12 Şubat 2024
Duhâ Sûresi 4-11 / İnşirâh Sûresi 1-8 / Tin Sûresi 1-5 (596. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Duhâ Sûresi 4. Ayet

وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُو۫لٰىۜ  ...


Muhakkak ki âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.

İşin sonu” diye çevirdiğimiz âhiret ile “öncesi” diye çevirdiğimiz ûlâ kelimelerinin buradaki anlamları konusunda iki yorum yapılmıştır: a) Senin bundan sonraki hayatın bundan önceki hayatından daha güzel ve başarılı olacak, özellikle peygamberlik görevinin sonu başlangıcından daha verimli olacak, b) Ebedî olan âhirette cennetteki hayatın geçici olan dünya hayatından daha güzel olacak. Bize göre, –bu âyetlerin inmesine sebep olan putperestlerin, “Artık Muhammed’e vahiy gelmiyor; Allah onu unuttu” gibi sözler söyleyerek (Buhârî, “Tefsîr”, 93) Peygamber’in sonunun geldiğini, davasının fiyasko ile biteceğini ummaları karşısında– Allah Teâlâ, resulünün sonunun gelmesi şöyle dursun, bundan sonraki hayatının, peygamberlik faaliyetlerinin ruhanî tekâmülünün öncekinden daha verimli, daha başarılı olacağını müjdelemiştir.

 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:638

وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُو۫لٰىۜ


İsim cümlesidir. لَ  kasem içindir.  لْاٰخِرَةُ  mübteda olup lafzen merfûdur. خَيْرٌ  mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur.  لَكَ  car mecruru خَيْرٌ ‘emütealliktir.  مِنَ الْاُو۫لٰى  car mecruru خَيْرٌ ‘ e mütealliktir.

خَيْرٌ  ism-i tafdil kalıbındandır. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir. (Âşûr)  

İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُو۫لٰىۜ


Ayet, surenin ilk ayetine veya 3. ayete matuftur. الْاٰخِرَةُ  mübteda,  خَيْرٌ  haberdir.  لَكَ  ve  مِنَ الْاُو۫لٰىۜ  car mecrurları, خَيْرٌ ‘a mütealliktir. 

وَلَلْاٰخِرَةُ  kelimesinin başındaki  وَ  atıf harfidir. Bu harften sonra gelen  لَ  harfinin yeri ve anlamı hususunda ise iki görüş vardır. Bir görüşe göre bu  لَ  yemin içindir ve mahzuf bir kasemin cevabıdır. Diğer bir görüşe göre ise; buradaki  لَ , kasem için değil, mübtedanın evveline gelen ve cümlenin manasını tekid eden lam-ı ibtidâdır. Buna göre İbn Âşûr söz konusu ayetin, cevabu’l-kasem cümlesi olan  مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلٰى  üzerine değil, ibtidâiyye cümlesi olan وَالضُّحٰى  üzerine matuf olduğunu söylemiştir. لَكَ ‘deki  ل  ihtisas lâmıdır ve “Bu hayır sana mahsustur.” anlamındadır. Ancak o; zatı, dini ve ümmeti konusunda Peygamberin kendisiyle ilgili olan her şeyi kapsar. Bu, aynı zamanda Allah’tan (cc), İslam dinini yayacağı ve Nebi’nin (as), ümmeti için umduğu hayırların imkânını onlara sağlayacağı bir vaaddir. (Âşûr)

لَ , mahzuf kasemin cevabına gelen harftir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Mahzuf kasemle birlikte terkip kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Müsned olan  خَيْرٌ , ism-i tafdil kalıbında gelerek, mübalağa ifade etmiştir.

الْاٰخِرَةُ  ve  الْاُو۫لٰى  kelimelerinin başlarındaki  ال  takısı cins için, yani hem bu dünyada hem de uhrevî hayatta her işinin sonu başından daha hayırlıdır manasını ifade içindir. (Âşûr) Yüce Allah’ın, bu ayette Peygambere (sav) hitaben “Ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.” derken, لَكم (sizin için) demeyip, لَكَ  (senin için) şeklinde tekil kullanmasının sebebi hakkında Râzî şu yorumu yapmıştır: “Resulullah’ın (sav) ümmeti içerisinde, ahiretin kendisi için şer olacağı kimseler de vardı. Bu nedenle eğer Yüce Allah lafzı umumîleştirseydi, bu doğru olmazdı. Sadece itaat edenleri zikretseydi, bu sefer de günahkarlar ve münafıklar rezil rüsva olurlardı. (Zeynep Yılmaz Öztürk, Duha Suresinin Tahlili Tefsiri)

الْاٰخِرَةُ (ahiret) - الْاُو۫لٰى (ilk) arasında tıbâk vardır. Çünkü  الْاُو۫لٰى ‘dan murad dünya olup ahiretin zıddı olarak gelmiştir. (Safvetü’t Tefâsir)

Burada böyle "ahiret" kelimesini ahiretten daha genel mana ile sonu önünden daha hayırlı diye anlamak, bu ayetin, kendisinden önce geçenlere bağlanması itibarıyla daha açık ve kapalılıktan uzaktır. Bunun hemen ardından da yüce Allah "Son senin için ilkten daha hayırlıdır." ayetini indirdi. Bundan bu ayetin ayrıca bir iniş sebebi bulunduğu, ahiretin de ölümden sonraya ait olarak dünya karşılığı olduğu açık görünüyorsa da bunu evvelki iniş sebebine dahil olarak veya ayetin, kendinden önceki kısma bağlanması itibarıyla genelleştirerek anlamak mana bakımından daha kuvvetli olacaktır. Demek olur ki bu sûre inerken vahiy, yalnız nazım ve mananın indirilmesiyle vaad ve haber verme halinde kalmamış, bu mananın gelecekte gerçekleşme şekli de keşif halinde açıkça gösterilmiştir ki, bu da mucizelerden bir mucize demektir. Nitekim Kisra ve Kayser mülklerinin ve İstanbul'un fethi hakkındaki haberler de bu cümledendir. Şu halde diğer bir kısım tefsircilerin dedikleri gibi burada da ahiret, bildiğimiz dünya karşılığı olarak, "ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır" diye tefsir edilecek olursa, bunu önceki ayetlere bağlamak için şu manada anlamak gerekir: "Sakın üzülme. Rabbin sana veda etmedi ve darılmadı. Onun için bu dünyanın gündüzü de gecesi de senin için hayırlıdır. Vahyin gelmesinde de kesilmesinde de senin hakkında hayır vardır. Sen, ölümüne kadar çok hayırlara ereceksin. Bununla beraber dünyadan gidince o hayırlar kesilecek de sanma. Senin için ahiret her halde bu dünyadan daha hayırlı olacak." Bu mana "hayır" kelimesinin üstünlük sıfatı olmasından anlaşılır. Zira ahiretin daha hayırlı olmasından dünyanın da hayırlı olması gerekir. Ancak bundan, dünyadaki hayrın derece derece yükselerek arttığı anlaşılmaz. Diğer yorum şeklinde ise her halde sonu önünden daha hayırlı olarak bu mana da anlaşılır. "senin için" diye tahsis edilmesinde, lamın sağladığı bu tahsis manası, "senin dışında herkese göre değil, sana eziyet eden kâfirlere göre senin için daha hayırlıdır" demektir. Bu, ona iman eden ümmetin hakkında da ahiretin dünyadan daha hayırlı olmasına engel olmaz. Zira Peygamber'in peşinden giden ondandır: "Bana tabi olan bendendir."(İbrahim, 14/36) Ayrıca Peygamber için hayırlı olan bütün ümmeti için hayırlıdır. Onun dünyadaki hayrından kâfirler bile istifade eder. Ancak ahiret hayrı yalnız müminlerindir. (Elmalılı)

 
Duhâ Sûresi 5. Ayet

وَلَسَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ فَتَـرْضٰىۜ  ...


Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.

وَلَسَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ فَتَـرْضٰىۜ


Fiil cümlesidir.  لَ  ibtidaiyyedir.  سَوْفَ  gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin  başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.(Süleyman Recep Çıbıklı, Söz Sanatları Açısından Meâl Problemleri) 

 يُعْط۪يكَ  elif üzere mukadder damme ile merfû  muzâri fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  رَبُّ  fail olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَـرْضٰىۜ elif üzere mukadder damme ile merfû  muzâri fiildir. Faili müstetir olup takdiri  اَنْتَ ’ dir.

يُعْط۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  عطى ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَلَسَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ فَتَـرْضٰىۜ


Ayet önceki ayete atfedilmiştir.  لَ  harfi mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayri talebî inşâî isnaddır.

İstikbal harfi  سَوْفَ  ile tekid edilmiş  لَسَوْفَ يُعْط۪يكَ  cümlesi kasemin cevabıdır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkarî kelamdır.

Aynı üsluptaki  فَتَـرْضٰى  cümlesi atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

سَوْفَ  gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif, erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan, yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid (vurgu) olur. (Süleyman Recep Çıbıklı, Söz Sanatları Açısından Meâl Problemleri) 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için  رَبُّ  isminde tecrîd sanatı vardır.

كَ  zamirinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Keşşâf sahibi şöyle der: Bu  لَ , cümlenin manasını tekid eden, lâmu'l-ibtidâ’dır. Cümlenin mübtedası mahzuf olup, takdiri,  سَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ [Şüphesiz ki, Rabbin sana mutlaka ve mutlaka verecektir..] şeklindedir. İleri sürdüğümüz delil şudur: Bu  لَ  ya lâmu'l-kasemdir ya da lâmu'l-ibtidâdır. Halbuki, lâmu'l-kasem, muzarinin başına tekid nûnu'nun bulunması halinde gelir. Binâenaleyh, geriye, bu  لَ ‘ın, lâmu'l-ibtidâ olması kalmaktadır. Lâm-ı-ibtidâ ise, ancak mübteda-haberden meydana gelmiş olan bir cümlenin başına gelir. Binaenaleyh, burada, bir mübteda ve haberin takdir edilmesi ve aslının da  ولانت سَوْفَ يُعْط۪يكَ  şeklinde olması gerekmiştir. (Fahreddin er-Râzî) 

Arapça’da tenfis harfleri  سَ  ve  سَوْفَ ‘dir.  سَ  yakın gelecek için,  سَوْفَ  ise uzak gelecek için kullanılır. Söz konusu ayette birincisinin değil de ikincisinin kullanılmasının sebepleri ve faydaları şu şekilde izah edilebilir:

1- Ayetteki  سَوْفَ  harfi istikbal , قَالَ سَوْفَ اَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبّ۪يۜ  [sizin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Dedi.] (Yûsuf 12/98) ve وَلَسَوْفَ يَرْضٰى  [Elbette kendisi de hoşnut olacaktır.]  (Leyl 93/21.)  ayetlerinde de geçtiği gibi, Resulullah’a (sav) vadedilen bu verme fiilinin kesilmeyip devam edeceğini ifade etmek içindir. 

2- Ayette  سَوْفَ  harf-i istikbalinin kullanılmasının, Rasulullah’ın (sav) ecelinin yaklaşmadığına ve bundan sonra da bir müddet yaşayacağına işaret ettiği de zikredilmiştir.

3- Bu harf-i istikbalin kullanım nedeni için şu yorum da yapılmıştır: “Müşrikler Peygamber Efendimiz’e (sav) ‘Rabbi onu terk etti ve ona darıldı.’ dediklerinde Yüce Allah onlara bizzat aynı lafızla cevap vermişti ve [Rabbin seni ne terk etti, ne de sana darıldı.] buyurmuştu. Sonra müşrikler  سَوْفَ  يَمُوتُ مُحَمَّدٌ  / َMuhammed ölecek. dediler de Allah da yine bu lafızla onlara, وَلَسَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ فَتَـرْضٰى  [Elbette Rabbin sana verecek, sen de bundan hoşnut olacaksın.] buyurarak cevap verdi. Burada izafetin Allah özel ismiyle değil de  رَبُّ  ismiyle yapılması, رَبُّ  lafzı, rahmeti ve lütfu içerdiği için ve  رَبُّ  ismine zamiri getirilmek suretiyle Resulullah’ı müşerref kılmanın meydana gelmesi gayesiyledir. (Zeynep Yılmaz Öztürk, Duha Suresinin Tahlili Tefsiri)

Ayet-i kerime, çok değerli, çok şerefli ve kapsamlı bir vaat içermektedir. Bu vaat, Allah Teâlâ'nın kendisine dünyada vermiş olduğu mükemmel bir nefis, öncekilerin ve sonrakilerin bilgileri, peygamber olarak durumunun ortaya çıkması, dinin, kendi asrında, raşit halifeler döneminde ve diğer İslam hükümdarları çağında fetihlerle yücelmesi, İslâm davetinin ve İslâmın yeryüzünün doğusunda ve batısında yayılması gibi nimetlere ve Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği, kendisi için saklanan bir çok şereflere şamildir.

Rivayete göre Resulullah (sav) Hz Fatımâ'nın yanına gelir. Fatıma'nın üzerinde deve tüyünden yapılmış bir elbise vardır. Bir yandan el değirmeninde un öğütmekte, öte yandan çocuğunu emzirmektedir. Rasûlüllah'ın görmüş olduğu manzara karşısında gözleri yaşarır ve der ki: ”Ey kızcağızım! Elini çabuk tut. Dünyanın acı hayatından âhiretin tatlılığına geç. Allah Teâlâ: 'Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın' ayetini indirdi." (Rûhu’l-Beyân)

 
Duhâ Sûresi 6. Ayet

اَلَمْ يَجِدْكَ يَت۪ـيـماً فَاٰوٰىۖ  ...


Seni yetim bulup da barındırmadı mı?

Hz. Peygamber, annesi ona hamileyken babasını, altı yaşındayken de annesini kaybetmiş; önce dedesi Abdülmuttalib’in, onun ölümünden sonra da amcası Ebû Tâlib’in himayesinde yetişmiştir. Ebû Tâlib, yeğeninin peygamberliğini kabul ettiğini açıkça ilân etmemekle birlikte düşmanlarına karşı onu korumuştur. Fakat Ebû Tâlib ve Hz. Peygamber’in eşi Hatice vefat edince müşrikler ona karşı saldırılarını arttırmışlardı. Bu sûrede Allah, o güne kadar peygamberine verdiklerini hatırlatarak teselli etmiş, geleceğinin daha iyi olacağını da müjdelemiştir.

Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi?” diye çevirdiğimiz 7. âyeti bazı müfessirler, “Resûlullah küçükken Mekke vadilerinden birinde yolunu şaşırıp kaybolmuştu. Allah onun yolunu bulup dedesine gelmesini sağladı” şeklinde yorumlarken, bazıları da “Resûlullah amcası Ebû Tâlib’le birlikte Suriye’ye giderken yolda kaybolmuştu, Allah’ın yardımıyla amcasını buldu” demişlerdir (Ebû Hayyân, el-Bahru’l-muhît, VIII, 486, Beyrut 1983). Buna benzer başka yorumlar da olmakla birlikte bunlar âyetin amacına açıklık getirici nitelikte görünmemektedir. Bizim de katıldığımız müfessirlerin çoğunluğunun yorumuna göre ise bu âyette Hz. Muhammed’in peygamberlikten sonraki dönemiyle önceki dönemi arasında bir karşılaştırma yapılmaktadır. Nitekim o peygamber olmadan önce de başta putperestlik olmak üzere kendi toplumunda hâkim olan inanç ve yaşayışın yanlışlığını, insanın varlık amacına yakışmadığını görüyor, bu gidişi asla beğenmiyordu; ama onların bundan nasıl kurtulacaklarını da bilmiyordu. Âyetteki deyimiyle bu konuda “yol bilmez bir halde” idi. İşte yüce Allah Kur’an’ı göndererek onu bu durumdan kurtarıp yolunu aydınlattı; ona hem varacağı hedefi hem de o hedefe nasıl varacağını öğretti (Râzî, XXXI, 215-216; Elmalılı, VIII, 5900-5901).

Hz. Peygamber Kureyş’in soylu bir ailesine mensup olmakla birlikte yetim ve himayeye muhtaç olarak büyümüştü; çocukluğu ve gençliğinin ilk yılları yoksulluk içerisinde geçmiş, daha sonra gerek kendisinin ticarî faaliyetleri gerekse zengin bir tüccar olan Hz. Hatice ile evlenmesi ve eşinin tüm servetini onun yönetimine bırakması neticesinde fakirlikten kurtulmuştur. Ancak buradaki zenginleştirmeyi, Allah Teâlâ’nın resulüne gönderdiği vahiy ile onun ruh ve kalp dünyasını zenginleştirmesi, onu hem kendisini hem insanlığı aydınlatabilecek zenginlikte hakikatlere mazhar kılması şeklinde anlamak da mümkündür. Bazı müfessirlere göre 8. âyette, onun hayatındaki bu gelişme hatırlatılarak kendisine bu imkânları sağlayan Allah’ın ona darılmasının, kendisini terketmesinin söz konusu olamayacağı bildirilmiştir (bk. Muhammed Abduh, Tefsîru cüz’i ‘Amme, s. 112; Elmalılı, VIII, 5902).

 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:638-639

اَلَمْ يَجِدْكَ يَت۪ـيـماً فَاٰوٰىۖ


Hemze istifham harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  يَجِدْ  sükun üzere meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يَت۪ـيـماً   ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰوٰى  elif üzere mukadder fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

اٰوٰى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أوي ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اَلَمْ يَجِدْكَ يَت۪ـيـماً فَاٰوٰىۖ


İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet, istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Hemze takrirî istifham harfidir. Takrir; soru soran kimsenin karşı tarafın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur. 

Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle vaz edildiği soru anlamından çıkarak inkâr, ve takrir anlamı kazandığı için mecazı mürsel mürekkeptir.

Menfi muzari fiil sıygasındaki cümlede fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yüce Allah'ın güzel isimlerinden biri de Vâcid ism-i şerifidir ki vücud, vicdan vecid (vâv'ın üç harekesiyle) masdarlarının ism-i failidir. Bunun asıl meşhur manası varlık, buluş ve zenginliktir. Yüce Allah vücudun da, vicdanın da, ilmin de, vücdun yani zenginliğin, kudretin sahibi ve faili manasına Vâciddir. Ayrıca lugat açısından  وجَدَ  "bulmak" manasından istiare olarak bir mef'ul (tümleç) alan, doğrudan doğruya iki mef'ul (tümleç) alan efal-i kulubdan ‘bilmek’ manasına olmasını uygun bulmuşlardır. İstiare olması, "bulmak" dediğimiz tesadüf etme manasıyla vicdan, kendisinden önce bir yokluk olmasını veya araştırmayı gerektireceğinden dolayı yüce Allah hakkında imkansız olacaktır, fakat Allah'a nisbet olunan buluş, varlık ve zenginlik, ilk olarak vücuda getirmek ve yaratmak manasına olabileceği gibi seçmek manasına da olabilir. Burada en uygunu bu fiillerin seçmek manasına olmasıdır. Zira birçok mevcutlar arasından birini alıp seçmek, kıymetli bir şey arayıp bulmak manasına benzetme ve temsil suretiyle ifade edilmekte önemi gösteren bir belâgat nüktesi vardır. Bu süredeki üç ayetten her birinde de böyle gittikçe yükselen bir seçip alma manası vardır. Nitekim bu seçme manasına "yetim" lafzında son derece güzel bir işaret bulunduğunu hatırlatmışlardır. Zira asıl yetim, küçükken babadan öksüz kalan demek olup bunda tek başına yalnız kalmış olmak manası vardır. Onun için tek ve benzersiz veya pek az bulunur kıymetli şeye de yetim denilir. Benzeri yok gayet kıymetli inciye "dürr-i yetim" denilmesi de bundandır.  Şöyle demek olur: Seni halk içinde benzersiz, imkân sedefinde eşsiz olarak seçip de kalbini kendisine çevirmek suretiyle koruma ve himayesinde barındırmadı mı? Şüphesiz ki barındırdı, değil mi? (Elmalılı, Âşûr)

يَت۪ـيـماً  fiilin mef’ûlünden haldir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

الإيواءُ , bir şeyi diğerine katmak manasından bir yurda, bir barınağa kondurup barındırmak demektir. (Elmalılı, Âşûr)

Müspet muzari fiil sıygasında gelen  فَاٰوٰىۖ  cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Istifhama dahildir. Muzari sıygadan mazi sıygaya iltifat sanatı vardır.

Önceki ayette geçen vaadin gerçekleşeceğine delil olarak zikredilmiştir. Yani bu, küçüklüğünden beri Allah’ın (cc), Resulullah (sav)’a olan inayeti ve zor zamanlarındaki daimi lütufları üzerinden devam eden bir vaaddir. Öyle ki bunun tesadüfî olması ihtimal dahilinde değildir. Çünkü tesadüfün özelliği, tekrar etmemesidir. Dolayısıyla Allah’ın muradının, bu lütufların sürekliliği olduğu anlaşılmaktadır. 

فَاٰوٰى  fiilinin mef’ûlü ayet sonlarının uyumlu olması için ve kendisiyle kastedilen de açık olduğu için hazf edilmiştir. Bu hazfin seni, senin için ve seninle barındırdı anlamında ikramın genişliğine işaret ettiği de söylenmiştir. Ancak Âlûsî’ye göre  فَ ’nin söz konusu fiilin başına  فَ  gelmesinin, bu üç manayı birden ifade ettiği görüşünü reddettiği ifade edilmiştir.

Yüce Allah bu ayetle rasulüne dünyada verdiği nimetleri zikretmiştir. Râzî; Allah’ın, verdiği nimetleri zikretmesinin başa kakma sayılmayacağını, bununla, Resulullah (sav)’in kalbinin kuvvetlendirilmesinin ve ona olan nimetlerin artırılmasının amaçlandığını söylemiştir. (Zeynep Yılmaz Öztürk, Duha Suresinin Tahlili Tefsiri)

 
Duhâ Sûresi 7. Ayet

وَوَجَدَكَ ضَٓالاًّ فَهَدٰىۖ  ...


Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi?

وَوَجَدَكَ ضَٓالاًّ فَهَدٰىۖ


Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَجَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  ضَٓالاّ  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. 

فَ  atıf harfidir.  هَدٰى  elif üzere mukadder fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

وَوَجَدَكَ ضَٓالاًّ فَهَدٰىۖ

 

Ayet önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

ضَٓالاًّ  kelimesi  وَجَدَ  fiilinin mef’ûlünden haldir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır

Aynı üsluptaki  فَهَدٰى  cümlesi atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ضَٓالاًّ - هَدٰى  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

ضَٓالاًّ , şeriatların ve (bilgisine ulaşma) yönteminin işitme (nakil/ rivayet) ten ibaret olduğu şeylerden uzak kalmak anlamına gelir. Tıpkı [Yoksa, sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmiyordun.] (Şûra 42/52) ayetinde olduğu gibi. Hz. Peygamber’in çocukluğunda Mekke vadilerinin birinde kaybolduğu ve Ebû Cehl’in onu (bulup) Abdulmuttalib’e geri getirdiği de söylenmiştir. (Sütannesi) Halime’nin onu sütten kesip Abdulmuttalib’e teslim etmek için getirdiğinde Mekke kapısında onu kaybettiği; yine Ebû Tâlib’in (ticaret yolculuğuna) çıktığı vakit onun Şam yolunda kaybolduğu da söylenmiştir.

Ve sana yol gösterdi; yani Kur’ân’ı ve şeriatları sana bildirdi. Yahut senin, dedenin ve amcanın yanından kaybolup uzak düşmeni izale etti. (Keşşâf)

ضالًّا , bilindiği gibi yitik, hangi yola gireceği hususunda şaşkın, yahut yanlış yola giden sapkın manalarına gelir. Hakkında ["Sizin arkadaşınız şaşırmadı, azıtmadı da."] (Necm, 53/2) buyurulmuş olan Resulullah (sav) hiçbir zaman akıl ve dinde sapık manasına "dâll" olmamıştır. Allah'ın birliğine inanarak yetişmiş, hiçbir puta secde etmemiş, Allah'tan başka ilâh tanımamış, ahlâkı temizdi, hiç bir kötü fiil işlememişti. Her hususta güvenilir kişi olarak tanınmıştı. Dolayısıyla şirk sapkınlığı, heva ve hevese göre amel etme sapkınlığı onun yüce zatından uzak idi. Yüce Allah onu ta baştan itibaren o gibi sapkınlıklardan uzak kılmış, ona sağlam bir bakış ve görüş bahşetmişti. Fakat girilmesi gerekli olan ve mücerret (soyut) akıl ile idrak edilip kavranması mümkün olmayan Hak din ve şeriatının ne olması lazım geleceğini ve dünyayı sarmış olan bunalım içinden nasıl çıkılıp da Hakk'a erileceğini belirlemede şaşırmış idi. Kitap okumasını bilmez, cihana ruh yayacak olan iman ve İslâm'ın ayrıntılı temel esaslarından ["Şüphesiz sen ondan önce gafillerden idin."] (Yusuf, 12/3), ["Sen bundan önce hiç kitap okur değildin, hala da elinle yazı yazmazsın."] (Ankebut, 29/48), ["Oysa sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin."] (Şura, 42/52) buyrulduğu üzere gafil idi. İşte burada "Seni yol bilmez buldu." buyurulması, bu şekilde peygamberlikten önce ve çocukluk çağlarındaki gafillik ve şaşkınlık hallerine işarettir. (Elmalılı, Âşûr)

 
Duhâ Sûresi 8. Ayet

وَوَجَدَكَ عَٓائِلاً فَاَغْنٰىۜ  ...


Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi?

وَوَجَدَكَ عَٓائِلاً فَاَغْنٰىۜ


وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَجَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَٓائِلاً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. 

فَ  atıf harfidir.  اَغْنٰى  elif üzere mukadder fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

وَوَجَدَكَ عَٓائِلاً فَاَغْنٰىۜ


Ayet 6. ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

 عَٓائِلاً  kelimesi  وَجَدَ  fiilinin mef’ûlünün halidir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

عَاۤىِٕلࣰا , fakir ve ihtiyaç sahibi yoksul, bir de çok çoluk-çocuk sahibi, yani kendisine muhtaç olan ailesi, yoksulları çok, çok yoksullu manalarına gelir. Burada iki mana ile de tefsir yapılmıştır:

Birincisi, sen serveti yok bir yoksul iken yine seni seçip zengin kılmadı mı? demektir. Resulullah (sav)'a babasından bir dişi deve ile bir cariyeden başka miras kalmamıştır. Sonra yüce Allah onu önce Şam'a yaptığı ticaret seferinden elde edilen bereketli kâr ile, Hz  Hatice ile evlendikten sonra da onun bütün servetini hibe etmesiyle zengin etmiş, Daha sonra da yüce Allah'ın ihsan buyurduğu fetihler ve ganimetler ile zenginlik elde edilmiştir. Fakat bu fetihler Medine'ye hicretten sonra olduğu için bu surenin inişi sırasında değil "Rabbin sana verecek ve sen razı olacaksın." manasınca ilerde olacağı vaad edilmiş olan lütuflar arasındadır.

İkincisi, sen yoksul idin, birçok çoluk-çocuğun, muhtaç arkadaşların vardı. Senin yüzünden, senin ilim ve irşadından feyiz bekliyorlardı. Allah seninle onları zengin etti, hidayete erdirdi demek olur. Fakat açık olan evvelki manadır. (Elmalılı, Âşûr)

Aynı üsluptaki   فَاَغْنٰى  cümlesi atıf harfi   فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Son üç ayette Hz.Peygambere verilen nimetler sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.

[Seni fakir bulup da zengin kılmadı mı?] ayetinde de işaret edildiği veçhile ihtiyaçların az olması anlamıdır. Bundan iştikak eden ve müteaddi bir fiil olan  فَاَغْنٰى  ayette mazi şekilde gelmiştir. Söz konusu fiilin mef’ûlü, ayet sonlarının uyumu için ve kendisiyle neyin kastedildiği, öncesinde geçen hitap zamirinden  وَجَدَكَ  de bilindiği için, yani kısaltma için hazf edilmiştir. Bu hazfin ikramın genişliğine işaret ettiği de söylenmiştir. Buna göre kastedilen “seni, senin için, seninle zenginleştirdi”dir. Âlûsî’ye göre  فَ  harfinin söz konusu fiille beraber açıktan gelmesi, ayetin bu üç manayı ifade ettiği yorumuna uymaz.. (Zeynep Yılmaz Öztürk, Duha Suresinin Tahlili Tefsiri)

Duhâ Sûresi 9. Ayet

فَاَمَّا الْيَت۪يمَ فَلَا تَقْهَرْۜ  ...


Öyleyse sakın yetimi ezme!

Câhiliye döneminde başlıca sosyal ve ahlâkî problemlerden biri de yetimlerin ve yoksulların durumu idi. Onların hakları gözetilmez, malları ellerinden alınır, kendilerine zulmedilirdi. Buna göre 9-10. âyetlerin ana hedefi Resûlullah’ın şahsında bütünüyle toplumun dikkatini bu iki temel ahlâkî ve sosyal problem üzerine çekmek ve bunları çözüme kavuşturmaktı. Bunun yanında, daha özel olarak Resûlullah’a mazhar olduğu anılan ihsanlar karşısında şükür mahiyetinde bazı görevleri hatırlatılmaktadır. Burada sıralanan görevlerin, 6-8. âyetlerde Hz. Peygamber’e bahşedildiği bildirilen ilâhî lütuflarla alâkalı olduğu görülmektedir. Buna göre Allah onu yetim iken korumuştur; o da yetimi incitmemeli, himaye etmelidir. Allah ona ne yapacağını bilmez iken yol göstermiştir; o da kendisine bir şeyler sorup aydınlanmak isteyeni geri çevirmemelidir. Allah onu yoksulken zengin kılmıştır; o da kendisinden yardım isteyeni azarlamamalı, gereken yardımı yapabildiği kadar yapmalıdır. Şükürle ilgili bu özel görevler örnek olarak sıralandıktan sonra sûre bu konuda “Rabbinin lütuflarını şükranla an” şeklindeki genel ve kuşatıcı bir buyrukla tamamlanmıştır. Bazı müfessirler buradaki “nimet” kelimesini “Kur’an, peygamberlik, bu sûrede Resûlullah’a lutfedildiği bildirilen şeyler” gibi değişik mânalarla açıklamışlarsa da bunu, Resûlullah’ın hayatı boyunca mazhar olduğu maddî ve mânevî bütün lütuflar, nimetler olarak anlamak sûrenin amacına ve âyetlerin akışına daha uygun düşmektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Hz. Peygamber’in hayat hikâyesi onun eşsiz ahlâkını açıkça göstermektedir ve bu âyetlerde söz konusu edilen uyarılara onun herhangi bir davranışı sebep olmuş değildir. Kur’an’ın irşad ve eğitimde kullandığı üslûp gereği burada onun şahsında bütün insanlığa hitap edilmektedir. 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri  Cilt:5 Sayfa:639-640

فَاَمَّا الْيَت۪يمَ فَلَا تَقْهَرْۜ


فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إذا كان حالك كذلك يتما وضلالا وفقرا فمهما يكن الأمر فلا تقهر اليتيم (Eğer senin durumun böyleyse, yani yetim, dalalet ve fakirlik ise, o halde durum ne olursa olsun, yetime zulmetme.) şeklindedir.

اَمَّا  şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

الْيَت۪يمَ  kelimesi  تَقْهَرْ ‘in muahhar mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَقْهَرْ  sükun üzere meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  اَنْتَ ‘dir.

فَاَمَّا الْيَت۪يمَ فَلَا تَقْهَرْۜ


Ayette rabıta harfi  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Takdiri , …  إذا كان حالك كذلك يتما وضلالا وفقرا فمهما يكن الأمر (Eğer senin durumun böyleyse, yani yetim, dalalet ve fakirlik ise, o halde durum ne olursa olsun, yetime zulmetme.) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cevap cümlesi olan  فَاَمَّا الْيَت۪يمَ فَلَا تَقْهَرْۜ , şart üslubunda gelmiştir. اَمَّا  tafsil ve şart harfidir. 

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (Suyûtî, İtkan, c. 1, s.419)

Şart üslubunda gelen cümlede  الْيَت۪يمَ , mukaddem mef’ûlun bihtir. Mef’ûlün amili olan  فَلَا تَقْهَرْ  cümlesi, aynı zamanda  اَمَّا  cevabıdır. Nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  الْيَت۪يمَ , ihtimam için amili olan  لَا تَقْهَرْۜ ‘a takdim edilmiştir. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الْيَت۪يمَ  kelimesindeki  ال  cins içindir. (Bikāî) Hakiki istiğrak ifade eder.

الْيَت۪يمَ  kelimesi, kendisinden sonra gelen fiil sebebiyle mansûb harekelenmiştir. Çünkü  فَلَا تَقْهَرْ  fiilinin mef’ûlüdür. Ve yetimin durumuna ihtimam gösterilmesi için öne alınmıştır, bu nedenle merfû getirilmemiştir. Takdiri olarak mana, “Ne olursa olsun yetimi ezme!”dir. Burada yetim ile herhangi bir yetim kastedilmiştir. Özellikle yetimin zikredilmesinin sebebi ise, onun Allah’tan başka hiçbir yardımcısının olmamasındandır. Böylece ona zulmedene uygulanacak ceza ağırlaştırılmak suretiyle, yapılan zulüm de ağır sayılmıştır. Ahfeş, فَلَا تَقْهَرْ ‘ın: (Yetime zulümle musallat olma, ona hakkını öde ve kendi yetimliğini hatırla!) anlamında olduğunu söylemiştir. (Zeynep Yılmaz Öztürk, Duha Suresinin Tahlili Tefsiri)

Rağıb'ın Müfredat’ında  القَهْرُ , hem üstün gelme, hem zelil kılmadır. Ayrı ayrı her iki manada da kullanılır. Şu halde her ikisi de yasaklanmıştır. Yetimi zayıf saymamalı ve zelil etmemeli, hakkını, hukukunu gözetmeli ve buna özen göstermelidir. (Elmalılı)

Bir kırâete göre ayetteki  تَقْهَرْۜ  fiili,  تكهر  olarak  da okunmuştur. Buna göre, yetime surat asma, demektir. (Ebüssuûd, Âşûr)

 
Duhâ Sûresi 10. Ayet

وَاَمَّا السَّٓائِلَ فَلَا تَنْهَرْۜ  ...


Sakın isteyeni azarlama!

وَاَمَّا السَّٓائِلَ فَلَا تَنْهَرْۜ


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  اَمَّا  şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)

السَّٓائِلَ  kelimesi  تَنْهَرْ ‘ın muahhar mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. 

فَ  şartın cevabının başına rabıta harfidir. Takdiri, إذا كان حالك كذلك يتما وضلالا وفقرا فمهما يكن الأمر فلا تقهر اليتيم …(Eğer senin durumun böyleyse, yani yetim, dalalet ve fakirlik ise, o halde durum ne olursa olsun, yetime zulmetme.) şeklindedir. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَنْهَرْ  sükun üzere meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  اَنْتَ ‘dir.

وَاَمَّا السَّٓائِلَ فَلَا تَنْهَرْۜ


Ayet önceki ayetteki cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَمَّا  tafsil ve şart harfidir. 

Şart üslubundaki cümle  talebî inşââi isnaddır. السَّٓائِلَ , mukaddem mef’ûlun bihtir. Mef’ûlün amili olan  فَلَا تَقْهَرْ  cümlesi, aynı zamanda  اَمَّا  cevabıdır. Nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.

السَّٓائِلَ  durumuna ihtimam gösterilmesi için öne alınmıştır. Bu takdim-tehir sanatıdır. 

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (Suyûtî, İtkan, c. 1, s.419)

فَاَمَّا الْيَت۪يمَ فَلَا تَقْهَرْۜ - اَلَمْ يَجِدْكَ يَت۪ـيـماً فَاٰوٰىۖ  ve  وَوَجَدَكَ عَٓائِلاً فَاَغْنٰىۜ  - وَاَمَّا السَّٓائِلَ فَلَا تَنْهَرْۜ  ayet grupları arasında güzel bir mukabele vardır. Bu, bedî' ilminin inceliklerindendir. (Safvetü’t Tefâsir)

السَّٓائِلَ ‘deki  ال  takısı cins içindir ve her sâili kapsar. (Âşûr)

تَقْهَرْۜ - تَنْهَرْ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Kur’an ayetlerindeki musikiye riayet de önemlidir. Çünkü bu da nefislerdeki etkiyi arttıran unsurlardan biridir. Bu ayetlerdeki mef'ûller tehir edildiğinde ahengin kaybolduğu görülür. Ama bu ayetlerdeki takdimler aynı zamanda tekid, ihtimam ve hükmü takviye içindir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

"Kâmus'un açıklamasına göre  السؤال ; yani sual ve mesele kelimesi, asıl olarak dilenmek manasına konulmuştur. Mutlak bir şekilde talep, istemek ve sormak manasına da kullanılır olmuştur. "Beşair"in verdiği ayrıntılı bilgiye göre  السؤال  kelimesi, bir şeyi talep ve yalvararak istemektir ki, bir kimseden bilmeyi veya bilmeyi sağlayacak olan bir şeyi yahut mal veya malı sağlayacak olan bir şeyi isteyip dilemek, yani sormak veya dilenmek suretiyle istemektir. Eğer sual yerilen bir sual ise, derecesine göre kötülükten nehyi gerektirir. O zaman azarlamak yaraşır. Çünkü mümine eziyet vermek de haramdır. Eğer sual övülen bir sual ise, azarlamak ve incitmek mutlak şekilde haram ve yasak olur. Gücü yetenin buna uygun cevap vermesi, nimeti anmış olmak üzere vâcip veya mendub olur. (Elmalılı, Âşûr)

النهر والانتهار ; Arapçada birisini ağır bir biçimde azarlamak anlamınadır. Buna göre ayetin manası şöyledir: ”El açıp isteyen kimseyi ters çevirme, ona sert söz söyleme. Aksine onu iyilikle geri çevir." (Rûhu’l-Beyân, Âşûr)

 
Duhâ Sûresi 11. Ayet

وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ  ...


Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.

وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  اَمَّا  şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

بِنِعْمَةِ  car mecruru  حَدِّثْ  fiiline mütealliktir.  رَبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  حَدِّثْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  اَنْتَ ‘dir. 

حَدِّثْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حدث ‘dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ


Ayet önceki ayetteki cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَمَّا  tafsil ve şart harfidir. 

Şart üslubundaki cümle talebî inşââi isnaddır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  بِنِعْمَةِ رَبِّكَ  car-mecruru ihtimam için, amili olan  فَحَدِّثْ  fiiline takdim edilmiştir.

Car mecrurun amili olan  فَحَدِّثْ  cümlesi, aynı zamanda  اَمَّا ‘nın cevabıdır.  فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَحَدِّثْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Veciz ifade kastına matuf  بِنِعْمَةِ رَبِّكَ  izafetinde Hz. Peygambere ait zamirin Rabb ismine muzafun ileyh olmasıyla Hz. Peygamber, yine Rabb ismine muzâf olan  بِنِعْمَةِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (Suyûtî, İtkan, c. 1, s.419)

Ayette  رَبِّ’ nin nimeti ile, özel bir nimet değil, cins kastedilmiştir ve bu hitap umumilik ifade eder. (Âşûr)

حَدِّثْ : Rabbinin nimetini, gerek mevcut, gerekse olacağı vaad edilen nimetini hemen söyle, anlat da anlat, Sade lafını ederek ve gösteriş yaparak gururlanmak için değil, hakkını takdir, şükrünü yerine getirmek için eserini gösterecek, başkalarını da istifade ettirecek şekilde sözlü veya fiilî olarak anlat. (Elmalılı, Âşûr)

Müfessir İbn Âşûr bu ayetin, [Seni dalalette bulup da sana yol göstermedi mi?] ayetinin mukabili sayıldığında, nimet kelimesinin, “hak dinin yolunu gösterme” manasına delalet edeceğini belirtmiştir.

Yüce Allah, Hz. Peygamber (sav) katında unutulmayan ve sürekli tekrarlanan bir söz olsun diye ayette  حبر  yerine  حَدِّثْ َ kelimesini tercih etmiştir. 

Söz konusu fiile bitişik zamir ise, ayet sonlarındaki fiillerin uyumu için hazf edilmiştir. 

حَدِّثْ  fiiline müteallık olan car-mecrur  بِنِعْمَةِ رَبِّكَ  önceki iki ayette de olduğu gibi öne geçirilmiştir. Kâdî İyâz’ın yorumuna göre, hitap Hz. Peygambere olmakla birlikte hüküm hem onu hem de onun dışındakileri kapsar, yani umumîdir. (Zeynep Yılmaz Öztürk, Duha Suresinin Tahlili Tefsiri)

Duhâ sûresi nazil olduğu zaman Rasûlüllah (sav) vahyin inmeye başlamasından dolayı duyduğu sevinç sebebiyle tekbir getirdi. Böylece ”Allahu ekber" ya da ”Lâ ilahe illâllâhu vallâhu ekber" sözleri sünnet oldu. Rasûlüllah'ın bu hareketi, bu sûreden sonraki sûrenin başından, Kuranın sonuna kadar tekbir getirmeye sebep oldu.

Ubey bin Ka'b (ra)'dan rivayet olunduğuna göre, kendisi Rasûlüllah'ın bu konudaki emrinden sonra ona  Kur'an'ı bu şekilde okumuştur. Ubey bin Ka'b her sûreyi bitirdikçe bir nebze durur sonra ”Allahu ekber" derdi. Bu tekbirler, Duhâ sûresinin sonundan itibaren başlar Nâs sûresinin sonuna kadar olurdu. Sûrenin başında ve sonunda tekbir getirmek ise, her iki rivayeti cem etmek olur. Rivayetlerden birisine göre zikredilen sûrenin başında tekbir getirilirken, diğer rivayete göre Duhâ sûresinin sonunda tekbir getirilmeye başlanır. (Rûhu’l-Beyân)

 

1-11

وَالضُّحٰىۙ - الَّيْلِ  ve  لَلْاٰخِرَةُ - الْاُو۫لٰىۜ  gruplarındaki kelimelerde tıbâk, [O seni bir yetîm iken seçip barındırmadı mı?] ayetinden surenin sonuna kadar leff ve neşr sanatı vardır. Şöyle ki; nimet olan üç şey zikredilmiştir; yetim olanın barındırılması, şaşkın olanın hidayete erdirilmesi ve ihtiyaç içinde olanın gani kılınması. Sonra da bunların mukabili zikredilmiştir. Yani madem ki Allah seni yetîm bulup muhafaza etti, sen de yetime hor bakma, ne yapacağını bilmez haldeyken sana doğru yolu gösterdi sen de ilim isteyeni azarlama, yoksulken seni gani hale getirdi sen de diğer insanları nimetlendir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belagat Dersleri Bedî’ İlmi)

Surenin sonunda konuyu en güzel şekilde bağlayarak mükemmel bir sonuç teşkil eden bu ayet, sözün makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlanması olan hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğidir.

Kur’ân surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatab artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi sûrede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Surenin, kısa seci örnekleri olan ayetlerindeki fasıla harflerinin meydana getirdiği secî ve lüzum ma la yelzem sanatları, okuyanın dikkatinden kaçmayacak son derece latif, bedî’ sanatlardır.

 
İnşirâh Sûresi
Mekke döneminde inmiştir. 8 âyettir. İnşirah, açılmak, genişlemek demektir.
Mushaftaki sıralamada doksan dördüncü, iniş sırasına göre on ikinci sûredir. Duhâ sûresinden sonra, Asr sûresinden önce Mekke’de inmiştir.
Sûrede Yüce Allah’ın Hz. Peygamber’e mânevî lütufları özetlenmekte, her güçlükle birlikte mutlaka bir kolaylığın olduğu bildirilerek Mekke’de putperestlerin baskısı yüzünden sıkıntı çeken Resûlullah ile müslümanlara teselli ve ümit verilmekte; onlardan Allah’a ibadet ve itaatlerini sürdürmeleri istenmektedir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

İnşirâh Sûresi 1. Ayet

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَۙ  ...


Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

Senin kalbini açıp genişletmedik mi?” diye çevirdiğimiz 1. âyetteki “şerh-i sadr” kavramını Râgıb el-İsfahânî, “kalbin ilâhî bir nur ile Allah tarafından bir huzur ve sükûnet, bir rahatlık ile genişletilmesi” şeklinde açıklamıştır (el-Müfredât, “şrh” md.). Hz. Peygamber’in kalbinin açılıp genişletilmesi ifadesini, Zümer sûresinin 22. âyeti de dikkate alındığında, onun beşerî idrak kapasitesinin vahiy ile arttırıldığına ve âzami seviyeye çıkarıldığına işaret olarak anlamak uygun olur. Müfessirler bunu, ona indirilen vahyi anlaması, koruması ve peygamberlik görevini yerine getirebilmesi için kendisine verilmiş olan zihin açıklığı, mâneviyat yüksekliği gibi mânalarla da açıklamışlardır. Bazı müfessirler ise Duhâ sûresinin devamı mahiyetinde olan bu âyetlerde, bir süre ara verilmiş olan vahyin yeniden başlamasıyla Hz. Peygamber’in mâneviyatının güçlendirildiğine değinildiği kanaatindedir.

2 ve 3. âyetlerde, Resûlullah’ın belini büktüğü bildirilen “yükün kaldırılması”ndan maksadın ne olduğu konusunda değişik açıklamalar yapılmıştır (bk. Râzî, XXXII, 4-5). Bize göre Allah’ın bir lütuf olarak onun omuzlarından kaldırdığı yük iki şekilde açıklanabilir: a) Arasında yaşadığı topluluğun inanç ve ahlâk yönünden içine düştüğü durumdan dolayı duyduğu ıstırabın, Allah’ın kendisini vahye mazhar kılıp kalbine ümit ve ferahlık vermesi suretiyle dindirilmesi veya hafifletilmesi; b) Tevhid inancını ve insan ilişkilerinde adalet, dürüstlük, merhamet, iyilikte yardımlaşma gibi erdemleri hâkim kılma mücadelesinde birçok ilâhî destek ve inayete mazhar kılınması.

Hz. Peygamber’in “şanının yüceltilmesi”ne müfessirler, Resûlullah’ın adının mukaddes kitaplarda zikredilmesini ve geleceğinin müjdelenmesini, kelime-i şehâdette onun isminin Allah’ın ismiyle birlikte yer almasını, gökyüzünde melekler, yeryüzünde müminler tarafından hürmetle anılmasını, Kur’an’da Allah’a itaatle birlikte ona da itaat edilmesinin emredilmesini örnek gösterirler (bk. Şevkânî, V, 542). Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olması da (bk. Enbiyâ 21/107) onun şanının yüceltildiğini ifade eder. Ayrıca erken döneme ait olan bu âyeti, ileride Resûlullah’ın isminin ve tebliğ ettiği dinin bütün dünyada tanınıp yayılacağını bildiren bir müjde olarak anlamak da mümkündür. Yine, Kur’an’da onun müstesna niteliklerini, Allah katındaki konumu ve değerini açıklayan âyetler de bu bağlamda “şanını yüceltme” olarak değerlendirilebilir.

 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri  Cilt:5 Sayfa: 642-643

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَۙ


Hemze istifham harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  نَشْرَحْ  sükun üzere meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dir.  لَكَ  car mecruru  نَشْرَحْ  fiiline mütealliktir. 

صَدْرَكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَۙ


Sure, berâat-i istihlâl sanatına uygun olarak, surenin konusuyla alakalı bir cümleyle başlamıştır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiştir. Ayrıca cümle, hüsn-i ibtidâ sanatının güzel bir örneğidir.

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâat-i istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

Surenin ilk ayeti ibtidaiyyedir. İstifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. Hemze takrirî istifham harfi,  لَمْ  muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar.

Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.

Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi) 

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle vaz edildiği soru anlamından çıkarak Hz. Peygambere nimeti hatırlatma ve sıkıntısını giderme anlamında olduğu için mecazı mürsel mürekkeptir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Ayrıca cümlede, kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmî sanatı vardır.

Menfi muzari fiil sıygasındaki cümlede fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَكَ , durumun ona has olduğunu vurgulamak ve ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  صَدْرَكَۙ  izafetinde, Hz.Peygambere ait zamire muzâf olan  صَدْرَ , tazim edilmiştir. 

كَ  zamiri Hz. Peygambere destek ve önem vermenin işareti olmak üzere tekrar edilerek itnab yapılmıştır.

نَشْرَحْ ‘da, azamet ve celâl sahibinin fiilinin ne kadar mükemmel olduğu vurgusu hissedilir. Bu da açma, yarma fiilinin azamet zamirine isnat edilmesi sebebiyledir.

صَدْرَ , her şeyin ön ve baş tarafı olduğu gibi, insanın gövdesinin de belinden başına doğru ön ve içinden kalp ve ciğerleri kapsayan üst kısmı yani sine, göğüs veya bağır dediğimizdir. Yer ve cüz olma ilgisiyle kalp veya nefisten kinaye de olur. (Elmalılı,  Âşûr)

Şihâb yazarı der ki:  الشَّرْحُ  kelimesinin aslı, eti yarıp açmak olduğu ve bunda bir açılma ve içini ve içinde bulunanı açığa çıkarmayı gerektiren bir genişletme bulunduğu için şerh ve genişlik kalb hakkında da kullanılır olmuştur. Kederini gidererek sevinç ve neşe verecek şeyi idrak etmesi bir şerh ve genişletme sayılmıştır. Çünkü onun sıkıntısını açacak ve üzüntüsünü giderecek geniş bir nefes aldırmak gibi herhangi bir sebep, bir duygu, bir ilham ile ondan gaip veya ona gizli bulunan sevinci gerektiren bir şey ortaya çıkar ki bu, bir kitabı izah etmek manasına şerh denilmek gibidir. Sonra da bu mana kalbin mahalli olan göğüste mübalağa için kullanılmıştır. Çünkü bir şeyin genişlemesi, onun içinde bulunduran şeyin de genişlemesini gerektirir. Onun için işitirsin ki, sevince genişlik, zıddına da darlık ismi verirler. Bu bir kaç mertebe vasıta ile kinaye dallarına ayrılan mecazlardandır. Bu yapılan açıklama şerhin bir şerhidir. Şihâb yazarı eti açmaktan kalbi açmaya ve ondan göğsü açmaya geçerek gitmiştir. Fakat eti yarıp açmaktan göğsü açıp genişletmeye, ondan nefes genişliğine ve kalbin açılmasına ve ondan nefsin manevi olan neşe ve genişlemesine geçmek daha uygundur. (Elmalılı, Âşûr)

Bu ayet, Resulullah’ın içinde bulunduğu nimet ve mevkii ifade ettiğinden, tekid manası taşır. Takrir manası ile birlikte söz, mûcebdir, yani müspet manadadır. Bu yüzden edata (istifham edatına) müspet bir cümle atfedildiği gibi, istifham edatı da müspet olan başka bir cümleye atfedilir. (Itkan, C.2, S.193, 214)

 
İnşirâh Sûresi 2. Ayet

وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَۙ  ...


2-3. Ayetler Meal  :   
Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?

وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَۙ


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. وَضَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

عَنْكَ  car mecruru  وَضَعْنَا  fiiline mütealliktir. وِزْرَكَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَۙ


Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. 

Bu ayet, lafzen ve manen haber cümlesidir. İlk ayet her ne kadar istifham şeklinde gelmiş olsa da haber manasındadır. Dolayısıyla aralarında ortak yön bulunması sebebiyle lafzen ve manen haber olan cümle, manen haber olan cümleye و  harfi ile atfedilmiştir. Böyle cümlelerin birbirine atfını, belâgat alimleri '' iki kemâl, yani kemâl-i ittisâl ile kemâl-i inkıta arasında olmak'' şeklinde isimlendirmişlerdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıygadan mazi sıygaya iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَنْكَ  car mecruru, durumun ona has olduğunu vurgulamak ve ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  وِزْرَكَۙ  izafetinde, Hz.Peygambere ait zamire muzâf olan  وِزْرَ , tazim edilmiştir. 

وِزْرَكَ  kelimesinde istiare vardır. Yük, günah manasında müsteardır. Bu cümlede hâl karinesiyle temsilî istiare vardır. (Âşûr)

كَ  zamiri Hz. Peygambere destek ve önem vermenin işareti olmak üzere tekrar edilerek itnab yapılmıştır.

Burada istiâre-i temsîlîyye vardır. Yüce Allah, günahları, istiâre-i temsilîyye yoluyla, insanın sırtına yükle­nen ve onu taşımaktan aciz bırakan ağır yüke benzetti. (Safvetü’t Tefâsir)

وَضَع  mutlak koymak manasına olduğu gibi aşağılatmak, indirmek, düşürmek manalarına da gelir. Burada yükü indirmek manasınadır ki bütün bütün düşürmek veya hafifletmekten daha genel olabilir. Zira  وِزْرَ , ‘ağır yük’ demektir. Günah ve vebal manası da bundandır. (Elmalılı Hamdi Yazır,  Âşûr)

 
İnşirâh Sûresi 3. Ayet

اَلَّـذ۪ٓي اَنْقَضَ ظَهْرَكَۙ  ...


اَلَّـذ۪ٓي اَنْقَضَ ظَهْرَكَۙ


Müfred müzekker has ism-i mevsûl اَلَّـذ۪ٓي  , önceki ayetteki  وِزْرَكَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası  اَنْقَضَ ظَهْرَكَ ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَنْقَضَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  ظَهْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْقَضَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نقض ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اَلَّـذ۪ٓي اَنْقَضَ ظَهْرَكَۙ


اَلَّـذ۪ٓي  önceki ayetteki  وِزْرَكَ  için sıfat konumundadır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müfred müzekker has ismi mevsul  اَلَّذ۪ي ‘nin sılası olan  اَنْقَضَ ظَهْرَكَۙ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اَنْقَضَ  fiilinin  وِزْرَ ‘ye nispet edilmesi mecaz-ı aklî sanatıdır. Canlılara mahsus olan çatlatma fiili yüke nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. (Âşûr)

Veciz ifade kastına matuf  ظَهْرَكَۙ  izafetinde, Hz. Peygambere ait zamire muzâf olan  ظَهْرَ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

صَدْرَ - ظَهْرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  اَنْقَضَ - وِزْرَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

 النقيض ; yıkıtınya, bozuntuya ve yürüyüş ve sefer nedeniyle zayıf ve güçsüz olmuş deveye denildiği gibi, bir şeyin bozulurken, üzülürken, ezilirken, koparken ve bir yük yıkılmaya yüz tutmuş bir durumdayken çıkardığı sese; sepilenerek boyanmış ve cilalanmış deri, ağaç ve arabanın gıcırtısı; eklem yerlerinin, kemiklerin çıtırtısı, kuşların çığırtısı ve bir şişenin ağzı açılırken çıkan mıcırtısı gibi seslere de nıkd ve nekid, böyle ses çıkarmaya da  الانتقاض  denir. Buna göre  اَنْقَضَ ظَهْرَكَۙ : yükün sırta ağır basarak kemiklerini çatırdatması veya üzüp zayıf düşürmesi, bitkin ve güçsüz etmesi demek olur. Ki bizim "belini kütletti", "kemiklerini birbirine geçirdi" tabirlerimiz gibi ağırlık ve zorluğu anlatmada mesel olmuştur. Burada maksat, peygambere önce dayanılması ağır gelmiş olan zorlukların böyle ağır bir yüke benzetilerek anlatılmasıdır. (Elmalılı, Âşûr)

İnşirâh Sûresi 4. Ayet

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَۜ  ...


Senin şânını yükseltmedik mi?

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَۜ


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. رَفَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا   fail olarak mahallen merfûdur. 

لَكَ  car mecruru  رَفَعْنَا  fiiline mütealliktir.  ذِكْرَكَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَۜ


Ayet, atıf harfi  وَ ‘la birinci ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Matufun aleyh istifham üslubunda geldiği halde haber manalı olması, haber cümlesinin ona atfını mümkün kılmıştır.

Bu ayet, lafzen ve manen haber cümlesidir. İlk ayet her ne kadar istifham şeklinde gelmiş olsa da haber manasındadır. Dolayısıyla aralarında ortak yön bulunması sebebiyle lafzen ve manen haber olan cümle, manen haber olan cümleye و  harfi ile atfedilmiştir. Böyle cümlelerin birbirine atfını, belâgat alimleri '' iki kemâl, yani kemâl-i ittisâl ile kemâl-i inkıta arasında olmak'' şeklinde isimlendirmişlerdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıygadan mazi sıygaya iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَكَ , durumun ona has olduğunu vurgulamak ve ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  ذِكْرَكَۜ  izafetinde, Hz.peygambere ait zamire muzâf olan  ذِكْرَ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

كَ  zamiri Hz. Peygamber’e destek ve önem vermenin işareti olmak üzere tekrar edilerek itnab yapılmıştır.

رَفَعْنَا - وَضَعْنَا  ve  لَكَ - عَنْكَ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

صَدْرَكَۙ - وِزْرَكَۙ - ظَهْرَكَۙ - ذِكْرَكَ  kelimeleri arasında secî ve lüzum ma la yelzem sanatları,  صَدْرَكَۙ - ظَهْرَكَۙ  kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.

Lüzûm ma la yelzem: Fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

İlk dört ayette, mübalağa gayesi murad edilerek ibhamdan sonra izah sanatına yer verilmiştir. Zira  اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ  ve  وَرَفَعْنَا لَكَ  ayetlerinin manası  لَكَ  lafzı olmadan ve  وَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ  ayetinin manası da  عَنْكَ  kelimesi olmadan tamamlandığı halde bu lafızların ibarede yer alması “açılanı”, “atılanı” ve “yüceltileni” önce kapalı bırakıp dikkatleri o yöne çevirmek, ardından صَدْرَ : göğüs, وِزْرَ : yük ve ذِكْرَ : şan kelimeleriyle bu kapalılığı gidererek zikri geçenlerin önemine dikkat çekmek içindir. Zihni uyandıran bu son derece etkili anlatım tarzına “ibhamdan sonra izah etmek/kapalı bir ifadeden sonra açıklama yapmak” adı verilmektedir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Bu ayette geçen  ذِكْرَكَۜ  lafzı, alimlerin bununla ilgili olarak söylediği, Hz Peygamber (sav)'in peygamber oluşu, yerde ve gökte meşhur oluşu, isminin arş üzerine yazılışı, kelime-i şehadette ve tahiyyatta adının Allah'ın adıyla birlikte zikredilmesi, namının önceki kitaplarda yer alışı; her tarafa yayılması; kendisiyle peygamberliğin noktalanışı, hutbelerde, ezanlarda ve kitapların başlarında sonlarında zikredilmesi; ["Allah ve Resulü razı edilmeye en müstehaktırlar"] (Tevbe, 9/62); ["Kim Allah ve Resulüne itaat ederse..."] (Nisa, 4/69); ["Allah'a ve Resulüne itaat edin"] (Nisa, 4/59) ve benzeri ayetlerde, Kur'an-ı Kerim'de, isminin Allah'ın ismiyle birlikte zikredilmesi; Hak Teâlâ diğer peygamberlere, "Ey Mûsa, ey Îsa" diye isimleriyle seslenirken, ona, "Ey Resul, Ey Nebî" diye hitap edişi gibi şeylerin tümünü içine alır. Yine bu ayet, Cenab-ı Hakk'ın, Hz Muhammed (sav)'i kalplerde, insanların zikrinden hoşlanır bir biçimde sokuşunu da içine alır. Bu Hak Teâlâ, ["Rahman onlar için bir sevgi verir"] (Meryem, 19/96) ayetinin beyan ettiği manadır. Buna göre Hak Teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: "Alemi, sana tabi olanlar ve seni sevenlerle doldurdum. Hepsi de seni övüyor, sana salat-ü selam getiriyor ve sünnetini sürdürüyorlar. Hatta farz namazlardan herbirinin yanısıra mutlaka sünnet namazlar var. Binaenaleyh sana tabi olanlar, farzlar hususunda Benim emrime; sünnetler hususunda da senin emrine uyuyorlar. Çünkü, ["Kim Resule uyarsa, Allah'a uymuş olur"] (Nisa, 4/80) ve ["Şüphesiz sana biat edenler, gerçekte Allah'a biat etmişlerdir"] (Fetih, 48/10) sultanlar bile sana tabi olmaktan, yoluna gitmekten yüz çevirmemişlerdir. Kıraat alimleri, senin getirdiğin ayetleri ezberliyor; müfessirler, senin getirdiğin Furkan'ın manalarını tefsir ediyor; vaizler de senin öğütlerini tebliğ ediyorlar. Hatta alimler ve hükümdarlar, senin için hizmete üşüşüyor; kapılar ötesinden seni selamlıyor, yüzlerini senin "Ravza"nın toprağına sürüyor, şefaatini umuyorlar. Şu halde senin namın, şerefin, kıyamete kadar sürecektir. (Fahreddîn er-Râzî)

 
İnşirâh Sûresi 5. Ayet

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۙ  ...


Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

Hz. Peygamber ve arkadaşları Mekke döneminde müşriklerin giderek türlü işkencelere kadar varan baskılarından acı çekiyorlardı. Bu durum hem peygamberi hem de müminleri üzüyordu. Yüce Allah resulünü ve müminleri teselli edip gönüllerini rahatlatmak için bu âyetleri indirerek sıkıntılardan sonra ferahlığın ve başarının geleceğini müjdelemiştir. Rivayete göre bu sûre inince Hz. Peygamber, 5 ve 6. âyetlerde güçlüğün yanında kolaylığın da bulunacağının iki defa zikredilmesini göz önüne alarak kendisine inananlara, “Müjdeler olsun! Size kolaylık geldi; artık bir güçlük iki kolaylığa asla galip gelemez!” buyurmuştu (Muvatta’, “Cihâd”, 6; Taberî, XXX, 151).

Oldukça muhtasar ve değişik şekillerde açıklanmaya elverişli olan “O halde önemli bir işi bitirince diğerine koyul” meâlindeki 7. âyetle ilgili olarak çok farklı yorumlar yapılmıştır (meselâ bk. Taberî, XXX, 152; Râzî, XXXII, 7). Bize göre İbn Âşûr’un, âyeti herhangi bir özel iş ve ibadetle sınırlamadan, “Önemli işlerden birini tamamlayınca ardından başka bir işe yönel ki böylece bütün vakitlerini önemli işlerle değer­lendirmiş olasın” şeklindeki açıklaması isabetli görünmektedir (XXX, 416-417). Bu yoruma göre âyette Resûlullah’a ve onun şahsında müslümanlara bütün vakitlerini hayırlı ve yararlı faaliyetlerle değerlen­dirmeleri, ibadet, dua, tebliğ ve irşad gibi dinî faaliyetlerin de; çalışma, üretme, öğrenme-öğretme, yardımlaşma ve dayanışma gibi dünyevî faaliyetlerin de hakkını vermeleri istenilmiştir. Son âyette ise kişinin, gerek çalışmasında gerekse ibadetinde yalnız Allah’a yönelmesi, her işini öncelikle O’nun rızasını gözeterek yapması, ne diliyorsa O’ndan dilemesi, ne istiyorsa O’ndan istemesi emredilmiştir. 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:643-644

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۙ


İsim cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  مَعَ الْعُسْرِ  car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. يُسْراً  kelimesi  اِنَّ ‘nin  muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۙ


فَ , istînâfiyyedir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur  مَعَ الْعُسْرِ , tekid harfi  اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  يُسْراً  kelimesi, muahhar mübtedadır.

Zorluk anlamına gelen  الْعُسْرِ  kelimesinin elif-lamlı ve kolaylık anlamına gelen  يُسْراًۙ  kelimesinin elif-lamsız getirilmesinin sebebi, dünyanın zorluk yurdu olduğuna lâtif bir biçimde işaret etmek içindir. Çünkü zorluk herkes için malum ve bilinen bir şeydir. Kolaylık ise meçhuldür ve kapalıdır. (Rûhu’l Beyân)

Ayet metninde yer alan  مَعَ (yanında, beraber) kelimesi, zorluğun hemen ardından kolaylığın ne kadar hızlı biçimde geleceğine işaret etmektedir. Kolaylık o kadar yakındır ki, neredeyse zorlukla ”beraber" dir. Ayete böyle mana vermezsek ve zahire bakacak olursak  مَعَ  kelimesi, birliktelik edatı değil öncelik-sonralık edatıdır. Çünkü iki zıt zorluk-kolaylık bir arada bulunmazlar. O halde ayet metninde yer alan  مَعَ  kelimesi, öncelik-sonralık anlamdadır. Fakat bu öncelik ve sonralık birbirine o kadar yakındır ki neredeyse birliktedir. (Rûhu’l Beyân tercümanı)

الْعُسْرِ ‘deki tarif cins içindir. Bazı müfessirler ahd için demişlerdir. Tarif, ahd için olduğu takdirde bazı zorluklarda kolaylıklar var, bazılarında ise kolaylık yok anlamına gelir. (Âşûr) 

 الْعُسْرِ’- يُسْراًۙ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, muvazene ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.

İnşirâh Sûresi 6. Ayet

اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۜ  ...


Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۜ


İsim cümlesiir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. مَعَ الْعُسْرِ  car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. يُسْراً  kelimesi  اِنَّ ‘nin  muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.

اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۜ


İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet, önceki ayeti lafzen ve manen tekid içindir. Fasıl sebebi kemal-i ittisâldir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlenin  اِنَّ  ile tekidi, haberin ihtimamı içindir. (Âşûr)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur  مَعَ الْعُسْرِ  , tekid harfi  اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  يُسْراً  kelimesاِنَّ ‘nin muahhar ismidir.

الْعُسْرِ ‘deki tarif cins için istiğraktır. Ahd için de olabilir. 

Müsnedün ileyhin nekre gelmesi tazim ve kesret ifade eder.

الْعُسْرِ’- يُسْراً  kelimeleri arasında cinası nakıs ve tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Manayı ruhlara ve kalplere iyice yerleştirmek için ikinci ayet birinciyi tekid etmek üzere yeniden söylenmiştir. Görüldüğü gibi burada anlamı güçlendirmek için cümlenin tekririyle (yeniden söylenmesiyle) ıtnâb yapılmıştır. Tekrirden asıl maksat ifadeyi güçlendirmek olmakla birlikte muhatabın dikkatini çekme ve bu yolla sözün tesirini artırma da sağlanır.  (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Bu cümle pekiştirme manası ifade etmek için tekrarlanmıştır. Ya da başlı başına öncekinden bağımsız yeni bir vaattir. Bu takdirde: bir zorluğa karşı âhiret sevabı gibi başka bir kolaylık daha getirilmek suretiyle iki kolaylık sağlanmaktadır. Bu tıpkı: ”Oruçlu için iki sevinç anı vardır. Birisi iftar sevinci, diğeri de Allah Teâlâ'ya kavuşma anındaki duyulacak sevinçtir," cümlesinde olduğu gibidir.

Şerhu'l-Menârda denir ki: ”Marife (elif-lamlı kelime) bir cümlede yine marife olarak tekrarlandı mı ikinci kelime birincinin aynıdır. Tıpkı bu sûredeki iki kez tekrarlanan الْعُسْرِ (zorluk) kelimesinde olduğu gibi."

Şerhu'l-Menâr müellifi, bu ifadesiyle, İbn Abbas'ın şu cümlesini kastetmektedir: ”Hiçbir zorluk iki kolaylığa üstün gelemez."

Fahru'l-İslâm ise, bu ayetin tefsirinde şöyle diyor: ”Bu suredeki ayetleri böyle yorumlamak tartışmalıdır. Çünkü ayet, bu manaya muhtemel olmadığı gibi ”Süvariyle mızrak vardır, süvariyle mızrak vardır," cümlesine göre süvarinin iki mızrağı olduğu manasına da muhtemel değildir. Tam tersine ikinci cümle birincinin tekidi yani pekiştirmesi mesabesindedir."

Buradaki ayet, tekide hamledilirse İbn Abbas'ın sözünü nasıl açıklayacağız diye sorulacak olursa deriz ki; herhalde İbn Abbas ”iki kolaylık" sözüyle, ayette yer alan يُسْراً (kolaylık) kelimesinin içindeki tazimi kastetmiş olsa gerektir. Böylece kolaylık, dünya ve ahiret kolaylığına şamil olmuş olur. Bu da aslında iki kolaylık sayılır. (Rûhu’l Beyân, Âşûr)

İnşirâh Sûresi 7. Ayet

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ  ...


Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ


Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir. اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir.

إِذَا  şart manası taşıyan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir.

إِذَا : Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

إِذَا ‘dan sonraki şart cümlesinin fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir: 

a)  إِذَا  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b)  إِذَا ‘nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına  ف ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır.

c)  Sükun üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَرَغْتَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  فَرَغْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  انْصَبْ  fiili sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ‘dir.

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ


فَ  istînâfiyye,  اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. 

Şart üslubundaki cümlede, şart edatı  اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan  فَرَغْتَ  şart cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart cümlesi aynı zamanda  اِذَا ‘nın muzâfun ileyhidir. Şart manalı zaman zarfı  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 88.) 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَ  karînesiyle gelen  فَانْصَبْ  cümlesi şartın cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَرَغْتَ - فَانْصَبْۙ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Ayette fiillerin mef’ûlleri umum ifadesi için hazf edilmiştir.

Bilindiği gibi  نْصَبْۙ , yorgunluktur. Kolaylık tembelliğe sevketmemeli, çalışmaya teşvik edici olmalıdır ki onun peşinden de bir kolaylık gelerek, artma ve ilerleme durumu hasıl olsun. (Elmalılı)

Taberi ayet-i kerimenin, genel manada anlaşılmasının daha uygun olacağını söylemiş ve ayetin manasını: "Sen, seni meşgul eden dünyevi ve uhrevi işlerini bitirdikten sonra rabbine ibadete ve seni ona yaklaştıracak işleri yapmaya ve ondan ihtiyaçlarını dilemeye giriş." şeklinde izah etmiştir. (Tirmizî, K.Tefsir el-Kur'an, Sûre: 94, bab: 1, Hadis no: 3346 (Taberî))

 
İnşirâh Sûresi 8. Ayet

وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ  ...


Ancak Rabbine yönel ve yalvar.

وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ


Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  اِلٰى رَبِّكَ  car mecruru  فَارْغَبْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri  إن دعتك  الحاجة إلى مسألة فارغب إلى ربّك فيها (Bir ihtiyaç seni bir meseleye çağırdığında Rabbinden iste) şeklindedir. 

ارْغَبْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ‘dir.

وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ


Ayet atıf harfi vav ile önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Rabıta harfi  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Cevap cümlesi olan  فَارْغَبْ  , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Takdiri, إن دعتك  الحاجة إلى مسألة …ا (Bir ihtiyaç seni bir meseleye çağırdığında) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَارْغَبْ  fiilinin mef’ûlünün hazfı umum ifadesi içindir. (Âşûr)

الرغبة , sözlükte herhangi bir şey hususunda genişlik anlamındadır. Arapçada  رغب فيه وإليه  dendiği zaman, buradan kişinin herhangi bir şeye hırsla sarılması anlamı çıkar.  رغب عنه  dendiğinde ise, insanın o şeye rağbet etmemesi, ondan uzak durması anlamı anlaşılır. (Rûhu’l Beyân, Âşûr)

اِلٰى رَبِّكَ  Rabbini mef'ûlün fiilden önce getirilmesi ‘ancak’ ve ‘sadece’ manalarını ifade etmek içindir. Yani ancak Rabbini iste ve arzula, her ne umarsan O’ndan um. Ondaki sebep ve illetlerde veya gayelerde duraklayıp kalma, başka maksada bağlanma da bütün çalışmalarında ancak O’na yönel, bütün lütuf ve nimet onundur. Onun için sade nimete ve esere rağbet ile kalmamalı; nimetten, nimeti vereni görüp hep ona doğru yürümeli, onun için çalışmalıdır. Son murad edilen odur. (Elmalılı, Âşûr)

Cümlede takdim tehir sanatı vardır. Car-mecrur  اِلٰى رَبِّكَ  amili olan  فَارْغَبْ  fiiline ihtisas için takdim edilmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.  اِلٰى رَبِّكَ , maksurun aleyh/mevsuf,  فَارْغَبْ  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. 

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rabb ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rabb isminde tecrîd sanatı vardır. 

فَانْصَبْۙ - فَارْغَبْ  kelimeleri arasında, mutevazi seci, muvazene sanatları vardır.

Mütevazi seci: Terkip, mısra veya ayetin son lafzının hem vezin, hem de son harf bakımından aynı olmasıdır.   (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Surenin sonunda konuyu en güzel şekilde bağlayarak mükemmel bir sonuç teşkil eden son iki ayet, sözün makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlanması olan hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğidir.

Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi beliğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatab artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi surede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Surenin, kısa seci örnekleri olan ayetlerindeki fasılalar  كَ , بْ  ve elif harflerinin

meydana getirdiği seci ve lüzum ma la yelzem sanatları, okuyanın dikkatinden kaçmayacak son derece latif, bedî’ sanatlardır.

 
Tin Sûresi
Mekke döneminde inmiştir. 8 âyettir. Tîn, incir demektir
Mushaftaki sıralamada doksan beşinci, iniş sırasına göre yirmi sekizinci sûredir. Burûc sûresinden sonra, Kureyş sûresinden önce Mekke’de inmiştir.
Sûrede bazı önemli varlıklar üzerine yemin edilerek insanın yüksek değeri vurgulanmış, kötü ahlâkın bu değeri düşürdüğü ifade edilmiştir. İman edip iyi işler yapanlar övülmüş, hesap ve cezayı yalan sayanlar kınanmış, hüküm verenlerin en üstününün Allah olduğu bildiril­miştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Tin Sûresi 1. Ayet

وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ  ...


Tîn’e ve zeytûn’a andolsun.

Yüce Allah kendisinin ilim, sanat ve kudret sıfatlarını gösteren dört önemli varlığa yani insanın maddî gıdalarından olan incire, zeytine, mânevî gıdası olan vahyin indiği Sînâ dağına ve “emin belde”ye (Mekke), insanların muhtaç oldukları maddî ve mânevî ikramların mükemmel örneklerine yemin ederek insanı en güzel biçimde yarattığını, hem bedenen hem de ruhen yükümlülük alabilecek yeteneklerle donattığını ifade buyurmuştur (insanın seçkin yaratılışı ve üstünlüğü hakkında ayrıca bk. İsrâ 17/70).

Bir görüşe göre incir ve zeytin, mecaz olarak bu ağaçların çokça bulunduğu toprakları, yani Akdeniz’in doğusunda bulunan Filistin ve Suriye’yi simgelemektedir. Kur’an’da adı geçen peygamberlerin çoğu bu topraklarda yaşadıkları ve tebliğde bulundukları için bu iki ağaç cinsi bu peygamberlerin dile getirdiği dinî öğretilerin hayır ve bereketlerinin sembolü olarak kabul edilmektedir. Kezâ “tîn” ve “zeytûn” kelimeleri hakkında, ilkiyle Mekke’deki Mescid-i Haram’ın, ikincisiyle Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’nın kastedildiği gibi daha başka sembolik izahlar yapılmıştır. Ancak Şevkânî’nin de haklı olarak belirttiği gibi bu tür yorumların aklî ve naklî dayanağı yoktur (V, 545-546).

Âyette Sînâ dağı için kullanılan sînîn kelimesinin Habeşçe veya Nabatça olduğu ve “verimli, bereketli, bol ağaçlı” veya “mübarek” anlamına geldiği belirtilir (Râzî, XXXII, 10; İbn Âşûr, XXX, 421). Mekke’nin “güvenli belde” olarak anılmasının sebebi ise gerek İslâm’dan önce gerekse İslâmî dönemde buranın bir barış kenti olarak tanınması ve orada her türlü kan dökmenin yasaklanması , hatta şehre ticaret amacıyla gelen yabancıların mal veya can güvenliğini sağlamak üzere kabileler arasında anlaşmalar yapılıp uygulanmasıdır.

“En güzel biçim” diye çevirdiğimiz ahsen-i takvîm tamlaması bu bağlamda insana Allah tarafından verilen en güzel ve en mükemmel biçim ve yapıyı, bu sayede insanın, yeryüzü varlıkları içinde gerek fizyolojik gerekse ruhsal ve zihinsel yetenekler bakımdan en mükemmel ve en seçkin canlı olarak yaratılmış olmasını ifade eder. Yaratılmışların en mükemmeli olan insanda bulunan –âyetteki deyimiyle– bu güzelliğin kaynağı, Allah’ın onu kendi eliyle yaratıp ruhundan üflemesi (bk. Sâd 38/72, 75), “kendi sûreti üzere” (kendi sıfatlarından ona –insanlık düzeyinde olmak üzere– lütufta bulunarak) yaratması (bk. Buhârî, “İsti’zân”, 1; Müslim, “Birr”, 115), onu yeryüzünde halife kılması (bk. Bakara 2/30; bilgi için bk. Süleyman Uludağ, “Ahsen-i Takvîm”, DİA, II, 178) vb. lütuf ve inayetleridir. Müfessirler Allah’ın insandan daha güzel mahlûku olmadığı kanaatindedirler. Zira Allah insanı canlı, bilen, irade sahibi, konuşan, işiten, dinleyen, gören, düşünüp tedbir alan, hikmetle hareket eden ve bütün bu özellikleri sayesinde fizik bakımdan kendisinden daha güçlü varlıklar üzerinde bile hâkimiyet kurabilen , kültürler ve medeniyetler geliştirebilen bir varlık olarak yaratmıştır ki bütün bu vb. sıfatlar aynı zamanda ilâhî sıfatların bir kısmının ondaki yansımaları, tecellileridir (krş. Şevkânî, V, 546). 

 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:646-647

وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ


وَ  harf-i cer olup kasem vavıdır. وَالتّ۪ينِ  car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, أقسم  (Yemin ederim.) şeklindedir.  

الزَّيْتُونِ  atıf harfi  و ‘la  التّ۪ينِ ‘ye matuftur. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ


Sure, berâat-i istihlâl sanatına uygun olarak, surenin konusuyla alakalı bir cümleyle başlamıştır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiştir. Ayrıca cümle, hüsn-i ibtidâ sanatının güzel bir örneğidir.

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâat-i istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

Surenin ilk ayeti ibtidaiyyedir.  وَ , kasem harfidir. Ayette, îcâz-ı hazif sanatı vardır. Muksemun bih olan  وَالتّ۪ينِ  car mecruru, takdiri  اقسم (Yemin ederim) olan mahzuf fiile mütealliktir.

Kasemin cevabı muksemun aleyh, 4.ayette gelmiştir.

التّ۪ينِ’ - الزَّيْتُونِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Burada zikredilen incir ve zeytin kelimeleriyle bunların yetiştiği mahal zikredilmişse, mecâz-ı mürsel vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

التّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ , aslında bildiğimiz incir ve zeytin meyveleri ve ağaçları olmakla beraber bunların yetiştiği bereketli yerler olmakla tanınmış iki dağ ve onlarda iki belde ve onlarda iki mescid dahi Tin ve Zeytun adlarıyla tanınmış, bunlar da Tur-i Seyna ve Mekke gibi dinin çıktığı mübarek şerefli yerler sayılmış olduğundan burada hayat için maddi, manevi gıdaların ve incir ve zeytin gibi faydalı meyveler verecek çalışma ve amelin ve yerin önemine ve özellikle incir ve zeytinin lezzet, kıymet ve faydalarına da ima ve işaret ile beraber daha ziyade peygamberlerin yetiştiği, dinlerin çıktığı yerler olarak bilinen kutsal yerlere yemin edilmiştir. (Elmalılı, Âşûr)

 
Tin Sûresi 2. Ayet

وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ  ...


Sinâ dağına andolsun,

وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ


Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayete  التّ۪ينِ ‘ya matuftur. Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

س۪ين۪ينَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ


طُورِ  kelimesi, atıf harfi  وَ ‘la birinci ayetteki muksemun bih olan  التّ۪ينِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezâyüftür.

 Sina dağı, Mûsa (as)'nın Rabbi ile konuştuğu dağdır. Maverdî der ki: Her dağa Tur dağı denmez. Ancak ağaçlı ve meyveli ise Tûr denir. Eğer üzerinde ağaç yoksa buna sadece ”cebel" denir. Ayet metninde yer alan  س۪ين۪ينَ  ve Sînâ kelimeleri bu dağın üzerinde belli bir mekanın özel ismidir.  س۪ين۪ينَ ‘nin manası, süryanicede güzel ve mübarek ağaçlı dağ demektir.  س۪ن۪  kelimesinin aslı Sînâ'dan gelmektedir. Burada  س۪ين۪ينَ  denmesi, ayet sonlarının  ن  ile bitmesinden dolayıdır. Nitekim Sâffât suresinde de sure sonundaki harflere uyulmak maksadıyla ilyâs kelimesi,  سَلَامٌ عَلٰٓى اِلْ‌يَاس۪ينَ  (Sâffât/130) şeklindedir. (Rûhu’l Beyân, Âşûr)

 
Tin Sûresi 3. Ayet

وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ  ...


Bu güvenli şehre (Mekke’ye) andolsun ki,

وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ


Cümle atıf  harfi و ‘la makabline matuftur.  هٰذَا  işaret ismi  التّ۪ينِ ‘ye matuf olup mahallen mecrurdur.  الْبَلَدِ  ism-i işaretten bedeldir. الْاَم۪ينِ  kelimesi  الْبَلَدِ ‘nin sıfat olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Sıfat iki kısma ayrılır: 1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat

Hakiki sıfat: 1- Müfred olan sıfatlar  2- Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred olan sıfatlar: Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsûf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle olan sıfatlar: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ


هٰذَا , atıf harfi  وَ ‘la birinci ayetteki muksemun bih olan  التّ۪ينِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezâyüftür.  الْبَلَدِ , ismi işaret  هٰذَا ‘dan bedeldir.

الْبَلَدِ  için sıfat olan  الْاَم۪ينِ  kelimesi, sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

الْبَلَدِ ’nin işaret ismiyle gösterilmesi, ona dikkat çekmek ve tazim amacına matuftur.

Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’ her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

İsm-i fâil olan  الْاَم۪ينِ  kelimesi beldeye isnad edilmiştir. Halbuki asıl isnad edilmesi gereken kelime beldenin ehlidir. Yani, beldede bulunan insanlar güvendedir. Burada da insanların bulunduğu yere, yani mekâna isnad vardır. Hal-mahal alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

طُورِ س۪ين۪ينَۙ - الْبَلَدِ الْاَم۪ينِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı  vardır.

Bu (sayılan) nesnelere yemin edilmesinin anlamı, (ilgili ayetlerde işaret edilen) mübarek coğrafi mıntıkaların şerefini ve peygamberlerin ve salih kimselerin mesken tutmaları sayesinde buralarda zuhur eden hayır ve bereketi ortaya koymaktır. Dolayısıyla, incir ve zeytinin yetiştiği yer Hz. İbrâhim’in hicret ettiği ve Hz. Îsa’nın doğup büyüdüğü bölgedir. Tûr, Hz. Mûsa’ya (Allah tarafından) seslenilen mekan, Mekke ise alemler için hidayet kaynağının ta kendisi olan mekân ve Peygamber’in (sav) doğduğu ve peygamber gönderildiği yerdir. (Keşşâf)

اَم۪ينِ  emanet kökünden  فعيل  kalıbında fakat fail manasında yani emniyette kılan, zulüm ve haksızlık yapmaktan uzak, kendisine bırakılan şeyi iyi koruyan, güvenilir demektir. Bu manada âmin şeklinde ism-i faili duyulmuş değildir deniliyor. (Kasas, 28/57) ayetinde olduğu gibi âmin kelimesinin emn yerinde kullanılması  ذو أمن  yani emniyetli mealinde olarak nispet manasında olduğu söylenmiştir. Çünkü ism-i fail olarak âmin emniyeti olan, yani korkusu olmayan, yahut emniyet eden veya emniyet ve korkusuzluk veya emanet veren demektir. Beldenin eminliği de içinde bulunan kimseleri güvenilir bir adamın emaneti koruması gibi muhafaza eder, tecavüzden korur olmasıdır ki bu benzetme yoluyla verilmiş bir manadır veya emniyet ve korkusuzluk manasına gelen "emn" kökünde ism-i mef'ul olup me'mun, yani korkulmaz, korkutulmaz, emniyet ve sükun içinde demektir. Beldenin bu manaca emin olması da, içindeki halkın korkusuz ve tehlikesiz olması, yani dert ve sıkıntılardan korkulmaması manasına isnad-ı mecazîdir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Âşûr)

Tin Sûresi 4. Ayet

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ  ...


Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ


وَ  istînâfiyyedir.  لَ  mukadder kasemin cevabına gelen muvattie harfidir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  خَلَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

الْاِنْسَانَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. ف۪ٓي اَحْسَنِ  car mecruru  الْاِنْسَانَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir.  تَقْو۪يمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ


Kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen ayet 1. ayetteki kasemin cevabıdır. 

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş olan cevap cümlesi olan  خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Cümlenin azamet zamirine isnadı, tazim ifade eder.

الْاِنْسَانَ ’deki marifelik cins ve hakiki istiğrak içindir. (Alûsî, Âşûr) 

ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ  car mecruru  الْاِنْسَانَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla   اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ , mazruf mesabesindedir. Allah’ın insanı mükemmel özelliklerde yaratması, mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf kullanılmıştır. En güzel yaratılış, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir.  Çünkü yaratılış, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî’, heriki durumdaki mutlak irtibattır.

تَقْو۪يمٍۘ , bütün cinslere şamil masdar vezninde  اَحْسَنِ  , اَحْسَنِ  kelimesi de ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

تَقْو۪يمٍۘ , eğriyi doğrultmak, kıvama nizama koyma, kıymet biçmek, kıymetlendirmek manalarına gelir. Sonundaki tenvin belirsizlik ve büyüklük için olarak "ahsen-i takvim", herhangi bir biçimlendirmenin veya büyük bir biçimlendirmenin en güzeli demek olur. Bu ise her manasıyla biçimlendirmenin en güzel biçimi demek olacağından maddi manevi her türlü güzelliği kapsar. Belinin doğrulmasından, biçiminin güzelleşmesinden, kuvvet ve melekelerinin yükselmesinden akıl, irfan ve ahlakıyla ilâhi güzelliğe ermesine kadar gider. Belinin doğrulmasını, boy posunun düzgün olmasını bütün bu manalardan kinaye olarak veya dıştan içe geçmek, yerden göğe yükselmek için bir başlangıç olarak düşünebiliriz. insanın güzelliğinin en güzel biçimde olması, duygusuz olan şekil ve suretinde değil, duygusunda ve özellikle ‘güzellik’ denilen manayı anlamasında ve o duygudan güzellerin güzeli, en güzel yaratıcıyı ve onun mutlak güzellikle en güzel olan kemal sıfatlarını tanıyıp onun ahlakıyla ahlaklanmış olmasındadır. İnsan yaratılışının kıvamı ve aday olduğu olgunlaşma budur. İnsan ilk doğuşunda bu olgunlukta olarak değil, fakat bu kıvama, bu olgunluğa, bu güzelliğe doğru ilerleme kabiliyeti verilmek manasına en güzel biçimde yaratılmıştır. (Elmalılı, Âşûr)

Tin Sûresi 5. Ayet

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ  ...


Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.

“Sonra onu aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) indirdik” ifadesini müfessirler iki türlü yorumlamışlardır: a) İnsanın aşağıların aşağısına indirilmesi, onun bedensel ve zihinsel gelişmesini tamamladıktan sonra fizyolojik ve psikolojik olarak gerilemeye başlaması; algı, hâfıza ve düşünme kapasitesinin ve fonksiyonlarının gittikçe zayıflamasıdır. Nitekim başka âyet-i kerîmelerde bazı insanların güçlendikten sonra “erzel-i ömür” denilen ömrün en zayıf ve sıkıntılı çağına eriştirileceği ifade buyurulmuştur (bk. Hac 22/5). Yaşlanma, müminler için de inkârcılar için de geçerli olan kaçınılmaz bir durumdur. Buna göre 6. âyet, inanıp iyi işler yapan yaşlı kimselerin, itaatlerinden dolayı kesintisiz ödül alacaklarını, bedenen ve zihnen gerileseler bile mânen ilerleyeceklerini ifade eder. b) Bu ifade, yaratılış amacına uygun hareket etmeyip ahlâkî değerleri hiçe sayan ve en güzel biçimde yaratılmış olmanın şükrünü yerine getirmeyenlerin cehenneme indirileceğini gösterir. Bize göre “Sonra onu aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) indirdik” ifadesiyle şu gerçek ortaya konmaktadır: İman etmeyen ve sâlih amel (iyi, erdemli, dünya ve âhiret için yararlı işler) yapmayan kimseler, Allah Teâlâ’nın insana verdiği, onu yaratılmışların en mükemmeli kılabilecek imkânları verimli ve doğru bir şekilde kullanmadıkları veya kötüye kullanmış oldukları için, hayatın başlangıç noktasından ileriye doğru gitmek, kesintisiz gelişme ve ecir alma imkânından yararlanmak yerine geriye, insandan geri canlılar âlemine doğru gitmiş, alçalmış olacaklardır.

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ


ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  ثُمَّ  edatı mertebe açısından terahi manasınadır. Yani; aralıklarla, zaman içinde serpiştirilerek peyderpey olabilecek durumları bildirmektedir.  Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَدَدْنَاهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

اَسْفَلَ  kelimesi  رَدَدْنَاهُ ‘deki gaib zamirinin hali olup fetha ile mansubdur.   سَافِل۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

سَافِل۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  سفل  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ


Ayet, tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle, kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi, tezattır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Fiil, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ  izafeti,  رَدَدْنَاهُ ‘deki gaib zamirin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Az sözle çok anlam ifade eden  اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ  izafeti, sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

سَافِل۪ينَۙ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

اَسْفَلَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

اَسْفَلَ - سَافِل۪ينَۙ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَحْسَنِ - اَسْفَلَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve muvazene sanatları vardır.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ  cümlesiyle,  ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Bu ayet-i kerime, asıl itibar edilecek olanın insanın zahirî biçimi değil, batınî biçimi olacağına işaret etmektedir. Çünkü zahiren en güzel biçimde olan nice insanlar vardır ki, bâtınen en çirkin durumdadırlar. Bu sebeple insanlar kıyamet günü bölük bölük mahşere gelirlerken sıfatlarına göre biçimleri de farklı farklı olur.

Bazılarına göre ayetin manası, sonra Biz insanı, erzel-i ömre yani gençlik çağının geçip gitmesinden sonra ihtiyarlayıp kocama, kuvvetin ardından zayıflık dönemine çevirdik, demektir. Nitekim [”Kime uzun ömür verirsek Biz onun yaratılışını tersine çeviririz..."] (Yâsîn: 68) ayet-i kerimesi buna işaret etmektedir. Yani insanın biçimini tersine çeviririz. Artık dimdik olan kişinin beli kamburlaşır, simsiyah saçları bembeyaz olur. Her şeyi işitmesi, görmesi ve başka ne özellikleri varsa hepsi önceki duruma göre tersine döner. (Rûhu’l Beyân, Âşûr)

 
Günün Mesajı
İnşirah Sûresi son iki ayet, özellikle zamanı kullanma bakımından çok önemlidir. İş değiştirme, insanı dinlendirir ve ona yeni bir şevk verir. Özellikle zihni bir işi beden işi takip ettiğinde zihin dinlenir. Günlük namazlar, günün imeşgaleleri arasında zihni de, ruhu da yenileyip tazeler, dinlendirir. Fakat ne yaparsak yapalım daima Allah'ın rızası peşinde olmalı, her zaman O'nun hoşnutluğunu kazanma niyeti taşımalıyız. Böyle yaptığımız zaman, günlük işlerimiz bile ibadet haline gelir ve günün her ânını adeta ibadetle geçirmiş oluruz.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Kendi hüznünün ağırlığında ezilirken, etrafını doğru algılamaz oldu. Nefsiyle başbaşa kaldığında, anın içinde boğulma isteğiyle doldu. Dışarıya açılan kapıları kapatmak üzereyken, bir ses duydu:

“Hüzünden önünü göremediğinde, kaçıp gitmek istediğinde, ne yapacağını bilemediğinde; sığındı alemlerin Rabbine. Gönlündekileri kelimelere dökemediğinde, istediğinden emin olamadığında, anı değerlendirmekten uzaklaştığında; sarıldı Kur’an-ı Kerim’e.”

Hep okuduğu ve dostu bellediği Kur’an-ı Kerim’i kucakladı. Nefsine, bulunduğu anı değerlendirmeyi seçtiğini hatırlattı. Kalbinin davetine icabet ederek okumaya başladı. Aklından ve kalbinden geçenleri Allah’a arzetti. Hiçbir duasının karşılıksız kalmayacağı inancıyla, semalara yükselmesini izledi. 

Allahım! 

Gönüllerimizi ferahlatansın. Yüklerimizi hafifletensin. Gaflete düşmekten Sana sığınırız ve Senin yolunda, bizi korumanı talep ederiz.

Geçmişle geleceği an ile ayıransın. Bulunduğumuz an ile kazandıransın. Geçmişin ve geleceğin, vesvese sebebi hallerinden sıyrılanlardan eyle.

Zorlukla beraber kolaylığı yaratansın. Yaşananlarla beraber gereken sabrı gönderensin. Yardımından ve kudretinden şüphe etmeden Sana güvenenlerden eyle.

Akılları ve kalpleri hayırlarla dolduransın. Farklı kabiliyetlerle hayatları zenginleştirensin. Bahşettiğin yetenekleri Senin yolunda geliştirenlerden eyle.

Nice hayırları karşımıza çıkararak gönüllerimizi sevindirensin. Bizi, bir an olsun nefsimizle başbaşa bırakma ve rızana kavuşturacak hayırlı işlerle, ibadetlerle, dostlarla, hayallerle ve dualarla meşgul eyle. Başladığımız işleri rahmetin ile başarıyla tamamlamak ve biten işin ardından bir yenisine başlamak için gereken faziletlere sahip kullarından eyle.

Amin. 

Zeynep Poyraz: @zeynokoloji