14 Şubat 2024
Kadir Sûresi 1-5 / Beyyine Sûresi 1-8 (598. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Kadir Sûresi 1. Ayet

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ  ...


Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik.

Kadr kelimesi sözlükte “güç, hüküm, değer, şeref” gibi anlamlara gelir. Özellikle Kur’an’ın bu gecede indirilmesinin geceyi şereflendirdiğini ve kadrini yücelttiğini ifade etmek üzere ona bu isim verilmiştir. Bu sûre inmeden önce gecenin böyle bir ismi yoktu. Duhân sûresinde, “Biz onu mübarek bir gecede indirdik” (44/3) buyurularak bu gecenin bereketli, hayırlı, uğurlu, önemli ve kutsal bir gece olduğu açıkça ifade edilmiştir. Sûrenin ilk âyetinde Kur’an’ın bu gecede, Bakara sûresinde de (2/185) ramazan ayında indirildiği belirtilmiştir. Buna göre Kadir gecesinin ramazan ayı içerisinde olduğu açıktır; ramazanın hangi gecesine denk geldiği konusunda farklı görüşler vardır. Bununla birlikte, Buhârî ve Müslim’in kaydettiği, Hz. Âişe’ye isnad edilen, Alak sûresinde naklettimiz bir hadiste Hz. Peygamber’e ilk vahyin Ramazan’ın 27. gecesinde geldiği bildirilmiş; bu sebeple Kadir gecesinin Ramazan’ın 27. gecesi olduğu yönünde genel bir kanaat oluşmuştur. Bazı rivayetlere göre Kur’an bu ayın son on günü içinde inmeye başlamıştır (Kurtubî, XVI, 124). Kadir gecesinin kesin olarak bildirilmemesi, insanların o gecede kazanacakları sevaplara güvenip diğer zamanlarda kulluk görevlerini ihmal etmelerini önlemek gibi bazı sebep ve hikmetlerle açıklanmıştır. Müfessirler, “Biz onu Kadir gecesinde indirdik” diye çevirdiğimiz 1. âyetteki “o” zamiriyle Kur’an’ın kastedildiği konusunda ittifak etmişlerdir (bk. Taberî, XXX, 166; Râzî, XXXII, 27; Şevkânî, V, 554). Kur’an’ın, zamirle anlaşılacak derecede apaçık bilinen, tanınan, şanı yüce bir kitap olduğunu göstermek için adının açıkça anılmadığı belirtilir. “Biz onu indirdik” ifadesinden, “tamamını indirdik” veya “indirmeye başladık” mânaları anlaşılabilir. Âlimlerin çoğu, âyette “peyderpey indirdik” anlamındaki nezzelnâ yerine “indirdik” anlamındaki enzelnâ fiilinin kullanılmasını gerekçe göstererek burada Kur’an’ın tamamının ulûhiyyet makamından dünya semasına indirilmesinin söz konusu edildiğini ileri sürmüşlerdir. Bazı âlimler ise bu âyetle doğrudan Hz. Peygamber’e gelen Alak sûresinin ilk âyetlerinin kastedildiği kanaatindedirler. Her iki yoruma göre de söz konusu zaman diliminin Kur’an-ı Kerîm’in indirilişine sahne olduğu ve bu olayla büyük bir değer kazandığı için bu sûrede ona “leyletü’l-Kadr” denilmiştir (M. Sait Özervarlı, “Kadr Sûresi”, DİA, XXIV, 140-141). “Bilir misin nedir Kadir gecesi?” meâlindeki 2. âyete cevap veren sonraki âyetlerde onun tarihinin açıklanması yerine bu gecenin önemi, insanlar için hayır ve bereketi üzerinde durulmuştur. Duhân sûresinde de Kur’an’ın “mübarek bir gecede” indirildiği belirtilerek hüküm ve hikmet içeren bütün işlerin bu gecede ayrıldığı, belirlendiği ifade edilir (Duhân 44/3-4). Müfessirlerin bir kısmı, Kadir gecesinin bin aydan hayırlı olduğunu bildiren 3. âyeti hakiki mânasında anlayarak bu gecede yapılan ibadet ve hayırların, içinde Kadir gecesinin bulunmadığı bin ayda yapılanlardan daha çok sevap getireceğini belirtirler. Başka bir yoruma göre buradaki bin sayısı çokluktan kinayedir. Nitekim birçok dilde olduğu gibi Arapça’da da bin sayısı büyük çoklukları anlatmak için kullanılmaktadır. Şu halde bu âyette Kadir gecesinde yapılan ibadet ve iyiliklerin diğer bütün zamanlarda yapılanlardan daha çok sevap getireceği ifade edilmiş olmaktadır (Şevkânî, V, 555; İbn Âşûr, XXX, 459). Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa: 658-659

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اَنْزَلْنَاهُ  fiili  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَنْزَلْنَاهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ف۪ي لَيْلَةِ  car mecruru  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْقَدْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَنْزَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ

 

Sure, berâat-i istihlâl sanatına uygun olarak, surenin konusuyla alakalı bir cümleyle başlamıştır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiştir. Ayrıca cümle, hüsn-i ibtidâ sanatının güzel bir örneğidir.

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâat-i istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

Surenin ilk ayeti ibtidaiyyedir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  اِنَّٓ ’nin haberi olan  اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اَنْزَلْـنَٓا  fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr/1.) 

Veciz ifade kastına matuf  ف۪ي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ  izafetindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  لَيْلَةِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü gece, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa ve tazim ifadesi için bu üslup kullanılmıştır.

Görüldüğü gibi bu ayet de Kevser Suresindeki söz konusu ayet gibi,  اِنَّ  tekid edatıyla başlamaktadır. Kur’an’ın Kadir Gecesi indirildiği bilgisine dair muhataplarda herhangi bir soru veya şüphe olmadığından, haberin tekid edatı ile pekiştirilerek talebî formda gelmesi zahiren duruma aykırı görünmektedir. Ancak İbn Âşur’a göre ayetteki tekid edatı, muhataplarda bulunan herhangi bir şüphe veya tereddüt sebebiyle değil, Kur’an’ın büyüklüğünü ve değerini yüceltmek için gelmiştir. (İbn Âşûr, et-Tahrîr ve‟t-Tenvîr, c. XII, s. 456.) Dolayısıyla Kevser Suresinde olduğu gibi bu ayette de haber, muktezâyı zâhire muğayir görünse de, muktezâyı hâle uygun formda gelmiştir.

[Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesinde indirdik] ayetini müşterek lafza misal veren Fadl Hasan Abbâs, şunları söylemektedir: Burada  الْقَدْرِ  kelimesinin şerefi ve bir konumu vardır. Takdir etmek manasında kullanmak mümkün olduğu gibi genişliğin zıddı darlık manasına tefsir etmek de mümkündür. Zira  ٱللَّهُ یَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن یَشَاۤءُ وَیَقۡدِرُۚ [Allah dilediği kimselerin rızkını bollaştırır ve daraltır….] (Rad 13/26.) ayeti bunu ifade etmektedir. 

Bu ayetteki  الْقَدْرِ  kelimesi bu manaları muhtevidir; Zira Kadir Gecesinin şerefi ve belli bir değeri vardır, bütün her şey bu gecede takdir edilir, bu gecede yeryüzüne inen meleklerin çokluğundan dolayı yeryüzü daralır. Ben bu manaya değindim ve bunu da çok sevdim. (Dr. Zafer Akyüz, Fadl Hasan Abbâs Ve Belâgat İlmindeki Yeri)

الْقَدْرِ   kelimesindeki harf-i tarif cins içindir.(Âşûr)

Kur’an’ın azametini Allah üç yönden ortaya koymaktadır: 

Birincisi: Kur’an’ın indirilmesini yine Kur’an’a dayandırmış ve bu “indirme” işine başkasını değil, sırf onu özgü kılmıştır. 

İkincisi: Kur’an’ın şan ve şöhretine ve ona dikkat çekmenin gereksizliğine tanıklık etmek için onu açık ismiyle değil de “o” zamiriyle getirmiştir. Üçüncüsü:  Onun indirildiği zaman diliminin kadrini yüceltmiştir. (Keşşâf)

Ayeti kerime Kur’an’ı tazim manası taşır. Bunun için Kurandan haber verirken  إنَّ  ile başlamış haber de fiil cümlesi olarak gelmiştir. Bunların her ikisi de tekid ve takviye ifade eder. Fiil cümlesinin faili olan zamirin takdiminden dolayı kasr vardır. Kur'an'ın Cenab-ı Hak tarafından indirildiğini inkâr eden müşriklerin tezlerini çürütmek maksadıyla kalp kasrı şeklinde gelmiştir. Azamet zamiri, şerefli Kur’an’ı indirenin azametine işaret eder. (Âşûr)

Kadir Sûresi 2. Ayet

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِۜ  ...


Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin!

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِۜ

 

وَ  itiraziyyedir. İsim cümlesidir.  مَٓا  istifham ismi mübteda olarak mahallen merfûdur. اَدْرٰيكَ  fiili mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَدْرٰيكَ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ  cümlesi  اَدْرٰيكَ  fiilin ikinci mef’ûlü olarak mahallen mansubdur.  اَدْرٰيكَ  bilmek anlamında kalp fiillerindendir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübteda ve haberi iki mef’ûl yaparak nasb ederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. Değiştirme manası ifade edenler. Aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdar-ı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  istifham ismi mübteda olarak mahallen merfûdur.  لَيْلَةُ  haber olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقَدْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِۜ

 

وَ  itiraziyye, ayet muterizadır. İtiraz cümleleri tenzih, tazim, dua, tenbih, teberrük, takrir, tasrih.. gibi çeşitli gayelere binaen yapılan ıtnâb sanatıdır.

İtiraz, bir kelamın ortasında veya aralarında mana açısından benzerlik olan iki kelam arasında (ikincisi birincinin tekidi, beyanı, bedeli veya matufu olma açısından) yer alan ve îrabdan mahalli olmayan bir veya birkaç cümleye denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ve sonraki ayetler arasında itiraziye olan ayette istifham harfi  مَا  mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  مَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ  cümlesi, haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olarak gelmiş, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ  cümlesi  اَدْرٰيكَ  fiilinin iki mef’ûlu yerindedir. İstifham harfi  مَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَيْلَةُ الْقَدْرِ  haberdir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

مَٓا , istifham harfinin ve  لَيْلَةُ الْقَدْرِ  izafetinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Müsnedin izafetle marife olması veciz anlatımın (az sözle çok mana ifade etme) yanında tazim  ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

Ayetteki cümleler, istifham üslubunda olmasına rağmen, soru anlamında değildir. Cümleler, vaz edildiği anlamdan çıkarak tazim ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca bu istifhamlarda tecâhül-i ârif sanatı söz konusudur.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hâzin, bu ifadenin; gecenin büyüklüğünü gösterme ve onun haberini dinleme adına teşvik yollu bir ifade tarzı olduğunu söyleyerek, sanki yüce Allah (cc): “Onun kıymetini ve üstünlük derecesini sana bildiren, onun bilgisini sana ulaştıran nedir?” demektedir. (Hâzin, Alâuddin Ali, Lübabüt-te’vil fî meânit-tenzil)

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ  sorusu, Kadir Gecesinin şanının yüceliğini gös­termek maksadıyla sorulmuştur. (Safvetü’t Tefâsir) 

Tâhir bunun belki de bu kullanım sıygalarına mahsus bir şey olduğunu, bu konuda düşünülmesi gerektiğini söylemiştir. Belki de Şeyh Tâhir mazi fiille kullanımda konunun açıklanmasını ve muzari fiilden sonra ise konunun açıklanmaması hususunu araştırmayı kastetmiştir. Ben bu konuda Şeyh'in tavsiye ettiği gibi düşündüm ve bulabildiğim tek şey şu oldu: Mazi fiil geçmişte olan bir şeyi ifade eder, dolayısıyla bilinmesi gereken yerlerde kullanılır. “Onu sana ne bildirdi?” sorusu, onu sana bildiren şey hakkında değildir. Sual geçmiş hakkındadır. Yani bu olayın üzerinden zaman geçti, ama sen bilmediğin için biz şimdi sana bunu bildiriyoruz dercesine arkadan açıklama gelmiştir. Halbuki muzari fiille olan soru bu manada değildir. Çünkü muzari ya hale ya da geleceğe delalet eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.130) 

İbn Âşûr’a göre, bu rivayetler sahihse Kur’an’daki  ما أدْراكَ  ifadelerinin mef’ûllerinin kesinlikle gerçekleşeceğinin bildirildiği, وما يُدْرِيكَ  ifadelerinin mefullerinde ise böyle bir bilginin verilmediği söylenebilir. Bu yaklaşımın, birinci ifadedeki istifhamın korkutma ve olayın vahametini ortaya koyma, ikinci ifadedeki istifhamın ise inkâr amacıyla yapılmış olduğu öncülünden hareket etmesi mümkündür. Bunun yanında birinci ifadedeki sorunun geçmiş zaman, ikinci ifadedeki sorunun şimdiki-gelecek zaman kipinde sorulmuş olması da böyle bir anlam doğurabilir. Hatta geçmiş zaman kipi ile sorulan sorunun, cevabın şimdiki-gelecek zamanda bildirileceğine dair bir mesaj taşıdığı da söylenebilir. (Muhammed İsa Yüksek,Kur’an’daki ‘ve-mâ edrâke’ Kalıbı Bağlamında Metafizik Varlıkların Mahiyet Tespitinde Dilin İmkânı)

Ferrâ, Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de;  وَمَا يُدْر۪يكَ  [Sana ne bildirdi.] (Ahzab 63, Şûra 17, Abese 3)  şeklinde geçen ayetlerde Hz. Peygambere bazı şeylerin bildirildiğini, ve  وَمَٓا اَدْرٰيكَ [Sana ne bildirdi, bilir misin nedir?] diye ifade edilen ayetlerde ise Ona, o bahsedilen şeyin bildirilmediğini ifade eder. (Kurtubî)

Kadir Sûresi 3. Ayet

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ  ...


Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ

 

İsim cümlesidir.  لَيْلَةُ  mübteda olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقَدْرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

خَيْرٌ  haber olup lafzen merfûdur.  مِنْ اَلْفِ  car mecruru  خَيْرٌ ‘a mütealliktir. شَهْرٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

خَيْرٌ  ism-i tafdil kalıbındandır. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir. (Âşûr)  

İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin izafetle marife olması, veciz ifadenin yanında tazim ve teşrif içindir.

Kadir gecesinin şanına fazla önem vermek ve onun yüceliğini gös­termek için, لَيْلَةُ الْقَدْرِ    (Kadir Gecesi) terkibi üç defa zikredilerek ıtnâb yapıl­mıştır. (Safvetü’t Tefâsir)

Müsned olan  خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

لَيْلَةُ الْقَدْرِ ‘nin zikrinde, terdîd sanatı vardır.

لَيْلَةُ الْقَدْرِ  ifadesi üçüncü kez zikredilerek ıtnâb yapılmıştır. Bu şekilde bir anlatım tarzı işin büyüklüğünü ve fazlını beyan açısından çok önemlidir. Çünkü Kur’an’da bunun benzeri bir anlatım tarzı yoktur. Ayrıca, bu ayette  اَلْفِ  kelimesi sıfattan kinaye olarak kullanılmıştır. Bin ay ile yüce Allah'ın zamanın tümünü kastettiği belirtilmiştir. Çünkü Araplar bin sayısını birçok defa mübalağa olarak kullanırlar. Burada da Bin ay kesretten kinayedir. (Salih Kalkan, Kadir Suresi Gramatik, Edebi, Analitik Yorumu)

Ayet; istinafi beyaniyye veya atf-ı beyan konumundadır. (Âşûr)

2. ayetin لَيْلَةُ الْقَدْرِ  ile bitip de 3. ayetin tekrar لَيْلَةُ الْقَدْرِ  ile başlamasında teşâbüh-i etrâf sanatı vardır. (Âşûr)

"Kadir Gecesi, bin aydan hayırlıdır." Bu ifade, Kur’an'ın şanının ve mertebesinin ne kadar yüce ve büyük olduğunu bildirmektedir. Zira Kur’an'ın zamir ile ifade edilmesi (Onu Kadir Gecesinde indirdik), onun sarih olarak zikredilmesine ihtiyaç duyulmayacak kadar meşhur olduğunu bildirmektedir. Sanki Kur’an, bütün zihinlerde hazırdır. Yine Kur’an'ı indirmek fiilinin azamet nûn'una isnad edilmesi, (biz indirdik), onun son derece önemsendiğini bildirmektedir. (Ebüssuûd)

Kur’an'ın nazil olduğu geceye Kadir Gecesi denilmesi, ya işlerin ve hükümlerin o gece takdir edilmesinden dolayıdır. Nitekim bir ayette şöyle denilmektedir: "Her hikmetli işe o gecede hükmedilir." Yahut bu gecenin diğer gecelerden daha şerefli ve üstün olmasından dolayı ona Kadir Gecesi denilmiştir. (Ebüssuûd)

اَلْفِ شَهْرٍۜ : Burada bin ay (bin aydan hayırlıdır) denilmesinden murad, ya çokluk ifade etmek içindir yahut şunun içindir: Rivayet olunur ki, Peygamberimiz, İsrailoğullarından bir mücahidi anlattı ve onun silahını kuşanıp Allah yolunda bin ay savaştığını söyledi. Onu dinleyen müminler hayret ettiler ve kendi amellerini çok yetersiz gördüler, işte bundan dolayı o gazinin bin aylık müddetinden daha hayırlı olan bir gece onlara bahşedildi. (Ebüssuûd)

 
Kadir Sûresi 4. Ayet

تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۚ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙۛ  ...


Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner.

Burada Kadir gecesinin bin aydan hayırlı oluşunun başka bazı sebepleri açıklanmaktadır. Bu gece Allah Teâlâ’nın vereceği görevleri üstlenmek üzere melekler ve ruh yeryüzüne inerler. Müfessirlerin çoğunluğuna göre 4. âyetteki “ruh”tan maksat Cebrâil’dir (krş. Şuarâ 26/193-194). Cebrâil meleklerden biri olmakla birlikte makamının yüksekliğini ve şanının yüceliğini göstermek üzere ayrıca zikredilmiştir. Ruha “meleklerin ileri gelenleri, meleklerin dışında Allah’ın görünmez ordularından bir ordu, rahmet” vb. mânalar verenler de vardır (Râzî, XXXII, 34; Şevkânî, V, 555). 5. âyette bu gecenin esenlik ve mutluluk gecesi olduğu ifade edilmiştir. Zira melekler gecenin başından itibaren şafak sökünceye kadar gruplar halinde inerek müminlere selâm verirler. Bu durum gecenin karanlığı çekilinceye kadar devam eder. Kadir gecesinde Allah Teâlâ rahmân ismiyle tecelli etmekte, –Duhân sûresinin 4-6. âyetlerinden de anlaşıldığı üzere– bu tecelli en az bir yıl boyunca genel esenliğin devamını sağlamakta, düzeni ve dengeyi korumaktadır. Bu sebeple ramazanın son on gününe girildiğinde Hz. Peygamber dünyevî işlerden uzaklaşıp mescidde itikâfa çekilir, vaktini daha çok ibadet ve tefekkürle geçirirdi (Buhârî, “İ‘tikâf”, 1; Müslim, “İ‘tikâf”, 1-5). Dolayısıyla müminler de Kadir gecesini ibadetle ve dualarla ihya etmelidirler. Hz. Âişe bu gecenin nasıl ihya edileceğini Hz. Peygamber’e sormuş, o da “Allahım! Sen affedicisin, affı seversin, beni affet! de” şeklinde cevap vermiştir (Tirmizî, “Da‘avât”, 84; İbn Mâce, “Duâ”, 5). Kadir gecesi, “kandil geceleri” denilen ve zamanla İslâm kültür tarihinde kutlu olduğuna inanılıp çeşitli ibadetlerle ihya edilen, hatta merasimlerle kutlanan gecelerden biri ve en önemlisidir (geniş bilgi için bk. Halit Ünal, “Berat Gecesi”, DİA, V, 475-476; M. Sait Özervarlı-Mustafa Uzun, “Kadir Gecesi”, a.g.e., XXIV, 124-127; Nebi Bozkurt, “Kandil”, a.g.e., XXIV, 300-301). Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:657-660

تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۚ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙۛ

 

Fiil cümlesidir.  تَنَزَّلُ  damme ile merfû muzari fiildir.  الْمَلٰٓئِكَةُ  fail olup lafzen merfûdur.  الرُّوحُ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. 

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ف۪يهَا  car mecruru  تَنَزَّلُ  fiiline mütealliktir. بِاِذْنِ  car mecruru  تَنَزَّلُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنْ  sebebiyyedir.  مِنْ كُلِّ  car mecruru  تَنَزَّلُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اَمْرٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

تَنَزَّلُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir  تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  نزل ’dir. Aslı  تتنزّل  şeklindedir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.

تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۚ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙۛ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

الرُّوحُ , fail olan  الْمَلٰٓئِكَةُ ’ya matuftur.  الْمَلٰٓئِكَةُ ‘ya  الرُّوحُ ‘nun atfedilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır. 

تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ [Melekler ve Cebrail iner] cümlesinde, umumiden sonra hususi olan zikredilmiştir. Yüce Allah, Cebrail'in şerefinin yüceliğine dikkat çekmek için meleklerden sonra onu ayrıca zikretti. (Safvetü’t Tefâsir)

ف۪يهَا  car mecruru,  تَنَزَّلُ  fiiline veya  الْمَلٰٓئِكَةُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri; متلبسين (sarılmış, kaplanmış bir halde) şeklindedir.

تَنَزَّلُ  fiiline müteallik olan  بِاِذْنِ رَبِّهِمْ  izafetinde hem muzâf olan  اِذْنِ  hem de muzâfun ileyhin olan  هِمْ  zamiri dolayısıyla melekler, şan ve şeref kazanmıştır.

بِاِذْنِ  lafzındaki  بِ  harf-i ceri sebebiyye manasındadır. Cümlenin manası ‘’Rablerinin kendilerine izin vermesi sebebiyle inerler’’ şeklindedir.  اِذْنِ  kelimesi de masdar formunda gelmiştir. Yardım manasınadır. (Âşûr)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rabb isminde tecrîd sanatı vardır.

مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙۛ  car mecruru,  تَنَزَّلُ  fiiline mütealliktir.  اَمْرٍۙۛ ’deki nekrelik, kesret ve tazim içindir.

اَمْرٍۙۛ  kelimesindeki tenvin tazim içindir. Yani o gece yapılan amellerin sevaplarının çeşitlerindeki azameti ifade eder. (Âşûr)

Şihab'ın beyanına göre  ف۪يهَا  zamirinde iki vecih vardır:

1) Geceye ait olmasıdır ki, bu şekilde ruh melaikeye atfedilerek, o gecede melekler ve ruh peyderpey iner demek olur, zahiri de budur. 

2) Melaikeye ait vav da hâliye olmasıdır ki, ruh içlerinde olduğu halde melekler iner demektir. (Elmalılı, Hak Dini, IX/345-346.)

Ayetteki  رَبِّهِمْۚ  ifadesi, melekler için bir tazimi (büyüklüğü), günahkârlar için de tahkiri ifade eder. Buna göre Hak Teâlâ sanki, "Onlar Benim içindirler. Ben de onlar içinim" demek istemiştir. Bu ifadenin bizim hakkımızdaki benzeri de, [Sizin Rabbiniz gökleri ve yeri yaratan Allah'dır] (A'raf, 7/54) ayetidir. Cenab-ı Hak Hz. Muhammed (sav)'e de, ["Hani Rabbin demişti ki..."] (Bakara, 2/30) buyurmuştur. (Fahreddin er-Râzî) 

Kadir Sûresi 5. Ayet

سَلَامٌ۠ۛ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ  ...


O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.

سَلَامٌ۠ۛ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ

 

İsim cümlesidir.  سَلَامٌ  mukaddem haber olup lafzen merfûdur. Munfasıl zamir  هِيَ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Burada harf-i cer edatı olarak kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَتّٰى مَطْلَعِ  car mecruru  سَلَامٌ ‘a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْفَجْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

سَلَامٌ۠ۛ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir sanatı vardır. 

سَلَامٌ۠ۛ  mukaddem haber,  هِيَ  muahhar mübtedadır. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. سَلَامٌ۠ۛ , maksurun aleyh/sıfat, هِيَ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Haberin takdimi ihtisas içindir. (Âşûr)

سَلَامٌ۠ۛ  ve  مَطْلَعِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlu de ifade eder. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

سَلَامٌ۠ۛ  lafzındaki tenvin tazim içindir. Masdar formunda gelip, o geceden mübalağalı bir şekilde haber vermiştir. (Âşûr)

حَتّٰى , gaye bildiren cer harfidir. حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ  car mecruru,  سَلَامٌ۠ۛ ’a mütealliktir. (Âşûr) 

Cümlede müsnedün ileyh olan  سَلَامٌ  kelimesinin nekre gelmesi tazim ve kesret ifade etmiştir 

Râzî’ye göre  سَلَامٌ۠ۛ هِيَ  ifadesi cennettir, ‘bu’ manasında olup kinaye vardır. Çünkü cennetin bir ismi de, “selam yurdu”dur, yani selametten kalıba dökülmüş demektir. Yani cennet, meleklerin getirdiği manevi anlamda selam, esenlik ve selamete karşılık onun maddi manada temessülatıdır. (Salih Kalkan,Kadir Sûresi Gramatik, Edebi, Analitik Yorumu)

Surede ayet sonlarındaki uyum hemen kendini göstermektedir. Ayetlerinََ  ر  harfi ile bitmesi bir fasıla oluşturmuş ve seci sanatı meydana gelmiştir. اَمْرٍۙۛ , شَهْرٍۜ , الْقَدْرِ  ve الْفَجْرِ ’de seci vardır. Kelime sonları ses bakımından birbiriyle uyumludur. (Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, XV/577)

Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi beliğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi surede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Konuyu en güzel şekilde bağlayarak mükemmel bir sonuç teşkil eden bu ayetle, surenin konusu mükemmel bir şekilde özetlenmiştir. Sözün makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlanması olan hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğidir.

 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Beyyine Sûresi 1. Ayet

لَمْ يَكُنِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ مُنْفَكّ۪ينَ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُۙ  ...


Kitap ehlinden inkâr edenler ile Allah’a ortak koşanlar, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar (küfürden) ayrılacak değillerdi.

Burada eleştiri konusu edilen “Ehl-i kitap”tan maksat, özellikle o dönemde Medine ve çevresinde yaşayan yahudilerle hıristiyanlar; “müşrikler”den maksat ise dönemin putperest Araplar’ıdır. Her ne kadar burada Hz. Peygamber’in yakın çevresinde bulunan iki grup inkârcı zikredilmişse de hüküm geneldir, bütün insanlığı ilgilendirmektedir. İlk âyet hakkında yapılan yorumları üç noktada özetlemek mümkündür: a) Müfessirlerin çoğunluğu bu âyeti, “Allah ve resulünü inkâr eden yahudiler, hıristiyanlar ve putperestler, kendilerine açık kanıt yani peygamber gelinceye kadar içinde bulundukları inkârcılıktan ayrılıp ona son vermeyeceklerdir” şeklinde yorumlamışlardır. b) Diğer bir yorum da şöyledir: Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’in muhatapları olan Ehl-i kitap ile müşrikleri, –yeni bir ilâhî mesajın zamanı geldiği için– o mesajı göndermeden dünyadan ayırmayacaktır. c) Aynı âyet, söz konusu grupların, kendilerine elçi ve kanıt gelmedikçe, gönderilmedikçe cezalandırılmayacakları şeklinde de yorumlanmıştır (bk. Ebû Hayyân, VIII, 498; Şevkânî, V, 557-558). Bu son anlam âyetin bağlamına daha uygun görünmektedir. Yüce Allah, insanları iyiyi kötüden ayırt edecek yeteneklerle donatmış olmakla birlikte yine de, merhametinin bir sonucu olarak, açık kanıt göndermediği ve mesajının ulaşmadığı kimseleri yaptıklarından dolayı cezalandırmayacağını haber vermiştir. Nitekim bu husus, “Biz bir resul göndermedikçe azap edecek değiliz” (İsrâ 17/15) meâlindeki âyette daha açık bir şekilde ifade buyurulmuştur. 2. âyette, ilk âyette geçen kanıtın, “tertemiz sayfalar”ı okuyup Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ etmek üzere Allah tarafından gönderilmiş olan Hz. Peygamber olduğu belirtilmiştir. “Tertemiz sayfalar” ise Kur’an’ın sayfaları olup “tertemiz” nitelemesi, “yalan, nifak, şüphe, sapkınlık ve yanlışlık vb. kusurlardan arınmış sayfalar” anlamını ifade eder (bk. Kurtubî, XXIX, 142). 3. âyet ise bu sayfalarda “kitaplar”, yani dosdoğru, hakkı bâtıldan ayıran ilâhî âyetler ve hükümler bulunduğunu bildirmektedir. Kur’an-ı Kerîm önceki kitapların hükümlerini içerdiği için de bu şekilde nitelendirilmiş ­olabilir. Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 663-664
Kadir sûresi Riyazus Salihin, 1192 Nolu Hadis Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Faziletine inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Kadir gecesini değerlendiren kişinin geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Îmân 25, 27, 28, 35, Savm 6, Terâvih 1, Leyletü'l-kadr 1; Müslim, Müsâfirîn 173-176) Riyazus Salihin, 1193 Nolu Hadis Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, bir grup sahâbî, rüyalarında Kadir gecesinin ramazan'ın son yedi gecesinde olduğunu görmüşler (ve bunu Hz. Peygamber'e bildirmişler)di. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: - "Kadir gecesi ile ilgili rüyalarınızın, ramazanın son yedi gecesi üzerinde toplandığını görüyorum. O halde Kadir gecesini arayan onu ramazanın son yedi gecesinde arasın!" (Buhârî, Leyletü'l-kadr 2, Ta'bîr 8; Müslim, Sıyâm 205 -206. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ramazan 5; Tirmizî, Savm 71) Riyazus Salihin, 1198 Nolu Hadis Âişe radıyallahu anhâ  şöyle dedi: - Ey Allah'ın Resulü! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu bilecek olursam, o gece nasıl dua edeyim? diye sordum. - "Allahım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin. Beni bağışla! diye dua et" buyurdu. (Tirmizî, Daavât 84.)

لَمْ يَكُنِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ مُنْفَكّ۪ينَ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُۙ

 

Fiil cümlesidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَكُنِ  nakıs, meczum muzari fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  يَكُنِ ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

مِنْ اَهْلِ  car mecruru  كَفَرُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْـكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الْمُشْرِك۪ينَ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuf olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

مُنْفَكّ۪ينَ  kelimesi  يَكُنِ ‘nin haberi olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir. تَأْتِيَ  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel, حَتّٰى  harf-i ceri ile birlikte  مُنْفَكّ۪ينَ ‘ye mütealliktir.

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Burada harf-i cer olarak kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lam-ı cuhûddan sonra, 4) Lam-ı ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَأْتِيَهُمُ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْبَيِّنَةُ  fail olup lafzen merfûdur. 

الْمُشْرِك۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

مُنْفَكّ۪ينَ  kelimesi; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan infiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ يَكُنِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ مُنْفَكّ۪ينَ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُۙ

 

Sure, berâat-i istihlâl sanatına uygun olarak, surenin konusuyla alakalı bir cümleyle başlamıştır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiştir. Ayrıca cümle, hüsn-i ibtidâ sanatının güzel bir örneğidir.

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâat-i istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

Surenin ilk ayeti ibtidaiyyedir. Menfi muzari sıygada nakıs fiil  كَان ‘nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  الَّذ۪ينَ  nakıs fiil  كان ’nin ismi,  مُنْفَكّ۪ينَ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُۙ , haberidir.

كان ’nin ismi konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi mezkûr kişileri tahkir içindir.  مِنْ , ba’diyet ifade eder.

مِن أهْلِ الكِتابِ  sözündeki  مِن  harfi, inkar edenleri açıklamak için gelmiştir, beyaniye manasındadır. (Âşûr)

مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ  car mecruru,  كَفَرُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  مُشْرِك۪ين  kelimesi  اَهْلِ ’ye matuftur. Cihet-i câmia tezâyüftür.

مُنْفَكّ۪ينَ  kelimesi  انفعل  babının ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.  

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/36, C. 5, s.124)

الِانْفِكاكُ (ayrılmak), bırakmak demektir. Bir şeyi kendisinden ayırmak ve koparmak demektir. Burada ‘’vazgeçmek manasında müstear olmuştur. (Âşûr)

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile birlikte  مُنْفَكّ۪ينَ ’ye mütealliktir. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

الْبَيِّنَةُ  kelimesindeki tarif ahd-i zihnîdir. (Âşûr)

كَفَرُوا - الْمُشْرِك۪ينَ  ve  الْبَيِّنَةُۙ  - الْـكِتَابِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cenab-ı Hak, niçin,  اَهْلِ الْـكِتَابِ ‘tan demiş de, "Yahudi ve Hristiyanlardan" dememiştir? Çünkü  اَهْلِ الْـكِتَابِ ‘tan ifadesi, onların, alim olduklarına delalet eder ki bu da, ya daha çok tazimi gerektirmiştir, -ki işte bu sebeple de bunlar, "Yahudi ve Hristiyanlardan..." diye değil de, bu lakapla zikredilmişlerdir. Yahut, bunların alim olmaları, küfürlerinin daha fazla çirkin olmasını gerektirmiştir; daha fazla cezayı hak ettiklerine dikkat çekmek için de, işte bu vasıfla zikredilmişlerdir. Cenab-ı Hak, "kâfir olanlar" ifadesini, ehl-i kitap ve müşrikler olarak tefsir etti. Binaenaleyh bu, hepsinin, küfürde aynı olmalarını gerektirir. İşte bu yüzden ulema, "Küfür, tek bir millettir" demişlerdir. O halde yahudi müşrike, müşrik de yahudiye varis olabilir. (Fahreddin er-Râzî)  

Kitap ehlinden yahudi ve hristiyanlardan demektir ve müşriklerden lafzı kitab ehlinden lafzına atf ile cer mahallindedir. İbn Abbâs dedi ki: Kitab ehli Yesrib'de bulunan yahudilerdir. Bunlar Kurayza, Nadir ve Kaynukaoğullarıdır.  Müşrikler ise Mekke ve civarında bulunanlar ile Medine ve civarında bulunanlardır. Maksat Kureyş müşrikleridir. Ayrılmayacaklardı; küfürlerinden vazgeçmeyecek, başka yola sapmayacaklardı demektir. Kendilerine apaçık delil gelinceye kadar. Yani apaçık delil onlara gelinceye kadar. Bu da Muhammed (sav)’dir. (Kurtubî)

 
Beyyine Sûresi 2. Ayet

رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ يَتْلُوا صُحُفاً مُطَهَّرَةًۙ  ...


Bu delil, tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tarafından gönderilen bir peygamberdir.

رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ يَتْلُوا صُحُفاً مُطَهَّرَةًۙ


رَسُولٌ  önceki ayetteki  الْبَيِّنَةُ ‘den bedel-i iştimâl olup damme ile merfûdur. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i ba’z, 3. Bedel-i iştimâl. 

Bedel-i iştimâl: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minhin özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  رَسُولٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir.  يَتْلُوا  fiili  رَسُولٌ ‘nün ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibh-i cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتْلُوا  mahzuf elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili gizli zamirdir.

صُحُفاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مُطَهَّرَةً  kelimesi  صُحُفاً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

مُطَهَّرَةً  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.

رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ يَتْلُوا صُحُفاً مُطَهَّرَةًۙ


رَسُولٌ , önceki ayetteki  الْبَيِّنَةُ ’dan bedel-i iştimâldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin, tefsir ve izah maksadıyla, bir kelimenin bir başka kelimeyle açıklandığı ıtnâb sanatıdır.

Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılması bedel ile anlatılmaktadır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekit etmektir. (Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi, İtnâb-îcâz)  

رَسُولٌ deki tenvin nev içindir. (Âşûr)

مِنَ اللّٰهِ  car mecruruرَسُولٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

يَتْلُوا صُحُفاً مُطَهَّرَةًۙ  cümlesi  رَسُولٌ  için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

صُحُفاً  kelimesiيَتْلُوا  fiilinin mef’ûlüdür.    

صُحُفاً deki tenvin tazim ve nev ifade eder.

صُحُفاً  ‘in sıfatı olan  مُطَهَّرَةًۙ ‘in, ism-i mef’ûl vezninde gelmesi bu fiilin başkası tarafından onun üzerinde gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder.

يَتْلُوا صُحُفاً مُطَهَّرَةًۙ  [Tertemiz sahifeleri okuyor.] ayetinde istiâre-i tasrîhiyye vardır. Burada  مُطَهَّرَةً (tertemiz) kelimesi müstear olarak kullanıl­mıştır. Çünkü sahifelerin batıldan uzak oluşu pisliklerden temizlenmesine benzetilmiştir. (Safvetü’t Tefâsir)

رَسُولٌ - اللّٰهِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

[Allah'tan bir resul…] ifadesi  الْبَيِّنَةُۙ 'den ya bizzat bedeldir ya da muzâf takdiri ile ( وحي رصل ) bedeldir veya mübtedadır, onlara tertemiz sahifeler okur kavli de sıfatıdır yahut haberidir. Resul (sav) her ne kadar ümmi idiyse de fakat o eski suhuflarda olanların benzerini okuyunca okuryazar gibi olmuştur.  رَسُولٌ ’dan murad edilen Cebrâil (as)'dır da denilmiştir. Sahifelerin tertemiz olması, onlardaki şeye batılın karışmamasındandır ya da ona ancak temiz olanların el sürmelerindendir. (Beyzâvî) 

Yüce Allah,  حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُۙ [Onlara delil gelinceye kadar] cümlesini  رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ يَتْلُوا صُحُفاً مُطَهَّرَةًۙ  (Allah tarafından gönderilmiş peygamber, terte­miz sahifeleri okumaktadır.)  ile açıklamıştır ki bu, icmalden sonra tafsildir.

Beyyine Sûresi 3. Ayet

ف۪يهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌۜ  ...


O sahifelerde dosdoğru hükümler vardır.

ف۪يهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌۜ


ف۪يهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌۜ  cümlesi  صُحُفاً ‘nin ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir.  ف۪يهَا  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  كُتُبٌ  muahhar mübteda olup lafzen merfûdur.  قَيِّمَةٌ  kelimesi  كُتُبٌ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Sıfat iki kısma ayrılır: 1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat

Hakiki sıfat: 1- Müfred olan sıfatlar  2- Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred olan sıfatlar: Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsûf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle olan sıfatlar: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ف۪يهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌۜ


Ayet fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemali ittisâldır. Cümle, önceki ayetteki  صُحُفاً için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

ف۪يهَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  كُتُبٌ قَيِّمَةٌۜ , muahhar mübtedadır. 

Müsnedün ileyh olan  كُتُبٌ  kelimesinin nekre gelmesi tazim, kesret ve nev içindir. 

قَيِّمَةٌ  kelimesiكُتُبٌ  için sıfatıdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Kitap,  قَيِّمَةٌۜ  ile sıfatlanarak kişileştirilmiştir. Kitabın, şahsa mahsus bir özellikle tavsif edilmesi, azametini artırmaktadır. Bu ifadede tecessüm ve istiare sanatları vardır.

O sayfalarda, en doğru hükümler vardır; onlardadır bütün kıymetli kitaplar, yani doğru sabit kitaplar, bozulmaz, devamlı hak yazıları o temiz sayfaların içindedir. Ki bunlar işte o "oku" diye okunması emrolunan Kur'an sayfaları, Kur'an sureleridir. O kâfirler, böyle temiz sayfalar okuyacak bir Allah Resulü gelinceye kadar bulundukları hal ve vaziyetten, din ve inançtan ayrılacak değillerdi. Öyle bir beyyine gelmedikçe tamamen hak ve tevhid dinini bilip de yerleşecek ve hallerini değiştirecek bir durumda bulunmuyorlardı ve bunda özürlü olabilirlerdi. (Elmalılı)

القَيِّمَةُ : İstikamette dosdoğru olan demektir. Yani güçlü duruştur. Burada kemâl ve doğruluk manasında mecaz olmuştur. Aklî bir şey, hissî bir şeye benzetilmiştir. Bir işi yapan faydalı bir işi için hazırlık yapana benzetilmiştir. (Âşûr)

 
Beyyine Sûresi 4. Ayet

وَمَا تَفَرَّقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْـكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُۜ  ...


Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyetteki “açık kanıt”tan maksat, getirdiği mesaj ve mûcizelerle apaçık hak ve hakikat elçisi olan Hz. Peygamber’dir. Buna rağmen Ehl-i kitap onun hakkında ihtilâfa düştüğü için kınanmıştır. Müfessirler Hz. Peygamber gelinceye kadar Ehl-i kitabın, son peygamberin geleceği hakkında fikir birliği içerisinde bulunduğunu, fakat Hz. Peygamber geldikten sonra bir kısmı ona inandığı, çoğu ise inkâr ettiği için ayrılığa düştüklerini söylemişlerdir (Taberî, XXX, 169; Şevkânî, V, 558-559). İbn Âşûr’a göre bu âyetteki “açık kanıt”la Hz. Îsâ’nın gelişi kastedilmiştir. Zira, İsrâiloğulları’nın geçmişteki bazı peygamberlerinin verdikleri haber uyarınca, Hz. Îsâ kendilerine peygamber olarak gönderildiği halde onların bazıları ona inanırken büyük çoğunluğu onun peygamberliğini tanımamışlar, böylece aralarında ayrılığa düşmüşler, yahudiler ve hıristiyanlar olarak bölünmüşlerdir (XXX, 478-479). Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 664
Beyyine-4 Resûl-i Ekrem bu anlaşmazlıktan söz ederek “ Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya, Hıristiyanlar da yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrılmışlardır. Ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaklardır “ buyurmuştur. ( Ebû Dâvud, Sünne 1, Tirmizi, Îman 18; İbni Mâce, Fiten 17; Ahmed b Hanbel, Müsned ,IV ,102; Elbâni, Silsiletü’l-ehâdis’s-sahiha ,I ,402,nr. 203).

وَمَا تَفَرَّقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْـكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُۜ


وَ  atıf harfidir. Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında irab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil cümlesidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَفَرَّقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfudur. İsm-i mevsûlun sılası  اُو۫تُوا ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اُو۫تُوا  mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olup mahallen merfûdur.  الْـكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

اِلَّا  hasr edatıdır.  مِنْ بَعْدِ  car mecruru  اُو۫تُوا  fiiline mütealliktir.  مَا  ve masdar-ı müevvel  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

جَٓاءَتْهُمُ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْبَيِّنَةُ  fail olup lafzen merfûdur.  

تَفَرَّقَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  فرق ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.

اُو۫تُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَمَا تَفَرَّقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْـكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُۜ

 

Ayet, 1. ayetteki …لَمۡ یَكُنِ ٱلَّذِینَ كَفَرُوا۟  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vasılda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. Menfi sıygadan müspet sıygaya iltifat edilmiştir.

Mazi fiil sıygasındaki cümle iki tekid hükmündeki kasrla tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اُو۫تُوا الْـكِتَابَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اُو۫تُوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُۜ  car mecruru, تَفَرَّقَ  fiiline mütealliktir.

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan kasr, fiil ve car mecrur arasındadır. مَا تَفَرَّقَ sıfat/maksûr,  مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُۜ  mevsûf/maksûrun aleyh olduğu için kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

بَعْدِ ‘nin muzâfun ileyhi olan masdar harfi  مَا ‘nın sılası olan  جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الْبَيِّنَةُ  kelimesindeki tarif ahd-i zihnîdir. (Âşûr)

Kitap ehli, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler. Fakat o kendilerine kitap verilenler, yani o kitap ehli veya bilhassa onların bilginleri olan okur yazar takımı ancak kendilerine o beyyine (apaçık mucize) geldikten sonra ayrıldılar, ayrılığa düştüler. Kimisi o beyyineye, o Resule iman ettiği halde, kimisi küfre sapıp eski hallerinde kalmakta ısrar ederek tefrika (ayrılıkçılık) çıkardılar. (Elmalılı)

تَفَرَّقَ (Ayrılmak) delilleri inkâr etmekten kinayedir. Çünkü onların ayrılığı, Îsa (as)’ın delillerini tasdik etme konusunda ihtilafa düşmeleriydi. (Âşûr)

 
Beyyine Sûresi 5. Ayet

وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ حُنَفَٓاءَ وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ  ...


Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.

“Allah’a yürekten inanıp itaat ederek” diye çevirdiğimiz ifadenin tam karşılığı, “dini yalnız Allah’a has kılarak” şeklindedir. Bu ifadeyle “Allah’a gönülden inanıp tam bir dindarlık duygusuyla ve içtenlikle yalnız O’na boyun eğme” anlamı kastedildiği için böyle bir meâl vermeyi tercih ettik. Buna göre ibadetlerde şekil de vazgeçilmez olmakla beraber, ibadetin özü ve ruhu niyet ve ihlâstır, tevhid inancı ve kulluk bilincidir. Hanîf ismi Kur’an dilinde her şeyden önce tevhid inancını kapsar ve daha açık olarak, “Şirk kuşkusu taşıyan her türlü sapkın görüşten uzaklaşıp Allah’ın birliği inancına yönelen ve ihlâslı bir şekilde yalnız O’na kulluk eden” anlamına gelir (bilgi için bk. Kur’an Yolu, Bakara 2/135; Rûm 30/30). İbadet teriminin genel anlamı içinde namaz ve zekât da bulunmakla birlikte, bunların ayrıca zikredilmesi, onların çok önemli ve değerli olduklarını göstermektedir. Gerek önceki kutsal kitapların aslında ve gerekse Kur’an’da insanlara sadece bir olan Allah’a ihlâsla ibadet etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emredilmiştir. Namaz Allah’a saygının, zekât ise insana şefkat ve sevginin en anlamlı ifadeleridir. Bu sebeple, âyette belirtildiği gibi tevhid inancı ve “Allah’a gönülden saygı ve itaat” anlamındaki ihlâsın yanında, namaz ve zekât da diğer ilâhî dinlerin bozulmamış şeklinde mevcut idi. Âyetin son cümlesinde bu vecîbelerin, ilâhî vahye dayanan “dosdoğru din”in kendisi ve doğru yolda giden toplumların dini olduğu vurgulanmıştır. Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 664-665

وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ حُنَفَٓاءَ وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ 


وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil cümlesidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اُمِرُٓوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olup mahallen merfûdur.  اِلَّا  hasr edatıdır. 

لِ  harfi, يَعْبُدُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle birlikte  يَعْبُدُوا  fiiline mütealliktir. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lam-ı cuhûddan sonra, 4) Lam-ı ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَعْبُدُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

مُخْلِص۪ينَ  kelimesi  يَعْبُدُوا ‘deki failin hali olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  لَهُ  car mecruru  مُخْلِص۪ينَ ‘ye mütealliktir.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

الدّ۪ينَ  amili ism-i fail  مُخْلِص۪ينَ ‘nin mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. 

İsm-i failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 

1. Harf-i tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 

5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya mef’ûl bazen ismi failin muzâfun ileyhi konumunda da gelebilir. İsm-i fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حُنَفَٓاءَ  ikinci hal olup fetha ile mansubdur.  يُق۪يمُوا   atıf harfi  وَ ‘la  يَعْبُدُوا ‘ye matuftur. 

يُق۪يمُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  يُؤْتُوا  atıf harfi  وَ ‘la  يُق۪يمُوا ‘ya matuftur.  يُؤْتُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  الزَّكٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

يُق۪يمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  قوم ’dir. 

يُؤْتُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ‘dır.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  

مُخْلِص۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَذٰلِكَ د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ


وَ  istînâfiyyedir. İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

د۪ينُ  haber olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْقَيِّمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ حُنَفَٓاءَ وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ 


Ayet atıf harfi vavla önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sıygasındaki cümle iki tekit hükmündeki kasrla tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اُمِرُٓوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

أُمِرُوا  fiilinin naib-i faili umum manası için hazf edilmiştir. Allah’a ibadet etmekten başka hiçbir şeyle emrolunmadılar, demektir. (Âşûr)

Sebep  bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ حُنَفَٓاءَ  cümlesi, mecrur mahalde  اُمِرُٓوا  fiiline müteallıktır. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nefiy harfi  مَٓا  ve  اِلَّا  istisna harfiyle oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr fiille, car-mecrur arasındadır.

Bu ayette dini sadece Allah’a tahsis ederek O’na ibadet etmekle emrolundukları zikredilmiş. Kasr-ı mevsuf ale-s sıfattır. Muhatabın tereddüt ettiği konu açıklığa kavuşturulmuştur. Yani onlar; hem Allah’a, hem de O’na yaklaştırsın diye putlara ibadet ediyorlardı. Dolayısıyla putlara değil, sadece Allah’a ibadet etmeleri açıkça ifade edilerek kasr-ı tayin olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

مُخْلِص۪ينَ , fiilin failinden haldir. İsm-i fail kalıbındadır.  الدّ۪ينَ ’yi mef’ûl,  لَهُ ’yu harf-i cer olarak alabilmesi bu sayededir.

İsm-i fail, mef’ûlünü lâm harf-i ceri ile alırsa gelecek zaman ifade eder. İsm-i fail kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiillerin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (Yrd. Doç. Dr. M. Akif Özdoğan KSÜ, İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007), s. 55 - 90 Arapçada İsm-i Fail ve İşlevleri)

Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delaleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi)

الدّ۪ينَ  kelimesi  مُخْلِص۪ينَ ’nin mef’ûlüdür.  حُنَفَٓاءَ  ise  يَعْبُدُوا  fiilinin failinden ikinci haldir.

Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ  ve  وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ  cümleleri …لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Her iki cümlenin de atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

الزَّكٰوةَ - الصَّلٰوةَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr, muvazene ve lüzum ma la yelzem sanatları vardır.

Kitap verilenlere emredilenlerin, dini sadece Allah’a has kılmak, hakka yönelen kimseler olarak ona kulluk etmek, namazı kılmak ve zekât vermek olarak sayılması taksim sanatıdır.


 وَذٰلِكَ د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda,  د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ  izafeti haberdir.

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edileni tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun mertebesinin yüksekliğini belirtmiştir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile İslam dinine işaret edilmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) 

Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ  izafetinde,  د۪ينُ  sıfatına muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190) 

Halbuki onlar, dini sadece Allah'a tahsis ederek, Allah'ı birleyerek, ancak Allah'a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur. (Elmalılı)

İhlas, herhangi bir işi, yapmaya götüren başka sebeplerin tesiri olmadan, sadece tek bir sebepten ötürü yapmaya denir. (Fahreddin er-Râzî)

د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ  ile kastedilen İslam dinidir. (Âşûr)

 
Beyyine Sûresi 6. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِۜ  ...


Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli ile Allah’a ortak koşanlar, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdürler.

Bu sûrenin indiği Medine ve çevresindeki yahudiler ve hıristiyanlar, son peygamber Hz. Muhammed’in risâleti hakkında bilgi sahibi oldukları halde, o hak peygamberi ve Kur’an’ı inkâr ettikleri; putperestler ise ayrıca bir olan Allah’a ortak koştukları için halkın en kötüsü olarak nitelendirilmişlerdir. Onlara ibadet etmeleri ve namaz kılıp zekât vermelerinin emredilmesi İslâm dinini kabul etmeye çağrıldıklarını ifade eder. Sonuç olarak, inkârcılar yeryüzünün en kötüleri olarak uhrevî cezayı, inanıp iyi işler yapanlar ise yeryüzünün en iyileri olarak uhrevî mutluluğu hak etmişlerdir. Bu ikincilerin kavuşacakları en büyük mutluluk ise yüce Allah’ın rızasına nâil olmalarıdır. Zira bir hadîs-i kudsîde belirtildiği üzere onlara gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan aklının tasavvur edemeyeceği derecede güzel bir ödül hazırlanmıştır (Buhârî, “Tevhîd”, 35; Müslim, “Îmân”, 312). Bundan dolayı 8. âyette onların da Allah’a karşı hoşnutluk ve memnuniyet hissiyle dolacakları bildirilmektedir. Sûrenin sonunda bütün bu nimet ve lütufların, müminin yüce rabbine karşı duyduğu derin saygı ve korkunun sonucu olduğu ifade edilmiştir. Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 665-666

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ 


İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.  İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  مِنْ اَهْلِ  car mecruru  كَفَرُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْـكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الْمُشْرِك۪ينَ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. ف۪ي نَارِ  car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.  جَهَنَّمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma) hemde ucmelik (Arapça olmama) vasfı vardır. 

خَالِد۪ينَ  mahzuf haberin hali olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  ف۪يهَاۜ  car mecruru  خَالِد۪ينَ ‘ye mütealliktir. 

مُشْرِك۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

خَالِد۪ينَ  kelimesi, sülâsi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِۜ


İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  هُمْ  fasıl zamiridir. شَرُّ  haber olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْبَرِيَّةِۜ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

شَرُّ  ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ 


Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

Müsnedün ileyh konumundaki  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

الْمُشْرِك۪ينَ  kelimesi  كَفَرُوا ‘daki failden mahzuf hale müteallik olan  مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ car-mecruruna tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir.

 ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ  car mecruru,  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatdır. خَالِد۪ينَ , mahzuf haberdeki zamirden haldir.  ف۪يهَاۜ ’nın müteallakıdır.

كَفَرُوا - الْمُشْرِك۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  نَارِ , mazruf mesabesindedir. Cehennem ateşinin korkunçluğunu  mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf kullanılmıştır. Çünkü ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. O ateşe maruz kalmak, adeta bir şeyin, bir kabın içine kapatılmasına benzetilmiştir.  Camî’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.Önceki küfredenler ahde hamlolunsa (bilinen kâfirler olduğu kabul edilse) bile bunun, sevk itibarıyla istiğrak (hepsini içine alması) için genel olması gerekir. Çünkü küfrün hükmünü beyan için kübra (büyük önerme) yerindedir. Ancak bu küllî oluş, o beyyine (açık delil) geldikten sonra küfredenlere ait olmak üzere bunda da bir ahit manası yok değildir. Şu halde şöyle demek olur: O açık delil geldikten sonra onu inkâr eden bütün kâfirler gerek kitap ehlinden olsun, gerek puta tapanlardan olsun, hepsi ebedî olmak üzere cehennem ateşindedirler. Kıyamet günü cehenneme gidecekler, orada ebedî olarak kalacaklardır. (Elmalılı) 

Cümle istînâf-ı beyaniyyedir. Tehdit (vaid) için ehli kitap müşriklere takdim edilmiştir. (Âşûr)

مِن harfi ceri, لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِن أهْلِ الكِتابِ والمُشْرِكِينَ  şeklindeki Beyyine 1. ayetteki gibi beyaniyye içindir. (Âşûr)

Haberin  إِنَّ  ile tasdiki, birkaç gün dışında kendilerine ateş değmeyeceğini iddia eden Kitap Ehli'ni red içindir. (Âşûr)


 اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِۜ


Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr ifade eden fasıl zamiriyle tekid edilmiştir. (Âşûr)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ifadesinin yanında sonraki habere dikkat çekmek ve tembih içindir.

İşaret ismi mübtedadır.  هُمْ  fasıl zamiri,  شَرُّ الْبَرِيَّةِۜ  haberdir. 

Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tahkir ifade eder. Çünkü müsned tahkir anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tahkirine işaret etmiştir.

شَرُّ الْبَرِيَّةِۜ  izafetinde, sıfat mevsûfuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

Fasıl zamiri, sebebiyle oluşan kasrda  اُو۬لٰٓئِكَ  maksûr/mevsûf,  شَرُّ الْبَرِيَّةِۜ  maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır.Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Yaratıkların en şerlisi oldukları kesin bir dille bildirilmiştir.

Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat, zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını  ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir.  هم  zamiri mübteda ile haberin arasına girdiği için, îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

[İşte onlar yaratılmışların en kötüsüdürler.] yani mahlukatın demektir. (Beyzâvî) 

إنَّ ‘nin ismiyle haberi arasına işaret ismini girmesi; bu kişilerin işaret isminden önce gelen sıfatlara sahip oldukları için işaret isminden sonra gelen hükme layık olduklarına tenbih içindir. (Âşûr)

Zamirul fasl ihtisas ifade etmesi için ortaya konulmuştur. (Âşûr)

Cümle, ehl-i kitaptan inkâr edenlerin ve müşriklerin tekrarı dolayısıyla istinâfi benâniyyedir. (Âşûr)

"İşte yaratıkların en aşağılıkları onlardır." Yani amel bakımından böyledirler. Müminler hakkında gelecek ifadeye de uygun olan bu manadır. Buna göre bu cümle, onların ebedî olarak cehennemde kalmalarının illeti mahiyetindedir.

Yahut onlar, makam ve varacakları yer olarak, yaratıkların en aşağılıklarıdır. Buna göre ise bu cümle, onların halinin fecaatini tekid etmektedir. (Ebüssuûd)

 
Beyyine Sûresi 7. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِۜ  ...


Şüphesiz, iman edip, salih ameller işleyenler var ya; işte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ 


İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.  İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  عَمِلُوا  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur.  الصَّالِحَاتِۙ  mef’ûlün bih olup nasb alameti kesradır.

Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

صَّالِحَاتِۙ  kelimesi, sülâsi mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِۜ


اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ  cümlesi  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  هُمْ  fasıl zamiridir. خَيْرُ  haber olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْبَرِيَّةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

خَيْرُ   ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِۜ


Müstenefe cümlesi olarak fasılla gelen ayet,  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّ ’nin ismi,  olan has ismi mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Akabindeki aynı formda gelen  وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ  cümlesi sılaya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِۜ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle, kasr ifade eden fasıl zamiriyle tekid edilmiştir.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tazim ifadesinin yanında sonraki habere dikkat çekmek ve tenbih içindir.

İşaret ismi mübtedadır.  هُمْ , fasıl zamiri  خَيْرُ الْبَرِيَّةِۜ  haberdir. 

Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

خَيْرُ الْبَرِيَّةِۜ  izafetinde, sıfat mevsûfuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

Fasıl zamiri, sebebiyle oluşan kasrda (Âşûr),  اُو۬لٰٓئِكَ  maksûr/mevsûf,  خَيْرُ الْبَرِيَّةِۜ  maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır.Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Yaratıkların en hayırlısı oldukları kesin bir dille bildirilmiştir.

Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat, zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını  ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir.  هم  zamiri mübteda ile haberin arasına girdiği için, îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اٰمَنُوا  - كَفَرُوا  ve  شَرُّ - خَيْرُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  الْبَرِيَّةِۜ , هُمْ , اُو۬لٰٓئِكَ , الَّذ۪ينَ , اِنَّ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb, cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ [Ehl-i kitaptan kâfir olanlar var ya]  ile  اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ [İman edip salih amel işleyenler var ya]  arasında mukabele sanatı vardır. Bu mukabele, itaatkârların nimeti ile is­yankârların azabı arasındadır. (Safvetü’t Tefâsir)

Salih amel işleyenler cümlesinde, hem ”salih amel" hem de ”işleyen" kelimelerinin çoğul oluşu, bir kişinin bütün salih amelleri işlemekle mükellef olmadığına delalet etmektedir. Aksine, her ferdin salih amelden bir payı vardır. Zenginin payı vermek, fakirin payı almak, sabretmek ve kanaat etmektir. İşte onlar şeref, fazilet, iman ve taatin zirvesi ile nitelenen yaratıkların en hayırlılarıdırlar. Bu , insanın melekten daha üstün olduğuna delil gösterilmiştir. Çünkü inananlardan maksat, insanlardır. Yaratık kelimesi, meleklere ve cinlere de şamildir. (Rûhu’l Beyân)

Beyyine Sûresi 8. Ayet

جَزَٓاؤُ۬هُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ  ...


Rableri katında onların mükâfatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.

جَزَٓاؤُ۬هُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ 

 

İsim cümlesidir.  جَزَٓاؤُ۬هُمْ  mübteda olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  عِنْدَ  mekân zarfı  جَنَّاتُ ‘nün mahzuf haline mütealliktir.  رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَنَّاتُ  haber olup lafzen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  عَدْنٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  تَجْر۪ي  fiili  جَنَّاتُ ‘ün hali olarak mahallen mansubdur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَجْر۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, من تحت أشجارها.. أو قصورها (ağaçlarının veya saraylarının altından) şeklindedir. 

الْاَنْهَارُ  fail olup lafzen merfûdur.  خَالِد۪ينَ  amili mahzuf  دخولها ‘nın hali olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  ف۪يهَٓا  car mecruru  خَالِد۪ينَ ‘ye mütealliktir.  اَبَداً  zaman zarfı  خَالِد۪ينَ ‘ye mütealliktir.  خَالِد۪ينَ  kelimesi, sülâsi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. Dua manasındadır.  رَضِيَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup lafzen merfûdur.  عَنْهُمْ  car mecruru  رَضِيَ  fiiline mütealliktir.  رَضُوا  atıf harfi وَ ‘la  رَضِيَ ‘ye matuftur. 

رَضُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. عَنْهُۜ  car mecruru  رَضُوا  fiiline mütealliktir.

 

ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ


İsim cümlesidir. İşaret zamiri  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası خَشِيَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

خَشِيَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  رَبَّهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَزَٓاؤُ۬هُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  جَزَٓاؤُ۬هُمْ  mübteda, جَنَّاتُ عَدْنٍ haberdir. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  جَزَٓاؤُ۬هُمْ ’daki zamirin mahzuf haline müteallik olan mekan zarfı  عِنْدَ , ihtimam için müsnede takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدَ رَبِّهِمْ  izafetinde Rabb isminin muzâf olmasıyla  هِمْ  zamirinin ait olduğu kişiler şeref kazanmıştır.  عِنْدَ ‘nin Rabb ismine muzâf olması tazim içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla Rabb isminde tecrîd sanatı vardır.

Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi  جَنَّاتُ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ تَحْتِهَا , ihtimam için fail olan  الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.

خَالِد۪ينَ , amili mahzuf olan haldir. Takdiri, دخولها (Oraya giriş) dır. Hal, manayı tamamlamak ve pekiştirmek için yapılan tetmim ıtnâbıdır. 

خَالِد۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni, car mecrur  ف۪يهَا ’ya müteallak olmasını sağlamıştır. 

اَبَداً  zaman zarfı  خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir. 

اَبَداًۜ - خَالِد۪ينَ  ve  الْاَنْهَارُ - تَجْر۪ي  ve  جَنَّاتُ - عَدْنٍ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Belâgat ilminde önemli bir kavram olarak kabul edilen mübalağa sanatını göz önüne alarak Beyzâvî ayeti şu şekilde tefsir etmektedir: Bu ifadede çeşitli mübalağalar vardır. Şöyle ki; övgünün başa alınması, kendilerine verilen ikramın vasıflandırıldıkları şeye mukabil olduğunu gösteren karşılığın zikredilmesi, bunun Rableri katından olmasına hükmedilmesi, cennet lafzının  جَنَّاتُ  şeklinde çoğul gelip izafetle ve nimetinin artması ile kayıtlanması ve (sonsuzluğun) اَبَداًۜ  lafzının, خَالِد۪ينَ  lafzı ile (ebedilikle) tekid edilmesi mübalağa içindir. Müfessirimizin burada mübalağa sanatına dair zikrettiği edebî inceliklerin hiçbirisi Keşşâf’ta yer almazken Ebüssuûd, tefsîrinde bu açıklamalar mevcuttur. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Bu surede kâfirlerin cehennem ateşinde ebedî oluşları  اَبَداًۜ  kelimesi ile tekit edilmemiş olduğu halde müminlerin cennetlerde ebedî oluşları açıkça te'bid (devam ettirme) ile de tekid edilmiştir. Râzî Tefsiri’nde buna iki vecih söylemiştir: Birincisi: Rahmetin, öfkeden daha fazla olduğuna tembihtir. İkincisi: Cezalar, hadler, keffaretler birbirine girer. Fakat sevabın kısımları birbirine girmez. (Elmalılı) 

Nehrin akışı, selin hareketi manasında müsteardır. Suyun hızı, yürüyen kişinin hızına benzetilmiştir. (Âşûr)


 رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَرَضُوا عَنْهُۜ  cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekküne ve istikrara işaret etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

رَضُوا  - رَضِيَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ  cümlesiyle,  وَرَضُوا عَنْهُۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

ورَضُوا عَنْهُ (Beyyine,8) sözündeki rızaya gelince bu, Allah'ın lütfundan isteyebileceklerinden fazlasını aldıkları (istedikleri) gerçeğinden kinayedir. (Âşûr)

 

 

ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  ذٰلِكَ  mübtedadır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ , mahzuf habere mütealliktir.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edileni tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun mertebelerinin yüksekliğini belirtir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın rızasına işaret edilmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) 

Mahzuf habere müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  خَشِيَ رَبَّهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  رَبَّهُ  izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla  هِ  zamirinin ait olduğu kişi şeref kazanmıştır.

رَبَّ - اللّٰهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah onlardan razı oldu. Bu da mükafatlarının artırılacağını gösteren yeni söz başıdır. Onlar da ondan razı oldular. Çünkü onları umdukları en yüksek dereceye çıkarmıştır. (Bu) yani zikredilen mükafat ve Allah’ın rızası Rabbinden korkan içindir. Çünkü Allah korkusu işin başıdır ve her hayrın sebebidir. (Beyzâvî)

İman edenlere vaad ve inkar edenlere tehdit ile ilgili yukarıda anlatılanlara gelen bir tezyildir. (Âşûr)

Verme ve mahrum bırakma sebebini, yani Cenab-ı Hak korkusu, sıladan anlaşılan manayla açıklanmıştır. (Âşûr)

O halde doğru olan, مَن خَشِيَ رَبَّهُ (Rabbinden korkanlardır) ifadesi müminler içindir. Ve lâm (لِ harfi ceri) mülkiyet içindir. Yani Rablerinden korkan mü'minlerin mükâfatı budur. (Âşûr)

Surenin sonunda konuyu en güzel şekilde bağlayarak mükemmel bir sonuç teşkil eden bu ayet, sözün makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlanması olan hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğidir.

"İşte bu, Rablerinden korkanlar içindir.": Yani zikredilen mükâfat ve Allah'ın hoşnutluğu, Rablerinden korkanlar içindir. Zira Allah'ın şânını bilen âlimlerin özelliklerinden olan korku, bütün ilmî ve amelî kemallerin yegane sebebidir. Bu kemaller de, iki cihan saadetini kazandırmaktadır.

Burada, mâlik olmak ve terbiye anlamlarını ifade eden Rab unvanının zikredilmesi, korkunun illetini zımnen bildirmek ve Rabbin terbiyesine mağrur olmaktan sakındırmak içindir. (Ebüssuûd)

 
Günün Mesajı
Beyyine Sûresi 2. ayeti kerimede zikredilen Allah Rasülü sav, Kur'ân'la birlikte İslâm gerçeğinin en büyük ve en açık iki delilinden biridir. O yüce zât aleyhissalâtü vesselâm, mutlak “doğruluğu, dürüstlüğü, emanete riayeti, ahde vefası, aklı akılla aşma manasında fetaneti, her türlü lekeden uzak pak şahsiyeti, hayatının her ânı, emsalsiz derecede sahip bulunduğu meziyetler ve faziletler, daima zirvede temsil ettiği güzel ahlâk, zihinleri ve kalpleri fethetmesi, o âna kadar uzun asırlardır medeniyetten, insanlık değerlerinden uzak yaşamış, kabile savaşlarıyla birbirlerini sürekli kanına giren, yağmayla geçineri insanlardan 23 sene gibi çok kısa bir zaman içinde Sahabe adıyla, Kıyamet'e kadar gelecek bütün nesillere her bakımdan örnek olacak bir cemaat çıkarması, dini-tabii bütün ilim sahalarında binlerce âlim, ayrıca edip, hikmet ehli, evliya ve asfiya yetiştiren tarihin en muhteşem ve emsalsiz medeniyetinin temellerini atması, mükemmel bir devlet organizasyonunu gerçekleştirmesi, mağlubiyet bilmeyen eşsiz komutanlığı, gelecekle ilgili verdiği ve sonraki tarihin hiç birini yalanlayamadığı haberler -evet bütün bunlar- ve daha başka hususiyetleriyle, hem kendisi, hem davası, yani İslâm gerçeği için güneş gibi parlak bir delildir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Kadir Suresi’ni okurken, saniyeler içerisinde, aklı farklı alemlerde dolaştı. Kadir Gecesi’ni düşündü. O gece ve o gecede indirilen Kur’an-ı Kerim için Allah’a hamdetti. Rasulullah (sav) Efendimiz’i andı ve salavat getirdi. Boşa vakit kaybetmeye meyilli olan nefsinin haline hüzünlendi. Yitip giden kıymetli gün ve gecelerinin pişmanlığında kavruldu. Mekke ve Medine’de geçirdiği Ramazan günlerini ve 27. gecesinin müthiş kalabalıklarını hatırladı. Ramazan ayını özlediğini hissetti. Kur’an-ı Kerim’ini sıkıca tuttu. Onun kıymetini bilen ve kendisinde gizlenmiş her bereketinden faydalanan kullardan olmak için Allah’a dua etti. Ey alemlerin rabbi olan Allahım! Ömrün ve ölümün hayırlısını ve kolayını, Senden niyaz ederiz. Bizi, yaşadıkça ömrü bereketlenenlerden, ahlakı güzelleşenlerden, amelleri samimileşenlerden, sevapları çoğalanlardan ve günahları affolunanlardan eyle. Sahip olduğumuz boş vakitlerin kıymetini bilerek için dolduran, zamanını Senin rızana uygun şekilde değerlendiren ve namazı, zekatı daim olan kullarından eyle. Mekke ve Medine topraklarına ayak basanlardan ve oralarda bulunduğu her anın kıymetini bilenlerden olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz: @zeynokoloji