Seferberlik Gruplarına katılmak için TIKLAYIN !

Kur'ân'la olan beraberliğimizi, anlayışımızı, sevgimizi arttırmak ve bu konuda birbirimize destek olabilmek için bir yolculuğa çıktık. Bu yolculuğa sizleri de davet ediyoruz. Devamını Oku...


Seferberlikte Bugün     24 Mayıs 2024
Âl-i İmrân Sûresi 122-132 (65. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Âl-i İmrân Sûresi 122. Ayet

اِذْ هَمَّتْ طَٓائِفَتَانِ مِنْكُمْ اَنْ تَفْشَلَاۙ وَاللّٰهُ وَلِيُّهُمَاۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ  ...


Hani sizden iki takım (paniğe kapılarak) çözülmeye yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcısı idi. Mü’minler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ o vakit
2 هَمَّتْ yüz tutmuştu ه م م
3 طَائِفَتَانِ iki takım ط و ف
4 مِنْكُمْ sizden
5 أَنْ
6 تَفْشَلَا korkup bozulmaya ف ش ل
7 وَاللَّهُ halbuki Allah
8 وَلِيُّهُمَا kendilerinin dostu idi و ل ي
9 وَعَلَى
10 اللَّهِ Allah’a
11 فَلْيَتَوَكَّلِ dayansınlar و ك ل
12 الْمُؤْمِنُونَ inananlar ا م ن

Bu olayda Abdullah b. Übeyy b. Selul'ün bozgunluğu esnasında Rasûlullah'ın taraflarını teşkil eden iki taife ki, Hazrec'den Beni Seleme (Seleme oğulları) ile Evs'ten Beni Harise (Harise oğulları) de kalp zayıflığına düşüp az daha dönecek gibi olmuşlar; fakat âyeti delaletince Allah saklamış, kalplerini toplamışlar, niyetlerini doğrultmuşlar ki âyetinin de bunlara işaret olduğu beyan edilmiştir. 

Bunda bir münafığı bitâne (sırdaş) edinip istişareye karıştırmaktan çıkan zarara da büyük bir misal vardır. Şu halde müslümanlar sabır ve korunma ile görevlerini bilmeli ve ancak Allah'a tevekkül ve itimat etmelidirler. Kalplere kuvvet veren O, zayıflık veren yine O'dur. İkbal (düşmanı karşılamak) ondan, idbâr (geri çekilmek) de ondandır. Allah'ın emirlerini tutup, yasaklarından sakınanlar herhalde galip ve muzaffer olurlar.

(Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

Riyazus Salihin, 76 Nolu Hadis

Abdullah İbni Abbas radıyalluha anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle söylemeyi itiyat edinmişti:

“Allah’ım! Sana teslim oldum, ben sana inandım, sana dayandım. Yüzümü gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşı mücâdele ettim.

Allah’ım! Beni saptırmandan yine sana, senin büyüklüğüne sığınırım, -ki senden başka ilah yoktur-. Ölmeyecek diri yalnız sensin. Cinler ve insanlar ise, hep ölümlüdürler!” Müslim, Zikir 67. Ayrıca bk. Buhârî, Teheccüd 1, Tevhîd 7, 8, 24, 35; Müslim, Müsâfirîn 199; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Daavât 29; Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 9; İbni Mâce, İkâmet 180 

اِذْ هَمَّتْ طَٓائِفَتَانِ مِنْكُمْ اَنْ تَفْشَلَاۙ


Zaman zarfı  اِذْ, önceki ayetteki  اِذْ ’den bedel olup mahallen mansubdur.

هَمَّتْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

هَمَّتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ  te’nis alametidir. طَٓائِفَتَانِ  muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ  car mecruru  طَٓائِفَتَانِ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  بِ  harf-i ceriyle  هَمَّتْ  fiiline mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَفْشَلَا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elif, fail olarak mahallen merfûdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَاللّٰهُ وَلِيُّهُمَاۜ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  

وَلِيُّهُمَا  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَتَوَكَّلِ  fiiline mütealliktir. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri; إن فشل بعض الناس فليتوكّل المؤمنون على الله (Bazı insanlar başarısızlığa uğrarsa Allah'a tevekkül etsinler.) şeklindedir.  

لْ  emir lam’ıdır.  يَتَوَكَّلِ  sükun ile meczum muzari fiildir.  الْمُؤْمِنُونَ  fail olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

يَتَوَكَّلِ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  وكل ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. الْمُؤْمِنُونَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذْ هَمَّتْ طَٓائِفَتَانِ مِنْكُمْ اَنْ تَفْشَلَاۙ وَاللّٰهُ وَلِيُّهُمَاۜ


Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Cümleye muzaf olan zaman zarfı  اِذْ , önceki ayetteki zaman zarfından bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  هَمَّتْ طَٓائِفَتَانِ مِنْكُمْ اَنْ تَفْشَلَاۙ  cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

مِنْكُمْ  car mecruru  طَٓائِفَتَانِ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَفْشَلَا  cümlesi, masdar tevilinde mahzuf  ب  harfi ceriyle  هَمَّتْ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَاللّٰهُ وَلِيُّهُمَا  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin, istînâfiyye olduğu da söylenmiştir. 

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.


 وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

 

Şart üslubunda gelen terkip, hükümde ortaklık nedeniyle önceki emir cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır. Emir üslubundan şart üslubuna iltifat edilmiştir. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  فَلْيَتَوَكَّلِ  fiiline müteallik olan  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru ihtimam için amiline takdim edilmiştir.

فَلْيَتَوَكَّلِ  fiiline dahil olan  فَ , mahzuf şartın cevabına gelen rabıta harfidir. Cevap olan  عَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Takdiri, إن فشل بعض الناس  (Eğer bazı insanlar ümitsizliğe kapılırsa…)  olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart cümlesiyle birlikte terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması ise azamet, heybet ve muhabbeti artırmak içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَلْيَتَوَكَّلِ - الْمُؤْمِنُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Uhud'da tedirgin olan ensardan iki kavim kastedilmiştir. 

Kavl-i bil muciptir. İman eden Allah'a tevekkül etsin, iman etmeyen etmesin, etmeyen gerçek mümin değildir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Âl-i İmrân Sûresi 123. Ayet

وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ بِبَدْرٍ وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ  ...


Andolsun, siz son derece güçsüz iken Allah size Bedir’de yardım etmişti. O hâlde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ nitekim
2 نَصَرَكُمُ size yardım etmişti ن ص ر
3 اللَّهُ Allah
4 بِبَدْرٍ Bedir’de
5 وَأَنْتُمْ ve siz
6 أَذِلَّةٌ zayıf durumdayken ذ ل ل
7 فَاتَّقُوا O halde korkun و ق ي
8 اللَّهَ Allah’tan
9 لَعَلَّكُمْ umulur ki
10 تَشْكُرُونَ şükredersiniz ش ك ر

"Bedr", Mekke ile Medine arasında bir kuyu suyunun ismidir ki, sahibi Bedr b. Kelde'nin adıyle veya ay gibi parlak ve yuvarlak olduğundan dolayı Bedr diye isimlendirilmiştir. O yere veyahut vadiye Bedr denildiği de rivayet edilmiştir. İkrime'den nakledildiğine göre burası cahiliyye devrinde bir ticaret yeriymiş. 

Peygamberimizin, müşriklerle ilk savaşı olan Bedir gazası burada olmuştu ki, hicretin ikinci senesi Ramazan ayının yirmi yedinci cuma gününe rastlıyordu. O gün, "sizler güçsüz olduğunuz halde" âyetinden anlaşıldığına göre müslümanlar gayet az, fakir ve maddî bakımdan son derece zayıf durumda idiler. Toplamı üç yüz on kişiden ibaret bir mücahid toplumu idi. Yetmiş yedisi Muhacir (Mekke'den Medine'ye göç eden)lerden ve sancaktarları Hz. Ali idi. İki yüz otuz altısı Ensar (Medine'nin yerlisin)dan ve sancaktarları Sa'd b. Ubade idi. Üç-beş kişiye ancak bir deve düşebiliyordu. Bütün askerde yalnız bir at, diğer bir rivayete göre biri Mikdad'ın, bir de Mersed'in olmak üzere iki at, doksan deve, altı zırh, sekiz kılıç vardı. Buna karşılık düşman, bin kadar savaşçı idi. Yüz atları vardı. Silah ve kuvvetleri tamdı.

İşte Bedir günü böyle bir halde bulunan müminlere Cenab-ı Allah yardım ihsan etti. Bilindiği ve görüldüğü üzere Ebu Cehil gibi Kureyş'in ileri gelenleri o gün hep öldürüldüler. Ve o günden itibaren imanın gücü ortaya çıktı. Bedir günü, İslâm'ın binası oldu. Bunu Allah'dan başka kim yapabilir? Şimdi aklı olanlar, böyle bir yardımı yapan Allah'a dayanmaz ve itimad etmez mi? Nasıl olur da sabır ve korunmayı bırakır, feşele (yani korkaklığa) ve kalp zayıflığına düşer? Şu halde ey müminler bundan böyle hep Allah'dan gereği gibi korkunuz ki, yardımına erişip şükredesiniz. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

Riyazus Salihin, 88 Nolu Hadis

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Yararlı işler görmekte acele ediniz. Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü’min olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.” Müslim, Îmân 186. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce, İkâme 78 

  Bu Ayette geçen ve bu kökten gelen بَدْر  kavramı Mekke ile Medine arasında bulunan ve bilinen bir yerin ismidir. Nisa Suresi 6. ayette geçen بِدَارًا kelimesi ise el çabukluğu demektir. Çok tehlikeli durumda işlenen hatalar da بَادِرَة  diye adlandırılır. بَدْر (dolunaya) gelince denmiştir ki; "doğuştaki parlaklığıyla güneşle yarıştığından bu adı almıştır." (Müfredat) Kur’ân-ı Kerim’de türevleriyle birlikte toplam iki kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri bedir (dolunay) ve badiredir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ بِبَدْرٍ وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  

نَصَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

بِبَدْرٍ  car mecruru  نَصَرَكُمُ  fiiline veya onun mahzuf haline mütealliktir. وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.  

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَذِلَّةٌ  haber olup damme ile merfûdur.

اَذِلَّةٌ  kelimesi Arap dili grameri açısından azlık ifade eden bir çoğul (cem-‘i kıllet) olup bu kelimenin  اَذُّلاَّنُ  lafzı da çokluk ifade eden çoğuldur (cem-‘i kesret). Ayette cem-’i kıllet şekline yer verilmiş olması, maddi güç bakımından zayıf olmalarına ilave olarak sayısal açıdan da az olduklarını ifade etmek içindir. Maddi bakımdan zayıf olmaları, bu savaşta silah, binek ve erzak bakımından bir zayıflık içinde olmaları demekti. Maddi bakımdan zayıftılar, çünkü çoğunlukla su taşımada kullandıkları kalitesiz bineklerle gelmişlerdi; kaliteli sadece bir tek atları vardı. Bir deveye beş on kişi sırayla biniyorlardı. Sayıca az olup, üçyüz küsur kişiydiler. Düşmanları ise düşmanları ise yaklaşık bin savaşçıdan oluşan kalabalık bir grup idi yüz atları vardı, güçlü ve silahlı idiler. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَذِلَّةٌۚ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن فعل الله بكم ذلك فاتّقوه (Eğer Allah size böyle yaparsa O’na karşı takvalı olun.) şeklindedir.  

اتَّقُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ   lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.  

كُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  تَشْكُرُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اتَّقُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. 

وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ بِبَدْرٍ وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌۚ

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  نَصَرَكُمُ اللّٰهُ بِبَدْرٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

اَذِلَّةٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. 

Cümledeki tekidlerle gayrı münkir, münkir yerine konulmuştur. Buradaki müminler Bedir'deki Allah'ın yardımını bilmekte, ama onu unutmuş gibi davranmaktadırlar.

اَذِلَّةٌۚ  kelimesi Arap dili grameri açısından azlık ifade eden bir çoğul (cem-‘i kıllet) olup bu kelimenin الذلان  lafzı da çokluk ifade eden çoğuldur (cem-‘i kesret). Ayette cem-’i kıllet şekline yer verilmiş olması, maddi güç bakımından zayıf olmalarına ilave olarak sayısal açıdan da az olduklarını ifade etmek içindir. Maddi bakımdan zayıf olmaları, bu savaşta silah, binek ve erzak bakımından bir zayıflık içinde olmaları demekti. Maddi bakımdan zayıftılar, çünkü çoğunlukla su taşımada kullandıkları kalitesiz bineklerle gelmişlerdi; kaliteli sadece bir tek atları vardı. Bir deveye beş on kişi sırayla biniyorlardı. Sayıca az olup, üçyüz küsur kişiydiler. Düşmanları ise yaklaşık bin savaşçıdan oluşan kalabalık bir grup idi yüz atları vardı, güçlü ve silahlı idiler. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَاتَّقُوا اللّٰهَ 

 

Fasılla gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَاتَّقُوا اللّٰهَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri,  إن فعل الله بكم ذلك  (Allah size böyle yaparsa…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması nedeniyle ayetteki lafza-ı celâllerde tecrîd sanatı vardır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması ise azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

 

 لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Terecci harfi  لَعَلَّ ’nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Cümle, haber manalı olduğu için haber cümlesine atfedilebilmiştir.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تَشْكُرُونَ ’nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ  kavli, şükretmenizin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusundaki ihtimale îmadır. Lam-ı ta’lil yerine reca harfi  لَعَلَّ ’nin zikredilmesi belâgatın eşsiz güzelliğindendir. لَعَلَّ  kavli şükretmenizin sizden ümit edildiğini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/52)

Şükür sadece dil ile olmaz amelle de olur. Takvalı olmak şükrün göstergesidir.

Peygamberiyle beraber sebat etmek suretiyle [Allah’tan sakının ki şükretmiş olasınız] yani, sakınmak suretiyle size lütfettiği zafer vb. nimetlere karşı O’na şükretmiş olasınız. Veya size ihsan edeceği bir başka nimete karşı O’na şükredesiniz. Burada [şükretmiş olasınız] denmek suretiyle şükür kendisinin sebebi olduğu için nimetlendirme / in’âm  kullanılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Âl-i İmrân Sûresi 124. Ayet

اِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ اَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُنْزَل۪ينَۜ  ...


Hani sen mü’minlere, “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ O zaman
2 تَقُولُ sen diyordun ق و ل
3 لِلْمُؤْمِنِينَ mü’minlere ا م ن
4 أَلَنْ
5 يَكْفِيَكُمْ size yetmez mi? ك ف ي
6 أَنْ
7 يُمِدَّكُمْ size yardım etmesi م د د
8 رَبُّكُمْ Rabbinizin ر ب ب
9 بِثَلَاثَةِ üç ث ل ث
10 الَافٍ bin ا ل ف
11 مِنَ
12 الْمَلَائِكَةِ melek ile م ل ك
13 مُنْزَلِينَ indirilmiş ن ز ل

(Bedir harbindeki ilâhî yardım o sırada idi ki ya Muhammed, sen müminlere şöyle diyordun: "İndirilmekte olan üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi yetmez mi? Evet siz sabır ve sebat eder, itaatsizlikten sakınırsanız, onlar da şu anda üzerinize geliverirlerse Rabbiniz, beş bin nişanlı melekle size yardım eder." Rivayet edildiğine göre o sıra, "Kürz b. Cabir el-Muharibî müşriklere yardım etmek istiyormuş" diye müslümanlara bir haber gelmiş ve endişelenmelerine sebep olmuştu. Buna karşı, bu şekilde iki derece ilâhî yardım bildirilmiş ve müşrikler dağılmış, bunu haber alan Kürz de yardımdan vazgeçmiş idi. 

Cenab-ı Allah Bedir savaşında müminlere başlangıçta bin melaike ile yardım etmişti. "Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: "Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim" diye dualarınızı kabul etmişti." (Enfal, 8/9) Bundan sonra Kürz haberleri üzerine inmiş olan üç bin melek yardımı ile müşriklerin dağılmasını çabuklaştırdı. Ve şayet düşmanlara adı geçen Kürz'ün yardımı hemen geliverecek olursa, müminlerin -sabır ve korunmaları şartıyla yani alâmetli, nişanlı, simaları belli beş bin melaike daha göndereceğini de vaad etti. Şu halde düşmana yardım gelmemiş ve zafer tamam olmuş bulunduğundan, bu beş bine ihtiyaç kalmadığı anlaşılıyor. Bununla beraber işbu beş bin nişanlı meleklerin de savaşa katılmamış olmakla beraber, indikleri ve hazır oldukları hakkında rivayetler de mevcuttur.

Ve bazı rivayette bu nişanlı melekler "Uhud"da inmiş ve fakat çarpışmaya iştirak etmemişlerdir. Bu meleklerin simaları, çoğu rivayetlerde kır atlar üzerinde sarı veya beyaz veya siyah sarıklı olmak üzere nakledilmiştir. Bütün tefsir ve siyer bilginlerinin ittifakı vardır ki, Bedir harbinde melekler inmiş ve kâfirlerle harbetmişlerdir.

Bedir harbinin dışında meleklerin bizzat harbe katılmayıp ancak çok sayı ile yardım halinde bulunmuş oldukları da İbni Abbas'dan rivayet edilmiştir. Allah'ın bir meleğinin, yerin altını üstüne girmeye gücü yettiği halde, böyle birçok melek ile yardım, kulların fiillerine olan ilâhî yardımının bir tecellisidir. Ve bilinmektedir ki, bu gibi durumlarda insanların gözünde kemmiyyet (mikdar)in de özel bir önemi vardır. Şu halde meleklerin çoğaltılması, en az bir mücahit zümresinin, keyfiyyet (nitelik) bakımından, kuvvetlerinin artmasını ifade eder.

(Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

 

 Medde مدّ :

  مَدٌّ kelimesinin asıl anlamı çekmek ve uzatmaktır. Müddet/uzayıp giden vakit anlamında kullanılır. Çoğunlukla if'al formundaki إمْدادٌ  kelimesi sevilen, hoşlanılan ya da tasvip edilen hususlarda, sülâsi مَدٌّ formu ise hoşlanılmayan veya tiksinilen hususlarda kullanılır. Kelimenin bir de yukarıda zikredilen mananın dışında dolmak/doldurmak/koymak anlamına gelen bir kullanımı da vardır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 32 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri müddet, meded, imdat, istimdad, mütemâdi ,temdit, maddi, maddiyat ve maddedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ اَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُنْزَل۪ينَۜ

 

اِذْ  zaman zarfı, önceki ayetteki  نَصَرَكُمُ ’ye mütealliktir veya 122.ayetteki  اِذْ ’den bedel olarak mahallen mansubdur. تَقُولُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

تَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. لِلْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  تَقُولُ  fiiline müteallik olup, cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.  Mekulü’l-kavl  اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ ’dur.  تَقُولُ  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

Hemze istifham harfidir. لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

يَكْفِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يَكْفِيَ  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُمِدَّ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَبُّكُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بِثَلٰثَةِ  car mecruru  يُمِدَّكُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اٰلَافٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ  car mecruru mukadder temyizin mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri,  ملك  şeklindedir.  

مُنْزَل۪ينَ  kelimesi  الْمَلٰٓئِكَةِ ’nin hali olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler  ي  ile nasb olurlar. 

اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ  [Size yetmez mi?] ifadesi üç bin melekle kendilerine yardım edilmesinin yetmeyeceğini olumsuzlamak içindir. Bunu ifade etmek için kesin olumsuzluk bildiren  لَنْ  [asla] kelimesinin kullanılması, sayıca az ve güç bakımından zayıf olmaları, buna mukabil düşmanlarının kendilerinden kat kat fazla ve güçlü olması sebebiyle neredeyse zafer ümitlerinin olmamasından dolayıdır.  بَلٰٓى  [elbette]  kelimesi  لَنْ ’den sonraki ifadeyi olumlulamak için olup, “kesinlikle o miktar melekle yardım size yeter” anlamındadır. Allah Teâlâ bunun yeteceğini ifade ettikten sonra,  اِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا [sabredip sakınırsanız] [kendilerini] savaş için nişanlamış o sayıdan daha çok melekle yardım edeceğini bildirmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Kur’an-ı Kerim’de  آلاَف  ve  أُلُوف  şeklinde iki farklı cemî kipi ile gelmektedir. Bunlardan cemî kıllet kipi olan  آلاَف  kelimesi iki ayette (Âl-i İmrân, 3/124, 125.), cemî kesret kipi olan  أُلُوف  kelimesi ise de sadece bir ayette (Bakara, 2/243) zikredilmektedir. (Arap Dili Ve Belağatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri / Abdurrahman Güney)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُمِدَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi مدد ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُنْزَل۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür. 

اِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ اَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُنْزَل۪ينَۜ

 

اِذْ  zaman zarfı, önceki ayetteki  نَصَرَكُمُ ’ya mütealliktir veya 122. ayetteki  إِذْ هَمَّتْ ’ten bedeldir.

Müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَقُولُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

تَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ اَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُنْزَل۪ينَۜ  cümlesi, inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, taaccüp ve tevbih kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamdan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Soru inkarîdir. Yardımın yeterli olduğunu daha kuvvetle ifade etmek için tercih edilmiş bir üsluptur. [Size yetmez mi?] İstifhâm-ı inkarîdir. Yardımın yeteceğini ifade eder. 

İstifhamın konusu, mütekellim olan Hz. Peygamberin bilgisi dahilindedir. Bu sebeple istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.                 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُنْزَل۪ينَ  cümlesi, masdar teviliyle  لَنْ يَكْفِيَكُمْ  fiilinin faili konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Teşvik ve ikaz amacıyla gelen  رَبُّكُمْ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  كُمْ  zamiri şan ve şeref kazanmıştır. Müminlerin Rableri tarafından çok önemsendiğini vurgular.

الْمَلٰٓئِكَةِ ’nin sıfatı olan  مُنْزَل۪ينَ ’in ism-i mef’ûl vezninde gelmesi bu fiilin başkası tarafından o kişinin üzerinde gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder.

كُمْ  zamiri üç kere tekrarlandığı için reddü'l-acüz ale's-sadr vardır. 

Bu müjdeden önce takvanın emredilmesi bu müjdenin son derece önemli olduğunu ifade eder. 

بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ  [Üç bin melekle] buyruğundan sonra,  مُنْزَل۪ينَ  [İndirerekُ] buyurulması, ıtnâbtan tekid ifade eden îgāldir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

إاِذْ تَقُولُ  [Hani diyordun] ifadesi, Bedir savaşında söylenmiş olduğu mülahazasıyla  نَصَرَكُمُ  kelimesi için zaman zarfı veya Uhud savaşında söylenmiş olması hasebiyle اِذْ غَدَوْتَ  [Hani ailenden ayrılmıştın] ifadesinden ikinci bedeldir. Peygamber (s.a.v) Uhud’da bu sözü sebatı ve sakınmayı şart koşarak söylemiş; ancak ganimet karşısında sabredip sebat gösterememeleri ve Peygamber (sav)’in emrine aykırı hareket ederek sakınmamaları sebebiyle melekler inmemiştir. Şartı yerine getirselerdi, melekler inerdi. Meleklerin ineceği vaadinin önceden bildirilmesi ise kalpleri yatışsın, sebat etme kararlılığı içinde olsunlar ve Allah’ın kendilerine yardım edeceğinden ve zafer bahşedeceğinden emin olsunlar diyedir. [Size yetmez mi?] ifadesi üç bin melekle kendilerine yardım edilmesinin yetmeyeceğini olumsuzlamak içindir. Bunu ifade etmek için kesin olumsuzluk bildiren  لَنْ  [asla] kelimesinin kullanılması, sayıca az ve güç bakımından zayıf olmaları, buna mukabil düşmanlarının kendilerinden kat kat fazla ve güçlü olması sebebiyle neredeyse zafer ümitlerinin olmamasından dolayıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Âl-i İmrân Sûresi 125. Ayet

بَلٰٓىۙ اِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَأْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُسَوِّم۪ينَ  ...


Evet, sabrettiğiniz ve Allah’a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 بَلَىٰ evet
2 إِنْ eğer
3 تَصْبِرُوا sabrederseniz ص ب ر
4 وَتَتَّقُوا ve korunursanız و ق ي
5 وَيَأْتُوكُمْ üzerinize gelseler ا ت ي
6 مِنْ
7 فَوْرِهِمْ onlar ansızın ف و ر
8 هَٰذَا şu (anda)
9 يُمْدِدْكُمْ size yardım eder م د د
10 رَبُّكُمْ Rabbiniz ر ب ب
11 بِخَمْسَةِ beş خ م س
12 الَافٍ bin ا ل ف
13 مِنَ
14 الْمَلَائِكَةِ melekle م ل ك
15 مُسَوِّمِينَ nişanlı س و م

  Seveme سوم : Kelimenin kökündeki asıl anlam, bir şeyi arzetmektir. Müşteri cihetinden bir şeyin kıymet ve değerini arz, meraya çıkmayıp, yemlenmeyen yani semiz hayvanın mukabili olan bir hayvanı meraya arzetmek/çıkarmak, bir kimseyi bela ve azaba arzetmek سوم kökünün kullanım yerlerindendir. Türkçede de kullandığımız sîmâ kelimesi alamet ve nişan anlamına gelir. Anlamına gelince bu kasıtlı ya da kasıtsız bir arz ediş olabilir. Bundan da murad bâtındaki sıfatların zuhur etmesi, kalpteki nur ve zulmetin yüzlerde fiziki olarak tecelli etmesidir. Kısacası sima bâtını zahir hale getirmek suretiyle fiziki bir arz ediştir. Özetle Kur'an-ı Kerim'de bu kökün geçtiği tüm yerlerdeki ortak anlam kalpte veya bâtında kasten veya kasıtsız olarak maddi ya da manevi bir iş hakkında arz ve ibraz etmektir. سَوْمٌ kelimesinin anlamı bir şeyi talep etme maksadıyla arayıp araştırma veya bulma, elde etme çabası içinde bir yere gitmek veya bir yerden ayrılmak demektir. مُسَوِّمٌ kendisine güzel bir görünüm veren ve dikkatleri üzerine çeken bir alametle alametlenmiş demektir. (Müfredat-Tahqiq-)

  Kuran’ı Kerim’de ikisi sülasi ve if'al formunda fiil diğerleri isim olmak üzere beş farklı şekilde 15 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli sîmâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

 

 

بَلٰٓىۙ اِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَأْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُسَوِّم۪ينَ

 

بَلٰٓى  nefyi iptal için gelen cevap harfidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَصْبِرُوا  şart fiili olup  نَ ’un hazfiyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَتَّقُوا  fiili atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

تَتَّقُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يَأْتُوكُمْ  fiili atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  

يَأْتُوكُمْ  fiili  نَ ’un hazfiyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْ فَوْرِ  car mecruru  يَأْتُوكُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هٰذَا  işaret ismi فَوْرِ ’in sıfatı veya atf-ı beyanı olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.

يُمْدِدْكُمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  رَبُّكُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بِخَمْسَةِ  car mecruru  يُمْدِدْكُمْ  fiiline mütealliktir. اٰلَافٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ  car mecruru mukadder temyizin mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri; ملك  şeklindedir.  

مُسَوِّم۪ينَ kelimesi  الْمَلٰٓئِكَةِ ’nin hali olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

بَلٰى  soru olumsuz, cevap olumlu olduğunda, cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen olumlu cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُمْدِدْكُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi مدد ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

تَتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُسَوِّم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَلٰٓىۙ اِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَأْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُسَوِّم۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. بَلٰٓى , önceki ayetteki  اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ  sorusuna verilen olumlu cevap harfidir.

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  تَصْبِرُوا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelerek şart cümlesine atfedilen  وَتَتَّقُوا  ve  وَيَأْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا  cümlelerinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

هٰذَا  işaret ismi,  يَأْتُوكُمْ  fiiline müteallik olan  مِنْ فَوْرِهِمْ  car-mecrurundan bedel veya sıfattır.

فَ  takdiriyle gelen cevap cümlesi olan  يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُسَوِّم۪ينَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبُّكُمْ  izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla  كُمْ  zamirinin ait olduğu kişiler şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatıdır.

تَصْبِرُوا تَتَّقُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مُسَوِّم۪ينَ  kelimesi  بِخَمْسَةِ اٰلَافٍ  için sıfattır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

بَلٰٓى  [elbette] kelimesi,  لَنْ ’den sonraki ifadeyi olumlulamak için olup, “kesinlikle o miktar melekle yardım size yeter” anlamındadır. Allah Teâlâ bunun yeteceğini ifade ettikten sonra, اِنْ تَصْبِرُوا  [sabredip sakınırsanız] (kendilerini) savaş için nişanlamış o sayıdan daha çok melekle yardım edeceğini bildirmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Âl-i İmrân Sûresi 126. Ayet

وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِه۪ۜ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِۙ  ...


Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım ve zafer ancak mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah katındadır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا
2 جَعَلَهُ onu yapmaz ج ع ل
3 اللَّهُ Allah
4 إِلَّا ancak (yapar)
5 بُشْرَىٰ müjde olsun diye ب ش ر
6 لَكُمْ size
7 وَلِتَطْمَئِنَّ ve güven bulsun diye ط م ن
8 قُلُوبُكُمْ kalbleriniz ق ل ب
9 بِهِ bununla
10 وَمَا ve yoktur
11 النَّصْرُ yardım ن ص ر
12 إِلَّا ancak( vardır)
13 مِنْ
14 عِنْدِ katında ع ن د
15 اللَّهِ Allah
16 الْعَزِيزِ daima galib ع ز ز
17 الْحَكِيمِ hüküm ve hikmet sahibi ح ك م

Bunun için buyuruluyor ki: Vuku bulan ve vaad edilen bu yardımı Allah, sırf müminlere bir müjde olmak ve kalplerini yatıştırmak için yapmıştır. Böyle bir yardım ve hatta genelde gerçek yardım ise, ancak aziz (üstün) ve hakim (hikmetli) olan Allah katındandır. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

 

وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِه۪ۜ 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır. بُشْرٰى  ikinci mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. لَكُمْ  car mecruru  بُشْرٰى ’nın mahzuf sıfatına mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir.  لِ  harfi,  تَطْمَئِنَّ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle zikredilen  جَعَلَ  fiilinin delaletiyle mahzuf fiile mütealliktir.  

تَطْمَئِنَّ  fetha ile mansub muzari fiildir. قُلُوبُكُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  بِه۪  car mecruru  قُلُوبُكُمْ ’un mahzuf haline veya  تَطْمَئِنَّ  fiiline mütealliktir.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, 4) Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَطْمَئِنَّ  fiili, rubâî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. افْعَلَلَّ  babındandır.   

 وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. النَّصْرُ  mübteda olup damme ile merfûdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır. مِنْ عِنْدِ  car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْعَز۪يزِ  kelimesi  اللّٰهِ  lafza-i celâlin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. الْحَك۪يمِۙ  ikinci sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْعَز۪يزِ- الْحَك۪يمِۙ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِه۪ۜ

 

Ayet, atıf harfi وَ ’ la önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Cümle, mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.  مَا  ve istisna edatı  إِلَّا  arasında oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır.  جَعَلَهُ , maksur/sıfat, بُشْرٰى لَكُمْ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. 

Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması da caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

لَكُمْ  car-mecruru,  بُشْرٰى ’nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِه۪  cümlesi, mecrur mahalde olup başındaki harfi cerle birlikte  جَعَلَهُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بُشْرٰى ’dan sonra mana anlaşılmasına rağmen  لَكُمْ  ibaresi açıkça zikredilerek bunun Allah Teâlânın müminlere bir ikramı olduğuna delalet edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِۙ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir.(Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  النَّصْرُ  mübteda, مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ  car-mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.

مَا  ve  إِلَّا  ile meydana gelen kasr, mübteda ve haber arasındadır.  النَّصْرُ  maksûr/mevsûf, mahzuf haber maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

[Yardım sadece Allah katındadır.] cümlesi kasr üslubuyla gelerek başkasının yardım yani zafer vermesinin mümkün olmadığını ifade etmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدِ اللّٰهِ  izafeti muzâfın şanı içindir. 

Cümlede mütekellim Allah Teâlâdır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Lafza-i celâlin iki sıfatı olan  الْعَز۪يزِ - الْحَك۪يمِۙ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

الْعَز۪يزِ - الْحَك۪يمِۙ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

النَّصْرُ  ve  بُشْرٰى  arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ  [Nusret ancak Allah'tandır] cümlesinde 'Allah’açık isminin tekrar zikredilmesi, zihne yerleştirmek içindir. Kasr-ı ifrattır, yani meleklerin kendi başlarına size yardıma geleceklerini sanmayın, size yardım vaad edenlere güvenmeyin, kendi gücünüze, silahınıza da bağlanmayın. Yardım ancak Allah'tandır. O yardım etmezse bu sebeplerin hiçbiri işe yaramaz. Lâzım; zafer ancak Allah'tandır. Melzûmu; O'na dayanıp güvenin, sadece O'na teveccüh edin. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ  ibaresindeki zamir  اَنْ يُمِدَّكُمْ  ifadesine râci olup “Allah bu melek yardımını size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın diye yaptı” anlamındadır. Nitekim İsrailoğullarına indirdiği sükûnet de zafer müjdesi olması ve kalplerinin yatışması için olmuştu. [Yoksa zafer yalnızca Azîz, Hakîm Allah’ın katındandır]  sayısı çok olan savaşçılar, melekler ve sükûnet sebebiyle değildir; sükûnet ve melekler, Allah’ın kişinin zafer ve rahmet ümidini artırdığı, mücahitleri yüreklendirdiği vesilelerdir. ‘Azîz, yani hükmüne karşı konulamaz; Hakîm, gördüğü maslahata göre zafer bahşeder veya etmez, demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Âl-i İmrân Sûresi 127. Ayet

لِيَقْطَعَ طَرَفاً مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَٓائِب۪ينَ  ...


Bir de Allah bunu, inkâr edenlerden bir kısmını helâk etsin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler diye yaptı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِيَقْطَعَ kessin diye ق ط ع
2 طَرَفًا bir kısmını ط ر ف
3 مِنَ -den
4 الَّذِينَ kimseler-
5 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
6 أَوْ yahut
7 يَكْبِتَهُمْ ve perişan etsin de ك ب ت
8 فَيَنْقَلِبُوا dönüp gitsinler diye ق ل ب
9 خَائِبِينَ umutsuz olarak خ ي ب

Yüce Allah kâfirlerin ileri gelenlerinden bir grubun kökünü kesmek, bir grubu da perişan etmek suretiyle hüsrana uğratmak için bu yardımı yapmıştır. Nitekim burada söz konusu edilen Bedir Savaşı’nda başta Ebû Cehil olmak üzere müşriklerin ileri gelenlerinden birçoğu öldürülmüş veya esir edilmiştir. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

 

لِيَقْطَعَ طَرَفاً مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَٓائِب۪ينَ


لِ  harfi,  يَقْطَعَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle öncesinde geçen  مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ  ifadesine mütealliktir. Yani; النّصر كائن من عند الله لقطع طرف من الذين كفروا (Allah katından olan zafer; küfredenlerin bir kısmını engellemek içindir) demektir.  

يَقْطَعَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. طَرَفًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  مِنَ  harf-i ceriyle  طَرَفًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.  يَكْبِتَهُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

يَنْقَلِبُوا خَٓائِب۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  يَكْبِتَهُمْ  fiiline atfedilmiştir.  

يَنْقَلِبُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  خَٓائِب۪ينَ  hal olup nasb alameti  ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. 

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْ  edatı burada tenevvü (nevilendirmek) içindir, tereddüt için değildir. Perişan etmek, alçaltmak, kökünü kazımaya denk bir cezadır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

يَنْقَلِبُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İnfiâl babındadır. Sülâsîsi  قلب ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar. 

خَٓائِب۪ينَ  kelimesi, sülâsi mücerredi  خيب olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 

لِيَقْطَعَ طَرَفاً مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَٓائِب۪ينَ

 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’ nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا  cümlesi, mecrur mahalde olup önceki ayetteki mahzuf habere mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur konumdaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  كَفَرُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri tahkir içindir.

يَكْبِتَهُمْ  cümlesi  اَوْ  atıf harfiyle,  فَيَنْقَلِبُوا خَٓائِب۪ينَ  cümlesi  فَ  atıf harfiyle  لِيَقْطَعَ طَرَفًا  cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayetteki fiiller muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَيَنْقَلِبُوا  fiilinin failinden hal olan  خَٓائِب۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

يَقْطَعَ -  يَكْبِتَهُمْ  arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

طَرَفًا  kelimesinin nekreliği  تفخيم  (yüceltme ve vurgu) içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لِيَقْطَعَ طَرَفًا  ifadesinde istiare vardır. ‘Kâfirlerin sayılarından bir miktar eksiltmek, desteklerinden bir miktar zayıflatmak için’demektir. Bu halis istiarelerdendir. Düşman olan kâfirlerin sayı ve gücünün bir miktar eksiltilip zayıflatılması, somut bir cismin ucundan bir miktar kesilmesine benzetilmiştir. (Şerîf er-Radî, Kur'ân Mecazları)

Âl-i İmrân Sûresi 128. Ayet

لَيْسَ لَكَ مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ اَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَاِنَّهُمْ ظَالِمُونَ  ...


Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Allah, ya tövbelerini kabul edip onları affeder, ya da zalim olduklarından dolayı onlara azap eder.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَيْسَ yoktur ل ي س
2 لَكَ senin
3 مِنَ
4 الْأَمْرِ o konuda ا م ر
5 شَيْءٌ (yapacağın) bir şey ش ي ا
6 أَوْ ya
7 يَتُوبَ (Allah) tevbelerini kabul eder ت و ب
8 عَلَيْهِمْ onların
9 أَوْ ya da
10 يُعَذِّبَهُمْ onlara azab eder ع ذ ب
11 فَإِنَّهُمْ şüphesiz onlar (diye)
12 ظَالِمُونَ zalimlerdir ظ ل م

Buhârî’nin rivayetine göre Hz. Peygamber savaşta yaralanınca “Peygamber’ini yaralayan kavim nasıl felâh bulur?” buyurmuş, bunun üzerine 128. âyet inmiştir (“Megåzî”, 21).

Bu âyetlerle kâfirler hakkında dünyada ve âhirette verilecek hükümde Hz. Peygamber’in herhangi bir müdahalesinin söz konusu olmadığı, hükmün tamamen Allah’a mahsus olduğu hatırlatılmaktadır. Nitekim bazı âyetlerde Hz. Peygamber’in görevinin sadece tebliğ etmek olduğu bildirilmiş, hidayetin tamamen Allah’ın iradesine bağlı bulunduğu vurgulanmıştır (bk. Bakara 2/272; Ra‘d 13/40; Kasas 28/56). Bir başka anlatımla, yüce Allah burada Rasûl-i Ekrem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: Ey Rasûlüm! Onları helâk veya tövbelerini kabul etmek yahut kâfir olarak öldürüp âhirette cezalarını vermek senin isteğine değil, bizim hikmetimize ve irademize bağlı bir şeydir. Hikmetimiz neyi gerektirirse onu yaparız. Senin bu işte herhangi bir müdahalen söz konusu değildir. Çünkü göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Müşrikler de bu egemenlik alanının dışında değildir. Allah onlardan dilediğini affeder, dilediğini de hak ettikleri ve iradelerini kötüye kullandıkları için cezalandırır. Şüphesiz O’nun bağışlaması çok olduğu gibi azabı da şiddetlidir.

İbn Âşûr’un belirttiği üzere Hz. Peygamber Bedir Savaşı’nda meleklerin müşrikleri yok etmek için indiğini görünce onların hepsinin helâk edileceğini düşünmüş, bunun üzerine yüce Allah onların tamamının kökünü kesmeyi murat etmediğini, bilâkis onlar hakkında farklı takdirlerde bulunduğunu bildirmiş olabilir. Nitekim irade ve tercihlerini olumlu veya olumsuz yönde kullanmalarına bağlı olarak müşriklerden bir grubu helâk ederken, bir grubu kedere boğup bu halde geri çevirmiş, başka bir grubun ise sonra iman edip müslümanların saflarında yer almalarını takdir buyurmuş, nihayet bir grubu da kâfir olarak öldürüp hesabını âhirete bırakmıştır (IV, 80). Bu âyette ayrıca Uhud Savaşı’nda da müşriklerin çoğunun helâk edilmeyeceğine, bunların ileride İslâm’ı kabul edip müslümanların saflarında yer alacaklarına işaret vardır. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

 

لَيْسَ لَكَ مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ اَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَاِنَّهُمْ ظَالِمُونَ

 

İsim cümlesidir. لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. لَكَ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

مِنَ الْاَمْرِ  car mecruru  شَيْءٌ ’un mahzuf haline mütealliktir.  شَيْءٌ  kelimesi  لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.

اَوْ  harfi  إلى  manasında atıf harfidir.  يَتُوبَ  fiilini gizli bir  اَنْ  ile nasb eder. يَتُوبَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  يَتُوبَ  fiiline mütealliktir. يُعَذِّبَهُمْ  fiili  اَوْ  atıf harfiyle  يَتُوبَ  fiiline atfedilmiştir.  

يُعَذِّبَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  ta’liliyyedir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هُمْ  muttasıl zamiri  إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  ظَالِمُونَ  kelimesi  إِنَّ ’nin haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

اَوْ  atıf harfi ayette iki kere geçmiştir. Yahut, veya, ya da anlamında olmakla beraber, çeşitli manalar ifade ettiği de olur. Onlar;

İki şeyden birini seçmek, bir şeyin şüpheli olduğunu ifade eder. Bir şeyin kapalı, müphem olduğunu ifade eder. Taksimlerde kullanılır. Bu ayette olduğu gibi kelime ya isim ya fiil ya da harf olur.  Veya ِإلى  ve  اِلاَّ  anlamında kullanılır. Veyahut bazen…, bazen de…’anlamında kullanılır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, 4) Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُعَذِّبَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

ظَالِمُونَ  kelimesi, sülâsi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَيْسَ لَكَ مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ اَوْ يُعَذِّبَهُمْ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nakıs fiil  لَيْسَ  ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sübut ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَكَ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  شَيْءٌ , muahhar ismidir. 

مِنَ الْاَمْرِ  car mecruru ise  شَيْءٌ  ’un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

شَيْءٌ  ’daki nekrelik kıllet, nev ve umum ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işarettir..

Masdar ve atıf harfi  اَوْ ’in  gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  يَتُوبَ عَلَيْهِمْ  cümlesi, لَيْسَ ’nin ismi  شَيْءٌ ’a matuftur. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُعَذِّبَهُمْ  cümlesi, اَوْ  atıf harfiyle masdar-ı müevvele atfedilmiştir.

‘’Tevbe etti’’ manasındaki  تَابَ  fiili,  عَلَيْ  harf-i ceri ile kullanıldığında tevbesini kabul etti manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.

اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ  cümlesi ile  اَوْ يُعَذِّبَهُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يُعَذِّبَهُمْ  - يَتُوبَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

[Durumdan, sana düşen bir şey yoktur] bir itiraz cümlesidir.


فَاِنَّهُمْ ظَالِمُونَ


فَ  ta’liliyyedir. اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  ظَالِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. Bu zalimliğin onların sabit bir sıfatı, âdetleri olduğuna işaret edilmiştir. Bu ifade, fiile göre daha sabittir ve devamlılık ifade eder.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

اَوْ ’ler arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

ظَالِمُونَ - يُعَذِّبَهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Âl-i İmrân Sûresi 129. Ayet

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟  ...


Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِلَّهِ ve Allah’ındır
2 مَا olanlar
3 فِي
4 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
5 وَمَا ve olanlar
6 فِي
7 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
8 يَغْفِرُ (O) bağışlar غ ف ر
9 لِمَنْ kimseyi
10 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
11 وَيُعَذِّبُ ve azabeder ع ذ ب
12 مَنْ dimseye
13 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
14 وَاللَّهُ Allah
15 غَفُورٌ çok bağışlayan غ ف ر
16 رَحِيمٌ çok esirgeyendir ر ح م

Bu, mutlak egemenliğe dayalı mutlak iradedir. Göklerde ve yerde bulunanlar üzerindeki hükümdarlığı gereği, kulların işleri üzerindeki mutlak tasarruftur bu… Bağışlama ve azap etmekle kullar arasında bir zulüm veya kayırma söz konusu değildir. Bu konuda herşey hikmet, adalet, rahmet ve mağfiretle sonuçlanmaktadır. Çünkü, rahmet ve mağfiret yüce Allah’ın şanındandır.

“Hiç kuşkusuz Allah affedici ve merhametlidir.”

O’na dönmek, işleri topyekün O’na havale etmek, gerekli olan görevleri yerine getirmek, bundan sonrasını, sebep ve araçların arka plânındaki hikmetine, kaderine ve mutlak iradesine bırakmak suretiyle O’nun mağfiretinden ve rahmetinden yararlanma kapısı bütün kullara açıktır. (Fizilal’il Kur’ân)

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا , muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  

فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

لِ  harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ

Fiil cümlesidir. يَغْفِرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  يَغْفِرُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ  ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

وَ  atıf harfidir.  يُعَذِّبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

يُعَذِّبُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب ’dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. غَفُورٌ haber olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ۟  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ۟  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye  وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.

لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl birinciye atfedilmiştir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb  sanatıdır.

السَّمٰوَاتِ - لْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

مَا فِي السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  مَا فِي الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

فِي السَّمٰوَاتِ  ’deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.  السَّمٰوَاتِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Sema içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gökyüzü ve zarfiyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

İkimevsûl arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları sanatları vardır. 

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara/113) 

السَّمٰوَاتِ  [Gökler] kelimesinde zımnen  الْاَرْضِ [arz] da ifade edilir. Böyle yerlerde umumdan sonra husus zikrediliyor diyebiliriz. Biz arzın üzerinde yaşadığımız için arz bizim için ayrıca bir önem taşıyor. Ayrıca biz önce yukarıya, etrafa bakıyoruz. Onun için önce semavat söylenmiştir. Arzın tekil gelmesi, arzın tabakalarının hepsinin birbirine yapışık olması sebebiyledir. Ayrıca arzın çoğulu fesahata aykırı olduğu için Kur’an’da hiç geçmemiştir.  أراضي  kelimesi kulağı rahatsız eder. Talak/12 de çoğul olması gerekirken  مِثۡلَهُنَّۖ  denilerek bu durum önlenmiştir. 

[Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır] yaratma ve mülk olarak, bütün emir onundur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

لِلّٰهِِ ‘deki  ل  birçok manalara şumullüdür. Bunlardan bazıları; ta’lil, tahsis, temlik, dönüşlülük, istila, istihkak, mülkiyet manalarıdır.

Bu manaların ışığında şu anlamları fark edebiliriz: Cenab-ı Hak, olmuş, olacak her şeyin müsebbibidir. Her şey O'na mahsus, O'na hastır. Mülkün, mülkiyetin tasarrufu O'nundur. O her şeyi değiştirme gücüne sahiptir. O'nun gücü, ilmi, iradesi, tasarrufu her şeyi istila edip kuşatmıştır. Her durumda hak sahibi olan O'dur. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)


 يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , cer harfi  لِ  ile  يَغْفِرُ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Genel olarak  شَٓاءُ  fiilinin mef'ûlun bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelen  يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi,  فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

يُعَذِّبُ  fiilinin mef’ûlü müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

فَيَغْفِرُ- يُعَذِّبُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî vardır.

يَغْفِرُ  kelimesinde irsâd sanatı vardır. 

Mağfiretin azaba takdimi Allah'ın rahmetinin gazabından önce geldiğini bildirir. 

يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ  [dilediğini affeder] cümlesiyle  وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ  [dilediğine azap eder] cümlesi  arasında mukabele sanatı vardır

وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

وَ  istînâfiyyedir.  

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması ve ayette tekrarlanması telezzüz ve teberrük ve haşyet duygularını artırmak içindir. Hükmün illetini bildirmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, tecrîd, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah'ın غَفُورٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf  sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اللّٰهُ - مَنْ - يَشَٓاءُ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

غَفُورٌ -  يَغْفِرُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

أوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمُ أوْ يُعَذِّبَهُمْ cümlesi için mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle cümleler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet/44, C. 2, s. 189)

Âl-i İmrân Sûresi 130. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا اَضْعَافاً مُضَاعَفَةًۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ  ...


Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 لَا
5 تَأْكُلُوا yemeyin ا ك ل
6 الرِّبَا riba ر ب و
7 أَضْعَافًا kat kat ض ع ف
8 مُضَاعَفَةً arttırarak ض ع ف
9 وَاتَّقُوا ve korkun و ق ي
10 اللَّهَ Allah’tan
11 لَعَلَّكُمْ umulur ki
12 تُفْلِحُونَ kurtuluşa erersiniz ف ل ح

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا اَضْعَافاً مُضَاعَفَةًۖ

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا ’dır.  

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَأْكُلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الرِّبٰٓوا  mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.

اَضْعَافًا  hal olup fetha ile mansubdur.  مُضَاعَفَةً  kelimesi  اَضْعَافًا ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.    

وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.  

كُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُفْلِحُونَ  cümlesi  لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

تُفْلِحُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

تُفْلِحُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  فلح dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا اَضْعَافاً مُضَاعَفَةًۖ  وَاتَّقُوا اللّٰهَ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا  tekid ifade eden tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Nidanın cevap cümlesi olan  لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا اَضْعَافًا مُضَاعَفَةًۖ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Bu inşa cümlesi irşad (doğru davranma şeklini göstermek, insanları hatadan kurtarmak) için gelmiştir. 

اَضْعَافً  haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

اَضْعَافً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. 

مُضَاعَفَةً  kelimesi  اَضْعَافً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

مُضَاعَفَةً ‘in ism-i mef’ûl vezninde  gelmesi bu fiilin başkası tarafından onun üzerinde gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder.

مُضَاعَفَةً - اَضْعَافً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

‘’Faiz almayın’’ yerine ‘’yemeyin!’’ buyurulmuştur. Bu ifadede, cüz-kül alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Faiz sadece yenmek için harcanmaz, başka şeylere de harcanır. 

وَاتَّقُوا اللّٰهَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  nidanın cevabı olan …لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nehiy üslubundan emir üslubuna iltifat sanatı vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Burada savaştan bahsederken riba konusuna girilmiştir. Okçuların ganimeti görünce yapılan tenbihi unutup yerlerinden ayrılmaları mal sevgisi yüzündendir. Riba da mal sevgisiyle alakalı olduğu için, belki de dinin bir bütün olduğunu vurgulamak için mevzubahis olmuştur. Savaş da riba da hayatın içindedir. Bakara suresinde de boşanmadan bahsederken namazdan, savaş esnasında da namazın nasıl kılınacağından bahsedilmişti. Bunlar dinin bir bütün olduğuna, her şartta yaşanması gerektiğine işaret eder. 

لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا اَضْعَافًا مُضَاعَفَةًۖ  [Katlana katlana artırılan faizi yemeyin] ifadesinde, o dönemde uygulanagelen kat kat artırma kınanarak genel manada faiz yasaklanmaktadır. Borcun vadesi geldiğinde, adam [borcunu ödeyemeyen kişiye] ek süre verir; buna karşılık, borçlunun malvarlığı da belli bir miktar erirdi. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bazı salihler Allah Teâlâ'nın  ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir. 

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu su­rede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ

Ayetin son cümlesi, ta’lîliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittsâldir.

Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تُفْلِحُونَ ’nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub;  “ لَعَلَّ  kelimesi ‘için’manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Âl-i İmrân Sûresi 131. Ayet

وَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ٓي اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَۚ  ...


Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتَّقُوا ve sakının و ق ي
2 النَّارَ ateşten ن و ر
3 الَّتِي o ki
4 أُعِدَّتْ hazırlanmıştır ع د د
5 لِلْكَافِرِينَ kafirler için ك ف ر

وَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ٓي اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّارَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

الَّت۪ٓي  müfred müennes has ism-i mevsûl  النَّارَ ’nın sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُعِدَّتْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اُعِدَّتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هى’dir. لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru  اُعِدَّتْ  fiiline müteallik olup cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اُعِدَّتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عدد ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اَلْكَافِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  كفر  fiilinin ism-i failidir.  

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ٓي اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَۚ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا  cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubundan emir üslubuna iltifat sanatı vardır. Hitap yine müminleredir.

النَّارَ  için sıfat olan has ism-i mevsûl  الَّت۪ي ‘nin sıla cümlesi olan  اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. sıfatın mevsûlle gelmesi sonraki habere dikkat çekmek içindir.

اُعِدَّتْ  fiili, meçhul bina edilerek olaya dikkat çekilmiştir.

Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, soru.127)

Burada olumsuz fiiller Allah’a isnad edilmemiştir. Bazen “Ben hazırladım” şeklinde Allah’a isnad edildiği de olur. O zaman tehdit artmış olur. Meçhul kullanıldığında ise bunu hazırlayanın aslında insanların kendisi olduğu vurgulanır.

Kâfirlerin ahirette karşılaşacakları şiddetli azabın vaat edildiği bu fiil cümlesinde, geçmiş zaman ifade eden mazi  اَعَدَّ (hazırladı) sıygasının kullanılması, o azabın şimdiden hazırlanmış olup kendilerini beklediğini işaret ederek, korkuyu artırmaktadır. 

اَعَدَّ  fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tahakkümi inadiye istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.

النَّارَ - لِلْكَافِر۪ينَۚ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ribanın arkasından cehennem geldi, demek ki riba cehenneme götüren amellerden biridir.

وَاتَّقُوا  sözünde reddü’l-acüz ale’s-sadri vardır. Bir önceki ayetteki takvayı açıklar.

اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَۚ  [Kafirler için hazırlanmış] ibaresi onların beklentilerine tarizdir.

Bu ayet Kur’an'ın en korkutucu ayetidir. Çünkü müminler yasaklardan kaçınmak suretiyle sakınmadıkları takdirde, Allah Teâlâ'nın onlara kâfirler için hazırlanmış ateşi vaad ettiğini haber veriyor. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

[İnkârcı nankörler için hazırlanmış olan ateşten sakının.] Ebû Hanîfe Rahimehullāh’ın (v.150/767) şöyle dediği nakledilir: En ağır tehdit içeren Kur’an ayeti budur. Zira Allah Teâlâ burada iman edenleri, yasaklarından kaçınma hususunda kendisinden sakınmamaları halinde kâfirler için hazırladığı ateşle tehdit etmekte; ek olarak, iman edenlerin O’nun rahmetini ancak kendisine ve Resulüne itaat etmek suretiyle umabileceklerini ifade etmektedir. Bu ve benzeri ayetler üzerinde düşünenler, Allah’tan yana boş ümit ve kuruntulara kapılmazlar. Allah Teâlâ’nın bu gibi durumlarda  لَعَلَّ  ve  عسى  [umulur ki ola ki] kelimelerine yer vermesi, insanlar ne derse desin, zeki irfan sahiplerinin dikkatinden kaçmayacağı üzere, takva yolunun ne kadar ince bir yol, Allah rızasını elde etmenin ne kadar zor bir şey ve O’nun rahmet ve mükâfatına nail olmanın ne derece şerefli bir mazhariyet olduğunu göstermektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Âl-i İmrân Sûresi 132. Ayet

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۚ  ...


Allah’a ve Peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَطِيعُوا ve ita’at edin ط و ع
2 اللَّهَ Allah’a
3 وَالرَّسُولَ ve Elçiye ر س ل
4 لَعَلَّكُمْ umulur ki olursunuz
5 تُرْحَمُونَ merhamet edilenlerden ر ح م

Kur’ân’da peygambere itaat genellikle Allah’a itaat emrinin hemen arkasından gelmektedir. Bir yerde Allah’a ve rasûlüne itaat emrinin ardından peygambere itaatin zorunluluğu ayrıca belirtilmiştir (en-Nûr 24/54). Allah’a itaatin gerçeklik kazanması, O’nun buyruklarını insanlara açıklayan ve bunlara uymanın örneklerini kendi yaşantılarıyla gösteren peygamberler vasıtasıyla mümkün olacağından bazı âyetlerde peygambere itaatle Allah’a itaat özdeş kılınmıştır. (Âl-i İmrân 3/31; en-Nisâ 4/80)

Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin kendilerine itaat edilmesi için gönderildiğini ifade eder ve hidayetin ancak onlara uymakla gerçekleşeceğini haber verir. Peygamberlere itaatin meşruiyeti onların ilâhî vahye mazhar oluşundan kaynaklanır, zira onlar da diğer insanlar gibi beşerî özellikler taşır. Peygamberler de Allah’a itaatle emrolunmuş (el-En‘âm 6/14), onların da kâfir ve münâfıklara uymamaları istenmiştir (el-Ahzâb 33/1).

https://islamansiklopedisi.org.tr/itaat

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۚ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَط۪يعُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الرَّسُولَ  atıf harfi وَ ’la  اللّٰهَ  lafza-i celâle matuftur. 

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.  

كُمْ  muttasıl zamiri,  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُرْحَمُونَ  cümlesi,  لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. تُرْحَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

اَط۪يعُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la 130. ayetteki  لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا  cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubundan emir üslubuna iltifat sanatı vardır. Hitap yine müminleredir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.

Allah’a itaatin zikrinden sonra resulüne itaat emri, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Allah'a itaat eden, resulüne itaatsizlik etmez.

İtaat edileceklerin Allah ve resulü olmak üzere sayılması taksim sanatıdır.

الرَّسُولَ  kelimesinin başındaki elif lam, muzâfun ileyhin hazfından bedel olarak gelmiştir.  ُرسوله   َ”O'nun Resulüne” anlamındadır. 

اَط۪يعُوا  fiili if’al babından olduğu için tadiye manası da taşır. Dal bil işaresiyle hem itaat edin, hem de ettirin, gayret ve mübalağa gösterin, sizinle birlikte aileniz, çevreniz de bu itaate katılsın, demektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

 

لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۚ

 

Ayetin son cümlesi, ta’lîliyye olarak fasılla gelmiştir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ nin haberi olan  تُرْحَمُونَ ‘nin  muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

تُرْحَمُونَۚ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

‘Umulur ki’anlamında olan  لَعَلَّ  harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

عسى أن ترحموا  değil de  لعلكم ترحمون  buyurulması bu ifadenin hem şimdiki zaman hem de gelecek zaman ifade etmesidir. Çünkü başında istikbal harfi olmaksızın gelen muzari fiil hem şimdiki zaman hem de gelecek zaman ifade eder.

عسى أن ترحموا  ifadesi ise, sadece gelecek zamanı ifade eder, çünkü manasını gelecek zamana çeviren  أن  harfiyle birlikte gelmiştir. Dolayısıyla bu şimdiki zamanda değil, gelecek zamanda meydana gelecektir. Halbuki rahmet hem şimdiki zamanda hem de gelecek zamanda ve her zaman ümit edilir. Dolayısıyla ayette gelen ifade evladır.

Başka bir şey de:  لعلكم ترحمون  ibaresinde iki kere hitap zamiri geçmiştir. Biri  كم  zamiri, diğeri de و ‘dır. Halbuki  عسى أن ترحموا  ibaresinde hitap zamiri sadece bir kere yer alır. Dolayısıyla ayetteki ibare daha kuvvetli ve tekidlidir. Çünkü isnad tekrarlanmıştır. Yani böylece rahmetin vuku bulacağı onlara iki kere isnad edilmiştir.

Üçüncü olarak; لعلكم ترحمون  ibaresi isim cümlesi, عسى أن ترحموا  ibaresi ise fiil cümlesidir. Bilindiği gibi isim cümlesi fiil cümlesinden daha kuvvetlidir. Dolayısıyla bu cümlenin ifade ettiği rahmet ümidi daha kuvvetlidir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 220) 

Vaidin akabinde vaad gelmesi muhalefetten korkutmak ve itaate teşvik içindir.

Hem 130. ayetin sonunda hem de burada cümlenin  لَعَلَّ  ile gelmesi felaha ve rahmete ermenin zor olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

[Allah'a ve Peygambere itaat edin ki merhamet olunasınız.] Tehdidin arkasından vaadi getirmesi, emre muhalefetten sakındırmak ve itaate teşvik etmek içindir. Bu gibi yerlerde  لَعَلَّ  ve  عسى  gibi fiiller, söylenen şeye ulaşmanın nadir olduğunu göstermektedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

‘Umulur ki’manasına gelen  لَعَلَّ  edatı, Allah tarafından zikredilirse kesinlik anlamı içerir. Ancak yine de işârî olarak, Allah rızasının öyle kolay kolay kazanılamayacağına işaret eder. Müminlerin Allah'ın rahmet ve sevabının güç kazanılacağını bilmeleri gerekir.  

Günün Mesajı
Daha önce savaşın anlatıldığı bir yerde namazdan bahsedilmişti. Burada da savaşın anlatıldığı bir yerde faiz yasaklanmıştır. Çünkü Kur'an hayata ve kainatta bir bütün olarak bakar. Faiz; sadece ekonomik değil, sosyal, ferdi, ahlaki, manevi bir problemdir. Hem ferdin ahlaki ve manevi hayatını, dünya menfaatini ve bencilliği bir tarafa bırakmayı gerektiren savaştaki pozisyonunu etkiler, hem de savaşta galibiyet için kaçınılmaz bir şart olan toplumsal dayanışmayı, kaynaşmayı, fertler arasındaki güven ve sevgiyi kökünden söküp atar. Bu nedenle savaşla da yakından ilgilidir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Gelen yeni gün için not;

Eğer yeni bir sabaha gözlerini açmanı nasip ettiyse Rahman ve yatağından çıkabilecek güce sahipsen hala. Bütün sıkıntılarını, umutsuzluklarını ve hayal kırıklıklarını geride bırakarak kalk. Bugünün onlara vakit ayırmayacak kadar değerli olmalı.

Yeni bir günün diğer adıdır umut. Yapılan hataların giderilmesi, kırılan kalplerin onarılması ve yarım kalanların tamamlanması için. Sevmek, sevilmek, af dilemek ve şükretmek için. Sevdiklerinin, yaşadıklarının, zamanının ve elindekilerinin değerini bilmek için. Gülmek, ağlamak, öğrenmek ve Rabbinin rızasını kazanmak için hala vaktin var demektir.

Çeşitli bahanelerle harcama bugününü çünkü bilinmez kaç yarının vardır. Verilen hayatı en güzel şekilde yaşa ve gülümse. Yeni bir gün, yeni bir fırsat demektir. O fırsatı değerlendirmek kişinin elindedir. Elinden geldiğince devam et. Her yeni gün, senin için yeni bir başlangıç demektir.

Rabbim bugünlerimizi aratmasın, yarınlarımızı boşa harcatmasın. Razı olduğu vakit canımızı alsın.

Amin.

***

Yeryüzünde dolaşan bir derviş, uğradığı mekanlarda gördüğü yanlışları düzeltir ve doğrusunu anlatırmış. Gittiği yerlerde birkaç aydan fazla duramaz, tekrar yoluna devam edermiş. 

Uyarılarını dikkate alanların dualarıyla azmine azim ve sabrına sabır katarmış. Yoksa, Allah’ın emirleri hatırlatılınca öfkelenenlerin tavırlarıyla, ömrünü böyle bir işe adamak çok zormuş.

Günah işleyenlerin çoğu, uyarılara sinirlenir ve lafı kestirip atarmış. Hepsinin nefislerine göre haklı sebepleri varmış. Derviş, onlara dünyalık mazeretlerin geçersizliğini anlatmaya çalışırmış.

Bir gün, faiz yiyen biriyle karşılaşınca, onu da uyarmış ve faizin haram oluşunu hatırlatmış. Adam maddi imkanların yetersizliğinden şikayet etmiş ve dervişe bilip bilmeden konuşmamasını söylemiş.

Derviş besmele çekmiş ve sakin bir sesle konuşmaya başlamış:

İnsanın genellikle imtihanı, bazen de nimeti olan bir özelliği vardır. O da kısa yola meyil etmesidir yani bir şeye bir an önce sahip olma dürtüsüdür. İmtihandır çünkü kimi zaman insanı hakikat ile batıl arasında bırakır ve kalbini dinlemeyeni, iki cihanda da sürecek batıl karanlığına çeker. 

Mesela faiz yiyeni; dünya hayatında ödeyip ödeyemeyeceğini kesin bilmediği ama katlanarak artacağı kesin bilinen bir borç batağına ya da kişinin asla doymadığı bir bereketsizlik bataklığına atar. Ahiret hayatında ise kafirlerin cezalandırılması için özel olarak hazırlanmış cehenneme atar. 

Herhangi bir dünyalık sebebe ya da hevese sarıldığı için batıl yolda yürüdüğünü anlayan her inanan kul için Allah’ın emirleri hatırlatıldığı anda akan sular durmalıdır ve işe, sıkıca sarıldığı dünyalıktan parmaklarını gevşeterek başlamalıdır. Hedef ise Allah’ın gazabından ve cehennem ateşinden sakınmaktır. 

Ey Allahım! Dünyalık heveslerden ve hayalini kurduğumuz isteklerden dolayı karanlığa düşerek hakikati görememekten ve Senin yolundan sapmaktan, Senin merhametine sığınırız. Bizi bir an olsun nefsimizle başbaşa bırakma ve kudretin ile hakikat yolunda sağlam adımlarla yürüyüşümüzü kolaylaştır. Haramdan uzaklaşmayı, emirlerine itaati ve her işimizde rızanı gözetmeyi bize sevdir, kolaylaştır ve her çabamızı rahmetin ile çoğaltarak kabul buyur. Bizi cehennem azabından koru. Senin rızana, nimetlerine ve sevdiklerine kavuşan yüzü aydın cennet ehlinden eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji