtilmesi taksim sanatıdır. 

  

اُو۬لٰٓئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذ۪ينَ اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُواۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyhin ismi işaretle marife olması, işaret edilene dikkat çekerek tazim ifade etmektedir.

اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda, اَعْظَمُ  haberdir. دَرَجَةً  temyiz olarak mansubdur. Temyiz, anlamı güçlendirip tamamlamak için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV, Tekid)

اُو۬لٰٓئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً  kavlindeki zamir yerine ism-i işaretin gelişi, övgü, tazim ve kendisinden sonra zikredilen haberlerin önemini ifade eder. (Âşûr)  

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin başındaki  مِنْ  harf-i ceri, müspet mazi fiil sıygasında  اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ ‘ya mütealliktir. Sılası olan  اَعْظَمُ  ile birlikte faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

مِنْ بَعْدُ  car mecruru  اَنْفَقُوا ’ya mütealliktir. Kelimedeki ötre, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.

Aynı üslupta gelen  قَاتَلَ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ  cümlesiyle,  اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا  cümleleri arasında mukabele sanatı, قَبْلِ  ve بَعْدُ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 


 وَكُلاًّ وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ 


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. كُلاًّ  kelimesi  وَعَدَ  fiilinin mukaddem mef’ûlüdür.  كُلاًّ  kelimesindeki tenvin, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Allah iki gruptan her birine de en güzeli vaat etmiştir; yani dereceleri farklı farklı olmakla beraber en güzel mükâfat olan cenneti [ikisine de vadetmiştir]. İfade  وَكلٌّ وعد اللهُ  takdirinde  كلٌّ  şeklinde de okunmuştur. (Keşşâf) 

Derecenin güzelliği  الْحُسْنٰىۜ  ile ifade edilmiştir. Tekidi arttıran ihtiras ıtnâbı şeklinde gelmiştir.  الْحُسْنٰىۜ  ahiretteki iyiliklere işaret eden İslami Kur’anî bir lakaptır. (Âşûr) 

وَعَدَ - بَعْدُ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs vardır.


 وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟

 

وَ , istînâfiyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

اَللّٰهُ  mübteda, خَب۪يرٌ۟  haberidir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا  müşterek ism-i mevsûlu mecrur mahalde olup başındaki harf-i cerle birlikte  خَب۪يرٌ۟ ’e mütealliktir. Sılası olan  تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِمَا , ihtimam için amiline takdim edilmiştir.

Müsned olan  خَب۪يرٌ۟  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

تُنْفِقُوا - اَنْفَقَ  - اَنْفَقُوا ve قَاتَلَۜ - قَاتَلُواۜ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr  sanatları vardır.

Ayette lafza-i celâlin dört defa zikredilmesi telezzüz, teberrük ve hükmün illetini bildirmek içindir. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cenâb-ı Hakk, Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır buyurmuştur. Allah Teâlâ, sâbıkûna ve muhsinlere mükâfaat vadedince, hak edenlere hak ettiklerini vermek için, mutlaka, O'nun hem cüz'iyyatı (en ince teferruatları) hem de bütün her şeyi bilmesi gerekir. Çünkü eğer Allah Teâlâ bunları ve kulların bütün fiillerini, tafsilatlı bir şekilde bilmemiş olsaydı, vadettiği o vaadin uhdesinden tam olarak çıkması, onu yerine getirmesi mümkün olmazdı. İşte bundan dolayı vaadinin peşinden Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır buyurmuştur. (Fahreddin er-Râzî) 

Hadid Sûresi 11. Ayet

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُٓ اَجْرٌ كَر۪يمٌۚ  ...


Kim Allah’a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat kat ödesin. Ona çok değerli bir mükâfat da vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَنْ kimdir?
2 ذَا
3 الَّذِي olan kimse
4 يُقْرِضُ borç verecek ق ر ض
5 اللَّهَ Allah’a
6 قَرْضًا bir borç ile ق ر ض
7 حَسَنًا güzel ح س ن
8 فَيُضَاعِفَهُ ki o kat kat artırsın ض ع ف
9 لَهُ ona
10 أَجْرٌ bir mükafat ا ج ر
11 كَرِيمٌ değerli ك ر م

“Allah’a güzel bir borç verme” ifadesi mecazi olup İslâmî literatürde âyetteki terkip esas alınarak “karz-ı hasen “şeklinde terimleştirilmiştir (bilgi için bk. Bakara 2/245). 

Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 241
Peygamberimiz buyuruyor ki:”Ben, kıyamet günü secdeye izin verilecek ilk kimseyim. Sonra başımı kaldırmaya izin verilir. Ben de başımı kaldırırım ve sağımda ve solumda duran ümmetimi tanırım. Denildi ki: "Onları nasıl tanırsınız ya Resulallah?" Buyurdu ki, Abdest azalarının ve alınlarının parlaklığından Ve yine önlerinde nur gibi parlıyan çocuklarından.
(Ravi: Hz. Ebud Derda (r.a.)
Kaynak: Ramuz el e-hadis, 152. sayfa, 7. hadis)

   Qarada قرض :

  قَرْضٌ bir tür kesmedir. Bir mekanın kat' edilmesi ve geçilmesi kat' etmek (قَطْعٌ) olarak adlandırıldığı gibi bu sözcükle de ifade edilebilir.

  Bedelinin geri verilmesi şartıyla bir insana verilen mala da قَرْضٌ denmiştir. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de çeşitli formlarda 13 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri karz (karzı hasen), ikraz, takriz, inkıraz, istikraz ve kredidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُ 

 

İsim cümlesidir. İstifham ismi  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İşaret zamiri  ذَا  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl, işaret isminden bedel olup mahallen merfûdur.  İsm-i mevsûlun sılası يُقْرِضُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i ba’z, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُقْرِضُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  قَرْضاً  mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. 

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَسَناً  kelimesi  قَرْضاً ‘nın sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Sıfat iki kısma ayrılır: 1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَ  sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ,talep bulunması gerekir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel önceki istifham cümlesinden oluşan masdara matuftur. Takdiri, أثمّة إقراض منكم للَّه فمضاعفه منه لكم في الأداء (Sizden Allah’a verilmiş bir borç mu var ki Allah Teâlâ onu sizin için kat kat yapsın.) şeklindedir.

يُضَاعِفَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَهُ  car mecruru  يُضَاعِفَ  fiiline mütealliktir. 

يُقْرِضُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  قرض ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

يُضَاعِفَهُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi  ضعف ’dir. 

Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  


 وَلَهُٓ اَجْرٌ كَر۪يمٌۚ

 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir.  لَهُٓ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرٌ  muahhar haber olup lafzen merfûdur.  كَر۪يمٌ  kelimesi  اَجْرٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Sıfat iki kısma ayrılır: 1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُٓ اَجْرٌ كَر۪يمٌۚ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen takrir ve teşvik amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.  

İstifham edatı  مَنْ  mecazen kışkırtmak anlamında kullanılmıştır. Çünkü eylemi azmettirecek kişi bunu yapacak birini arar ve bu işi kendisine emanet edecek veya ödüllendirecek birinin tayin etmek ister. (Âşûr) 

Soru harfi  مَنْ  mübteda, ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً  haberdir. İşaret ismi  ذَا ’nın haber olması işaret edilenin önemini belirtir. İşaret isminden bedel olan müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sılası olan  يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  

Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حَسَناً , mef’ûlü mutlak olan  قَرْضاً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Allah Teâlâ bu ayetle, insanları, mallarını İslâm'a yardım etme, kâfirlerle savaşma ve müslüman fakirleri destekleme hususunda harcamaları konusunda yaptığı teşviki tekid etmiştir. Böylece de sayesinde cennet vaad edildiği için, قَرْضاً (ödünç verilen parçaya) benzetilerek, bu infaka  قَرْض  denilmiştir. (Fahreddin er-Râzî)  

قَرْضاً  sadaka demektir. حَسَناً  ise herhangi bir minnet (başa kakmak) ve eziyet söz konusu olmaksızın içinden gelerek (samimiyetle) ve ecrini Allah'tan bekleyerek vermek demektir. (Kurtubî)

Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu  فَيُضَاعِفَهُ لَهُ  cümlesi, masdar teviliyle, istifham cümlesinden oluşan masdara matuftur. Takdiri, أثمّة إقراض منكم للَّه فمضاعفه منه لكم في الأداء (sizden Allah’a verilmiş bir borç mu var ki Allah Teâlâ onu sizin için kat kat yapsın.) şeklindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَهُٓ  car mecruru  يُضَاعِفَهُ  fiiline mütealliktir.

قَرْضاً - يُقْرِضُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً [Allah'a güzel bir ödünç verecek olursa] ifadesinde istiâre-i temsîliyye vardır. Yüce Allah, amelinde sami­mi olarak, kendi rızasını kazanmak için malını harcayan kimseyi istiâre-i temsîliyye yoluyla, Rabbine, ödenmesi gereken bir borç veren kimseye ben­zetti. (Safvetü’t Tefâsir-Elmalılı)

Karz-ı hasenin şu on vasfı taşıdığı ifade edilmiştir. 

1. Sarf edilecek malın, helal maldan olması lazımdır. Çünkü Allah Teâlâ temizdir, temiz olmayanı sevmez. 

2. Kişinin sahip olduğu malın en iyisinden olmalıdır. 

3. Karz-ı hasen sahibi sıhhatli, yaşama ümidi besleyen, fakirlik korkusu içinde tutumlu hareket eden birisi olmalıdır.

4. Malı, en muhtaç ve en uygun olana vermelidir. 

5. Verdiği malı, gizlemeli, açığa vurmamalıdır. 

6. Arkasından başa kakmamalı, eziyet etmemelidir. 

7. Maksadı, sırf Allah rızası olmalıdır. 

8. Verdiği çok olsa da az ve ehemmiyetsiz görmelidir. 

9. En sevdiği malından vermelidir. 

10. Malı, fakire evine götürerek vermek suretiyle onu en fazla memnun edecek yöntemi seçmelidir. (Elmalılı)

وَلَهُٓ اَجْرٌ كَر۪يمٌۚ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  فَيُضَاعِفَهُ لَهُ  cümlesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

لَهُٓ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَجْرٌ  muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh olan  اَجْرٌ  kelimesinin nekre gelmesi tazim, kesret ve nev içindir. 

اَجْرٌ  için sıfat olan  كَر۪يمٌۚ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Bunu kendisine kat kat fazlasıyla geri ödeyeceği; yani yaptığı harcama karşılığında lutfundan mükâfatını kat kat vereceği “kimse için değerli bir mükâfat vardır.” Yani kat kat vermenin kendisine eklendiği bu mükâfat özünde de değerlidir. (Keşşâf)

 
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً [Allah’a güzel bir borç verecek kimdir?] Önceki ayette Cenâb-ı Hak, Allah yolunda savaşmayı emretmişti. Bunun için de mala ihtiyaç vardır. İşte bu ayette de Allah Teâlâ savaşa gidenlerin hazırlıklarının tamamlanması için müminleri sadaka vermeye teşvik etmektedir.  مَّن  [Kimdir?] aslında emir anlamında bir sorudur. ذَا  ismi borç veren kişiye işarettir ve  مَّن  edatıyla ref edilmiştir. Yani “Borç verecek kimdir?” demektir.  ٱلَّذِی  kelimesi  ذَا  kelimesinin sıfatıdır. قَرۡض  gerçek anlamda kullanıldığında bedeli daha sonradan iade edilmek üzere tutulan mal anlamına gelir. Bu tür malın (aslında kesmek anlamındaki) قَرۡض  kelimesi ile isimlendirilmesinin sebebi, kişinin onu kendi malından kesip veriyor olmasıdır. 
Nitekim, makas anlamına gelen, المِقْرَاضُ  kelimesi ve helak oldular anlamına, اِنْقَرَضَ القَومُ  tabiri bu köktendir. Çünkü bir kavim helak olduğu zaman, onların izi silinir, soyları kesilir. Bir kimse borç verdiğinde, bundan murad onun malından veya amelinden karşılığını göreceği bir kısmını kesip ayırmış olmasıdır. قَرۡضًا  lafzı, bir görüşe göre burada mecazdır. Çünkü  قَرۡضًا , insanın mislinin kendine dönmesi için verdiği şeydir. Burada Allah yolunda infakta bulunan kimse, malının sevabı kendisine dönsün diye infak etmektedir. Fakat, bu infak ile borç verme arasında birçok bakımdan farklılık görülmüştür:
-Karzı, ancak fakirliğinden ötürü ona muhtaç olan kimse alır. Bu Cenâb-ı Allah hakkında düşünülemez.
-Mûtad olan, borcun bedeli ancak misliyle ödenir. Bu infakta ise, karşılık kat kattır..
-Borç alanın aldığı mal, o kimsenin mülkü değildir. Burada ise Allah'a borç verilen, Allah yolunda infak edilen mal Allah'ın mülküdür. Aralarında böyle farklar olduğu halde, Cenab-ı Allah infakı  قَرۡضًا  olarak isimlendirmiştir. Bundaki hikmet, karzın ödenmesinin vacib olup, ödememenin caiz olmaması gibi, bu infakın Allah katında boşa gitmeyeceğine dikkat çekmedir. Bundan dolayı, bu infaktan dolayı hak edilen sevap, mükellefe mutlaka ulaşacaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)      
حَسَناً  [İyi bir şekilde] ifadesi güzel bir şekilde demektir. Bu kelime borcun sıfatıdır. Bu ayette borçtan kasıt malının bir kısmını kesmesi ve onu Allah rızasına ulaşmak ve sevabına kavuşmak için fakire vermesidir. Abdullah b. Abbas’a göre buradaki  حَسَنࣰا [güzel] ifadesi yaptığı iyiliği hemen, gizli bir şekilde yapması ve küçük görmesidir. Bir görüşe göre fakirlerin başına kakmaması ve onlara eziyet etmemesidir. 
Ezherî şöyle demiştir: Arap lisanında  ضِعْف  kelimesi benzer ve daha fazlası için kullanılır. Yoksa sadece iki kat için kullanılmaz. Bilakis Arap lisanında iki veya üç katı kast edilebilir. Çünkü bu kelime aslında sınırsız fazlalığa delalet eder. En azı ise bir kattır. En fazlası sınırsızdır. Allah Teâlâ burada “kat kat fazlası” buyurmuştur. Buradaki  كَـث۪يرَةً  [çok] ifadesi hesaplama konusundaki bütün vehim ve şüpheleri gidermektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara/245)
یُضَـٰعِفَ  kelimesinin kökü  ضعف  olup kuvvetin zıttıdır. Zayıf, zaaf ve zafiyet kelimeleri dilimize buradan geçmiştir. ضِعْف  sözcüğü tıpkı yarım ve eş sözcükleri gibi birinin varlığı zorunlu olarak diğerinin varlığını gerektiren sözcüklerdendir. Bu sözcük, birbirine eşit iki miktarın birleşmesi anlamına gelir. Bu sadece sayılarda kullanılır. Misil, kat demektir.
Kisaî der ki: Karz, ödünç olarak verdiğin (ya da; önceden işlediğin) iyi ya da kötü ameldir. Kelime asıl anlamı itibariyle kesmek demektir. (Makas anlamına gelen) المقراض  da burdan gelmektedir. Karşılığını vermek üzere malından bir parça kesip vermek anlamında  إقراض  tabiri kullanılır. Bir kavmin إنقراض ‘ı demek, onların köklerinin kesilip helak olmaları demektir. 
Burada  قَرۡض  isimdir. Eğer böyle olmasaydı, burada (قَرۡض  denilmeyip)  إقراض denmesi gerekirdi. Bu ayet-i kerimede قَرۡض ‘ ın istenmesi, insanların anlayacakları bir şekilde ayetin ifade edilmesi ve alışageldikleri bir üslupla onlara hitap edilmesi içindir. Çünkü yüce Allah Ganî ve Hamîd olandır. Fakat şanı yüce Allah, müminin ahirette sevabını umacağı şeyler karşılığında dünyada iken verdiği şeyleri bir karza (ödünce) benzetmiştir. Nitekim insanların cenneti almaları karşılığında can ve mallarını vermesini de -ileride yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde açıklanacağı üzere (Tevbe, 9/111)- alışverişe benzetmiştir. 
Denildiğine göre ayet-i kerimeden maksat fakirlere, ihtiyaç sahiplerine, sadaka vermeye, infakta bulunmaya ve Allah yolunda dinin zaferi için infakta bulunmaya teşvik etmektir. Şanı yüce Allah sadaka vermeyi teşvik etmek üzere her türlü ihtiyaçtan münezzeh ve yüce zatını kinaye yoluyla fakir gibi göstermiştir. Nitekim her türlü eksiklik ve acılardan takdis edilmiş bulunan yüce olan zatını da hasta, aç ve susuz diye kinaye yoluyla ifade etmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Bakara/245)
 
Günün Mesajı
Nasıl "Allah imanınızı zayi edecek değildir" buyurulan Bakara Sûresi 143. ayetinde iman öncelikle namaz manasında kullanılmışsa, Hadîd/8. ayet de, imanın gereklerini hakkıyla yerine getirme gerektiğinden söz etmekte, bu konuda ciddi ikazda bulunmaktadır. Gerçek mümin olma, imanın gereğini yerine getirmeyi, Allah'a verilen sözlerde durmayı gerektirir. Allah Rasülü'nün müminlerden aldığı kesin söz, onların Allah ve Rasülü'nün emirlerine itaat edecekleri, genişlikte de olsa darlıkta da olsa Allah yolunda infakta bulunacakları, iyiliği yaymaya, kötülüğü önlemeye çalışacakları ve bu hususta kınayanın kınamasından korkmayacakları sözü idi.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Gözün, kulağın ve aklın aldığı ya da almadığı her yaratılan, kendisini yaratan Allah’ı hatırlatır insan evladına. 

Derler ki: nereye gidersen git, nasıl hissedersen hisset ve nefsin ne söylerse söylesin; Allah seninle beraberdir. Yaptıklarından, istediklerinden ve yaşadıklarından haberdar olandır. Senin için en iyisinin ne olduğunu bilen O’dur. Nefsani hüzünlerin, özlemlerin ve endişelerin hepsini dualarına sar ve alemlerin sahibi olan Allah’a arzet. 

Ey Allahım! Doğan güneşle beraber gecenin karanlığından sıyrılan gökyüzü gibi imanının nuru ile faydasız her fikir ve halden yıkanarak arınsın kalbimiz. Senin rızan için sahip olduğu her şeyi ardında bırakan muhacir gibi dünyadan ahirete ve her şeyden Sana hicret etsin kalbimiz. 

Ey Allahım! Faydasız ve gereksiz her konuyu konuşmak yerine; zikrin ve kelamın ve razı olduğun faydalı meseleler dolansın dilimize. Bizi, dünya nimetlerinden helaliyle faydalananlardan, nasip ettiklerinin kıymetini bilip şükredenlerden, Senin yolunda harcayanlardan ve Sana itaat ile iki cihan saadetini kazananlardan ve kurtuluşa erenlerden eyle.

Amin.

***

Yeryüzünde, Allah Teâlâ’dan saklamak ve saklanmak diye bir şey yoktur. Belki sadece hakikate çağıran ayetlerden, nefsani heveslere kaçmak vardır. Bu kaçış ise insanı eninde sonunda maddi ve manevi bir yalnızlığa sürükler. 

Dünya hayatında, Allah’ı kandırmak ve hakikati şaşırtmak diye bir şey yoktur. Allah’ın rızasına sırtını dönen bir insan sadece kendisini kandırır ve bir iş başarmış gibi nefsini sevindirir. Ancak maskelerin düştüğü gün kalakalır.

Allah, kalplerde ve alemde olan her kıpırtıdan haberdardır. Bu gerçeği aklında ve kalbinde taşıyarak yaşayabilse insan, sıkıntıları küçülür ve hevesleri azalır. Allah katındaki değerine zarar vermekten sakınır ve hep Allah’a yönelir. 

Ey Allahım! Bizi hep Seni anan salih kullarından eyle. Şüphesiz ki her halimizden ve isteklerimizden haberdar olansın. Senden saklandığını ve Seni kandırdığını zannedenlerin düştüğü gafletten bizi koru ve öyle insanlardan uzaklaştır. Bizi boş heveslerden Senin rızana ulaştıracak amellere, nefsani tepkilerden Sana kalplerimizdekini arzetmeye, dünyalık yüklerden Seni anmanın getirdiği hafifliğe, Senin sevmediklerinden sevdiklerine ve Senden Sana kaçarak iki cihanda da kurtuluşa erenlerden eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz: @zeynokoloji