10 Haziran 2024
Nisâ Sûresi 1-6 (76. Sayfa)
Nisâ Sûresi
Medine döneminde inmiştir. 176 âyettir. Sûre, özellikle kadın haklarından,onların hukûkî ve sosyal konumlarından bahsettiği için bu adı almıştır. “Nisâ” kadınlar demektir.

Mushaftaki sıralamada dördüncü, iniş sırasına göre doksan ikinci sûredir. Mümtehine sûresinden sonra, Zil âl’den önce inmiştir. Bakara, Enfâl, Âl-i İmrân, Ahzâb ve Mümtehine sûreleri Medine’de Nisâ’dan önce nâzil olmuştur. Sûrenin, hicretten sonra 5 veya 6. yılda, Müreysî Gazvesi’nde dinî hükümler ve uygulamalar arasına girdiği bilinen teyemmüm âyetini ihtiva etmesi ağırlıklı olarak bu yıllarda indiğini düşündürmektedir. Buhârî’de yer alan (“Ferâiz”, 14) Nisâ sûresinin 176. âyetinin Kur’an’ın son âyeti olduğu yönündeki rivayet dikkate alındığında, başka bazı sûreler gibi bunun da nüzûlünün geniş bir sürede tamamlandığı söylenebilir. 

Sûrenin hicret günlerinde veya Mekke’de nâzil olduğunu ifade eden rivayetler zayıf bulunmuştur. “Ey insanlar!” hitabıyla başlayan sûrelerin Mekke’de vahyedildiği yönündeki kabulden hareketle ileri sürülen son iddiaya şöyle karşı çıkılmıştır: Medine’de geldiği bilinen birçok âyette benzer hitaplar bulunmaktadır ve Medine’de “ey insanlar!” denildiğinde bununla yalnızca Medineliler kastedilmez; dolayısıyla bu hitap Mekke’de inişin işareti değildir (İbn Âşûr, IV, 212).

 Kur’ân-ı Kerîm’in özü ve özeti olan Fâtiha sûresinde müminler, “(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet” (1/5-6) diyorlardı. Bu sûrede, Fâtiha’da yer alan ilkelerin –daha ziyade kulluk ve doğru yolla ilgili– detayları üç ayrı alanda verilmektedir: 

a) Kadın-erkek ilişkisi ve aile hayatı. Bu alanla ilgili olarak bütün insanların aynı kökten geldiği, kadının da aynı nefisten yaratıldığı, insanların hemcinslerine iyi davranmaları, erkek ve kadın her insanın hayata başladıkları koruyucu ve besleyici yatak olan ana rahmini ve akrabalık ilişkisinin doğurduğu hakları unutmamaları gerektiği bildirilmiş; akraba, eş, analı-babalı, yetim, hür ve câriye olarak kadınların hakları, aile hayatının kuralları ve miras hükümleri açıklanmış, gerektiği yer ve durumda hükümler müeyyidelere bağlanmıştır.

b) Kur’ân-ı Kerîm’in inanan muhatapları, kadın-erkek ve aile ilişkilerinde Allah’a kulluk edecekleri gibi inanan ve inanmayan diğer insanlarla ilişkilerinde de Allah’a kul olma şuurunu koruyacak, O’nun tâlimatına uygun davranacaklardır. Bu alana ait olmak üzere sûrede canın, malın ve mülkiyetin korunması, bunlara karşı yapılan tecavüzlerin cezalandırılması; adalet, iyilik, yardımlaşma, emanete riayet edilmesi gibi konulara ve hükümlere yer verilmiş; müminlerle “münafıklar, yahudiler ve müşrikler” arasındaki ilişkilere ait kaide ve hükümler getirilmiş; hicretin hükmü açıklanmış ve câhiliye izlerinin silinmesi teşvik edilerek alkollü içki kullanımının yasaklanmasına ilk adımlar atılmıştır. 

 c) Üçüncü olarak da çeşitli âyetlerde vakit namazı, korku namazı, namaz için gerekli bulunan temizlik (tahâret) gibi ibadetlere, ferdî ve sosyal ahlâk kurallarına yer verilmiş; böylece sosyal kurallar, düzenlemeler ve kurumlardan maksadın sağlıklı bir “Allah-kul ilişkisi” kurmaya, yalnızca Allah’a kul olmak isteyenlerin önündeki engelleri kaldırmaya yönelik olduğuna işaret buyurulmuştur.(Kuran Yolu Tefsiri/ Diyanet)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nisâ Sûresi 1. Ayet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَث۪يراً وَنِسَٓاءًۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَٓاءَلُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يباً  ...


Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 النَّاسُ insanlar ن و س
3 اتَّقُوا korkun و ق ي
4 رَبَّكُمُ Rabbinizden ر ب ب
5 الَّذِي o ki
6 خَلَقَكُمْ sizi yarattı خ ل ق
7 مِنْ -ten
8 نَفْسٍ bir nefis- ن ف س
9 وَاحِدَةٍ bir tek و ح د
10 وَخَلَقَ ve yarattı خ ل ق
11 مِنْهَا ondan
12 زَوْجَهَا eşini ز و ج
13 وَبَثَّ ve üretti ب ث ث
14 مِنْهُمَا ikisinden
15 رِجَالًا erkekler ر ج ل
16 كَثِيرًا birçok ك ث ر
17 وَنِسَاءً ve kadınlar ن س و
18 وَاتَّقُوا ve sakının و ق ي
19 اللَّهَ Allah’tan
20 الَّذِي o ki
21 تَسَاءَلُونَ birbirinizden dilekte bulunduğunuz س ا ل
22 بِهِ adına
23 وَالْأَرْحَامَ ve akrabalık(bağlarını kırmak)tan ر ح م
24 إِنَّ şüphesiz
25 اللَّهَ Allah
26 كَانَ ك و ن
27 عَلَيْكُمْ sizin üzerinizde
28 رَقِيبًا gözetleyicidir ر ق ب

Buradaki prensiplerin hepsi bütün insanlığı ilgilendiren prensipler olması dolayısıyla sure Ey insanlar nidasıyla başlamıştır. Bu hitap kıyamete kadar gelecek bütün insanları kapsar.

Böyle başlayan iki sure vardır. Biri bu, diğeri Hac suresidir. Kur’ân 300. sayfadan ikiye bölünürse bu sure birinci bölümde, Hac suresi de ikinci bölümde dördüncü suredir.

Buradaki takva emriyle ya günahlardan, ya da insan haklarını ihlalden sakınmak kastedilmiştir.

Halaka fiilinin tekrarı iki yaratma arasında fark olduğunu ifade eder.

''Rahimlerden sakınınız'' sözünde 'haklarını ihlal etmekten'' şeklinde bir hazif vardır.

''Tek bir nefisten yaratılma'' tabiri bu ayetin dışında A'raf 7/189 ve Zümer 39/6 ayetlerinde geçer. Bazı alimler burada Adem a.s.’ın, bazıları da Adem a.s.’ın yaratıldığı özün ifade edildiğini düşünmüşler.

Rahimden dolayı akrabalık diye tefsir yapılmış ama ayetin öncesi düşünülürse bütün insanlar arasında bir bağ olduğu da, aynı kökten geldikleri de düşünülebilir. Herkesi akrabamız gibi, evladımız gibi görüp öyle muamele etmeliyiz.

Cinsini öldüren tek mahluğun insan olduğu söylenir. (Savaş gibi durumlar dışında)

Bu surede giriş bölümü tek bir ayettir. Sonra hemen konuya girilmiştir..

  Neseve نسو : نِساءٌ  , نِسْوَةٌ  ve نِسْوانٌ kavramları kadınlar demek olup مَرْأةٌ kelimesinin kendi kökünden olmayan çoğullarıdır. Bu bakımdan مَرْاٌ sözcüğünün çoğulu olan قَوْمٌkelimesine benzerler.  (Müfredat)  Kuran’ı Kerim’de isim formunda 59 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres) Türkçede kullanılan şekilleri (hayrun) nisa ve Nisâiyyedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَث۪يراً وَنِسَٓاءًۚ

 

يَٓا  nida harfi,  اَيُّ  münada nekre-i maksude olup damme üzere mebnidir. Nasb mahallindedir.  هَا  tenbih harfidir.  النَّاسُ  münadadan bedel veya onun sıfatıdır.

Nidanın cevabı  اتَّقُوا رَبَّكُمُ ‘dur.  اتَّقُوا  fiili  ن ‘un hazfiyle emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

رَبَّكُمْ  kelimesi  اتَّقُوا  fiilinin mef‘ûludur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 Müfret müzekker has ism-i mevsûl olan  الَّذ۪ي  kelimesi  رَبَّكُمُ ’un sıfatı olup mahallen mansubtur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَكُمْ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

خَلَقَكُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.  مِنْ نَفْسٍ  car mecruru  خَلَقَكُمْ  fiiline müteallıktır.  وَاحِدَةٍ  kelimesi  نَفْسٍ  kelimesinin sıfatıdır.

خَلَقَ مِنْهَا  cümlesi atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir.  خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  مِنْهَا  car mecruru  خَلَقَ  fiiline müteallıktır.  زَوْجَهَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  بَثَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  مِنْهُمَا  car mecruru  بَثَّ  fiiline müteallıktır. 

 رِجَالًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur.  كَث۪يرًا  kelimesi  رِجَالًا ‘in sıfatıdır.  نِسَٓاءً  kelimesi atıf harfi  وَ ’la  رِجَالًا ’e matuftur.

بَثَّ  kelimesinin lügat manası “dağılmak” tır. Ayetteki manası ise tenasül yoluyla çoğaltmaktır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)


وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَٓاءَلُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَۜ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  اتَّقُوا  fiili  نَ ’un hazfiyle mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  اللّٰهَ  lafza-i celâli mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur.

الَّذ۪ي  şeklindeki müfret müzekker has ism-i mevsûlu,  اللّٰهَ  lafza-i celâlinin sıfatı olarak mahallen mansubtur. İsm-i mevsûlun sılası  تَسَٓاءَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

تَسَٓاءَلُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  بِه۪  car mecruru  تَسَٓاءَلُونَ  fiiline müteallıktır.  الْاَرْحَامَ  kelimesi atıf harfi  وَ ’la  اللّٰهَ  lafza-i celâline matuftur.

رَحْم ’in çoğulu olan  الْاَرْحَامَ  kelimesi, ceninin ana karnında bulunduğu yer anlamındadır. Buradaki anlamı ise akrabalıktır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)       


 اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يباً

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  ٱللَّهَ  lafza-i celâli  إِنَّ ’nin ismidir.

اِنَّ’nin haberi  كَانَ’nin dahil olduğu isim cümlesidir.  كَانَ  nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  كَانَ ’nin ismi, müstetir هو zamiri olup mahallen merfûdur.

عَلَيْكُمْ  car mecruru  رَق۪يبًا’e müteallıktır.  رَق۪يبًا  kelimesi  كَانَ’nin haberidir.

رَق۪يبًا  sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır.


يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَث۪يراً وَنِسَٓاءًۚ 

 

Ayet, “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının…” hitabı ile başlamış ve bu konularda kadının ve kadınlığın pek önemli bir yeri bulunmasından dolayı da ilk ayetinden itibaren kadının yaratılışına ve şerefine dikkat çekilmiş, ismine de “Kadınlar Suresi” denilmiştir. (Elmalılı)

İnsanlık unvanıyla başlayan bu genel hitap, Bakara Suresi’nin başındaki ilk genel hitabı hatırlatıyor. O genel hitap günahlardan sakınmak gayesiyle “Rabbinize ibadet ediniz.” (Bakara Suresi, 21) emrini vermiş ve bunu insanların yaratılış delilleri ile aydınlatarak şimdiki zamandan başlangıca doğru götürmüş ve özellikle Hazreti Âdem’in yaratılış bahsini hatırlatmıştı. Burada ise bu hitabı doğrudan doğruya günahlardan sakınma emri takip ediyor. Bunu da özellikle kadınların yaratılışı ile beraber yaratılış delili takip ediyor ki bunda “Ey insanlar! Artık büsbütün sakınma dönemine girmeniz ve aşağıda gelecek tarzda tekliflerin (yükümlülüklerin) zevk ve hikmetinin manevi hazzını anlamanızın sırası geldi ve sakınma konularının en önemlilerinden birisi de kadınlar konusudur.” gibi düzgün ve edebî bir anlatım vardır. Dikkat etmeye değerdir ki Kur’an’da “ey insanlar!” hitabıyla başlayan iki sure vardır; birisi bu sure, diğeri Hac Suresi’dir. Bu sure, Kur’an’ın ilk yarısından dördüncü sure olduğu gibi Hac Suresi de Kur’an’ın ikinci yarısından dördüncü suredir. Bu surenin başında sakınmanın sebebi, yaratılışın başlangıcına dikkat çekmekle belirtilmiş olduğu gibi o surede de yaratılışın sonu ve dönülecek yerin tanıtılmasıyla belirtilmiştir. (Elmalılı)

Ayette berâat-i istihlâl vardır. (Âşûr) Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur.

Ayet ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda gelen cümle talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  اتَّقُوا رَبَّكُمُ  emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İttikanın [sakınma], ism-i celile (Allah’a) bağlanması, ilâhî mehabeti artırmak ve kalplere Allah korkusunu yerleştirmek suretiyle insanları tekid ve mübalağa ile takva emrine uymaya sevk etmek içindir. (Ebüssuûd)

اَيُّ; nida ile marife kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, sonraki kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. 

النَّاسُ kelimesindeki elif lam takısı cins içindir.

Bu ayette geçen "insanlar" kelimesi, başına elif-lâm gelmiş olan bir çoğul lâfızdır. Binaenaleyh bu lafız istiğrak (şümul ve umûm) ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

رَبَّكُمُ  izafeti muzâfun ileyhin şanı içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla  رَبْ  isminde tecrîd sanatı vardır.

رَبَّكُمُ  için sıfat konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’de tevcih sanatı vardır. Sılası …خَلَقَكُمْ   müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ’deki  من , teb’iz içindir. (Âşûr)

Ayette, malikiyet ve terbiye manalarını ifade eden rubûbiyet (Rabb) unvanının zikredilmesi ve muhatap zamirine izafe edilmesi (Rabbinizden), terğib (teşvik) ve terhib (korkutmak) yoluyla, emri ve emre uymanın lüzumunu tekid içindir. Rabbden sonra ona sıfat olarak  الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ  [Sizi bir tek nefisten yarattı.] cümlesinin zikredilmesi de bu tekid anlamını vurgular. Allah Teâlâ’nın onları bu harika biçimde yaratması, kudretinin her şeye ve ezcümle günahlarından dolayı onları cezalandırmaya da şamil olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd)

Aynı üslupta gelen …وَخَلَقَ مِنْهَا  cümlesi ve  وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَٓاءًۚ  cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle sılaya atfedilmiştir. 

Atıf yoluyla yalnız bir yaratma fiili ile iktifa mümkün iken  خَلَقَ  [yarattı] fiilinin tekrarı, iki yaratma arasında fark olduğunu göstermek içindir. Çünkü:

  • Birinci yaratma, asıldan fer’i üretmek,
  • İkinci yaratma (Âdem’den eşinin yaratılması) ise maddeden inşa yoluyladır.(Ebüssuûd)

 

مِنْ قَبْلِكُمْ  ibaresindeki  مِنْ  ibtidaiyyedir. (Âşûr)

رِجَالًا - نِسَٓاءًۚ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

Tek nefis dendikten sonra erkek ve kadın şeklindeki ayrım taksim sanatıdır.

رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَٓاءًۚ  [Birçok erkek ve kadın] terkiplerinde olduğu gibi çeşitli yerlerde hazif yoluyla îcaz vardır. Bu ayetin takdiri şöyledir;  رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَٓاءًۚ كثيرة  (Safvetu’t Tefasir)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ  [Ey insanlar] hitabı ayetin muhatabı olanlara yönelik ise de kıyamete kadar gelecek tüm insanları da tağlîb yoluyla kapsamına almaktadır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

وَاحِدَةٍ  kelimesinin müennes  ةٍ ‘si ile gelmesi  نَفْسٍ  kelimesinin müennesliği dolayısıyladır. Nefs kelimesi ise kendisiyle müzekker kast olunsa dahi müennes gelir. (Kurtubî)

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihad, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (https://dergipark.org.Enver BAYRAM) 

Ayetteki nida harfi  يَٓا  aslında uzağa seslenmek için konulmuştur. Ancak bazen karşımızdaki muhatabı uzak menzilesinde mütalaa ederek bu edatla ona seslenilir. Bu da ya kendisine hitap edilenin azametinden dolayı şanını yüceltmek için olur ki insana şah damarından daha yakın olan Allah’a münacaat esnasında kulun  يَٓا  nida harfini kullanarak “Ya Rabbi” demesi bu kullanıma güzel örnektir. Ya da çağrılan kişinin gafletine işaret etmek, kötü anlayış sahibi kimseleri uyarmak için olur.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ (Ey insanlar Rabbinize ibadet edin) ve  يا ايها الغافل اسمع ما ينفعك  (Ey gafil sana faydası olacak şeylere kulak ver) örneklerinde olduğu gibi. “Ey iman edenler” hitabında olduğu gibi. يَٓا edatı münada ile beraber tam bir cümle teşkil eder. Çünkü edat fiilin yerine geçmiştir.  اَيُّ  ise harf-i tarifle marife olana ulaşmak için konulmuştur. Çünkü o haliyle başına  يَٓا ’nın gelmesi imkânsızdır. Aksi takdirde iki harf-i tarif birleşmiş olur. Çünkü ikisi de eşittir.  اَيُّ ’ye münadanın hükmü verilmiş ve açıklayıcı sıfatı olarak nida ile kastedilen şeyin yerine konulmuştur. (Beyzâvî, I, 215-216)

Zemahşerî, insanın kendisine şah damarından daha yakın olan yaratanına seslenişlerinde uzaklık anlamı içeren  يَٓا  edatını kullanmasını, deyim yerindeyse psikolojik bir çıkarımla, dua eden insanın hatalarının şuurunda olmasına ve belki de nefsini kırmasına, böylece dualarının kabulü için bir yol bulmasına bağlar. (Zemahşerî, Keşşâf, I, 96 - Fahreddin Râzî)

 

 وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَٓاءَلُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَۜ 

 

Cümle nidanın cevabına hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Lafza-i celal için sıfat konumundaki  الَّذ۪ي ’nin sılası  تَسَٓاءَلُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَۜ  müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Akrabaları kendi ism-i celalinin yanında zikrederek, sıla-ı rahmin katında pek değerli olduğunu göstermiştir. (Ebüssuûd)  

Ebu Hureyre’den Hazreti Peygamberin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Kendisiyle Allah’a itaat edilip de sevabı akrabayı ziyaret etmenin sevabından daha çabuk verilen hiçbir şey yoktur. Yine kendisiyle Allah’a isyan edilip de ikâbı haddi aşma ve yalan yemin etmenin ikâbından daha çabuk verilen hiçbir amel de yoktur.” (Tirmizi, Kıyame, 57, İV/665 - Fahreddin er-Râzî)

İsm-i mevsûllerde yapıları gereği tevcîh sanatı vardır.    ??

اتَّقُوا - خَلَقَ - الَّذ۪ي  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cenab-ı Hak birinci hitapta, “Rabbinizden” ikincisinde ise “Allah’tan ittika ediniz.” buyurmuştur. “Rabb” terbiye ve ihsana delalet eden bir lafızdır. “İlah” ise O’nun hâkimiyetine ve heybetine delalet eden bir lafızdır. Binaenaleyh birincisinde terğib ve teşvike, ikincisinde de terhîb ve sakındırmaya binaen insanlara sakınmalarını emretmiştir. Nitekim Cenab-ı Hakk, [Korku ve ümitle Rabblerine dua ederler. (Secde Suresi, 16)] ve [Umarak ve korkarak Bize dua ederler. Enbiya Suresi, 90)] buyurmuştur. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: O, seni büyütmüş, sana ihsanda bulunmuştur. Binaenaleyh O’na muhalefet etmekten sakın; çünkü O, ikâbı şiddetli, azamet ve heybeti yüce olandır. (Fahreddin er-Râzî)


اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يباً

 

Ta’liliye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ve takdim kasrıyla ile tekid edilmiş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet duyguları uyandırma amacına matuftur. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, ayetteki lafza-i celâllerde tecrîd sanatı vardır. Cümlede ism-i celîlin (Allah) zamir makamında zahir olarak zikredilmesi tekid içindir. (Ebüssuûd)

كَانَ ’nin  dahil olduğu  اِنَّ ’nin haberi olan  كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يبًا  cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  كَانَ ,عَلَيْكُمْ ’nin mahzuf mukaddem haberine müteallıktır. 

Lafza-i celâlin teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırmak için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. 

[Allah elbette üzerinizde gözcüdür.] Yani Allah işlediğiniz hayır ve şerleri görür. Bu ifade itaat/ibadetlere karşı vaad, günahlara karşı da en etkili şekilde yapılmış bir tehdittir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

الْاَرْحَامَۜ  kelimesinin  lafza-i celâlin fiiline atfedilmesi, onlarla güzel muamelede bulunmanın gerekliliğini tenbih eder. Malum olduğu üzere matuf ve matufun aleyh arasındaki uzaklık ve farklılığı yaklaştırarak yok etmek; yüceltmek, şereflendirmek, iyilik ve şefkati arttırmaya teşvik içindir. (Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Nisâ Sûresi 2. Ayet

وَاٰتُوا الْيَتَامٰٓى اَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَب۪يثَ بِالطَّيِّبِۖ وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَهُمْ اِلٰٓى اَمْوَالِكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حُوباً كَب۪يراً  ...


Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتُوا ve verin ا ت ي
2 الْيَتَامَىٰ öksüzlere ي ت م
3 أَمْوَالَهُمْ mallarını م و ل
4 وَلَا
5 تَتَبَدَّلُوا değiştirmeyin ب د ل
6 الْخَبِيثَ pis olanı خ ب ث
7 بِالطَّيِّبِ temiz olanla ط ي ب
8 وَلَا
9 تَأْكُلُوا yemeyin ا ك ل
10 أَمْوَالَهُمْ onların mallarını م و ل
11 إِلَىٰ katarak
12 أَمْوَالِكُمْ sizin mallarınıza م و ل
13 إِنَّهُ çünkü bu
14 كَانَ ك و ن
15 حُوبًا bir günahtır ح و ب
16 كَبِيرًا büyük ك ب ر

وَاٰتُوا الْيَتَامٰٓى اَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَب۪يثَ بِالطَّيِّبِۖ


Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  اٰتُوا  fiili  نَ ’un hazfiyle mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

الْيَتَامٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mansubtur.  اَمْوَالَهُمْ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَتَبَدَّلُوا  fiili  نَ ’un hazfiyle meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.   الْخَب۪يثَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur.  بِالطَّيِّبِ  car mecruru  تَتَبَدَّلُوا  fiiline müteallıktır.

تَتَبَدَّلُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  بدل’dir. Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.   


وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَهُمْ اِلٰٓى اَمْوَالِكُمْۜ

 

وَ  atıf harfidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَأْكُلُٓوا  fiili  نَ ’un hazfiyle meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

اَمْوَالَهُمْ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اِلٰٓى اَمْوَالِكُمْ  car mecruru  تَأْكُلُٓوا  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.     

 

اِنَّهُ كَانَ حُوباً كَب۪يراً

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubtur.  اِنَّ ’nin haberi كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesidir.

كَانَ  nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin ismi, müstetir  هو  zamiri olup mahallen merfûdur.  حُوبًا  kelimesi  كَانَ ’nin 

haberidir. كَب۪يرًا  ise  حُوبًا ’in sıfatıdır.



وَاٰتُوا الْيَتَامٰٓى اَمْوَالَهُمْ

 

 

Ayet, önceki ayete  وَ ’la atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Yetim; babası ölmüş ve henüz bulûğ çağına gelmemiş çocuktur. Bunlar mallarının tasarrufundan aciz oldukları için malları verilmez. Ancak bulûğ çağına erip rüşde erdikten sonra malları kendilerine teslim edilebilir. Dolayısıyla burada yetim kelimesiyle geçmişteki halleri zikredilmiştir.

Bu ayetteki mecaz-ı mürselle işaret edilen iki mana daha vardır: 

a) Yetimlik yaşı sona erdiğinde mallarını teslim etmekte acele etmek ki aynı surenin 6. ayetinde de buna işaret vardır. 

b) Bu eski halleri hatırlatılarak müminlerin merhametle muamele etmelerini sağlamaktır. Nasıl ki yetimler şefkat ve merhamete muhtaçsa, henüz bulûğa ermiş bu müminler de hâlâ bu muameleye muhtaçtır.

Bundan önce takva emri mükerreren zikr edildikten sonra burada da takvaya konu olan emirler ve nehiylerin zikrine geçilmektedir. Burada yetimlerle ilgili hükümlerin öne alınması, onlara son derece ilgi gösterildiğini ortaya koymak ve bir de yetimlerle ilgili hükümlerin, bundan önce zikredilen akrabalıkla ilgili olduğu içindir. Çünkü hitap, yetimlerin yakınlarına ve varislerine müteveccihtir. (Ebüssuûd)

Hendek Savaşı’ndan sonra olduğu için ortada yetim çocuklar, onların anneleri ile evlenme ve miras sözkonusudur.

[Yetimlere mallarını verin.] emri irşad içindir. Yetime malı büyüyünce yani çocuk yetimlikten çıkınca verileceği için buradaki yetim kelimesinde kevn-i sabık alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.

Ayette, buluğ çağına ulaşmış, yetimlik dönemini geride bırakmış gençlere mallarının verilmesi emredilmektedir. İbarede yer alan  اليتامى  lafzı,  اليتيم  lafzının çoğulu olup sözlükte “babası ölmüş, tek başına kalmış” manasına gelir. Lafız bu anlamıyla her ne kadar hem çocuklar hem de büyükler için kullanılmaya elverişli olsa da örfî olarak henüz ergenlik çağına gelmemiş çocuklar için kullanılır. Dolayısıyla ayette onlara “yetim” sıfatının verilmesi, yakın geçmişte küçük sınıfına dahil oldukları için mecazdır. Beyzâvî’nin bu açıklamalarından anlaşıldığına göre burada önceki durumu nazarı itibara alarak yapılmış “mecaz bi i’tibari ma kâne” sanatı vardır. Zira ayette yetimlerin daha önceki durumları göz önünde bulundurulmuştur. Çünkü yetim çocuklar bülüğa ermedikçe malları onlara verilmez. Ancak ergenlik dönemine ulaştıklarında malları kendilerine teslim edilir. Öyleyse yetim tabiri geçmişe göredir. Zira bunlar daha önce yetim idiler. Bu durumda bu mecaz, alakası “i’tibar ma kâne” (geçmişe itibar) olan mürsel mecazlardandır. (Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı, Süleyman Gür - Ebüssuûd - Fahreddin er-Râzî)

يتامى: “Nedîm ve nedâmâ” gibi yetîmin çoğuludur. Veya çoğulunun çoğuludur. “Yetim” yalnız kalma manasına “yetem”den alınmıştır. Nitekim eşsiz inciye “dürr-i yetim (sedefinde tek olan inci)” denir. İşte bu yalnız kalma manası düşüncesi ile babası vefat etmiş olana yetim denilmiştir ki böyle yetim kalmaya da ye’nın ötresi ile “yütm” denilir. Bundan dolayı lügat bakımından bu ismin hakkı gerek küçüğe ve gerek büyüğe denilebilmesidir. Çünkü babadan yalnız kalma manası kalıcıdır.  Genellikle yetimlerin mallarından başka nefisleri ve ırzları ve özellikle her iki manadan biri ile yetim olan kadınların nefisleri ve ırzları da en fazla korunması lazım gelen sakınma yerlerindendir. (Elmalılı)


وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَب۪يثَ بِالطَّيِّبِۖ 

 

Önceki cümleye matuftur. Aralarında inşaî olmak bakımından mutabakat vardır. 

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الْخَب۪يثَ بِالطَّيِّبِۖ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab vardır.

Ayetteki emir ve nehiy de irşad ve tenbih içindir.

[Habisi tayyiple değiştirmeyin.] sözünde istiare vardır. Haramı helalle değiştirmeyin demektir. Haram mal, habis şeye benzetilmiştir. Câmi’; zarar vermesi, faydasız olmasıdır. Helal mal temiz şeye benzetilmiştir. Câmi’; ferahlık, hoşa gitmesi, faydalı olmasıdır.

 

وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَهُمْ اِلٰٓى اَمْوَالِكُمْۜ

 

 

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle makabline وَ ’la atfedilmiştir.  Aralarında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır. 

اَمْوَالَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır 

“Malları yemek” tabirinde istiare vardır. Malı gasp etmek, bir yiyeceği yemeğe benzetilmiştir. Mal en çok yemeye harcandığı için tağlîb sanatı yapılmıştır.

Bu ifade, mübalağa ile onları vazgeçirmek için yapılan bir tecessümdür. Sanki yetim malı ortaya konmuş, ona el uzatan kişi de başına çöreklenmiş iştahla yiyor gibi göz önüne getirmektedir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)


اِنَّهُ كَانَ حُوباً كَب۪يراً

 

Ayetin ta’liliye olan son cümlesi fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Sübut ifade eden isim cümlesi  اِنَّ  ile tekid edilmiş, faide-i haber inkarî kelamdır.

Faide-i  haber ibtidaî kelam olan كَانَ حُوبًا كَب۪يرًا cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اَمْوَالَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Nisâ Sûresi 3. Ayet

وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُـقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا تَعُولُواۜ  ...


Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ şayet
2 خِفْتُمْ korkarsanız خ و ف
3 أَلَّا
4 تُقْسِطُوا adaleti sağlayamıyacağınızdan ق س ط
5 فِي hakkında
6 الْيَتَامَىٰ öksüz(kızlar) ي ت م
7 فَانْكِحُوا alın ن ك ح
8 مَا olan
9 طَابَ helal ط ي ب
10 لَكُمْ size
11 مِنَ -dan
12 النِّسَاءِ kadınlar- ن س و
13 مَثْنَىٰ ikişer ث ن ي
14 وَثُلَاثَ ve üçer ث ل ث
15 وَرُبَاعَ ve dörder ر ب ع
16 فَإِنْ yine
17 خِفْتُمْ korkarsanız خ و ف
18 أَلَّا
19 تَعْدِلُوا adalet yapamayacağınızdan ع د ل
20 فَوَاحِدَةً bir tane (alın) و ح د
21 أَوْ yahut
22 مَا şeyle (yetinin)
23 مَلَكَتْ sahip olduğu م ل ك
24 أَيْمَانُكُمْ ellerinizin ي م ن
25 ذَٰلِكَ budur
26 أَدْنَىٰ en uygun olan د ن و
27 أَلَّا
28 تَعُولُوا haksızlık etmemeniz için ع و ل

Hamisi olan kişi yetim kız ile evlenirse ona mehir vermemiş olur ve dolayısı ile onun hakkına girmiş olur. Hoşlarına gitmese de parası için yetimlerle evlenenler kınanmıştır. Bunun yerine hoşlarına giden kadınlarla evlenmek tavsiye edilmiştir.

Avl kelimesi ağır gelen musibettir. Ailenin geçim ağırlığını üstlenmek de zordur. Ayeti kerimede de bu manada gelmiştir. (Müfredat)

Cahiliye toplumunda çok eşliliğin sebeplerinden biri de serveti çoğaltmaktı. O günün anlayışına göre kişinin şerefi servetiyle ölçülüyordu. (Bugün ne değişmiş ki!!!)

Hayrettin Karaman ve Süleyman Ateş'e göre çok eşlilik için adalet vazgeçilmez bir şarttır. Ayrıca gerekli başka koşullar da vardır:

Kadının çocuk doğuramaması,

Cinsel birleşmeye izin vermeyecek bir hastalığı olması,

Savaş, salgın hastalık gibi bir sebeple kadın nüfusun çoğalması ve bu yüzden fuhşun başgöstermesi...

(Kur'ân Tefsirinde Farklı Yorumlar)
  

 Nekeha نكح :

  Nikah نِكاحٌ kelimesinin asıl anlamı evlilik sözleşmesidir. Sonradan istiare yoluyla beraber olmak anlamında da kullanılmıştır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 23 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli nikahtır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُـقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder.  خِفْتُمْ  şart fiili olarak mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

اَنْ  masdar harfidir.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  خِفْتُمْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubtur.   تُقْسِطُوا  fiili  نْ  harfinin hazfiyle mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

فِي الْيَتَامٰى  car mecruru  تُقْسِطُوا  fiiline müteallıktır.  الْيَتَامٰ  elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri,  في نكاح اليتامى  şeklindedir.

Hem erkek hem de kız yetimler için  يتامى  kelimesi kullanılır. Bu kelime, yetîmetun kelimesinin harflerinin yer değiştirmesi ile yapılmış çoğuludur. (Keşşâf)

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  انْكِحُوا  fiili  نَ ’un hazfiyle mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. İsm-i mevsûlun sılası  طَابَ لَكُمْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

طَابَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  لَكُمْ  car mecruru  طَابَ  fiiline müteallıktır.  مِنَ النِّسَٓاءِ  car mecruru  طَابَ ’deki zamirin mahzuf haline müteallıktır.

مَثْنٰى  kelimesi  مَا ’nın halidir. Elif üzere mukadder fetha ile mansubtur.  ثُلٰثَ وَرُبَاعَ  kelimeleri  مَثْنٰى ’ya matuftur.

مَثْنٰى  söylenmesi zor olduğu için elif-i maksûre üzerine takdir edilmiş fetha ile mansub haldir. (Bu zorluk, elif-i maksûrenin harekesinin görünmesine engel olmuştur.)

Bu vasıf  مَفْعَلْ  veznindedir. Sülâsî olan  اَلثَّنْيُ  fiilinden müştaktır. Bu kelime tekrar manasındadır.

مَثْنٰى , gayr-ı munsariftir. Bunun sebebi vasf ve adl [dönüşmüş] olması olup çok eşliliğin mübah olduğu kadınların sıfatıdır. 

Adl, burada “udûl” yani “değiştirme ve intikal”dir. Ayette  مَثْنٰى  sıfatı,  اِثْنَتَيْنِ  [iki] manasındadır. Aslı,  انْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ اِثْنَتَيْنِ  اِثْنَتَيْنِ  [Hoşunuza giden kadınlarla iki iki nikâhlanın.] şeklindedir. Sayının sıfatını iki kere tekrarlamaktan vazgeçilerek  مَثْنٰى buyurulmuştur. (Hâlidî, Vakafât Düşündüren Ayetler s. 22 - Fahreddin er-Râzî -  Ebüssuûd)

Buradaki  خَوْفٌ  [korku], “haram işlemekten ve yetime adaletsiz davranmaktan haşyet duymak”tır. (Hâlidî, Vakafât Düşündüren Ayetler s. 15)

خِفْتُمْ  [korkarsanız] fiilindeki hitap bütün Müslümanlara değil, sadece onlar içinden özel bir gruba yöneliktir. Bu grup, yetim kadınlara vasi olan ve yetim kızın amcasının veya dayısının oğlu gibi bu kadınlarla evlenmesi haram olmayan erkeklerdir. İkinci cümleye dikkat çekmek için hitap bize has kılınmıştır, bunun delili Âişe’nin (r.a.) Urve'ye bu ayetin nüzulü hakkında söyledikleridir. (Hâlidî, Vakafât Düşündüren Ayetler s.16 - Fahreddin er-Râzî,)

Buradaki  قَاسِطٌ  “zalim” manasındadır ve o cehennem odunudur.  اَقْسَطَ  rubâî fiili ise “adaletli oldu” manasındadır. Allah Müslümanlara adaletli davranmalarını emretmiştir. (Hâlidî, Vakafât Düşündüren Ayetler s. 17)

يَتِيم  [yetim] sözcüğünün çoğulu  الْيَتَامٰى’dır.  فَعِيل  vezninde sıfat-ı müşebbehedir. 

اَلْيُتمِ  kelimesinden müştaktır ve müfreddir. Yetim, “küçükken babası ölen ve yalnız kalan, bakıma ve himayeye muhtaç olan kişi”dir.

يَتِيم  müfred müzekkerdir,  يَتِمَة  müennesidir. Kur’an’da müennes sıfatı kullanılmamıştır. Sadece  يَتِيم  şeklinde kullanılmış, bununla hem müzekker hem de müennes kastedilmiştir; فَاَمَّا الْيَت۪يمَ فَلَا تَقْهَرْ  [Öyleyse sakın yetime kötü muamele etme! (Duha Suresi, 9)] ayetinde olduğu gibi.

الْيَتَامٰى  şeklindeki çoğulu ise bu ayette olduğu gibi sadece kadınlar için kullanılır: 

وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى  [Eğer yetimler hakkında qıst yapamamaktan korkarsanız… (Nisa Suresi, 3)] (Hâlidî, Vakafât Düşündüren Ayetler s. 17)

Buradaki  مِنَ  harfi, beyaniyyedir. Nikâhlanmak için rağbet edilen kadınların tayyib [temiz] kadınlar olduğunu açıklar. Tayyib vasfı; fiiller, sözler, ameller ve şahsiyetler için kullanılır. Burada tayyib ile kadınların kastedildiğini göstermek için  مِنَ beyaniyye’ye ihtiyaç duyulmuştur.  (Hâlidî, Vakafât Düşündüren Ayetler s. 20)


فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ 

 

Cümle  atıf harfi  فَ  ile birinci  اِنْ خِفْتُمْ ’e atfedilmiştir.  اِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder.  خِفْتُمْ  şart fiili olarak mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

اَنْ  masdar harfidir.  لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  خِفْتُمْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubtur.  

تَعْدِلُوا  fiili  نْ  harfinin hazfi ile mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

وَاحِدَةً  mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubtur. Takdiri,  انكحوا  şeklindedir.

اَوْ  atıf harfidir ve tahyîre (iki şeyden birinin seçilmesine) delalet eder. Böylece erkek, önceki ve sonraki fiil arasında muhayyerdir. Yani hür olan tek kadınla evlenmeli, hür kadınla evlenmeye gücü yetmezse cariye ile yetinmelidir.  (Hâlidî, Vakafât Düşündüren Ayetler s. 24)

مَا  müşterek ism-i mevsûlu,  وَاحِدَةً ’e matuf olup mahallen mansubtur. İsm-i mevsûlun sılası  مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

مَلَكَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  اَيْمَانُكُمْ  faildir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


 ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا تَعُولُواۜ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.  اَدْنٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû olan haberdir.

اَنْ  masdar harfidir.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf  إلى  harf-i ceriyle birlikte  اَدْنٰٓى ’ya müteallıktır. 

تَعُولُوا  fiili  نْ  harfinin hazfiyle mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

تَعُولُوا  fiili, sülâsî mücerred olan  عول  fiilinin muzarisidir.

اَدْنٰٓى  ism-i tafdil kalıbındandır.

وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُـقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ 

 

وَ  istînâfiyyedir. Ayetin ilk cümlesi şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Hıftum خِفْتُم  şart fiiliyle başlayan cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  أن ’i takip eden menfi muzari fiil cümlesi  لَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى  cümlesi masdar teviliyle mef’ûl konumundadır.

فَ  karinesiyle gelen şartın cevabı  فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ  emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Tevcih anlamı ihtiva eden ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mazi fiil sıygasında gelmiş haberî isnaddır.

Yetimlerle evlenildiği takdirde adaletsizlikten korkulması halinde bu evliliğin nehyedilmesi asıl amaç olduğu halde bunun yerine başka kadınlarla evlenme emri ifadesinin tercihi, onları bundan lütufkâr bir tavırla vazgeçirmek içindir. Çünkü insan nefsi tabu olarak, yasaklandığı şeylere ihtiraslı olur. Nitekim kadınların “hoşa gitmek” vasfıyla vasıflandırılmaları da erkekleri daha fazla onlara meylettirmek ve teşvik içindir. Bunların hepsi de bu sakıncalı durumda velileri yetimlerle evlenmekten vazgeçirmeye dönüktür, işte ayetin nüzul sebebi, tahakkuk etmiş evlilik iken zımnî nehyi, beklenen evliliği tercih etmenin sırrı da budur. Çünkü bu yaklaşımda, şer vâki olmadan onu süratle önlemek vardır -zira vâki olan bir şey, bazen kaldırılamıyor- ve bir de tahakkuk etmiş böyle bir evliliğin sakıncası mübalağa ile ifade edilmiş olur. Zira beklenen evliliğin sakıncası ondan beklenen haksızlıktan dolayı olduğuna göre haksızlıkla beraber tahakkuk etmiş evliliğin sakıncası daha ağırdır.  (Ebüssuûd)

مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ  kelimeleri mevsûlün ifade ettiği kişilerden haldir. Hal, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

اِنْ خِفْتُمْ [Eğer korktuysanız] şart fiilinin mazi gelişi, kesin olacağına işaret içindir. 

اِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى  [Yetimler hakkında korkarsanız] ifadesinde idmâc vardır. Hem yetim mallarına yapılacak haksızlıktan korkmak hem de yetim kızlarla istemeden yapılan evliliklerde haksız davranma korkusu anlaşılmaktadır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

مَثْنٰى - ثُلٰثَ - رُبَاعَۚ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.

Bazan takdim; az olan şeyden çoğa doğru yapılır. İkişer, üçer, dörder (Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)


فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ

 

Ayetin ikinci cümlesi  فَ  ile önceki cümleye atfedilmiştir. Aynı üsluptaki cümleler arasında inşaî isnad olma bakımından mutabakat vardır.  لَّا تَعْدِلُوا  masdar teviliyle şart fiili  خِفْتُمْ ’un mef’ûlü konumundadır. 

Rabıta harfi  فَ ’nin dahil olduğu cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  وَاحِدَةً kelimesi takdiri  فالزموا  (Yapışın) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اَلَّا تُقْسِطُوا - اَلَّا تَعْدِلُوا -  اَلَّا تَعُولُواۜ  arasında mürâât-ı nazîr vardır.

مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ  [Ellerinizin sahip olduğu] tabiri cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Gerçekte sahip olan insanın kendisidir.

Yetimler hakkında ve yukarda zikri geçen sayılar üstündeki eşler arasında adaleti gerçekleştirememekten korktuğunuz gibi asgari sayıdaki çok eşlilikte de eşler arasında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız o takdirde bir eşlilikten ayrılmayın. Bir eşle yetinin ya da çok sayıdaki eşlerinizden birini seçin ve diğerlerini bırakın.  (Ebüssuûd)

 ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا تَعُولُواۜ

 

Ayetin istînâfiyye olarak fasılla gelen son cümlesi, isim cümlesi formunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife oluşu, işaret edilenin önemini ve şerefini ifade eder. İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.

Allah’ın koyduğu kurallara işaret eden  ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan istiare oluşur. Câmi’, her ikisindeki vücudun tahakkukudur.

Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)

Müsnedin mazi fiille gelmesi hükmü takviye ve hudûs ifade eder.  أن  sebebiyle masdar tevilindeki menfi muzari fiil cümlesi  لَّا تَعُولُواۜ, takdir edilen  إلى  harfiyle  اَدْنٰٓى  fiiline müteallıktır.
Nisâ Sûresi 4. Ayet

وَاٰتُوا النِّسَٓاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةًۜ فَاِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْساً فَكُلُوهُ هَن۪ٓيـٔاً مَر۪ٓيـٔاً  ...


Kadınlara mehirlerini (bir görev olarak) gönül hoşluğuyla verin. Eğer kendi istekleriyle o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتُوا ve verin ا ت ي
2 النِّسَاءَ kadınlara ن س و
3 صَدُقَاتِهِنَّ mehirlerini ص د ق
4 نِحْلَةً bir hak olarak ن ح ل
5 فَإِنْ eğer
6 طِبْنَ bağışlarlarsa ط ي ب
7 لَكُمْ size
8 عَنْ
9 شَيْءٍ bir kısmını ش ي ا
10 مِنْهُ ondan
11 نَفْسًا kendi istekleriyle ن ف س
12 فَكُلُوهُ onu yeyin ا ك ل
13 هَنِيئًا afiyetle ه ن ا
14 مَرِيئًا iç huzuruyla م ر ا

Kadınlara sadaka, yani mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer size ondan bir şey bağışlarsa, vermeyi hoş görürse, onu sağlıkla afiyetle yiyin. (Yani mehrinin bir kısmını size vermeyi hoş görürse, onu rahatlıkla kullanın.)

Ayet iki tarafı da hoşgörüye davet etmektedir.

Nihle kelimesi arı ile aynı köktendir. Arının verdiğini vermek demektir. Arı her çiçeğe konar, hiçbirine en ufak bir zarar vermez, hepsine en büyük faydayı verir. Allah teala'nın bildirdiği gibi içinde şifa olan şeyi verir. (Müfredat)

 

وَاٰتُوا النِّسَٓاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةًۜ


Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  اٰتُوا  fiili  نَ ’un hazfiyle mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

النِّسَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur.  صَدُقَاتِهِنَّ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Muttasıl zamir  هِنَّ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

نِحْلَةً  failin hali olup fetha ile mansubtur.

نِحْلَةً  kelimesinin üstün olması: 

“Din” manasında alınırsa mef’ûlü lehtir. “Dinin bir hükmü olduğu için kadınlara mehirlerini verin.” demektir.

Mef’ûlü mutlaktır. Çünkü  نِحْلَةً ’de de vermek manası vardır.  اٰتُوا  [Verin] emrindeki muhatap zamirinden haldir. “Onlara mehirlerini, bağışlayan ve gönül hoşluğu ile veren kimseler olarak veriniz.” demektir.  Veya  صَدُقَاتِهِنَّ’den haldir. Yani “gönül hoşluğu ile verilmiş bir bağış olarak mehirleri…” demektir.  (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)


 فَاِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْساً فَكُلُوهُ هَن۪ٓيـٔاً مَر۪ٓيـٔاً

 

فَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder.  طِبْنَ  sükun üzere mebni mazi şart fiili olup mahallen meczumdur. Nûnu’n-nisve, fail olarak mahallen merfûdur.

لَكُمْ  car mecruru  طِبْنَ  fiiline müteallıktır.  عَنْ شَيْءٍ  car mecruru  aynı şekilde  

طِبْنَ  fiiline müteallıktır.  مِنْهُ  car mecruru  شَيْءٍ ’in mahzuf sıfatına müteallıktır.

نَفْسًا  temyiz olarak mansubtur. 

نَفْسًا  kelimesinin tekil gelmesinin sebebi, ayette kastedilenin tek tek her bir kadın değil, “kadın cinsi” olmasıdır. Tekil kullanım da cinsi ifade edebilir. Mana şu şekildedir: Şayet kadınlar, geçimsizlik edeceğiniz ve kötü davranacağınız korkusuyla böyle yapmaya mecbur kalmış olmaksızın, gönül hoşnutluğuyla maldan vazgeçip size mehirlerinden bir şey hibe ederlerse “o malı yiyin” yani harcayın. (Keşşâf) 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  كُلُوهُ  fiili  نَ ’un hazfiyle mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.  هَن۪ٓيـًٔا  hal olup fetha ile mansubtur. Aynı şekilde  مَر۪ٓيـًٔا  de haldir.

مِنْهُ ’daki zamir,  صَدُقَاتِ [mehirler]  kelimesine racidir. Müzekker olması, mehirleri verenlerin erkek olmalarındandır. Harf-i cer burada teb’iz içindir. Yani “mehirlerinden biraz” demektir. Bu ifade kadınlara, bağışlayacaklarsa da hepsini değil, mehirden az bir kısmını hibe etmelerine işarettir.

Eğer teb’iz değil, tam aksine beyan içinse mana şöyledir: “Mehir olan o cinsten herhangi bir şeyden…” Kadın mehrin hepsini gönül hoşluğu ile bağışlasa kocasının o mehri tamamen alması helaldir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)     

مِنْهُ ’deki zamir, “tek bir sadaka çekilebilsin de mehrin sadece bir kısmını kapsasın” diye müzekker gelmiş de olabilir. Zamir müennes kılınıp  منها  denilseydi,  صَدُقَ ’nın tamamının hibe edilmesini içermiş olurdu, çünkü verilen  صَدُقَ ’ların bir tanesi de daha fazlası da “mehrin bir parçası” anlamına gelir. (Keşşâf)


وَاٰتُوا النِّسَٓاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةًۜ

 

Ayet önceki ayetteki istînâfa matuftur. İlk cümle emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

نِحْلَةًۜ [Seve seve] Kişi gönül hoşluğuyla birine bir şey verdiğinde ya da hibe ettiğinde نحله كذا  derler.  نِحْلَةًۜ  kelimesi mef’ûlü mutlak formundadır çünkü o da  اٰتُوا da “vermek” anlamındadır; dolayısıyla sanki “Kadınlara mehirlerini gönül hoşnutluğuyla verin” denilmektedir. Ya da muhatapların hali olarak da mansub yani “Kadınlara mehirlerini kerhen değil de seve seve, gönlünüz hoş olarak verin.” Ya da  صَدُقَاتِ  [mehir] kelimesinden hal olarak “kadınlara mehirlerini ‘gönül hoşluğuyla verilmiş olarak’ verin.” anlamına da gelebilir.  نِحْلَةًۜ  ً ifadesinin “Allah’tan bir bağış olarak O’nun katından kadınlara bir lütuf ve vergi olarak” anlamında olduğu da söylenmiştir. Yine denilmiştir ki  نِحْلَةًۜ   “din” demektir. Nihleten mef’ûlün leh olduğu takdirde mana, “Kadınlara mehirlerini dindarlığın bir gereği olduğu için verin.” şeklinde olur.  نِحْلَةًۜ  kelimesinin  صَدُقَاتِ’ın hali olması da caiz olup mana, “[Onlara mehirlerini] Allah’ın koyduğu, farz kıldığı bir din/yasa olarak verin.” şeklindedir. Burada hitap evli erkekleredir. (Keşşâf)

 

فَاِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْساً فَكُلُوهُ هَن۪ٓيـٔاً مَر۪ٓيـٔاً

 

 

فَ  istînâfiyye  اِنْ  şartiyedir. Şart üslubunda gelen cümle talebî inşâî isnaddır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  طِبْنَ  şart fiilidir.

Rabıta harfi ile gelen cevap cümlesi  فَكُلُوهُ هَن۪ٓيـًٔا مَر۪ٓيـًٔا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ayetin, “ağız tadıyla, afiyetle” anlamına gelen “henien, merien” kısmı, mâkablinden ayrı bir dua cümlesidir. Buna göre “Artık onu yiyin. Hoş, afiyet olsun!” demektir. (Ebüssuûd)

“A’n şey’in/bir şey…” ifadesi, bağışlayacakları miktarı az tutmaları için bir telkindir.  (Ebüssuûd)

شئ’deki tenvin kıllet ifade eder.

طِبْنَ  fiilinin  وهب - سمح  fiillerine tercih edilmesi mürâât-ı nazîr sanatıdır.

مِنْهُ ’daki  مِنْ  harfi, teb’iz ifade eder. 

هَن۪ٓيـًٔا  için sıfat olan  مَر۪ٓيـًٔا  dolayısıyla cümlede ıtnâb vardır.

Rivayete göre bazı insanlar, kadınlara mehir olarak verdikleri mallardan bir şeyi kabul etmeyi günah sayıyorlardı. İşte bu ayet-i kerime bu yanlışı kaldırmak üzere nazil olmuştur. (Ebüssuûd)

Ayette  وهب  (bağışlama) ve  سمح (cömertçe verme) kelimeleri yerine  طاب  [gönül hoşluğu -tîbu’n-nefs- ile verme] fiilinin kullanılmıştır. Böylece bağışlamanın ve cömertçe vermenin arka planında olması gereken duygu boyutuna işaret edilerek davranışlarda ve ilişkilerde “ruh dünyasının onayına” bakılması gerektiğine işaret edilmiştir. Bu tercih müminlerin duygu dünyalarını olumlu yönde derinleştiren bir etkiye sahiptir. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları - Ebüssuûd)

Özellikle yemeğin zikredilmesi mali tasarrufların çoğunun yemekle ilgili olması sebebiyledir.


Nisâ Sûresi 5. Ayet

وَلَا تُؤْتُوا السُّفَـهَٓاءَ اَمْوَالَكُمُ الَّت۪ي جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ قِيَاماً وَارْزُقُوهُمْ ف۪يهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً  ...


Allah’ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 تُؤْتُوا vermeyin ا ت ي
3 السُّفَهَاءَ aklı ermezlere س ف ه
4 أَمْوَالَكُمُ mallarınızı م و ل
5 الَّتِي ki
6 جَعَلَ yapmıştır ج ع ل
7 اللَّهُ Allah
8 لَكُمْ sizin için
9 قِيَامًا bir geçim kaynağı ق و م
10 وَارْزُقُوهُمْ ve onları besleyin ر ز ق
11 فِيهَا onunla
12 وَاكْسُوهُمْ ve giydirin ك س و
13 وَقُولُوا ve söyleyin ق و ل
14 لَهُمْ onlara
15 قَوْلًا söz ق و ل
16 مَعْرُوفًا güzel ع ر ف

Kesev كسو  kökünden  ألكِسَاء ve ألكِسْوَة kelimeleri türetilmiş olup elbise demektir. Bu kökün iki formu  كَسا giydirdi, إكْتَسَى ise giyindi şeklindedir. (Müfredat) Kur’ân-ı Kerim’de türevleriyle birlikte toplam beş kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçe'de kullanılan şekilleri kisve ve kispettir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَا تُؤْتُوا السُّفَـهَٓاءَ اَمْوَالَكُمُ الَّت۪ي جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ قِيَاماً وَارْزُقُوهُمْ ف۪يهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  

تُؤْتُوا  fiili  ن ’un hazfiyle meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  السُّفَهَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. 

اَمْوَالَكُمُ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

السُّفَهَٓاءَ  kelimesi  فعلاء  vezninde sıfatı müşebbehedir.

الَّت۪ي  müfret müennes has ism-i mevsûlu,  اَمْوَالَكُمُ ’un sıfatı olarak mahallen mansubtur. İsm-i mevsûlun sılası  جَعَلَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâli, fail olup lafzen merfûdur. 

لَكُمْ  car mecruru  قِيَامًا ’in mahzuf haline müteallıktır.  جَعَلَ  fiilinin birinci mef’ûlu mahzuftur. Takdiri  جعلها  şeklindedir.  قِيَامًا  ikinci mef’ûlun bih olup  fetha ile mansubtur.

وَ  atıf harfidir.  ارْزُقُوهُمْ  fiili  ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mecrurdur.

ف۪يهَا  car mecruru  ارْزُقُوهُمْ  fiiline müteallıktır.

وَ  atıf harfidir.  اكْسُوهُمْ  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  قُولُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

لَهُمْ  car mecruru  قُولُوا  fiiline müteallıktır.  قَوْلًا  mef’ûlun bih veya mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubtur.  مَعْرُوفًا  kelimesi  قَوْلًا ’in sıfatıdır.

وَلَا تُؤْتُوا السُّفَـهَٓاءَ اَمْوَالَكُمُ الَّت۪ي جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ قِيَاماً

 

وَ  atıftır. Ayet  önceki ayetteki  وَاٰتُوا النِّسَٓاءَ  cümlesine matuftur. Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

اَمْوَالَكُمُ  için sıfat olan has ism-i mevsûl  الَّت۪ي ’nin sılası müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ قِيَامًا  cümlesidir. Mevsûlde tevcîh sanatı vardır.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Ayet-i kerimede geçen sefihlerin, yetim olup temyiz yaşına gelmemiş çocuklar yani aklı ermeyenler olduğu söylenmiştir.

Burada mallar için  اَمْوَالَكُمُ  [sizin mallarınız] buyurulmuştur. Tasarrufta bulunma yetkisi onlara ait olduğu için sebebe isnad kabilinden mecaz-ı mürseldir.

السُّفَهَٓاءَ [Aklı ermeyenler] mallarını saçıp savuranlar, gereksiz yere harcayanlar, düzgün harcamaya, geliştirmeye ve çekip çevirmeye güçleri yetmeyenlerdir. Ayetteki  وَلَا تُؤْتُوا السُّفَهَٓاءَ اَمْوَالَكُمُ  [mallarınızı vermeyin] hitabı velileredir. Mal, velilerin değil, velisi bulundukları kişilerin olduğu halde velilere nispet edilmesinin sebebi, insanların geçimlerini o mal vesilesiyle yoluna koymalarıdır. (Keşşâf)

Bu kimseler hakkında kullanılan sefihlik, zem ve kınama ifade eden bir sıfat değildir. Bu, Allah Teâlâ’ya isyan manasını ifade etmez. Onlar, sadece akıllarının azlığı, malı muhafaza etme hususunda temyiz kabiliyetlerinin yetersizliğinden dolayı “sefih” diye adlandırılmışlardır.

Cenab-ı Hakk’ın “mallarınızı…” sözünden anlaşılan mefhumun dışına çıkan başka bir mefhum da bulunmaktadır. Durum böyle olunca bu lafzı, lafzın her ikisi arasında müşterek bir manayı ifade etmiş olması bakımından hem hakiki hem de mecazî manaya hamletmenin uzak bir ihtimal olmadığını söylememiz mümkündür.  Mal, ayakta durabilmenin ve müstakil olarak yaşayabilmenin sebebi olunca Cenab-ı Hakk onu, mübalağa yoluyla, “müsebbeb” (netice)’in ismini “sebeb”e ıtlak ederek  adlandırmıştır. Yani “Bu mal, sizin ayakta durabilmenizin ve hayatınızı sürdürebilmenizin bizzat kendisidir.” demektir. (Fahreddin er-Râzî)

Bu; surede zikredilen hükümlerin üçüncü çeşididir.

Bu ayetin, önceki ayetlerle ilgisi şu şekildedir: Sanki Cenab-ı Hakk şöyle demektedir: “Ben, yetimlere mallarını, kadınlara da mihirlerini vermenizi emrettim. Bunu, onlar akil baliğ ve mallarını koruyabilecek bir halde oldukları zaman size emrediyorum. Fakat onlar akıllı veya balğ olmazlarsa veyahut da akil-baliğ oldukları halde müsrif bir sefih olurlarsa onlara bu halleri zail oluncaya kadar mallarını vermeyip elinizde tutunuz. Bütün bunlardan maksat ise zayıf ve aciz kimselerin mallarını koruma hususundaki ihtiyattır.” (Fahreddin er-Râzî)

Hitab, yetimlerin velilerinedir. Veliler, mallarını saçıp savuracak yetimlere, zayi etmemeleri için mallarını vermekten nehyolunuyor. Daha açık bir deyişle sanki şöyle buyuruluyor:

“Ey veliler, tebzir ehli, savurgan, aklı ermez yetimlere, hayatlarının güvencesi olan mallarını teslim ederek onu zayi etmelerine göz yummayın. Zira malları zayi olursa kendileri de zayi olur. O mallarla onları besleyin, giydirin; mallarını muattal bırakmayıp ticarette işleterek ondan kazanç sağlamak suretiyle yiyecek ve giyecekleri için onu sürekli bir kaynak haline getirin ki onların nafakaları ana maldan değil, fakat kârdan karşılansın.”  (Ebüssuûd)

 

 ف۪يهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً

 

 

وَ  atıftır. Cümle  لَا تُؤْتُوا  cümlesine matuftur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır. 

وَاكْسُوهُمْ  ve  وَقُولُوا  cümleleri de aynı üslupta gelerek  وَارْزُقُوهُمْ  cümlesine atfedilmişlerdir

مَعْرُوفًا  kelimesi  قَوْلًا  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

قَوْلًا - قُولُوا  kelimeleri arasında iştikak cinas-ı ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

وَارْزُقُوهُمْ - وَاكْسُوهُمْ  arasında mürâat-ı nazîr vardır. Güzel sözün de ihtiyaçlar arasında olduğu ifade edilmiştir. 

“Sizin idarenizde olan malı kendi malınız gibi kullanın, onları da rızıklandırın, giydirin, güzel davranın.” demektir.

“İyi söz; kendisine velayet edilen çocuk varsa velinin ona, malın onun kendi malı olduğunu, kendisinin o malın sadece bekçiliğini yaptığını, yetimin çocukluk devresi bitince malını ona vereceğini o yetime anlatmasıdır.”  (Fahreddin er-Râzî)

 
Nisâ Sûresi 6. Ayet

وَابْتَلُوا الْيَتَامٰى حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْداً فَادْفَعُٓوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْۚ وَلَا تَأْكُلُوهَٓا اِسْرَافاً وَبِدَاراً اَنْ يَكْـبَرُواۜ وَمَنْ كَانَ غَنِياًّ فَلْيَسْتَعْفِفْۚ وَمَنْ كَانَ فَق۪يراً فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِۜ فَاِذَا دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً  ...


Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (buluğa) erdiklerinde, eğer reşid olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَابْتَلُوا deneyin ب ل و
2 الْيَتَامَىٰ öksüzleri ي ت م
3 حَتَّىٰ kadar
4 إِذَا
5 بَلَغُوا varıncaya ب ل غ
6 النِّكَاحَ nikah (çağına) ن ك ح
7 فَإِنْ eğer
8 انَسْتُمْ görürseniz ا ن س
9 مِنْهُمْ onlarda
10 رُشْدًا bir olgunluk ر ش د
11 فَادْفَعُوا hemen verin د ف ع
12 إِلَيْهِمْ kendilerine
13 أَمْوَالَهُمْ mallarını م و ل
14 وَلَا
15 تَأْكُلُوهَا yemeğe kalkmayın ا ك ل
16 إِسْرَافًا israf ile س ر ف
17 وَبِدَارًا ve tez elden ب د ر
18 أَنْ
19 يَكْبَرُوا büyüyüp (geri alacaklar) diye ك ب ر
20 وَمَنْ ve kimse
21 كَانَ olan ك و ن
22 غَنِيًّا zengin غ ن ي
23 فَلْيَسْتَعْفِفْ çekinsin ع ف ف
24 وَمَنْ ve kimse de
25 كَانَ olan ك و ن
26 فَقِيرًا yoksul ف ق ر
27 فَلْيَأْكُلْ yesin ا ك ل
28 بِالْمَعْرُوفِ uygun şekilde ع ر ف
29 فَإِذَا zaman da
30 دَفَعْتُمْ geri verdiğiniz د ف ع
31 إِلَيْهِمْ onlara
32 أَمْوَالَهُمْ mallarını م و ل
33 فَأَشْهِدُوا şahid bulundurun ش ه د
34 عَلَيْهِمْ yanlarında
35 وَكَفَىٰ yeter ك ف ي
36 بِاللَّهِ Allah
37 حَسِيبًا hesapçı olarak ح س ب

Çocukların evlenme çağına gelmeleri, normal hallerde reşîd olmalarının, yani rüşd dönemine girmelerinin de zamanıdır. Ancak evlenme yaşı geldiği halde rüşdün hâsıl olmaması veya rüşd hali görüldüğü halde yaşın gelmemiş olması da mümkündür. Bu sebeple âyet malın teslimini iki şarta bağlamıştır: a) Evlenme yaşının gelmesi. Müctehidlere göre bu, on beş-on dokuz yaşları arasında değişmekte, bazılarına göre kızlarla erkek çocuklar için farklı yaşlar öngörülmektedir. Devlet ictihadlar arasından birini seçerek kanunlaştırma ve uygulamayı buna göre yapma imkânına sahiptir. b) Fiilen rüşdün yani malı akıllıca kullanma yeteneğinin oluşması. Veliler ve vasîler uygun vasıtalarla kısıtlıları deneyecekler, rüşdün oluştuğuna kanaat getirdiklerinde şahitler huzurunda mallarını, artık reşîd olan sahiplerine teslim edeceklerdir.

Kısıtlıların malları üzerinde tasarrufta bulunan vasîlerin, ihtiyaçları bulunduğu takdirde, örfe veya kanuna göre bu maldan uygun bir pay yahut ücret almaları câizdir. İhtiyacın bulunmaması halinde hem kısıtlının hem de cemiyetin menfaatine olan bu işin ücretsiz, hasbî olarak, kamu yararı düşüncesiyle ve Allah rızası için yapılması tavsiye edilmiştir.(Kur’ân Yolu Tefsiri/Diyanet)

Riyazus Salihin, 676 Nolu Hadis

Ebû Zer radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Ebû Zer! Senin gerçekten zayıf olduğunu görüyorum. Kendim için ne istiyorsam senin için de onu isterim. İki kişiye bile olsa sakın başkan olma! Yetim malına da yöneticilik yapma!”

Müslim, İmâre 17. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vesâyâ 4; Nesâî, Vesâyâ 10

وَابْتَلُوا الْيَتَامٰى حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْداً فَادْفَعُٓوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  ابْتَلُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  الْيَتَامٰى  elif üzere mukadder fetha ile mansubtur. 

حَتّٰٓى  ibtidâ harfidir.  اِذَا  şart manası taşıyan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur.  بَلَغُوا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بَلَغُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  النِّكَاحَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  اِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder.  اٰنَسْتُمْ  şart fiili olarak mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

مِنْهُمْ  car mecruru  اٰنَسْتُمْ  fiiline müteallıktır.  رُشْدًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  ادْفَعُٓوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

اِلَيْهِمْ  car mecruru  ادْفَعُٓوا  fiiline müteallıktır.  اَمْوَالَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

    

وَلَا تَأْكُلُوهَٓا اِسْرَافاً وَبِدَاراً اَنْ يَكْـبَرُواۜ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  

تَأْكُلُٓوا  fiili  نَ ’un hazfiyle meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.  اِسْرَافًا  hal olup fetha ile mansubtur.  بِدَارًا  kelimesi atıf harfi  وَ ‘la  اِسْرَافًا ’e matuftur.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, masdar olduğu için  بِدَارًا ’in mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubtur. Yani  بادرين كبرهم أي مسرعين في تبذيرها قبل أن يكبروا (Büyümelerinden korkarak acele etmeyin, yani o yetim çocuk büyümeden önce malını harcamak için acele etmeyin) demektir.

يَكْبَرُوا  fiili  نَ ’un hazfiyle mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

 


 وَمَنْ كَانَ غَنِياًّ فَلْيَسْتَعْفِفْۚ وَمَنْ كَانَ فَق۪يراً فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِۜ

 

وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  şart harfi iki fiili cezm eder. Mübteda olarak mahallen merfûdur. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart fiilidir.  كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri  هو ’dir.  غَنِيًّا  kelimesi  كَانَ ’nin haberidir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  لۡ, emir lam’ıdır.  يَسْتَعْفِفْ  meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.

وَ  atıf harfidir.  مَنْ  şart harfi iki fiili cezm eder. Mübteda olarak mahallen merfûdur. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart fiilidir.  كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri  هو ’dir.  فَق۪يرًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberidir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  لۡ , emir lam’ıdır.  يَأْكُلْ  meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  بِالْمَعْرُوفِ  car mecruru  يَأْكُلْ ’deki failin mahzuf haline müteallıktır. Takdiri, عادلا (Adil olarak) şeklindedir.


 فَاِذَا دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْۜ 

 

فَ  istînâfiyyedir.  اِذَا  şart manası taşıyan, cezm etmeyen zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur.  دَفَعْتُمْ  fiili cer mahallinde muzâfun ileyhtir.  دَفَعْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

اِلَيْهِمْ  car mecruru  دَفَعْتُمْ  fiiline müteallıktır.  اَمْوَالَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  اَشْهِدُوا  fiili  ن’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  عَلَيْهِمْ  car mecruru   اَشْهِدُوا  fiiline müteallıktır.    

 

 وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  كَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  بِ  zaiddir.  اللّٰهِ  lafzen mecrur olup  كَفٰى  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.  حَس۪يبًا  ise hal veya temyiz olup fetha ile mensubtur.

حَس۪يبًا  kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. 


وَابْتَلُوا الْيَتَامٰى حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْداً فَادْفَعُٓوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْۚ 

Önce yetimlerin mallarının kendilerine verilmesi mutlak olarak emredilmişti. Fakat buna istisna getirilmiş, bunlar aklı ermez, ne yaptığını bilmez, müsrif kimseler olduğu takdirde malların kendilerine iadesi nehyedilmişti. Şimdi bu ayette de yetimlerin mallarının kendilerine teslim edilmesi için belli bir vakit belirleniyor ve teslim şartı açıklanıyor. Şöyle ki:Sefih (beyinsiz, aklı kıt, savurgan) olduğu açıkça bilinmeyen yetimleri, evlenme veya bulûğ çağına ermeden önce dinî salahiyet, malına sahip olma ve malını güzel kullanma halleri itibariyle deneyin. Bunu yaparken de her birini meşgul olacakları işlerde tecrübe edin. Eğer ticaret yapacaklarsa alışveriş için ellerine bu mallardan bir miktar verin. Eğer arazileri, işçileri, hizmetçileri çalıştıracaklarsa onlara işçi, hizmetçi ücretlerini ve diğer masrafları karşılayacak bir meblâğ verin ki bunlara ilişkin yetenek ve becerileri anlaşılsın. (Ebüssuûd)

Allah Teâlâ daha önce “Yetimlere mallarını verin.” diye yetimlere mallarını vermeyi emredince bu ayetle de onlara mallarının ne zaman verileceğini beyan buyurmuş, bu ayeti zikretmiş ve bu ayette, onlara mallarını vermeyi şu iki şarta bağlamıştır:

a) Nikah çağına ermeleri...

b) Kendilerinde bir akıt ve salah (iyi hal) görülmesi... Yetimlerde, mallarının kendilerine verilebilmesi için mutlaka bu iki sıfatın bulunması gerekir. (Fahreddin er-Râzî) 

Ayet önceki istînâfa matuftur. Matuf ve matufun aleyh arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır. Ayetin ilk cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  حَتّٰٓى  gaye bildiren cer harfidir. Müstakbel zaman zarfı ve şart manalı  اِذَا , şart fiili  بَلَغُوا ’ya muzâf olmuştur. Şartın cevabı  فَ  karinesiyle gelen …فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ  cümlesi şart üslubunda  talebî inşâî isnaddır. 

Âşûr, buradaki  رشدا’deki tenvinin nev (çeşit) için olduğunu belirtir.

اِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا  şart cümlesinin cevabı, emir üslubunda talebi inşâî isnad olan  فَادْفَعُٓوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْۚ  cümlesidir.

حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ [Nikâha ulaşıncaya kadar] sözünde muzâf olan vakit, zaman gibi bir kelime hazfolunmuştur. “Nikah vaktine ulaşana kadar” demektir. Hükmî mecaz vardır. Âşûr, burda kinaye olduğunu bildirir.

2. ayette yetimlerin mallarının verilmesi ifade edilirken  اتي  fiili gelmişti. Burada ise  دَفَعْ  fiili gelmiştir. Bu fiiller arasında fark vardır. Yetimlerin mallarını îta etmek; ona göz dikmemek, suistimal etmemektir. Def etmek ise mallarını bilfiil ellerine vermektir. Burada bu mana murad edilmiştir. (Ebüssuûd)


 وَلَا تَأْكُلُوهَٓا اِسْرَافاً وَبِدَاراً اَنْ يَكْـبَرُواۜ

Bu cümle, yetimler ehliyet kazandıklarında mallarını kendilerine verme emri için bir tekid ve izah olduğu gibi, bir sonraki cümle için de bir hazırlıktır.  (Ebüssuûd)

و ’la gelen cümle  وَابْتَلُوا  cümlesine matuf veya istînâfiyyedir. Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

 اِسْرَافًا  ve  بِدَارًا  hal konumunda iki masdardır. Bu masdarlar için mef’ûlün lieclih de denmiştir.  اَنْ  harfi nedeniyle masdar tevilindeki müspet muzari sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَكْبَرُواۜ  cümlesi, nasb mahallinde mef’ûldür. Amili, masdar olan  بِدَارًا’dir.


وَمَنْ كَانَ غَنِياًّ فَلْيَسْتَعْفِفْۚ وَمَنْ كَانَ فَق۪يراً فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِۜ

 

Yetimlerin velilerinden ve vasilerinden zengin olanlar, onlara şefkat olarak ve mallarını eksiltmemek için yetimlerin mallarından hizmetine karşılık bir şey yemekten nezahet göstersin ve Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği zenginlik ve rızıkda kanaat etsin. Velilerden ve vasilerden yoksul olanlar, zaruri ihtiyaç, çalışma ve hizmet karşılığı emsal ücret ölçüsünde o mallardan yesin.

Bu ayet-i kerimenin ifadesinden anlaşılıyor ki vasinin, vesayetine karşılık yetimin malında bir hakkı vardır. (Ebüssuûd)

Cümle öncesine matuftur. Şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.  كَانَ غَنِيًّا , şart cümlesidir.  كَانَ ’nin dahil olduğu  isim cümlesi formunda  faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Rabıta harfi  فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَلْيَسْتَعْفِفْۚ  emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip mübteda olan  مَنْ ’in haberidir. 

Aynı üslupta gelmiş ikinci şart cümlesi olan  وَمَنْ كَانَ فَق۪يرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِۜ  makabline  وَ ’la atfedilmiştir. Vasıl sebebi tezattır. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır.

وَمَنْ كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْۚ  cümlesiyle  وَمَنْ كَانَ فَق۪يرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

غَنِيًّا - فَق۪يرًا  kelimeleri arasında tıbâk-îcab sanatı,  فَلْيَأْكُلْ - لَا تَأْكُلُو  filleri arasında ise tıbâk-ı selb sanatı vardır.

بِالْمَعْرُوفِ  ifadesi Kur’an-ı Kerîm’de 19 yerde geçmiştir. Hepsi Allah’ın koyduğu hüküm ile alakalıdır. Bakara/240. ayette (Kocası ölmüş kadının evde bir yıl kalması ile ilgili bir ayet)  من معروف  şeklinde geçmiştir. Bu şekildeki bir kullanım da sadece o ayette vardır.

 

 فَاِذَا دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْۜ 

 

فَ  istînâfiyyedir. Şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müstakbel zaman zarfı ve şart manalı  اِذَا , şart cümlesi  دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ ’a muzâf olmuştur. 

Rabıta harfi  فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْۜ  emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

دَفَعْتُمْ -  فَادْفَعُٓوا  fiillleri arasında cinâs-ı iştikak, reddü’l-acüz ale’s sadr sanatları vardır. Söz konusu bu şartları gözettikten sonra o yetimlerin mallarını kendilerine verdiğiniz zaman onların mallarını bilfiil teslim aldıklarına, zimmetinizin ondan beri olduğuna dair şahidler bulundurun. Çünkü bu, töhmetten uzak kalmak, husumeti önlemek, güveni sağlamak ve zimmetin beraati için en doğru yoldur. (Ebüssuûd)

وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً

 

Bu ifade, yetimlere velayet eden kimseler için bir tehdit ve yetimin malı hususunda helal olmayan şeylere niyetlenmesinler veya yapmasınlar ve malı yetime verinceye kadar, emaneti tam olarak yerine getirsinler diye Allah Teâlâ’nın işin zahirine olduğu gibi bâtınına da vakıf olduğunu bildirme manasına gelir. “Hasîb” kelimesini ister “muhasib” ister “kâfî (yeter)” manasına alalım, bu incelik mevcuttur. Bil ki “Allah yeter” “Rabbin yeter” ayetlerindeki bâ harf-i cerri, Kur’an’ın her yerinde zaiddir. (Fahreddin er-Râzî, Âşûr ) 

وَ  istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede mütekellimin Allah Tealâ olması dolayısıyla  اللّٰهِ  isminde tecrîd sanatı vardır.

حَس۪يبًا  temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. 

(Âşûr) Tezyîl cümlesi önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. 

Ayetin sonunda “Allah size hesap görücü olarak yeter.” buyurulmuştur. Yani bu haklarla ilgili olarak Allah hesap sorar. O halde çizdiği sınırları aşmayın demektir. Cümlede lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.


Günün Mesajı
Bu surenin ilk sayfasında bütün insanlara hitap edilerek 3 emir verilmiştir: * Takvalı olmak: Allah'ın bütün emir ve yasaklarına titizlikle uymaya çalışarak yaşamak. * Akraba haklarını gözetmek ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakınmak. * Yetimlerin haklarını korumak.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Erdemler Şehri’nde halk, Adalet’in etrafında toplanmıştı. Onun sürgündeyken gittiği yerleri anlatmasını dinliyorlardı;

Çok uzaklarda, imkansızlıklar aleminde, olmayacak bir dünya düzeni varmış. Burada her şeyin kontrolü, orada yaşayanların elindeymiş. Güneş, ay, deniz, rüzgar, yıldızlar, hayvanlar ve aklınıza gelebilecek diğer her şey insanların kontrolündeymiş. 

Bir gece, insanların panikle karışık hırslı kavgalarına uyanana kadar, düzenleri kurallara uygun bir şekilde işliyordu. Kimisi ağlıyor, kimisi bağırıyor, neredeyse her kafadan bir ses çıkıyordu. Karışıklığın sebebini anlamıyor, kimseyi sorularıma cevap vermesi için ikna edemiyordum. Eninde sonunda öğrenirim düşüncesiyle pes ettim. Kaldığım yere döndüğümde, karşı komşunun çocuğunun, evimde oturduğunu farkettim. 

Kapımı açık unutmuş olmalıydım. Hiçbir şey sormadan sadece kendisine sıcak çikolata teklif ettim. On dakika sonra içeceklerimiz hazır, masanın başında oturuyorduk. Yanlış bir şey sorarak, onu üzmek istemediğim için konuya nasıl başlamam gerektiğini kestiremiyordum. Beni bu dertten kurtararak karışıklığı görüp görmediğimi sordu. Gördüğümü ama neler olduğunu anlamadığımı belirtince, anlatmaya başladı.

Aslında, bu karışıklık siz gelmeden bir süre önce, yönetimin değişmesiyle başladı. Biliyorsunuz, Güneş’i babamlar kontrol ediyor. Yeni yönetimden önce Güneş değil, Deniz bizim ailemizdeymiş. Babamın dediğine göre yüzyıllardır da öyleymiş. Babam bir de diyor ki, yeni yönetimdekilerin anlamak istemedikleri bazı meselelerden dolayı çıkıyormuş bütün bu sıkıntılar: Bu tür sorumluluklar kişilere verilecek türden değilmiş, işin ehli olan ailelerde kalmalıymış. Çünkü bazı tecrübeler öğrenilmezmiş. İnsan, o tecrübeyle büyümeliymiş. Bizim bir şeyi kontrol ettiğimiz veya herhangi bir hak iddia edeceğimiz bir durum yokmuş. Ama insanoğlu ahmakmış, eline birden bir güç geldiğinde, şaşırma ihtimali çok yüksekmiş. İşte yeni yönetim artık zaman değişti, bir şeyleri değiştirmeliyiz diyerek, herkesten kendi görevlerini alarak, farklı görevler vermiş. Üstelik bunu bir kaç senede bir tekrarlamayı düşünüyorlarmış. Kimi aileler, ellerindeki sorumluluğu bir şeref bildikleri için karardan memnun kalmamış. Kimisi ise kendi ailesinin daha iyi görevlere layık olduğu düşüncesindeymiş. Ama babam bunun bir felaket habercisi olduğunu ilk günden beri söylüyordu. Haklıymış.

Anlattıklarını sindirmem için süre verircesine sustu ve gözlerime baktı. Allah akıl, fikir versin diye düşünerek bakışlarına karşılık verdim.

(Devam edecek.)

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji