13 Şubat 2024
Tin Sûresi 6-8 / Alak Sûresi 1-19 (597. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Tin Sûresi 6. Ayet

اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۜ  ...


Ancak, iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar için devamlı bir mükâfat vardır.

اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

 

اِلَّا  istisna edatıdır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

Müstesna minh; a) Ya birden fazla olmalı, b) Ya umumi manalı bir kelime olmalı,

(Bir ismin umumi manalı olması için nefy, nehy veya istifhamdan sonra nekre olarak gelmesi gerekir.) c) Ya kısımları bulunan müfred bir lafız olmalı.

(Kısımları bulunan müfred: Mesela sahifeleri olan kitap, saatleri olan gün, günleri olan hafta, ay, mevsim, mevsimleri olan sene, seneleri olan ömür… gibi isimlerdir.)

Müstesna istisna edatından hemen sonra gelen kelimedir. Ancak müstesna minh hemen önce gelen kelime olmayabilir. Müstesna mansubtur. Bununla birlikte istisna edatlarının türlerine göre farklı şekillerde îrablanabilir. Türkçeye “ama, ancak, -den başka, -sız, fakat, hariç, müstesna, yalnız, sadece” gibi kelimelerle tercüme edilir. İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı’ istisna 3. Müferrağ istisna. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. عَمِلُوا  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.  الصَّالِحَاتِ  mef’ûlün bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  


 فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۜ

 

فَ  zaiddir. İsim cümlesidir.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرٌ  muahhar mübteda olup lafzen merfûdur. غَيْرُ  kelimesi  اَجْرٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مَمْنُونٍۜ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Sıfat iki kısma ayrılır: 1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat

Hakiki sıfat: 1- Müfred olan sıfatlar  2- Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred olan sıfatlar: Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsûf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle olan sıfatlar: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَمْنُونٍ  kelimesi, sülâsi mücerredi  منن  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۜ

 

Ayet, önceki ayetteki istisna edilenleri bildirmektedir. Müstesna olan  ٱلَّذِینَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müstesnanın ism-i mevsûlle ifade edilmesi, tazim ve sonraki habere dikkat çekmek içindir.

Aynı üslubta gelen  وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesi, sılaya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Buradaki  عملوا الصالحات  ibaresinin aslı  عَمِلُوا الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsûf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Mevsûfun hazfi icâz-ı hazif sanatıdır.  

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen  لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ  cümlesinin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  فَ  harfi zaidtir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَجْرٌ  muahhar mübtedadır. Takdim ihtimam içindir.

Müsnedün ileyh olan  اَجْرٌ  kelimesinin nekre gelmesi tazim, kesret ve nev içindir. (Âşûr)   

غَيْرُ مَمْنُونٍۜ  izafeti  اَجْرٌ ’un sıfatıdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.  مَمْنُونٍ۟ ‘daki tenvin kesret ve  غَيْرُ  ile birlikte umum ifade eder.

مَمْنُونٍۜ ‘in ism-i mef’ûl vezninde  gelmesi bu fiilin başkası tarafından o kişinin üzerinde gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۜ  ifadesinin başına  فَ  getirilmesinin sebebi,  لكن  anlamında olan  اِلَّا  ile başlayan cümlenin şart manası ifade etmesinden dolayıdır. Buna göre şöyle denmiş olmaktadır: Allah Teâlâ onların biçimlerini cehennemde değiştirmeyecektir. Çünkü onlar cennetle mükâfatlandırılırlar. (Rûhu’l Beyân) 

Buradaki  غَيْرُ مَمْنُونٍ  ifadesi, ‘bitmez tükenmez, ardı arkası kesilmez’ demektir. 

Keşşâf sahibi, buradaki müstesnanın, müstesna-i munkatı olduğunu söylerlerken, Ekseri alimler bu ayetteki mananın, "Onlardan tövbe edenler müstesna..." şeklinde yani müstesna-i muttasıl olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşte olanlar şöyle derler: "Her ne kadar bunlar şu anda kafir iseler de, her ne zaman tövbe ve iman edip, salih amellere dönerlerse, yine bunlar için de o ecir, yani büyük mükafat vardır" (Dolayısıyla bu, müstesna-i muttasıldır). (Fahreddin er-Râzî) 

Ayetteki bu istisna, önceki ayetle ilgili birinci görüşe göre, istisna-i munkatı’ olup, mana "Fakat salih-mümin ihtiyarlara gelince, bunların eskiden taatlarına devam etmelerinden ve Allah Teâlânın kendilerini ihtiyarlık ve yaşlılıkla denemesine, güçlüklere, ibadetleri yerine getirmeye ve artık ellerinden tutulur olmadıklarına karşı, sabredip-göğüs germelerinden ötürü, kendileri için sürekli bir mükafat vardır" şeklinde olur.

İkinci görüşe göre ise, bu istisna, istisna-i muttasıl olur. Ayetteki, "Onlar için kesilmez bir mükafat vardır" ifadesiyle ilgili, şu iki görüş ileri sürülmüştür.

1) Onlar için, noksansız ve kesintisiz bir mükafat vardır.

2) Başlarına kakılmayan bir mükafat vardır. Bil ki bütün bunlar, mükafatın (اَجْرٌ) sıfatıdır. Çünkü mükafatın kesintisiz olması ve başa kakılmak suretiyle boğaza takılmaması, insanı pişman etmemesi gerekir. (Fahreddin er-Râzî) 

Ayet, insanın genelinin esfeli safiline döndürüldüğü belirtildiği manasında istisna-i muttasıldır. İman edenlerin geneli isitisna edilerek müminlerin dışında olanlar esfeli safilinde kalmış oldu. Bu munkatı’ istisna değildir. Çünkü  فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۜ  ayetindeki  فَ ’nin varlığı bunu reddeder. (Âşûr)

Tin Sûresi 7. Ayet

فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدّ۪ينِۜ  ...


(Ey insan!) Böyle iken, hangi şey sana hesap ve cezayı yalanlatıyor?

İnsanların yaratılışına, üstün yeteneklerine, onların istifadesine verilen nimetlere temas edildikten sonra sağlıklı bir düşüncenin insanı imana götürmesi gerektiği, bütün bu kanıtlara rağmen dini inkâr etmenin ilim ve akıl yönünden sağlam bir dayanağının bulunamayacağı vurgulanmaktadır.

Âyetteki dîn kelimesini “âhiret ve yargı günü” olarak anlamak da mümkündür. Bu da sonuçta dinin ve inanmanın bir gereğidir. 

 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri  Cilt:5 Sayfa:648

فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدّ۪ينِۜ

 

İsim cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir.  مَا  istifham ismi mübteda olarak mahallen merfûdur.  يُكَذِّبُكَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُكَذِّبُكَ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بَعْدُ  zaman zarfı  يُكَذِّبُ  fiiline müteallik olup damme üzere mebnidir.  بِالدّ۪ينِۜ  car mecruru  يُكَذِّبُ  fiiline mütealliktir. 

بَعْدَ  muzâfun ileyhi hazfedilince zamme üzere mebnidir: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُكَذِّبُكَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدّ۪ينِۜ

 

فَ , istînâfiyyedir. İnkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede, önceki ayetteki gaib zamirden mütekellim zamirine iltifat sanatı vardır. (Âşûr) 

Ayet, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, tevbih ve kınama manası taşıması  sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir. 

مَا  istifham harfi mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدّ۪ينِ  cümlesi haberdir. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُكَذِّبُكَ  fiiline müteallik zaman zarfı  بَعْدُ ‘nun merfû oluşu, mahzuf muzâfun ileyhin işaretidir. Takdiri olan  ذكر خلق الإنسان (İnsanın yaratılışının zikrinden sonra) muzâfun ileyhin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

فَمَا يُكَذِّبُكَ [Yalanlamanın sebebi ne?] ayetinde, daha fazla kınama azarlama için, üçüncü şahıstan ikinci şahsa dönüş, yani iltifat sanatı vardır. (Safvetü’t Tefâsir)

Ayet kısaca, insanın bir parça meniden yaratılması, sonra vücudu düzgün bir beşer haline getirilmesi, hayatı boyunca mükemmellikten noksana doğru halden hale geçirilmesi Allahu teâlâ'nın öldükten sonra diriltmeye ve cezaya kadir olabileceğine en açık delildir. O halde bu kesin delillerden sonra ey insanoğlu! Seni hala yalanlatmaya mecbur kılan nedir? (Rûhu’l Beyân) 

الدّ۪ينِۜ  kelimesinin  إنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الإسْلامُ (Ali İmran; 85) ve ومَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإسْلامِ دِينًا (Ali İmran ;19) ayetlerinde olduğu gibi millet veya şeriat manasında olması caizdir. Buna göre  بِ   sebebiyye içindir. Yani kim dinden getirdiğin bu sebeplerden sonra seni yalanlarsa Allah onun hakkında hüküm verir. Yine  الدّ۪ينِۜ  kelimesinin  مالِكِ يَوْمِ الدِّينِ (Fatiha/4) ayetinde olduğu gibi ahiretteki ceza manasında olması da caizdir. (Âşûr)

 
Tin Sûresi 8. Ayet

اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَحْكَمِ الْحَاكِم۪ينَ  ...


Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?

“Allah hüküm verenlerin en âdili değil midir?” cümlesi, Allah’ın evreni ve evrendeki varlıkları hikmet ve adalet ölçülerinde yaratıp yönettiğini, dünyada peygamberleri aracılığıyla en doğru ve âdil hükmü verdiğini, âhirette de yine en âdil hâkim olarak mahlûkat arasında hüküm vereceğini ifade eder. Sözün soru şeklinde olması hükmün kesinliğini gösterir. Hz. Peygamber bu âyeti okuyanın, “Evet, öyledir; ben de buna şahitlik edenlerdenim” demesini tavsiye etmiştir (bk. Tirmizî, “Tefsîr”, 84).


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri  Cilt:5 Sayfa:648
Peygamber Efendimiz, Tîn sûresi okunduktan sonra “ Belâ ve ene alâ zâlike mine’ş-şahidîn”( Evet, Allah hâkimlerin hâkimidir; ben de buna şâhidim) denmesini tavsiye etmiştir. 
( Ebû Dâvud, Salât 149,150; Tirmizi, Tefsir 95).

اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَحْكَمِ الْحَاكِم۪ينَ

 

Hemze istifham harfidir. لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اللّٰهُ  lafza-i celâl  لَيْسَ ‘nin ismi olup lafzen mer’ûdur.  بِ  harf-i ceri zaiddir.  اَحْكَمِ  lafzen mecrur, لَيْس ‘nin haberi olarak mahallen mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَاكِم۪ينَ

muzâfun ileyh olup cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

اَحْكَمِ  ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

حَاكِم۪ينَ  kelimesi, sülâsi mücerredi  حكم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَحْكَمِ الْحَاكِم۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Hemze takrirî istifham harfidir. Takrir; soru soran kimsenin karşı tarafın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.

Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle vaz edildiği soru anlamından çıkarak takrir ve taaccüp anlamı kazandığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Ayrıca cümlede, kelâmcıların usûlünce kesin aklî delîllerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmî sanatı vardır.

Bu ayet-i kerime yalanlayanlara bir tehdidi ifade etmekte ve Allah Teâlâ'nın layık oldukları biçimde onlar hakkında hükmedeceğine işaret etmektedir. (Rûhu’l Beyân) 

Nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde,  اللّٰهُ  lafza-i celâli nakıs fiil  لَيْسَ ‘nin ismidir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

لَيْسَ ‘nin haberi olan  بِاَحْكَمِ الْحَاكِم۪ينَ ’deki  بِ  zaiddir.  الْحَاكِم۪ينَ , muzâfun ileyhtir.

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaittir. Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  ما 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. 

Kur'an-ı Kerim'de  بِ  harfi 22 yerde  لَيْسَ ’nin, 19 yerde de  ما ’nın haberinin başında zait olarak gelmiştir. ( (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)

Az sözle çok anlam ifade eden  اَبِاَحْكَمِ الْحَاكِم۪ينَ  izafeti, sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238) 

اَحْكَمِ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

الْحَاكِم۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

اَحْكَمِ  الْحَاكِم۪ينَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَم۪ينِۙ - سَافِل۪ينَۙ  - حَاكِم۪ين  gibi ayet sonlarında murassa seci ve lüzum ma la yelzem sanatları vardır. 

Surenin sonunda konuyu en güzel şekilde bağlayarak mükemmel bir sonuç teşkil eden bu ayet, sözün makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlanması olan hüsn-i inteha sanatının güzel bir örneğidir.

Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatab artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaad ve vaîd gibi sûrede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

 
Alak Sûresi
Mekke döneminde inmiştir. 19 âyettir. Sûre, adını ikinci âyette geçen “alak”kelimesinden almıştır.

Mushaftaki sıralamada doksan altıncı, iniş sırasına göre birinci sûredir. Kalem sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Baştan beş veya sekiz âyeti Hz. Peygamber’e gelen ilk vahiy olduğundan ilk inen sûre kabul edilir. Geri kalan kısmının ise sonraları Ebû Cehil hakkında indiği rivayet edilmiştir. Bazı Kur’an tarihçileri ilk inen sûrenin Müddessir, bazıları da Fâtiha olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Buhârî ve Müslim’de Hz. Âişe’ye isnad edilen rivayete göre Hz. Peygamber, içinde yalnız kalmayı âdet edindiği Hira mağarasında iken Ramazan ayının 27. gecesi (Pazar-Pazartesi) tan yerinin ağarmaya başlamasından az önce ufukta nurdan bir şekil görmüş; o zamana kadar hiç karşılaşmadığı bu nuranî varlığın (Cebrâil) kendisine seslendiğini duymuştur. Hz. Peygamber olayı şöyle anlatır: “Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra ‘oku!’ dedi. Ben yine, ‘Okuma bilmem’ dedim. Beni tekrar kollarının arasına aldı, kuvvetle sıktı ve ‘oku!’ diye tekrar etti. Ben yine ‘Okuma bilmem’ dedim. Üçüncü defa kollarının arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı ve şöyle dedi: ‘Yaratan rabbinin adıyla oku; O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretmiştir” (bk. Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 3; Müslim, “Îmân”, 252).

Sûrede okumanın önemi vurgulanmakta, insanın neden yara­tıldığına dikkat çekilmekte, kendini kendine yeterli görüp nankörlük eden insanın taşkınlığı ve bunun acı sonuçları anlatılmaktadır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Alak Sûresi 1. Ayet

اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ  ...


1-2. Ayetler Meal  :   
Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak”dan yarattı.

Nüzûlü” bölümünde açıklandığı üzere bu âyetler Hz. Peygamber’e inen ilk vahiy olup ona ve onun şahsında bütün müslümanlara okumayı emretmiş, onları kalemle yazmaya ve ilimde gelişip yetkinleşmeye teşvik etmiştir. İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin iki defa tekrar edilmesi, okumanın ve bilmenin dinde ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu gösterdiği şeklinde yorumlanır. Kur’an’ın, canlılar arasında insanın farklı ve üstün yerini onun öğrenme özelliği ile tanımlaması son derece anlamlıdır (ayrıca bk. Bakara 2/31). Âyette Hz. Peygamber’e emredilen okumanın konusu belirtilmemiştir; çünkü başta kendisine indirilen vahiy ve kozmik evrendeki âyetler olmak üzere, okunması yani üzerinde inceleme yapıp zihin yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması, iyi ve faydalı sonuçlar üretilmesi gereken her şeyi tanıması, hakikatini anlayıp kavraması istenmektedir. Kuşku yok ki en başta yaratanı tanımak, dinin de ilmin de temel gayesidir. Bu sebeple “Yaratan rabbinin adıyla oku!” buyurularak Hz. Peygamber’in okuma faaliyetine veya herhangi bir işe, başka varlıkların adıyla değil, yaratan rabbinin adıyla başlaması ve O’ndan yardım istemesi emredilmiştir. Âyete “Yaratan rabbinin adına oku!” şeklinde de mâna verilebilir. Sonuçta okumanın (veya herhangi bir faaliyetin) Allah’ın adıyla, Allah için ve Allah adına yapılması emredilmiştir. Âyette “Yaratan rabbinin adıyla oku!” buyurularak özellikle yaratma sıfatına vurgu yapılmıştır. Çünkü hem insandaki okuma yeteneği ve imkânını hem de onun okuduğu, incelediği, anlamaya ve kavramaya çalıştığı objeleri, nesneleri yaratan Allah’tır. İnsan, bilgi edinme sürecinde Allah’ın verdiği imkân ve yetenekleri kullanmakta, O’nun yarattığı şartlarda ve onun yarattığı varlıklar üzerinde inceleme ve araştırmalar yapmaktadır. Durum böyle iken, yani O’nun yarattığı yeteneklerle O’nun yarattığı varlık âlemini incelerken, bütün bu lütufları görmezlikten gelerek Allah’a şükretmemek, O’nu tanımamak, üstelik bunu bilim adına yapmak büyük bir nankörlüktür. 

Sözlükte “yapışmak, asılmak, sevgi, ilgi, pıhtılaşmış kan, kan emen kurtçuk” gibi anlamlara gelen 2. âyetteki “alak” ile aşılanmış yumurtanın ana rahminin iç cidarına asılı vaziyetinin (zigot) kastedildiği anlaşılmaktadır. Âyetler insanın kâmil bir varlık haline gelmesi için önce yaratanı, sonra da yaratılanı yani kendisini ve evreni tanımasının gerekli olduğunu gösterir (insanın yaratılış safhaları hakkında bk. Hac 22/5; Mü’minûn 23/14).

Nüzûlü” bölümünde anlatıldığı üzere Cebrâil Hz. Peygamber’e “oku” dediğinde o okuma işinin okuma yazma bilenler tarafından yapılabileceğini düşünerek “Ben okuma bilmem” demişti. İşte 3. âyet, bir bakıma Resûl-i Ekrem’in bu dolaylı özür beyanına bir cevap olmaktadır. Buna göre Allah’ın keremi sonsuzdur; O, insanı “alak”tan yaratıp mükemmel bir varlık haline getiren ve peygamberlik gibi yüce bir makama kadar erdiren kudretiyle, dilediği kullarına normal yollardan, yani kalemi ve diğer bilgi malzemesini kullanarak bir hocadan bilgi almasını sağlayarak okumayı öğretir, ama O, kullarından dilediğine, bir öğretici ve öğrenim aracılığı olmadan bilgi öğretmeye de kadirdir.

4 ve 5. âyetlerde kalemin önemi vurgulanmıştır; çünkü “kalem” kelimesiyle anılan yazma araçlarında sayılamayacak kadar çok ve büyük faydalar vardır. Kalem vasıtasıyla ilimler tedvin edilmiş, hikmetler kaydedilmiş, öncekilerle ilgili haberler, bilgiler zaptedilmiş; kalem sayesinde insanlar bilgilerini yazıya, kitaba dönüştürüp başkalarına aktarmış, kalıcı hale getirebilmiş; Allah tarafından indirilmiş olan kutsal kitaplar yine bu araçla yazılmıştır. Kısaca uygarlıklar kalem sayesinde süreklilik kazanmış, kuşaktan kuşağa aktarılmış; Allah kalem vasıtasıyla insana bilmediklerini öğreterek onu cehalet karanlığından kurtarmış, ilmin aydınlığına kavuşturmuştur. Burada “kalem” kelimesinin, –işlevi ve amacı dikkate alındığında– bilinen kalemden bilgisayara kadar bütün okuma, yazma ve bilgi alıp verme araçlarını kapsadığını da belirtmek gerekir.

 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri  Cilt:5 Sayfa:651-653
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hira mağarasında bulunduğu sırada kendisine vahyin gelişini şöyle anlatmıştır:” Melek gelip ‘Oku!’ dedi. 
Kâinatın Efendisini hayret ve korku sardı. Yüreği ürperiyordu!
"Ben okuma bilmem." diye cevap verdi.
Hazret-i Cebrâil, kendilerini kucakladı ve sıkıp bıraktıktan sonra, tekrar,
"Oku!" diye seslendi.
Fahr-i Kâinat aynı cevabı verdi:
"Ben okuma bilmem!"
Hazret-i Cebrâil, ikinci kere Kâinatın Efendisini kucakladı ve sıkıp bıraktıktan sonra yine seslendi:
"Oku!"
Bu sefer Fahr-i Kâinat:
"Ben okuma bilmem, söyle ne okuyayım?" dedi.
Bunun üzerine melek, Allah'tan aldığı ve Resûlüne teslim etmeye geldiği Alâk sûresinin ilk ayetlerini başından sonuna kadar okudu:
"Yaratan Rabbinin ismiyle oku. O Rabbin ki, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku. Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretendir." 
(bk. Buhârî, Bed'ü'l-vahy, 3; Müslim, İmân, 252)

اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ

 

Fiil cümlesidir.  اِقْرَأْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  بِاسْمِ  car mecruru  اِقْرَأْ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبسا باسم، أو مبتدئا باسم (isme bürünerek veya isimle başlayarak) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. 

رَبِّكَ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl,  رَبِّكَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ

 

Sure, berâat-i istihlâl sanatına uygun olarak, surenin konusuyla alakalı bir cümleyle başlamıştır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiştir. Ayrıca cümle, hüsn-i ibtidâ sanatının güzel bir örneğidir.

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâat-i istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ  [Ey Rasûlüm Muhammed! Sana vahyolunanları, yaratan Rabbinin adıyla oku!] ayetinden,  مَا لَمْ يَعْلَمْۜ  diye biten beşinci ayetin sonuna kadar olan kısım, Resulullah (sav)'a ilk defa nazil olan Kur'an ayetleridir. Nitekim bu gerçeğe sahih hadisler de delalet etmektedir. İhtilaf sadece surenin tamamının ilk defa inmiş Kur'an ayetleri olup olmadığı noktasındadır. (Rûhu’l Beyân) 

Surenin ilk ayeti ibtidaiyyedir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  بِاسْمِ  car mecruru,  اِقْرَأْ   fiiline mütealliktir.  رَبِّكَ  muzâfun ileyhtir.

رَبِّكَ  için sıfat konumundaki ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ي ‘nin sılası olan  خَلَقَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Sıla cümlesinin mef’ûlü mahzuftur. Mübalağa ve umum ifâde eder. Müteaddi fiilin mef’ûlünün zikredilmemesi yalnız failden südûrunu gösterir. Dolayısıyla ondan başka yaratıcı yoktur vurgusunu taşır. (Tefsîr-i Kebîr) 

Sıfatın ism-i mevsûl olarak gelmesi, teferruatlı olarak açıklamak, sıla cümlesine dikkat çekmek ve tazim içindir.

خَلَقَ  fiilinin mef’ûlünün zikredilmeyerek fiilin lazım menzilesine konulması caizdir. Yani, ’’O ki yaratandır.’’ manasındadır. Umum ifade etmesi için mef’ûlün hazfi de caizdir. Yani,mana ’’Mahlukatın tümünü yarattı.’’ şeklindedir.(Âşûr)  

بِاسْمِ رَبِّكَ [Rabbinin adıyla] demek, O'nun adıyla başlayarak demektir. Bir başka ifadeyle: ”Bismillâhirrahmânirrahîm de, sonra da oku’’ denmiş olmaktadır. Buradan anlaşılıyor ki اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ  ayetleri, baş tarafında besmele olmaksızın nazil olmuştur. İmam el-Buharî bunu açıkça belirtir. Yüce Allah'ın böyle bir emir vermesi, Allah adının okuma esnasında. Resulullah'a güç vereceğinden ve mevlasıyla ünsiyet meydana getireceğinden dolayıdır. Çünkü isim ile meydana gelen kaynaşma ve yakınlaşma, bu ismin temsil ettiği varlık ile kaynaşma ve yakınlaşmaya götürür. Dil ile yapılan zikir, kalp ile zikre yol açar. (Rûhu’l Beyân) 

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rabb ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle Rabb isminde tecrîd sanatı vardır.

Emir hakiki manada olduğu gibi, irşad ve te’dîb için de gelmiş olabilir. Muhatabı, bu sıfatla vasıflanmaya teşvik ifade edebilir. 

‘’Oku’’ emri hakiki manasıyla şimdiki ve gelecek zamanda talep için kullanılmıştır. (Âşûr) 

Emrin mef’ûlünün hazf edilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu fiilin mef’ûlünün zikredilmemesi iki şeye delalet eder. Maksat ya kıraat fiilini vurgulamak ya da okunacak şey yani vahiy çok belirgin olduğu için fazla sözden sakınmaktır. Mef’ûlün hazfi; fiilin lazım menziline konması sebebiyle de olabilir.

Gözle mütalaaya (okumaya) da, zihinden hatırlamaya da okumak demek mecazdır. Hakikaten kıraatin kemâli ezbere okumaktır. Hazret-i Peygamber'in hadisinde söylendiği üzere yüzünden okumanın sevab ve fazileti, kavrama ve ezberlemeye vesile olmasından dolayıdır. Resulullah'ın kıraati, yazıya ihtiyacı olmaksızın Allah tarafından kendine böyle inmiş olan Kur'an'ı ezberinden en mükemmel şekilde okumaktır ki, kendi kendine veya namazda veya diğerlerine tebliğ için okumayı, okutmayı ve yazdırmayı kapsar. (Elmalılı)

Zat ismi olan Allah yerine Rabb isminin tercih edilmesi; bu ismin ra’fet, merbubiyet ve itina ifade etmesi sebebiyledir. Bu ismin ism-i mevsûlle vasıflanması; ism-i mevsûlün ifade ettiği ima sebebiyledir. (Bilindiği gibi ism-i mevsûl arkadan gelen habere işaret eder.) Yani yaratan kimse, onun adı zikredilir. Müşrikler kendilerini ve kainatı yaratanın Allah olduğunu kabul ediyorlar ama kendi elleriyle yaptıkları putlara yöneliyor, onların adını anıyorlardı. (Âşûr) 

بِ  harf-i ceri ilsâk (bağlaç), mülâbese (bu isimle adeta sarılmış, iç içe geçmiş olarak), istiâne (mahzuf bir  أبتَدِءُ  fiiliyle bu kıraatı yaparken Rabbinin ismini zikret manasında), musahabe (bu durumda üçüncü ayetteki emirde geçen zamirin hali makamındadır) manalarında olup, 3. ayette gelen ikinci  اقْرَأْ  fiiline mütealliktir ve ihtisas için takdim edilmiştir, bu da Allah Teâlâ’nın uluhiyette tek olduğunu ifade eder. Çünkü müşrikler bismillât, bismiluzzâ diyerek uluhiyeti putlarına da atfediyorlardı. Bundan dolayı bu emir İslam’da gelmiş ilk kaidedir.  على  manasında (yani Rabbinin izniyle), yemin, mülâzemet ve tekrir için olabilir. (bu harf olmadan gelseydi fiilin lüzumuna ve tekrarına delalet etmezdi. (-Müşkil i’râbu-l Kur’ân-) Zait olduğu ya da tenbih için olduğu da söylenmiştir. Bu durumda hal ifade eder. (Âşûr) 

Bu sure, Fatiha suresindeki ilimlerin benzerini ihtiva etmektedir Alak Suresinde, berâat-i istihlâli gösteren hususlar, nazil olan ilk sure olması, kıraat ve Besmele ile başlamayı emretmesi, ilm-i ahkâma işarette bulunması, tevhidin, zat-ı ilâhinin ispatı, zati ve fiili sıfatlarıyla ilgili bilgiler ihtiva etmesi, bütün bunlarla, usul-i dine işarette bulunması, [İnsana bilmediklerini öğretti] ayetiyle, insana lazım olan bilgileri öğretip vermesidir. Bir kitabın başlığı, o kitabın evvelinde veciz ibarelerle maksadının bir arada toplandığını gösterir. (İtkan, C.2 S.282)

Bu ayetleri, ibtidâî haberi değerlendirme bağlamında örnek veren Meydânî şöyle der: Yüce Allah’ın Resulullah'a hitaben ilk olarak indirdiği Alak Suresinin bu ilk ayetlerindeki haber cümleleri düzenlenirken, hiçbir tekid ve pekiştirme vasıtası kullanılmadığı için bu haberler ibtidâî haberdir. Zira muhatabın söylenen söz veya haberler hakkında şüphe ve tereddüdü söz konusu değildir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Rabbinin ismi ile oku yani Kur'an'ı kusurdan uzak yüce Allah'ın ismi ile başlayarak ya da ondan yardım isteyerek oku, demektir. Yaratan, yaratma kendisine mahsus olan ya da her şeyi yaratan. Sonra en şerefli, sanatı ve idaresi en açık (derin) olanı ve okumaktan kastedilen ibadetin vâcipliğini en iyi göstereni (insanı) ayrı zikretti. (Beyzâvî)

Rabb, fiili sıfatlardan; Allah ise, zati isimlerdendir. Halbuki, zati isimler, fiili isimlerden daha kıymetlidir. Allah isminin, Rabb isminden daha yüce ve kıymetli olduğunu pek çok deliller ile delillendirilmiştir. Ama, Cenab-ı Hak burada, رَبِّكَ  buyurmuş, maruf besmelede dediği gibi "Allah'ın adıyla oku..." dememiştir (niçin)? Cevap: Allah Teâlâ böyle buyurmakla ibadeti ve zati sıfatlarını tanımayı emretmiştir. Halbuki zat ismi, herhangi bir şeyi gerektirmez. Kulluğu gerektiren şey, fiili sıfatlardır. Böylece, Rabb ismi, taata daha fazla teşvikkâr olmuş olur. Ebû Ubeyde,  بِ  harfinin zaid olduğunu ve mananın "Rabbinin adını oku" şeklinde olduğunu söylemiştir. (Fahreddin er-Râzî)

Ayette Rabb unvanın kullanılması ve Peygamberimizin zamirine izafe edilmesi (Rabbinin ismiyle...), Allah'ın, ona indireceği vahiylerle, kendisini beşerî kemalâtın en yüksek derecesine ulaştıracağını zımnen bildirmektedir. Rabbin kökü olan Rububiyet, terbiye ve onun layık olduğu kemâle tedrici olarak eriştirmek anlamını ifade etmektedir. Rabbin, yaratmakla vasıflandırılması, Peygamberimize bahşedilen nimeti hatırlatmak ve şu hakikate de dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd)   

Alak Sûresi 2. Ayet

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ  ...


خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ

 

Fiil cümlesidir. خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الْاِنْسَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  خَلَقَ  fiili önceki  خَلَقَ ‘yı tekid eder. مِنْ عَلَقٍ  car mecruru  خَلَقَ  fiiline mütealliktir.

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

الْاِنْسَانَ  kelimesiخَلَقَ  fiilinin mef’ûlüdür.  مِنْ عَلَقٍ  car mecruru  خَلَقَ  fiile mütealliktir. 

خَلَقَ  fiili, önceki fiilin lafzî tekididir. (Âşûr) Bedel-i mufassal mine-l mücmel veya mef’ûlunun umumi bir şey olarak takdir edilmesi durumunda da bedel-i ba’z mine-l kül olarak gelmiştir. 

خَلَقَ  fiili, önemi sebebiyle tekrar edilmiştir. Rububiyetin en önemli sebebidir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları ve müşriklerin ahmaklığına ta’rîz vardır. 

Faili hemen önceki ayette geçtiği için tekrar zikredilmemiştir. Muktezâ-i hâle uygun olarak icâz-ı hazif yapılmıştır. 

الْاِنْسَانَ  kelimesindeki tarif, hakiki cins içindir. (Âlûsî)

مِنْ  harfi ibtidâiyye manasındadır. (Âşûr) 

Diğer mahlukat arasından insanın zikredilmesi hitabın ona olması, önemi sebebiyle olabilir. Tağlîb ifade edebilir. Diğer mahlukat arasında sadece insanın aklediyor olması olabilir. 

عَلَقٍ  kelimesinin nekreliği; taklîl, tahkir veya tazim içindir. 

Okunanın ruhi bir sevgi ve alaka ile takip edilmesine açık ve faydalı bir uyarı vardır.

Bu kelimede insanın yaratılmasındaki evrelere işaret olduğu için îcâz-ı kasr olduğu söylenebilir. 

Cenab-ı Hak, çoğul sıygasıyla  مِنْ عَلَقٍ  buyurmuştur. Zira  الْاِنْسَانَ  sözü de lafzen müfred, mana bakımından ise çoğuldur. Ve bu tıpkı Cenab-ı Hakk'ın ["Muhakkak ki insan bir hüsrandadır"] (Asr, 103/2) ayetinde olduğu gibidir. (Fahreddin er-Râzî) 

Bütün mahluklar içinde insanın yaratılışının zikre tahsis edilmiş olması, yaratılış olarak ve tedbir yeteneği olarak, özel mükemmeliyetlerinden dolayıdır. Ayrıca insanın şanını tazim etmek içindir. Çünkü insan eşref-i Mahlukattır (en şerefli mahluktur); vahiy, ona nazil olmuştur ve okumaya memur olan da odur. (Ebüssuûd) 

خَلَقَ  ile  عَلَقٍ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, reddü’l-acüz ale’s-sadr ve lüzum ma la yelzem sanatları vardır. Böylece mana vurgulanmış olur. Zihinde daha kolay yerleşir. 

İnsanı yarattı ya da insanı yaratan (Rabbinin ismi ile oku). Önce neyi yarattığını kapalı bıraktı, sonra da yaratılışını önemsetmek ve acayip/hikmetlerle dolu fıtratını göstermek için onu tefsir etti. Bir kan pıhtısından  عَلَقٍۚ  diyerek cemi (cins) olarak vermesi, insanın cemi manasında olmasındandır. İlk vâcip olan şey kusurdan uzak yüce Allah'ı bilmek olduğundan ilk önce onun varlığını, sonsuz kudretini ve mükemmel hikmetini gösteren şeyi indirdi. (Beyzâvî) 

Önce müphem olarak “Yaratan...” buyurulup bu, daha sonra insanın yaratılışına tazim ve onun fıtratının tuhaflığına delalet için: “İnsanı yaratan...” sözüyle açıklanmıştır. (Keşşâf)

عَلَقٍ, ‘donmuş kan’ demektir. Burada  عَلَقٍ ‘ın zikredilmesi, Allah'ın kudretinin kemâlini beyan etmek içindir. Zîrâ bu şekilde insanın ilk hali ile son hali arasındaki açık farklılık gösterilmiş olmaktadır. İnsan yaratılışının geçirdiği aşamalar içinde  عَلَقٍ ‘ın zikre tahsis edilmiş olmasının sırrı, ayetlerin sonundaki edebî uyumun gözetilmesi olsa gerek. Yoksa, nutfe (meni) ve toprak, alaktan daha çok Allah'ın kudretinin kemâline delalet etmektedir. Çünkü bunların ikisi, insandan, Alaktan daha uzak aşamalardır. İnsanı yaratmak yahut Allah'ın, Peygamberimize bahşettiği nimetler, Allah'ın varlığına, kudretinin, ilminin ve hikmetinin kemaline delalet eden delillerin başlıcaları oldukları için, Allah, önce Zatını bununla vasıflandırmistir ki, Peygamberimiz, bunu, Allah'ın, kendisine okuma imkânını vermeye Kadir olduğuna kanıt olarak değerlendirsin. (Ebüssuûd)

 
Alak Sûresi 3. Ayet

اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ  ...


Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.

اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ

 

Fiil cümlesidir.  اِقْرَأْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. 

وَ  haliyyedir.  رَبُّكَ الْاَكْرَمُ  cümlesi  اِقْرَأْ ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

رَبُّكَ  mübteda olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  الْاَكْرَمُ  haber olup lafzen merfûdur. 

الْاَكْرَمُ  ism-i tafdil kalıbındandır.

İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette  اِقْرَأْ , ilk ayetteki emri tekid hükmündedir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اِقْرَأْ  emir fiili, lafzî tekid olarak tekrarlanmıştır. Okumanın önemi sebebiyledir. Hakiki emir manasında olduğu gibi irşâd ve te’dîb de ifade edebilir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Okuma emrinin tekrarlanması verilen emre uyulmayı pekiştirmek ve daha sonra gelecek ifadelere bir hazırlık mahiyetindedir. (Rûhu’l Beyân) 

İkinci cümlede  وَ  haliyedir.  رَبُّكَ  mübteda,  الْاَكْرَمُ  haberdir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Allah’ın (cc) ekrem sıfatının sübutunu ifade eder. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz ifade kastına matuf  رَبُّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rabb ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâdır. Dolayısıyla Rabb isminde tecrîd sanatı vardır.

Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder. 

الْاَكْرَمُۙ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.  

Okuma emrinin tekrarı, okumanın tekrarlanmasına da delalet eder. Zira okuma, tekrarlanmadıkça fayda vermez. (Tefsîru’l Merâğî)   

Oku emri de mübalağa için tekrardır ya da birincisi mutlaktır, ikincisi de tebliğ içindir, yahut namazda okumak içindir. Belki de ona: [Rabbinin ismi ile oku], denilip de: Ben okuma bilmem cevabını verince ona: Oku, [Rabbin sonsuz kerem sâhibidir.] denilmiştir. Keremi, bütün kerem sahiplerinden fazla demektir. Çünkü kusurdan uzan yüce Allah karşılıksız verir, korkmadan yumuşak davranır. Hatta gerçek kerem sahibi bir tek O'dur.   (Beyzâvî)

Alimlerden birisi der ki: ”Kan pıhtısından yaratılma ile kalemle öğretme olayı arasındaki uygunluk şuradan kaynaklanmaktadır: İnsanın en aşağı bulunduğu mertebe bir kan pıhtısı durumundaki mertebesidir. En üstün makamı ise alim olduğu makamdır. Allah Teâlâ  insana onu kan pıhtısı gibi en aşağı mertebeden alıp ilim öğrenmek gibi en üstün mertebeye çıkarmak suretiyle kendisine vermiş olduğu nimeti hatırlatmaktadır." (Rûhu’l Beyân)

 
Alak Sûresi 4. Ayet

اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ  ...


4-5. Ayetler Meal  :   
O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.

اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ

 

اَلَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl, önceki ayetteki  الْاَكْرَمُ ‘in sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  عَلَّمَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

عَلَّمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بِ  istiâne içindir. بِالْقَلَمِۙ car mecruru  عَلَّمَ  fiiline mütealliktir. 

عَلَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ

 

Önceki ayetteki  الْاَكْرَمُ  için sıfat konumundadır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ي ‘nin sılası olan  عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

عَلَّمَ  fiilinin iki mef’ûlu umum ifadesi için hazf olmuştur. Mef’ûllerin hazfi, icâz-ı hazif sanatıdır. Müteaddi fiilin mef’ûlunun hazfi; sadece fiilin failden südûrunu gösterir. Dikkatin fiile yoğunlaşmasını sağlar. 

عَلَّمَ  fiili,  تفعيل  babındaki çokluk, aralıklı ve tedrici olmak manalarını ifade eder. 

بِالْقَلَمِ ’deki  بِ  harfi, istiane manasındadır.  

الْقَلَمِۙ  kelimesindeki tarif cins içindir.  

Rabbi’n ekrem olmasının ardından  عَلَّمَ  fiilinin gelmesi ilmin en kıymetli sıfat olduğuna işârettir. 

Sıla cümlesinin fiil cümlesi olması; ilmin hudûsunu ifâde eder. (Nüzul sırası tefsir notları)

Bu da ilimleri kalemle kayıt altına almak ve onu uzaktakilere öğretmek içindir. (Beyzâvî)  

Cenab-ı Hakk'ın [... بِاسْمِ رَبِّك  Rabbinin adıyla ...خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ  O insanı bir " alaktan yarattı] ifadesi, Cenab-ı Hakk'ın kudret, hikmet, ilim ve rahmetinin mükemmelliğine delalet eden akli delillere, [ اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ Ki O, kalemle (yazı yazmayı) öğretendir.] ifadesi de, ancak nakl ile bilinen farz hükümlere bir işarettir. O halde birincisi, rububiyyetin tanınmasına; ikincisi de nübüvvetin bilinmesine bir işarettir. Rububiyetin tanınmasından nübüvvetten müstağni olduğuna, ama nübüvvetin ise rububiyyetin tanınmasına muhtaç olduğuna dikkat çekmek için de, birincisini ikincisinden önce getirdi. (Fahreddin er-Râzî)  

 
Alak Sûresi 5. Ayet

عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ  ...


عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ

 

عَلَّمَ الْاِنْسَانَ  cümlesi,  عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ ‘den bedeldir.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i ba’z, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil cümlesidir.  عَلَّمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  الْاِنْسَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَمْ يَعْلَمْ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  يَعْلَمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.    

عَلَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ

 

Kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelmiştir. عَلَّمَ الْاِنْسَانَ  cümlesi  عَلَّمَ بِالْقَلَمِ  cümlesinden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin, tefsir ve izah maksadıyla, bir kelimenin bir başka kelimeyle açıklandığı ıtnâb sanatıdır.

Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsîr maksatlı kullanılması “bedel” ile anlatılmaktadır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi, Itnâb-îcâz)

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  لَمْ يَعْلَمْ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

يَعْلَمْۜ  عَلَّمَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır. 

قَلَمِۙ  -  يَعْلَمْۜ  arasında lüzum ma la yelzem ve seci sanatları vardır.

عَلَّمَ  -  لَمْ يَعْلَمْۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

İkinci mef’ûl; ism-i mevsûl şeklinde gelmiştir. Arkadan gelen habere işaret ya da muhatabın zihninde karar bulması için tercih edilmiş olabilir. 

الْاِنْسَانَ ’deki tarif cins için (Âşûr), hakiki istiğraktır. 

[O, insana bilmediği şeyleri öğretti.] İnsanda olmayan kuvvetleri, yetenekleri, kabiliyetleri yaratarak ve deliller getirerek ve ayetler indirerek vehbî (Allah vergisi) olarak da öğretti. Çalışarak kazanma yoluyla da öğretti. İşte öyle sonsuz kerem sahibi olan Rabbin sen hiç okumamışken, yalnız cömertliğinden sana ledünnî (Allah tarafından ihsan edilen) bir ilim vererek böyle bir emir ile seni kaleme muhtaç etmeden de okutur, bilmediğin şeyleri bildirir ve bildirdi. Onun için sen de onun ismiyle bu Kur'an'ı oku, oku. Beyzâvî der ki: Yüce Allah insanı en özel mertebelerden en yücesine nakleden ve nimetini ortaya koymakla Allahlığını anlatmak ve cömertliğini gerçekleştirmek tarzında insanın başlangıç ve son durumunu sayarak bu şekilde önce Allah'ı tanımaya akıl yoluyla delalet edene işaret; ikinci olarak da işitme yoluyla delalet edene uyarıda bulunmuştur. (Elmalılı)

 
Alak Sûresi 6. Ayet

كَلَّٓا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰىۙ  ...


6-7. Ayetler Meal  :   
Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.

Müfessirlerin çoğunluğu 6. âyette eleştirilen “insan” ile bilhassa İslâm’ın en azılı düşmanlarından olan Ebû Cehil’in kastedildiğini belirtirler. Rivayete göre Ebû Cehil, “Lât ve Uzzâ’ya yemin olsun, Muhammed’i namaz kılarken görürsem mutlaka ensesine binip yüzünü toprağa sürteceğim!” diyerek onun namaz kılmasını engellemeye karar vermişti. Hz. Peygamber’i namaz kılarken gördüğünde yeminini yerine getirmek isteyince hemen geri döndüğü ve garip bir şekilde elleriyle kendini korumaya çalıştığı görülmüş; niçin böyle tuhaf hareketler yaptığı sorulunca, “Benimle onun arasında ateşten bir hendek, korkunç bir varlık ve bazı kanatlı şeyler meydana geldi” demiştir. Hz. Peygamber, “Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu kapıp parça parça edeceklerdi!” buyurmuş, bu olay üzerine 6-19. âyetler inmiştir (bk. Müslim, “Münâfıkīn”, 38; İbn Kesîr, VIII, 461).

Bu âyetlerin nüzûlüne böyle bir olay sebep olsa da, burada ifade edilen evrensel gerçek, hangi devirde olursa olsun insanın hayat mücadelesinde Allah’ı unutup yalnız kendine güvenmesi, her durumda kendisini yeterli görüp Allah’ın yardım ve tevfikinden kendisini müstağni saymasıdır. Kur’an, Câhiliye putperestleri örneğinde, Allah’a karşı bu küstah tavrı çeşitli vesilelerle eleştirmektedir.

“Gerçek şu ki” diye çevirdiğimiz kellâ kelimesi olumsuzluk edatı olup devamında kendisinden sonra anlatılanların aslında olmaması gerektiğini ifade eder. Bu bağlamda, zenginliğine güvenerek şımaran ve kendini kendine yeterli görerek nankörlük eden, azgınlaşıp hakka sırt çeviren insanın böyle yapmaması gerektiğini vurgular. Zira gerçekte insan zayıf ve muhtaç bir varlıktır; sağlık, huzur, sükûn ve emniyet içerisinde hayatını devam ettirebilmesi için öncelikle Allah’a ve kendisinin de üyesi bulunduğu toplumun diğer fertlerine ihtiyacı vardır. İnsanların ellerinde bulunan bütün imkânların gerçek sahibi ise kendileri değil, onu yaratan ve istediği anda ellerinden alma gücüne sahip olan Allah Teâlâ’dır. Buna rağmen insanın sahip olduklarına aldanıp şımararak Allah’a itaatten uzaklaşması, kendini kendine yeterli ve başkalarından üstün görmesi, kaderinin kendi elinde olduğunu iddia etmesi vb. küstahça tutumları bilgi, iman ve basiret eksikliğinden kaynaklandığı için Allah tarafından kınanmıştır.

 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: Sayfa: 653-654

كَلَّٓا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰىۙ


كَلَّا , ret ve caydırma harfidir. Cevabın olumsuzluğunu bildiren bir harf olup kendinden sonrakinin îrabı tesir etmez. Men etmeyi, nehyetmeyi açma, başlangıç yapma ve gerçeklik ifade eder. Sîbeveyhi ve Halil b. Ahmed ve bir çok nahivciler  ile Basra Dil Mektebinin çoğunluğu bu edatın  ك  ile olumsuzluk  لَا ’sının birleşmesiyle meydana geldiğini ve şeddenin nefy manasını kuvvetlendirmek için kullanıldığını söylerler. Birçok nahivci ise edatın birleşmeden tek bir kelime olduğunu kabul ederler. (Halil İbrahim Tanç, Kur’an’da كَلَّا  Edatı ) 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  الْاِنْسَانَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup lafzen mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  يَطْغٰى  fiili  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَطْغٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

كَلَّٓا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰىۙ


İstînafiyye olarak fasılla gelen ayette  كَلَّٓا , manevi tekid harfidir, caydırma ve azarlama ifade eder.

“Hayır, kesinlikle hayır, asla, mümkün değil” manalarini taşıyan  كَلَّا  sözcüğü, söyleyen kişiyi azarlamak, sözlerini ret ve iptal etmektir. Bu, olumlu cevap vermek anlamına gelen evet sözcüğünün zıttıdır. (Müfredat)

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْاِنْسَانَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi,  يَطْغٰى  cümlesi haberdir. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْاِنْسَانَ  kelimesindeki tarif cins içindir. Lam, örfî istiğrak da ifade eder. Yani dininin veya yaratılışının kendisini korumadığı insanların çoğu manasını taşır. (Âşûr)

اِنَّ  ve lam-ı tekid, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü  اِنَّ  kelimesi, cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna lam-ı tekid de ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilenin,  اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade, cümlenin taşıdığı hükümdür. (İtkan, c. 2 s.176) 

كَلَّٓا (Ama!) tabiri, zikredilmemiş olsa bile, sözün ona delaleti sebebiyle, azgınlığından ötürü Allah’ın, kendisine olan nimetine nankörlük edenin men edilişidir. (Keşşâf)

İbnu Saig (Alak 2, 5 ve 6.) ayetlerdeki birinci insan kelimesinden insan cinsi, İkincisinden Âdem (as) veya okuma-yazma öğretenler veya İdris (as), üçüncüsünden de Ebu Cehil murad edildiğini söyler. (İtkan c.2 s.197)

كَلَّٓا ’nın da kendinden önceki ayetleri tekrar tekrar okuma emirlerini, zıddından caydırma ve sakındırma ile emri takviye olması, nazmın ahengi itibariyle de uygun olduğundan manasının şu olması gerekir: "Sakın okumamazlık etme ey Resulüm Muhammed!" Çünkü insanoğlu muhakkak azıyor, azar, haddini aşar, hakka karşı gelir, halka zarar verir. (Elmalılı - Rûhu’l Beyân)

Bu surenin baş tarafı ilmi överken sonu, malı kınamaktadır. Bu da ilme ve dine teşvik ve dünya ile dünya malına karşı da sakındırma olarak insana yeter. Resulullah (sav) şöyle derdi: ”Ya Rabbi! Azdıran zenginlikten, unutturan fakirlikten sana sığınırım."  (Rûhu’l Beyân)

 
Alak Sûresi 7. Ayet

اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۜ  ...


اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۜ


اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  ل  harf-i ceri ile  يَطْغٰى  fiiline müteallik olup mahallen merfûdur. Takdiri, لرؤية نفسه مستغنيا (Kendini ihtiyaçsız görmek için) şeklindedir.  رَاٰهُ  mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اسْتَغْنٰى  cümlesi  رَاٰ ‘nın iki mef’ûlü yerinde olup mahallen mansubdur.  رَاٰ  bilmek anlamında kalp fiillerindendir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübteda ve haberi iki mef’ûl yaparak nasb ederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. Değiştirme manası ifade edenler. Aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdar-ı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَغْنٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

اسْتَغْنٰى  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi  غني ‘dir. 

Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۜ


Ayette masdar harfi  اَنْ  ve masdar-ı müevvel takdir edilen لِ  harf-i ceriyle birlikte önceki ayette haber olan  لَيَطْغٰىۙ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel olan  رَاٰهُ اسْتَغْنٰى  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اسْتَغْنٰى  cümlesi,  رَاٰ  fiilinin ikinci mef’ûlü yerindedir. 

اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۜ [Kendisini gördü diye] ayetinin başından  لِ  hazf edilmiştir. Nitekim: "Sizler zengin olduğunuzu gördüğünüz takdirde şüphesiz ki azarsınız" denilir. (Kurtubî)

اسْتَغْنٰىۜ  fiili  استفعال  babındadır. Fiilin başındaki mezid harfler fiile olan isteği, dönüşmeyi, inanmayı ifade eder. Yani gani olma isteğini, bu hale gelmeyi ve gani olduğuna inanmayı ifade eder. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: İnsan kendisi istediği ve çalıştığı için kazandığını, mal-mülk sahibi olduğunu vehmedip, sahip olduğu herşeyi Allah’ın verdiğinden gaflet ettiği için  طاغىۙ  olur. Zira çok çalıştığı halde hiçbir şey kazanamayan insanlar vardır.

اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۜ [kendisini (müstağni) gördüğü için…] demektir. Ef‘âl-i kulûbda  رأيتُني (kendimi gördüm -sandım-) ve  علِمتُني (kendimi bildim) denebilir. Bu, mezkûr fiillerin özelliklerinden biridir. Ayetteki görme de bilme anlamındadır; ‘gözle görmek’ anlamında olsaydı, fiilinde iki zamirin (fail ve mef‘ûl zamirlerinin) bir araya gelmesi imkansız olurdu.  اسْتَغْنٰىۜ (ihtiyaçsız olduğu) ifadesi ikinci mef‘ûldür. (Keşşâf - Kurtubî)

Ferrâ da şöyle der: "Cenab-ı Hak  اَنْ رَاٰهُ  buyurmuş, fakat  قتل نفسه (kendini öldürdü) denildiği gibi,  رأى نفسه (kendini gördü) dememiştir. Çünkü  رأى  fiili de tıpkı  ظنَّ  ve  حسب  fiilleri gibi, isim ve haber alan fiillerdir. Araplar, bu tür fiilleri kullanırken, "nefs" kelimesini zikretmezler. Ve nitekim, sen de mesela,  رأيتني , حسبتني , ظننتني  dersin. O halde, bu demektir ki,  .. اَنْ رَاٰهُ  ifadesi de işte bu tür bir ifadedir. (Fahreddin er-Râzî - Âşûr)

Alak Sûresi 8. Ayet

اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰىۜ  ...


Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.

Alak sûresini Kur’an’ın ilk inen sûresi olarak kabul edenlere göre bu âyet de Kur’an’da âhiret hayatına dikkat çekmek üzere inmiş ilk âyet olup bir uyarı olarak dünya hayatının geçiciliğini, sonunda herkesin hesap için mutlaka Allah’ın huzuruna getirileceğini, bu sebeple azgınlık ve taşkınlıklardan sakınılması ve âhiret hayatı için hazırlık yapılması gerektiğini hatırlatmaktadır. Daha sonra inen birçok âyette âhiret hayatının varlığı kesin ve net bir şekilde açıklanarak iman esaslarından biri olduğu ortaya konmuş, dünyada yapılan iyi veya kötü işlerin orada hesabının sorulup karşılığının verileceği, iyilerin ödüllendirileceği, kötülerin ise cezalandırılacağı haber verilmiştir (bk. Bakara 2/177; Nisâ 4/136). Bütün bunlar ise ilk muhataplara ve bütün insanlığa yapıp ettiklerinden hesaba çekileceklerini, hesabını verebilecekleri bir hayat sürdürmeleri gerektiğini anlatır.

Bizim tercih ettiğimiz meâle göre 8. âyet, önceki iki âyetle bağlantılı olup, elindekini kendine ait sanan, Allah’ın gerçek sahip ve mâlik olduğu bilincinden yoksun bulunan, bu yüzden böbürlenen, azıp sapan insana karşı bir uyarıdır.

 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: Sayfa: 654

اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰىۜ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  اِلٰى رَبِّكَ  car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

الرُّجْعٰى  kelimesi  اِنَّ ‘nin muahhar ismi olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. الرُّجْعٰىۜ  maksur isimdir. Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. 

Maksur isimlerin marife halinde sonundaki elif-i maksure kelimenin kök harflerinden biriyse (yani kelimenin üçlü kökünün üçüncü harfini oluşturuyorsa) de veya kök harflerinden biri değilse de bütün irab halleri takdiren olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰىۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur  اِلٰى رَبِّكَ , tekid harfi  اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  الرُّجْعٰى  kelimesi,  اِنَّ ’nin muahhar ismidir.

Ayetteki takdim, ihtimam içindir. (Âşûr)

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rabb ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla Rabb isminde tecrîd sanatı vardır.

Ayette gâib sıygadan muhatap sıygaya iltifat sanatı vardır. Aslında  رَبِّهِ  şeklinde gelmesi gerekirdi.

Bu ayet, insanı tehdit etmek ve tuğyanın neticesinden sakındırmak için iltifat üslubuyla, insana yönelik bir sözdür. (Fahreddin er-Râzî)  

Müsnedün ileyh  الرُّجْعٰىۜ , bütün türlere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Aslında herkesin dönüşü Allah’adır. Ama burada müstağni olan azgınlar söylenmiştir. Dolayısıyla tağlîb sanatı vardır. Ta’rîz de düşünülebilir. 

Burada hem azgınlara tehdit hem de Peygamber Efendimiz’e talim ve tespit manası olduğu için idmâc sanatı vardır. 

الرُّجْعٰىۜ  kelimesi mecazî manada kullanılmıştır. Allah’a dönme ihtiyacı içinde olduğunu ifade eder.  اِنَّ ’nin haberinin tekidi de ta’rizî manaya uygundur. Azgınların çoğu bu hakikati inkâr eden menziline konulmuştur. 

[Gerçekten dönüş yalnız Rabbinedir] ifadesinde hitap iltifat (gaibden hitaba geçmek) ile insanadır. Bu da taşkınlığın sonucundan tehdit etmek ve sakındırmak içindir.  الرُّجْعٰىۜ kelimesi  بُشْرَى  gibi masdardır. (Beyzâvî - Keşşâf - Elmalılı - Âşûr)

Alak Sûresi 9. Ayet

اَرَاَيْتَ الَّذ۪ي يَنْهٰىۙ  ...


9-10. Ayetler Meal  :   
Sen, namaz kıldığında kulu (bundan) engelleyeni gördün mü?

Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyetler Hz. Peygamber’e hitap ederek onun ve müminlerin Kâbe önünde namaz kılmalarını engellemeye kalkışan Ebû Cehil’e karşı bir eleştiri ve uyarıdır. Ancak bunları genel anlamda bütün insanlık için bir uyarı olarak değerlendirmek daha uygun olur. Zira âyetlerin içeriği dikkate alındığında burada, belli tarihsel kişi ve olayların ötesine uzanılarak her dönemde görülen ve dinin sosyal hayatı iyilik, hak ve adalet ilkeleri yönünde şekillendirme işlevini engellemek isteyen bütün zorbaların eleştirildiği ve insanlığın onlara karşı uyarıldığı anlaşılmaktadır. 11-12. âyetler ise hem kendisi doğru yolda olan hem de başkalarına Allah’a saygılı olmayı ve sorumluluk şuuru içerisinde bulunmayı emreden bir kimsenin ibadetten veya dinin emirlerini yerine getirmekten engellenmesinin kesinlikle yanlış ve haksız olduğunu ifade eder. 

 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: Sayfa: 654

اَرَاَيْتَ الَّذ۪ي يَنْهٰىۙ


Hemze istifham harfidir. Fiil cümlesidir.  رَاَيْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. 

الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَنْهٰى ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَنْهٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

اَرَاَيْتَ الَّذ۪ي يَنْهٰىۙ


İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle vaz edildiği soru anlamından çıkarak taaccüp ve takrir anlamında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Takrir, soru soran kimsenin karşı tarafın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.

Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Burada Peygamberimizin bir kul olarak ifade edilmesi, kendisini tazım için, bu yasağı da ağırlaştırmak için ve bundan taaccübü tekid etmek içindir. Burada görmekten murad, göz görmesidir. (Ebüssuûd) 

Müspet mazi fiil sıygasında gelen cümle, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

رَاَيْ  fiili iki mef’ûle müteaddidir. İkinci mef’ûl 14. ayetteki istifhamdır. 

Mef’ûl konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sılası olan  يَنْهٰى , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mevsûlün ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki haber dikkat çekmek, tafsilatlı açıklama ve muhatabın zihninde karar bulması içindir. 

[Gördün mü?.] Yukarılarda geçtiği üzere gerek bir mef'ûle geçişli (müteaddi) olan görmek veya görüş sahibi olmaktan, gerekse iki mef'ûlüne geçişli (müteaddî) olan ilim manasından gördün mü? Gördün ha, baksana ha, bilesin ha, anladın ha gibi dikkati çeken bir hitap ile “ne dersin? Görüşün, fikrin, bilgin ne ise bana haber ver!” demek manasına kullanılır bir sorudur ki, çoğunlukla maksat gerçekten soru ve haber alma olmayıp sorulan duruma dikkati çekmekle bir kınama veya azarlama veya şaşırtma olur. (Elmalılı)

Bu kelam Ebû Cehil'in halini takbih, tahkir etmekte, taaccübe şayan bir hal olduğunu belirtmekte ve bu şenaat ve garabetin, herkesin görüp hayret etmesi gereken bir derecede olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd)

 
Alak Sûresi 10. Ayet

عَبْداً اِذَا صَلّٰىۜ  ...


عَبْداً اِذَا صَلّٰىۜ

 

Önceki ayetteki  يَنْهٰى ‘nın mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. 

اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اِذَا  zaman zarfı  يَنْهٰى  fiiline mütealliktir. 

صَلّٰى  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

إِذَا  şart manası taşıyan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir.

إِذَا : Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

إِذَا ‘dan sonraki şart cümlesinin fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir: 

a)  إِذَا  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b)  إِذَا ‘nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına  ف ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır.

c)  Sükun üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صَلّٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

عَبْداً اِذَا صَلّٰىۜ


عَبْداً , önceki ayetteki  يَنْهٰى  fiilinin mef’ûlüdür.  اِذَا  şarttan mücerret zaman zarfı  يَنْهٰى ‘ya mütealliktir.  اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan  صَلّٰى  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

صَلّٰىۜ - عَبْداً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَبْداً ’in tenkiri tazim içindir. Efrattan herhangi bir ferdi ifade ettiği gibi, Peygamber Efendimiz (sav)’i tazim de ifade edebilir. Ona böyle bir hareket yapılması hoş görülmediği için isminin açıkça zikri kerih görülmüştür.

Buradaki soru, bu işin hayret verici bir iş olduğunu vurgulamak içindir. Yapılan hitap, görebilen herkesedir. Ayet metnindeki  عَبْداً (kul) kelimesinin elif-lamsız getirilmesinin sebebi, Resulullah (sav)’i yüceltmek içindir. Burada sanki şöyle söylenmiş olmaktadır: Namaz kılarken kullukta mahlûkatın en mükemmelini Rabbine ibadet etmekten men edeni gördün mü'? (Rûhu’l Beyân - Fahreddin er-Râzî)

صَلّٰى  fiiliyle namaz değil de genel olarak müminlerin ibadeti kastedilmiş olabilir. (Ahmet Genç, Kur’an’da salât kavramının semantik analizi)

اَرَاَيْتَ الَّذ۪ي يَنْهٰىۙ عَبْداً [Bir kulu (Peygamberi) engellemeye çalışana ne dersin?] ayetinde kinaye vardır. Yüce Allah Hz. Peygamberin şanını yüceltmek ve değerini yükseltmek için  يَنْهٰىۙكَ (seni engelleyen) demeyip  عَبْداً (kul) kelimesini zikretmiştir. (Safvetü’t Tefâsir)

Alak Sûresi 11. Ayet

اَرَاَيْتَ اِنْ كَانَ عَلَى الْهُدٰىۙ  ...


11-12. Ayetler Meal  :   
Ne dersin, ya o (engellenen kul) hidâyet üzere ise; ya da takvayı (Allah’a karşı gelmekten sakınmayı) emrediyorsa!?

اَرَاَيْتَ اِنْ كَانَ عَلَى الْهُدٰىۙ


Hemze istifham harfidir. Fiil cümlesidir.  رَاَيْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur.  

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. Mahallen meczumdur. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir.  عَلَى الْهُدٰى  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

الْهُدٰى  maksur isimdir. Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksur isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرَاَيْتَ اِنْ كَانَ عَلَى الْهُدٰىۙ


İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Müspet mazi fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda olmasına rağmen, vaz edildiği soru anlamından çıkarak taaccüp ve takrir anlamında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اِنْ كَانَ عَلَى الْهُدٰى  cümlesi itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelmiştir. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  كَانَ عَلَى الْهُدٰى , şart cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. 

عَلَى الْهُدٰى  car mecruru, كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

Takdiri  ألم يعلم بأنّ الله يرى (Allah’ın onu gördüğünü bilmiyor mu) olan cevap cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

عَلَى  harf-i cerinde istiare vardır. Hakiki manada kullanılmamıştır. Hidayetteki  mübalağayı ifade eder. 

اَرَاَيْتَ  [gördün mü?] ; gözle görmek değil, kalben görmektir. Manası: ‘bana haber ver’ şeklindedir. (Rûhu-l Beyân)

Alak Sûresi 12. Ayet

اَوْ اَمَرَ بِالتَّقْوٰىۜ  ...


اَوْ اَمَرَ بِالتَّقْوٰىۜ


اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil cümlesidir. اَمَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِالتَّقْوٰى  car mecruru  اَمَرَ  fiilie mütealliktir. Şartın cevabı mahzuftur. Önce geçen taaccüp manası şartın cevabına delalet eder.

اَوْ اَمَرَ بِالتَّقْوٰىۜ


Ayet  اَوْ  atıf harfiyle gelmiştir. Bu harfin asıl anlamı veya olmakla beraber ‘ve, yani, hatta’ anlamları da vardır. (Kısa surelerin tefsiri). Burada da hatta manasını düşünebiliriz. 

اَمَرَ  fiili  كَانَ  cümlesine matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

بِالتَّقْوٰى  car mecruru اَمَرَ  fiiline mütealliktir.

الْهُدٰىۙ - التَّقْوٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayet fiil cümlesidir. Hudûs ifade eder. Yani takvayı emretmek; gerektiği her halde tekrarlanmalıdır. Emretme fiilinin mef’ûlünün hazfi, icâz-ı hazif sanatıdır.

اَوْ اَمَرَ بِالتَّقْوٰىۜ [Veya kötülüklerden sakınmayı emrederse?] Baksana. Yani bak, gör, düşün, bil de haber ver, bakalım ne dersin? "Ya o kul doğru yolda olur, yahut kötülüklerden sakınmayı emrederse". Bu şart cümlesi olduğu için cevabı hazf edilmiştir. بِالتَّقْوٰىۜ  ve  يَنْهٰىۙ  fiillerindeki gizli zamirler عَبْداً [kul] a da, yasaklayana da ait olabilir. Ve ona göre hitabı da onun karşılığına yönelik olur. Kula ait olduğu takdirde hitap, yasaklayana çevrilmekle telvin edilmiş olur ki bu daha nüktelidir. Mana şu olur: "Düşünsene! Ey namaz kılan bir kulu alıkoyan azgın insan! Eğer o kul hidayet, doğruluk, hak üzere gitse yahut onunla beraber daha yükselerek diğerlerine de takva ile, Allah'tan korkup fenalıktan sakınmakla emretse ne olur? Fena mı olur? (Elmalılı)

Bu ayet-i kerime, aslında yasaklayan kimseyi, alaya almaktadır. Çünkü Allah'a ibadeti yasaklamak, putlara ibadeti emretmek asla hidayet üzere olmak değildir. (Rûhu’l Beyân)

Alak Sûresi 13. Ayet

اَرَاَيْتَ اِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۜ  ...


Ne dersin engelleyen, Peygamberi yalanlamış ve yüz çevirmişse!?

اَرَاَيْتَ اِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۜ


Hemze istifham harfidir. Fiil cümlesidir.  رَاَيْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. اَرَاَيْتَ ‘nin mef’ûlün bihi 9. ayet  الَّذ۪ي يَنْهٰىۙ ‘nin delaletiyle mahzuftur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَذَّبَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  تَوَلّٰى  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. 

Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلّٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

كَذَّبَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

تَوَلّٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.  تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ‘dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.

اَرَاَيْتَ اِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۜ


İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle vaz edildiği soru anlamından çıkarak taaccüb ve takrir anlamında olduğu için mecazı mürsel mürekkeptir. Ayrıca soruyu soran Allah teala olduğu için terkipte tecâhül-i ârif sanatı söz konusudur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اَرَاَيْتَ  fiilinin mef’ûlü 9. ayetteki  الذي ينهى  ifadesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Buradaki görmeler, kalp görmesidir. Zira görmek, görülen şeyi anlatmanın sebebi olduğundan, onun sorulması, görme konusunu anlatmak yerinde kullanılmıştır.  (Ebüssuûd) 

اِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى  cümlesi itiraziyye olarak fasılla gelmiştir.

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i muteriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)  

Cümle şart üslubundadır. Müspet mazi fiil sıygasındaki  كَذَّبَ  cümlesi, şarttır. Şartın takdiri  اَفلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰىۜ (Allah’ın onu gördüğünü bilmiyor mu) olan cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üsluptaki  وَتَوَلّٰى  cümlesi atıf harfi  وَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

التَّقْوٰىۜ - كَذَّبَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî vardır.

التَّقْوٰىۜ (Arkasını dönerse) tabirinde tasrihî istiare vardır. İslamı kabul etmeyen kişi arkasını dönüp giden kişiye benzetilmiştir. Müstear kelime fiil olduğu için tebeiyyedir.

اِنْ , vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.

Şart edatı olan  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) 

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

 
Alak Sûresi 14. Ayet

اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰىۜ  ...


O Allah’ın, her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?

اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰىۜ


اَلَمْ يَعْلَمْ  cümlesi, 9.ayetteki  اَرَاَيْتَ ‘nin ikinci mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze isitifham harfidir. Fiil cümlesidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَعْلَمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  يَعْلَمْ  fiiline mütealliktir. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  اللّٰهَ  lafza-i celâli  أَنَّ ‘nin ismi olup lafzen mansubdur. يَرٰى  fiili  أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَرٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Şartın cevabı mahzuftur. İkinci mef’ûlün bih ona delalet eder. Takdiri, إن كذّب وتولّى فهل يعلم هذا الناهي أنّ الله يراه (Eğer yalanlar ve yüz çevirirse bu nehyeden Allah’ın onu gördüğünü bilmez mi?) şeklindedir.

اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰىۜ


İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle 9. ayetteki  اَرَاَيْتَ  fiilinin ikinci mef’ûlüdür. 

Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Ayetteki istifham gerçek manada soru olmayıp, taaccüp ve tevbih manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi masdar tevilinde,  بِ  harfiyle birlikte  يَعْلَمْ  fiiline mütealliktir. Lafz-ı celâl mübteda,  يَرٰىۜ  cümlesi haberdir.  يَرٰىۜ  fiilinin mef’ûlü, mübalağa ve umum kastıyla hazf edilmiştir. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

بِ  harf-i ceri,  يَعْلَمْ (bilir) fiilinin kesinliğini ifade etmek üzere gelmiş zait harftir. 

بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰىۜ  cümlesi vaîd ve ikabdan kinayedir. يَعْلَمْ  fiili  بِ  harfi ile müteaddi olarak yakîn manası kazanmıştır. (Âşûr) 

Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اَنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr/1)

رَاَيْتَ يَرٰى  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Alak Sûresi 15. Ayet

كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ۬ لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِۙ  ...


15-16. Ayetler Meal  :   
Hayır! Andolsun, eğer vazgeçmezse, muhakkak onu perçeminden; o yalancı, günahkâr perçeminden yakalarız.

Perçeminden yakalayacağız” sözü mecazi bir ifade olup, “Onu tutup cehenneme atacağız, yüzünü kara çıkaracağız, alnını damga­layacağız, alçaltacağız” gibi değişik şekillerde açıklanmıştır (bk. Râzî, XXXII, 23). Kendini kendine yeterli gördüğü için azgınlık eden ve Allah’ın kullarının ibadet etmelerine, dinin emirlerini yerine getirmelerine engel olan kişinin, imtihan gereği bir süre veya dünya hayatı boyunca serbest bırakılsa da sonunda bir gün gelip yakasına yapışılacağı, hak ettiği cezayı göreceği bildirilmektedir. Âyette bu cezanın dünyada mı yoksa âhirette mi verileceğine dair bir açıklama yapılmadığına göre her ikisini de kapsadığı düşünülebilir. Nitekim Ebû Cehil ve benzerleri müslümanlar karşısındaki yenilgileri ve tükenişleriyle bu dünyada cezalarını görmüşlerdir; ayrıca âhirette de cezalandırılacakları birçok âyette haber verilmektedir. 

 


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: Sayfa: 655

كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ۬ لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِۙ


كَلَّا , ret ve caydırma harfidir. Cevabın olumsuzluğunu bildiren bir harf olup kendinden sonrakinin îrabı tesir etmez. Men etmeyi, nehyetmeyi açma, başlangıç yapma ve gerçeklik ifade eder. Sîbeveyhi ve Halil b. Ahmed ve bir çok nahivciler  ile Basra Dil mektebinin çoğunluğu bu edatın  ك  ile olumsuzluk  لَا ’sının birleşmesiyle meydana geldiğini ve şeddenin nefy manasını kuvvetlendirmek için kullanıldığını söylerler. Birçok nahivci ise edatın birleşmeden tek bir kelime olduğunu kabul ederler. (Halil İbrahim Tanç, Kur’an’da كَلَّا  Edatı ) 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  إِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  يَنْتَهِ۬  şart fiili olup illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

نَسْفَعاً  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u hafifedir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur.  بِ  istiâne içindir.  بِالنَّاصِيَةِۙ  car mecruru  نَسْفَعاً  fiiline mütealliktir.

كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ۬ لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِۙ


İstînafiyye olarak fasılla gelen ayette  كَلَّٓا , manevi tekid harfi, caydırma ve azarlama ifade eder.

Bir cevap edatı olan  كَلَّاۜ , kendinden önce geçen cümlenin ifade ettiği düşüncenin doğru olmadığını sert bir şekilde ifade etmeye yarar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

كَلَّاۚ , cevabın olumsuzluğunu bildiren bir harf olup kendinden sonrakinin îrabına tesir etmez. Men etmeyi, nehyetmeyi açma, başlangıç yapma ve gerçeklik ifade eder. Sîbeveyhi ve Halil b. Ahmed ve birçok nahivciler ile Basra Dil mektebinin çoğunluğu bu edatın  ك  ile olumsuzluk  لَا ’sının birleşmesiyle meydana geldiğini ve şeddenin nefy manasını kuvvetlendirmek için kullanıldığını söylerler. Birçok nahivci ise edatın birleşmeden tek bir kelime olduğunu kabul ederler. (Halil İbrahim Tanç, Kur’an’da  كَلَّا  Edatı) 

“Hayır, kesinlikle hayır, asla, mümkün değil” manalarini taşıyan  كَلَّا  sözcüğü, söyleyen kişiyi azarlamak, sözlerini ret ve iptal etmektir. Bu, olumlu cevap vermek anlamına gelen evet sözcüğünün zıttıdır. (Müfredat)

Kasem üslubunda gayrı talebî inşâ cümlesidir. لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie,  إنْ  şart harfidir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Kasemle tekid edilen şart cümlesinde şart cümlesi olan  لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ۬ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart fiili olan  يَنْتَهِ۬ , çaba göstermek ve talep etmek manaları taşıyan  افتعال  babındandır.  Fiilin mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle hazfedilmiştir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şartın cevabının hazfı, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi) 

Muksemun aleyh olan  لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem ve nûn-u muhaffefe ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَنَسْفَعاً  fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir. Fiilin sonundaki tekid nununa vakf nedeniyle elif harfi eklenmiştir. Resmi mushaftır.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

بِ  harf-i ceri yakalamanın şiddetini ifade için gelmiş zait bir harftir (Âşûr). 

النَّاصِيَةِۙ [Alın] kelimesindeki tarif, takdirî ahd içindir. Yani,  نَّاصِيَته  demektir. Bu tarife Kûfe ehli muzâfun ileyhten bedeldir, der.  النَّاصِيَةِۙ  kelimesinde mecâz-ı aklî vardır. (Âşûr) 

نَّاصِيَةِ , cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürseldir. (Sâbûnî, El-İbdâu-l Beyân fî-l Kur’âni-l Azîm) 

Bu sanatın sebebi işlenen fiili mübalağalı olarak ifade etmektir. Sanki kişinin bütün azaları bu fiilleri işliyormuş gibi hissettirilir. 

Ayrıca sıfatlar alına değil de kişiye hamledilip  كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ  şeklinde gelseydi lafzın güzelliği kaybolurdu. (Nesefî).

Ayet-i kerîme her ne kadar Ebû Cehil hakkında ise de, bütün insanlar için bir öğüt, itaat etmeyen yahut başkalarının itaat etmesini engelleyen herkes için bir tehdittir. (Kurtubî)   

[Hayır, yemin olsun, eğer son vermezse, elbette tutup çekeceğiz o perçemden,] [Hayır] bu da men edeni azarlamadır. Yemin olsun, eğer son vermezse içinde bulunduğu şeye elbette tutup çekeceğiz o perçemden muhakkak onun perçeminden tutacağız ve onu ateşe sürükleyeceğiz. Burada geçen  سْفَع  maddesi, bir şeyi tutmak ve onu şiddetle çekmektir. Şeddeli nûn ile  لأسفعنَّ ve  لنسفعنَّ  de okunmuştur. Mushafta elifle yazılması vakf durumuna göredir ve izafet yerine ( بِالنَّاصِيَةِۙ) lâm ile yetinilmesindendir. Çünkü onun, zikri geçen perçem olduğu bilinmektedir. (Beyzâvî) 

Ayet metninde yer alan  نَسْفَعاً  fiilinin masdarı  سفع , bir şeyi yakalamak ve şiddetle, sertlikle kendine doğru çekmektir. Yine ayette yer alan  نَّاصِيَةِۙ , başın ön tarafındaki saç yani perçemdir. Buna göre ayetin manası; ‘’eğer bundan vazgeçmezse âhirette onu perçeminden yakalarız ve bu perçeminden cehenneme sürükleriz’’ şeklindedir. Buradaki sürükleme; zebanilere emrederiz, perçeminden tutarlar ve onu tahkir ile ve zillet içerisinde cehenneme çekip sürüklerler, demektir. (Rûhu-l Beyân) 

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

 
Alak Sûresi 16. Ayet

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍۚ  ...


نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍۚ


نَاصِيَةٍ  önceki ayetteki  النَّاصِيَةِ ‘den bedel olup kesra ile mecrurdur. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i ba’z, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَاذِبَةٍ  kelimesi  نَاصِيَةٍ  sıfatı olup kesra ile mecrurdur. خَاطِئَةٍ  kelimesi  نَاصِيَةٍ  ikinci sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Sıfat iki kısma ayrılır: 1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat

Hakiki sıfat: 1- Müfred olan sıfatlar  2- Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred olan sıfatlar: Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsûf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle olan sıfatlar: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍۚ


نَاصِيَةٍ , önceki ayetteki  النَّاصِيَةِ ’den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin, tefsir ve izah maksadıyla, bir kelimenin bir başka kelimeyle açıklandığı ıtnâb sanatıdır.

Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsîr maksatlı kullanılması bedel ile anlatılmaktadır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekit etmektir. (Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi, İtnâb-îcâz)  

كَاذِبَةٍ  ve  خَاطِئَةٍۚ  kelimeleri  نَاصِيَةٍ  için iki sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

كَاذِبَةٍ - خَاطِئَةٍۚ - نَاصِيَةٍ  kelimeleri arasında cinas ve muvazene sanatları, كَاذِبَةٍ - خَاطِئَةٍ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Her iki sıfatın da ism-i fail vezninde gelmesi, bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

نَاصِيَةٍ  ‘in  كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍۚ  sıfatlarıyla tavsif edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan günahkar ve yalancı olma sıfatları, alına nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır

Burada da yalancı olan alın değil, kişidir. Cüziyyet alakasıyla mecâz-ı mürsel veya mecazi aklidir. Sahibi kelimesi mahzuftur.

نَاصِيَةٍ ’deki tenvin tahkir ve nev ifade eder.

نَاصِيَةٍ  kelimesi öncekinden bedeldir. Bedel, takrîr için gelmiştir. Nekire olması cins ifade etmesi hasebiyledir. (Âşûr). 

Nekrelik umum ifadesi içindir. (Hak Dîni Kur’ân Dili) 

Sürüklenme için özellikle bu kelimenin seçilmesi, Ebû Cehil’in saçının perçemini taramaya çok dikkat etmesi ve özen göstermesinden dolayı kinaye olabilir. (Rûhu’l Beyân Tefsîri)

Ayetteki  نَاصِيَةٍ  kelimesi  النَّاصِيَةِ ’den bedeldir. Nekre olduğu halde, marife olan o kelimeden bedel yapılması caiz olmuştur. Çünkü nekire olan bu kelime  كَاذِبَةٍ  ve  خَاطِئَةٍۚ  kelimeleriyle tasvif edilince, bir tür marifelik kazanmıştır. (Fahreddin er-Râzî-Elmalılı)

نَاصِيَةٍ  kelimesi, birinci  النَّاصِيَةِۙ ‘ den bedeldir. Buradaki isnad, (yani perçemin yalancı ve günahkar olması), mecazî bir isnaddır. Her iki vasıf da aslında perçemi bırakan o kişiye aittir. İfadenin bu şekilde sevk edilmesi, ona ”yalancı ve günahkârın perçeminden" ifadesinde olmayan bir zenginlik kazandırmaktadır. Bu kişide, sözündeki yalancılık, fiilindeki günah o dereceye varmıştır ki, yalan ve günah sanki onun perçeminde zuhur etmiştir. (Rûhu’l Beyân)

 
Alak Sûresi 17. Ayet

فَلْيَدْعُ نَادِيَهُۙ  ...


Haydi, taraftarlarını çağırsın.

Kurultay” diye çevirdiğimiz nâdî kelimesi, “bir konuda istişare etmek üzere toplanmak” anlamına gelen nedve kökünden türemiş olup kurultayda bir araya gelen heyeti ifade eder. Câhiliye döneminde Mekke’de bu tür toplantıların yapıldığı yere dâru’n-nedve denilirdi. “Zebâniler” diye çevirdiğimiz zebâniye kelimesi ise “itmek, savmak” anlamına gelen zeben kelimesinden türemiş çoğul bir isim olup dinî terim olarak azap meleklerini ifade eder. Rivayete göre Resûlullah İbrâhim’in makamında namaz kılarken Ebû Cehil, “Ben sana namaz kılma demedim mi!” diyerek onu tehdit edip engellemek istemiş, Hz. Peygamber de ona sert bir şekilde karşılık vermişti. Ebû Cehil, “Sen beni ne ile tehdit ediyorsun? Vallahi ben bu memlekette adamları en çok olan kimseyim” demiş, bunun üzerine bu âyetler inmiştir (bk. Kurtubî, XIX, 127). Allah Teâlâ, “O hemen kurultayını çağırsın, biz de zebânileri çağıracağız” buyurarak Hz. Peygamber’e meydan okuyan Ebû Cehil’in yetersizliğini ortaya koymak istemiştir. Nitekim Ebû Cehil bu âyetleri dinlediği halde kötü niyetini gerçekleştirme yönünde herhangi bir teşebbüste bulunmaya cesaret edememiştir.

19. âyette tekrarlanan “hayır!” anlamındaki kellâ edatı da, o azgın insanın, Hz. Peygamber’e kötülük etmek üzere taraftarlarını çağırmaya asla cesaret edemeyeceğini gösterir. Burada Resûlullah’a, böyle azgın, Allah ve peygamber tanımaz kimseye boyun eğmemesi, namaz kılmaya ve secde etmeye devam ederek Allah’a yakınlaşma gayretlerini sürdürmesi emredilmiştir. Şüphe yok ki Allah’a yaklaşmak, O’nun emirlerine itaat etmekle ve bu itaatin en anlamlı ifadesi olan secde ile mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber, “Kulun rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu andır” buyurmuştur (Müslim, “Salât”, 215).


Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: Sayfa: 655-656

فَلْيَدْعُ نَادِيَهُۙ


فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كان قادرا على دفع العذاب فليدع ناديه (Eğer azabı kaldırmaya kadir ise o zaman taraftarlarını çağırsın.) şeklindedir. لْ  emir lam’ıdır.

لْيَدْعُ  şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  نَادِيَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

نَادِيَهُ  kelimesi, sülâsi mücerredi  ندي  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَلْيَدْعُ نَادِيَهُۙ


Müstenefe olan ayet, şart üslubunda gelmiştir.  فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta,  لْ   gaib için emir lamıdır. Mahzuf şartın cevabı olan  فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubunda olmasına rağmen cümle, vaz edildiği anlamdan çıkarak tehdit ve tehaddi anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Takdiri … إن كان قادرا على دفع العذاب (Eğer azabı kaldırmaya kadir ise...) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fiilin mef’ûlü olan  نَادِيَهُ  izafetinde  هُ , namazdan men eden kişiye aittir. Veciz ifade kastına matuf bu izafet, muzâfı tahkir ifade eder.

نَادِيَهُۙ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

يَدْعُ  نَادِيَهُۙ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Burada da mekana nida edilemeyeceği, mecazın karinesidir. Mahal zikredilerek içindekiler murad edilerek aklî mecaz yapılmıştır. 

Bu ayetteki  نَادِيَهُ  kelimesinde mecâz-ı mürsel vardır. Bu durum, küçümseme ve dalga geçmedir. Biliyoruz ki  نَادِيَ  kelimesinin anlamı toplantı yeridir. Fakat burada toplantı yapan aşiret ve taraftarları kastedilmiştir. Alakası mahalliyyettir. Mahalliyet alakası daha önce de söylediğimiz gibi mahal zikredilip orada bulunanları kasdetmektir. (Kazvînî, el-Îdâh fî ‘Ulûmi΄l-Belâga - Rûhu’l Beyân)

يَدْعُ  muzari fiilinin sonundaki illet harfi okunuşa uyarak yazılmamıştır. Resmi mushaftır. 

[Artık çağırsın meclisini] yani meclis üyelerini de kendisine yardım etsinler.  نَادِيَ  halkın toplandığı meclis/kulüp demektir. (Beyzâvî)

Alak Sûresi 18. Ayet

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَۙ  ...


Biz de zebânileri çağıracağız.

Bir defasında Ebû Cehil, “ Eğer Muhammed’i Kâbe’nin yaninda namaz kılarken görürsem, mutlaka boynuna basacağım “ demişti. Bir süre sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin namaz kıldığını gördü ve söylediğini yapmak niyetiyle ona yaklaştı. Fakat birden bire geri döndü ve elleriyle yüzünü ve kendini korumaya çalıştığı görüldü. Kendisine neden öyle yaptığı sorulunca:” onunla benim aramda ateşten bir hendek, korkunç bir varlık ve birçok kanatlı şeyler vardı. Onun bu sözleri Peygamber Efendimize anlatıldığı zaman,” Eğer bana yaklaşmış olsaydı, melekler onu paramparça edeceklerdi” buyurmuş, bu olay üzerine de Alak sûresinin 6-19. âyetleri nâzil okumuştur. 
(Buhari, Tefsir 96/4; Müslim, Münâfikin 38; Tirmizi, Tefsir 96/1,2; Ahmed b Hanbel, Müsned ,I ,358).

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَۙ


Fiil cümlesidir. Fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir.  نَدْعُ  mahzuf و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Vasıldan dolayı resmi mushaftaki yazışı böyledir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur.  الزَّبَانِيَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَۙ


Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini ve sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümleye dahil olan  سَ , istikbal harfidir. Cümleyi tekid eder.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifadesinin yanında, tehdidi artırmaktadır.  الزَّبَانِيَةَ  fiilin mef’ûlüdür.  سَنَدْعُ  fiilinde müşakele sanatı vardır.

فَلْيَدْعُ نَادِيَهُۙ  ile  سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَۙ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَلْيَدْعُ - سَنَدْعُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Bu ayetlerde takdim-tehir olduğu da söylenmiştir. Yani tehaddî ahirete yönelik olup mana ‘’Biz onu perçeminden yakalayıp Cehenneme sürükleyeceğiz ve zebanileri çağıracağız. O da fayda verecekse ahirette etrafını çağırsın da onu kurtarsınlar’’ şeklindedir. (Tefsîr-i Kebîr).

[Biz de zebanileri çağıracağız.] onu cehenneme sürüklemeleri için. زَّبَانِيَةَ   aslında zaptiye, polistir. Tekili  زبنية 'dir, الزبن  kökünden gelir ki, itmektir. Ya da tekili  زبنيّ 'dir ki, nispet kalıbıdır, aslı  زبانيّ 'dir,  ةَۙ  de  يَ 'den bedeldir. (Beyzâvî) 

Mushafta  سَنَدْعُ  fiilinin ayn harfinden sonra vavsız olarak yazılması fasıla ve vakıftan dolayı değil vaslın gözetilmesinden dolayıdır. (Âşûr)

Alak Sûresi 19. Ayet

كَلَّاۜ لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ ۩  ...


Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve Rabbine yaklaş.

Riyazus Salihin, 1431 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kulun Rabbine en yakın olduğu hal secde halidir. İşte bu sebeple secdede çok dua etmeye bakın!”
(Müslim, Salât 215.)

كَلَّاۜ لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ ۩


كَلَّا , ret ve caydırma harfidir. Cevabın olumsuzluğunu bildiren bir harf olup kendinden sonrakinin îrabı tesir etmez. Men etmeyi, nehyetmeyi açma, başlangıç yapma ve gerçeklik ifade eder. Sîbeveyhi ve Halil b. Ahmed ve bir çok nahivciler  ile Basra Dil mektebinin çoğunluğu bu edatın  ك  ile olumsuzluk  لَا ’sının birleşmesiyle meydana geldiğini ve şeddenin nefy manasını kuvvetlendirmek için kullanıldığını söylerler. Birçok nahivci ise edatın birleşmeden tek bir kelime olduğunu kabul ederler. (Halil İbrahim Tanç, Kur’an’da كَلَّا  Edatı ) 

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تُطِعْهُ   sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اسْجُدْ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. اسْجُدْ  sukün üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  اقْتَرِبْ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 

تُطِعْهُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اقْتَرِبْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  قرب ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

كَلَّاۜ لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ ۩


İstînafiyye olarak fasılla gelen ayette  كَلَّٓا  manevi tekid harfi, caydırma ve azarlama ifade eder.

Bir cevap edatı olan  كَلَّاۜ , kendinden önce geçen cümlenin ifade ettiği düşüncenin doğru olmadığını sert bir şekilde ifade etmeye yarar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

كَلَّاۚ , cevabın olumsuzluğunu bildiren bir harf olup kendinden sonrakinin îrabına tesir etmez. Men etmeyi, nehyetmeyi açma, başlangıç yapma ve gerçeklik ifade eder. Sîbeveyhi ve Halil b. Ahmed ve birçok nahivciler ile Basra Dil Mektebinin çoğunluğu bu edatın  ك  ile olumsuzluk  لَا ’sının birleşmesiyle meydana geldiğini ve şeddenin nefy manasını kuvvetlendirmek için kullanıldığını söylerler. Birçok nahivci ise edatın birleşmeden tek bir kelime olduğunu kabul ederler. (Halil İbrahim Tanç, Kur’an’da  كَلَّا  Edatı) 

“Hayır, kesinlikle hayır, asla, mümkün değil” manalarini taşıyan  كَلَّا  sözcüğü, söyleyen kişiyi azarlamak, sözlerini ret ve iptal etmektir. Bu, olumlu cevap vermek anlamına gelen evet sözcüğünün zıttıdır. (Müfredat)

Ayetin ilk cümlesi  لَا تُطِعْهُ , nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.

İtaat etme şeklindeki nehiyde mecâz-ı mürsel vardır. Müsebbep zikredilmiş, sebep yani korku kastedilmiştir. (Âşûr) 

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ cümleleri atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubundan emir üslubuna geçite iltifat sanatı vardır.

اسْجُدْ  kelimesi namaz manasında, cüziyyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

Cüziyyet alakası: Bir şey söylenip bununla o şeyin tamamının kastedilmesidir. Yâni cüz söylenip külün murad edilmesidir. Bundan amaç mübalağadır. Buna zikr-i cüz irâde-i kül de denir.  

لَا تُطِعْهُ  sözünün  وَاسْجُدْ  ile tekid edilmesi namazın öneminden dolayıdır. (Âşûr) 

اقْتَرِبْ  fiili,  افتعال  bâbındandır, çaba göstermek ve taleb etmek manalarını taşır. Namazdaki tekellüf ve istek manasını ifade eder. (Âşûr) 

Fasılaya uygun bitmemiştir.  بْ  harfi; ağzın kapanması gibi, kul ile Rabbi arasındaki yakınlığa delalet edebilir.   

Müfessirlerin bazıları; bir surede  كَلَّاۜ  mevcutsa o surenin Mekkî olduğuna hükmedilir, çünkü bu kelimede tehdid ve vaîd mevcuttur, bu kelimenin bulunduğu ayetler ekseriyetle Mekke’de nazil olmuştur, azgınlık ve sapıklık daha ziyade Mekke’de zuhur etmiştir, derler. (İtkan, c.1 s.466) 

[Hayır, ona itaat etme. Secde et, yaklaş.] [Hayır.] Bu ifade de namazdan men edeni azarlamadır. ‘’Ona itaat etme, onu dinleme yani taatinde sebat et’’, demektir. Secde et secdene devam et ve yaklaş Rabbine yaklaş! Hadiste şöyle denilmiştir: ‘’Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde anıdır.’’ (Beyzâvî)  

Bu ayette, İmam Mâlik hariç diğer üç mezhep imamına göre tilavet secdesi vardır. Sonra secde, insanın kibir ve gururunu giderir. Secdenin çeşitleri vardır: ”Namazda secde, tilavet secdesi, sehiv secdesi, Yüce Allah'ın azametine ve ululuğuna secde, herhangi bir korkuda ya da isteğe bağlı olarak yakarma secdesi, şükür secdesi ve yalvarma secdesi." Sahih olan görüşe göre bu son secdeler müstehaptır ve meleklerden, Resulullah (sav)'dan ve diğer peygamberlerden bizlere miras kalmıştır. (Rûhu’l Beyân) 

Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatab artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi sûrede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

Konuyu en güzel şekilde bağlayarak mükemmel bir sonuç teşkil eden bu ayetle, surenin konusu mükemmel bir şekilde özetlenmiştir. Sözün makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlanması olan hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğidir.

 
Günün Mesajı
Kâinata ve insana Allah'ın mahlukatı olarak bakmayan, onları tevhid noktasında ele almayan ve imanın ışığında incelemeyen bir bilim adamı parçalı bakış açısından kurtulamayacak, kâinatın dış görünüş itibariyle sergilediği kesret'te boğulup gidecek, eşya arasındaki vahdet rabıtalarını göremeyecek ve bilim neticede kendisini de, kendisiyle birlikte insanlığı da felâkete götüren bir vasıta olacaktır. Nitekim, Din dışı bir faaliyet olarak görülen ve kendi sahasına Din'i sokmayan bilim, tarihin şu son diliminin şahit olduğu üzere, çok küçük bir azınlığa maddi refah getirmişse de, yol açtığı inkâr ve dolayısıyla huzursuzluk, güvensizlik ve mutsuzluk fırtına ve girdaplarının yanısıra, insanlık tarihinde görülmemiş bir sömürü, zengin-fakir uçurumu, sonu gelmez savaş ve çatışmalar, menfaat çekişmeleri, çıkan savaşlarda milyonlarca ve bir defada on binlerce, yüz binlerce insanın ölümü, milletler ve toplum katmanları arasında rekabet ve derin yaralar, korkunç bir çevre kirlenmesi; fıtrata ve yaratılışa müdahale gibi pek çok felâkete de sebep olabilmekte, en azından bunları önleyememektedir. Dolayısıyla, bilim ve Din'in iki ayrı sahaya hitap eden iki ayrı ve farklı disiplin olarak görülmekten kurtarılması, günümüz insanlığının önünde, onun bugününü de yarınını da temelden ilgilendiren çok önemli bir husustur.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Sevdikleri için şükrettiği kadar sevmedikleri için de şükreden biri vardı. Sebebini sorduklarında; sevdiklerimin kıymetini ve her şeyin ötesinde Rabbimin sonsuz rahmetini hatırlatıyor der ve devam ederdi:

Allah’a teslim olursan ve dünya hayatına nefsinin deği de, kalbinin penceresinden bakarsan eğer; Allah’ın nimetlerinin lezzetinin farkına varır ve cennet nimetlerinin hayali ile heyecanlanırsın. İftar vakti işitilen ezanla beraber alınan ilk lokmanın tadının bir başka olması gibidir. Yani zorlukların ardından gelen kolaylığın, hastalıktan sonra rahatlayan bedenin, çabaların sonunda öğrenilen ilmin ve sıkıntılar bittiğinde hissedilen huzurun şükür ile değeri anlaşılır. Fakat, nefsinin penceresinden bakan kişinin nazarında, geçmişin şikayetleri sakız gibi uzar ve şu andaki kolaylıklar değerini yitirir. Öyle ki, kendi hayatının sadece zorluklardan ibaret olduğu hissine kapılır ve buna inanır.

Yazdıklarına göz attıktan sonra kalemine baktı ve kalemi yaratan Allah’a hamd etti. Şüphesiz ki, büyüklenmeye ve nankörlüğe meyilli olan halini korumak için hamd etmeye muhtaçtı. Zira, ancak Allah’a şükretmesini bilen kul; kendi kendine yetmeyeceği ve her şeyin sahibinin Allah olduğu bilinci ile yaşar.

Ey okumayı ve yazmayı öğreten Allahım! İlimlerin sahibi Sensin ve bilmediğimizi öğretensin. Bizi, Senin rızana kavuşturacak hayırlı ilimlerle meşgul eyle. Var olan hatalarımızı düzeltmemiz için doğrusunu ve katındaki derecemizin yükselmesi için gerekeni öğrenmemizi nasip eyle. Faydasız bilgilerin, zihnimizi doldurmasından ve kalbimizi etkilemesinden muhafaza buyur. İlim yolunda koşturanlardan, hakikate ulaştıran bilgileri kolaylıkla idrak edenlerden, bildikleriyle amel edenlerden, öğrendiklerini hatırlayanlardan öğreterek pekiştirenlerden eyle. 

Amin.

***

Ey yeryüzünde yaptığın en basit işlerin karşılığını ve yapılan en küçük haksızlıkların telafisini talep eden kişi; Allah için yaşa. Kendi yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabının sorulacağını hatırlayarak yaşa. Aksi takdirde, bedelini ödeyemeyeceğin bir hesap başında unutulursun.

Kazandıkların hakkında nefsinin kendisini yeterli görüp şımardığı anlara kapılmak yerine şükür ve istiğfar ile Allah’a sığın. Dünya sevgisiyle dolmak yerine, Allah ve O’nun sevdikleri ile meşgul ol ki nereden geldiğini ve nereye döneceğini bilerek adımlarını atasın.   

Ey elindeki nimetlerin, aklındaki bilgilerin ve kalbindeki duyguların Allah’tan olduğuna inanan ve Allah’a teslim olan kişi; Allah için yaşa. Yediren, içiren, yaşatan, iyileştiren, okutan ve öğreten Allah için yaşa. Aksi takdirde, sadece dünya hevesiyle yaptıklarınla kaybolursun.

Dünya ilimlerini ve faydasız bilgileri edinmeye gösterdiğin azmin daha fazlası bir çaba ile Allah için öğrenmeye çalış. Seni ve bilip bilmediklerini yaratan rabbini ve O’nun emirlerini tanı. Allah’a yaklaşmanın yollarını ara ki O’na ve O’nun sevdiklerine yakın olasın. 

Ey Allahım! Bizi hakiki manada Sana teslim olan ve Senin için yaşayan kullarından eyle. Şüphesiz ki sahip olduğumuz nimetler ve yetenekler Senden’dir. Bizi hep Seni anan ve nankörlükten sakınarak daima şükür eden kullarından eyle. Şüphesiz ki Senin katındaki nimetler kalıcı olandır. Bizi geçici dünya nimetlerine kanmaktan muhafaza buyur ve iki cihanda da Sana yakın olmayı isteyen ve Senin rahmetin ile Sana yakın olan kullarından eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz: @zeynokoloji