Seferberlik Gruplarına katılmak için TIKLAYIN !

Kur'ân'la olan beraberliğimizi, anlayışımızı, sevgimizi arttırmak ve bu konuda birbirimize destek olabilmek için bir yolculuğa çıktık. Bu yolculuğa sizleri de davet ediyoruz. Devamını Oku...


Seferberlikte Bugün     3 Şubat 2023
Enbiyâ Sûresi 102-112 (330. Sayfa)
Enbiyâ Sûresi 102. Ayet

لَا يَسْمَعُونَ حَس۪يسَهَاۚ وَهُمْ ف۪ي مَا اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ خَالِدُونَۚ  ...


Onlar cehennemin hışıltısını bile duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar.

لَا يَسْمَعُونَ حَس۪يسَهَاۚ 

 

Cümle önceki ayetteki  اِنَّ ’nin ikinci haberi olarak mahallen merfudur.

Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. 

يَسْمَعُونَ   fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. حَس۪يسَهَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  


 وَهُمْ ف۪ي مَا اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ خَالِدُونَۚ

 

 

Cümle  لَا يَسْمَعُونَ ’deki failin hali olup mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûlü, ف۪ي  harf-i ceriyle birlikte  خَالِدُونَ ’ye müteallıktır. İsm-i mevsûlun sılası  اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اشْتَهَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  اَنْفُسُهُمْ  fail olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

خَالِدُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır. 

خَالِدُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  خلد  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اشْتَهَتْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi  شهو ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

لَا يَسْمَعُونَ حَس۪يسَهَاۚ وَهُمْ ف۪ي مَا اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ خَالِدُونَۚ

 

Önceki ayetteki  اِنَّ ’nin ikinci haberi olarak fasılla gelmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i heber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

لَا يَسْمَعُونَ حَس۪يسَهَاۚ  ifadesinde mübalağa sanatı vardır.

Onun (cehennemin) sesini duymazlar. Bu cümle,  مُبْعَدُونَ ’dan bedeldir. Ya da zamirinden haldir. Onların uzaklıklarını mübalağa etmek için söylenmiştir. حَس۪يسَ , hissedilen hafif sestir. (Beyzâvî)

Ayetin ikinci cümlesi olan  وَهُمْ ف۪ي مَا اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ خَالِدُونَۚ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. لَا يَسْمَعُونَ ’nin failinden hal olan cümle, anlamı zenginleştirmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harf-i cerle birlikte  خَالِدُونَ ye müteallıktır. Sılası olan  اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Müsned olan  خَالِدُونَ , ism-i fail kalıbında gelerek bu vasfın onlarda devamlı olduğuna işaret etmiştir.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

Car mecrur  ف۪ي مَا ’nın amiline takdimi ihtimam ifade eder.

فِي ’nin ما ile gelmesi umuma, خَالِدُونَ ise devamlılığa işaret eder. (Âşûr)

Ayet, onların bir çok tehlikelerden kurtulacaklarını beyandan sonra, arzularına kavuşacaklarını bildirmektedir. (Ruhu’l Beyan)

 
Enbiyâ Sûresi 103. Ayet

لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْاَكْبَرُ وَتَتَلَقّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ هٰذَا يَوْمُكُمُ الَّذ۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ  ...


En büyük korku bile onları tasalandırmaz ve melekler onları, “İşte bu, size vaad edilen (mutlu) gününüzdür” diyerek karşılarlar.

Leqaye لقي : لِقاء kelimesi bir şeyle aynı anda hem karşılaşmak hem de onunla yüz yüze gelmek (onu karşılamak) demektir. Ayrıca bazen bu ikisinden her biri de ayrı ayrı bu fiille ifade edilebilir. Duyuyla, gözle ve basiretle idrak anlamlarında da kullanılır.

Tefe'ul babındaki تَلَقَى kullanımı karşılamak manasını ihtiva eder.

İf'al formu olan إلْقَاء ise bir şeyi daha sonra onunla karşı karşıya gelinebilecek bir yere atmak/fırlatmak iken sonradan her türlü atmanın veya bırakmanın yerine kullanılır olmuştur. Bu fiil (إلْقَاء) bir de söz, görüş, selam, konuşma ve sevgi göndermek için kullanılır. (Müfredat)

 Kuran’ı Kerim’detürevleriyle 146 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri telâkki etmek ve mülâkattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْاَكْبَرُ وَتَتَلَقّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ 

 

Cümle önceki ayetteki  اِنَّ nin üçüncü haberi olarak mahallen merfudur.

Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَحْزُنُهُمُ  merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

الْفَزَعُ  fail olup lafzen merfûdur. الْاَكْبَرُ  kelimesi  الْفَزَعُ nun sıfatı olup lafzen merfûdur.

وَتَتَلَقّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  تَتَلَقّٰيهُمُ  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.

Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْمَلٰٓئِكَةُ  fail olup lafzen merfûdur.

تَتَلَقّٰيهُمُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.  تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi لقي ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.

    

هٰذَا يَوْمُكُمُ الَّذ۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

Cümle mahzuf sözün mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri;  يقولون (diyorlar) şeklindedir.

İsim cümlesidir. İsm-i işaret  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يَوْمُكُمُ  haber olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl,  يَوْمُكُمُ un sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كُنْتُمْ تُوعَدُونَ dir. Îrabdan mahalli yoktur.

كُنْتُمْ  sükun üzere mebni mazi nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  تُمْ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.

تُوعَدُونَ  fiili  كُنْتُمْ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.  تُوعَدُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olup mahallen merfûdur.

لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْاَكْبَرُ وَتَتَلَقّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ 

 

Bu ayet de 101. ayetteki  اِنَّ ’nin üçüncü haberi veya önceki ayetten bedeldir.

لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْاَكْبَرُ  cümlesi menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

الْفَزَعُ الْاَكْبَرُ  ibaresi kıyamet gününden kinayedir.

الْاَكْبَرُ  mef’ûl olan  الْفَزَعُ  için sıfattır. Sıfat tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır.

Aynı üslupta gelerek makabline وَ ’la atfedilen  وَتَتَلَقّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ  cümlesinin atıf sebebi cümleler arasındaki ittifaktır. 

الْفَزَعُ الْاَكْبَرُ [En büyük korku]’dan kasıt, sûra son üfürmedir, çünkü Allah Teâlâ, [O gün sûra üfürülür, göklerdekiler ve yerdekiler dehşete kapılır. (Nahl Suresi, 87)] buyurmuştur. (Beyzâvî)


 هٰذَا يَوْمُكُمُ الَّذ۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

 

Ayetin fasılası, takdiri  يقولون  (derler) olan fiilin mekulü’l-kavlidir. Sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الْمَلٰٓئِكَةُ ’den hal olan cümle, anlamı zenginleştirmek için gelen tetmim ıtnâbıdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, arkadan gelen haberin önemini vurgulamak içindir. Müsned, veciz ifade kastına binaen izafet formunda gelmiştir. 

هٰذَا  ile zamana işaret edilerek konunun önemi vurgulanmıştır. İşaret isminde istiare vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

يَوْمُكُمُ  için sıfat konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي nin sılası olan  كُنْتُمْ تُوعَدُونَ , nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.  كان ’nin haberinin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَوْمٍ ’nin muhatap zamirine izafet edilmesi, ihtisas ifade etmek ve menfaatlerinin bundan kaynaklandığını belirtmek içindir. (Âşûr)   

Son cümle olan  هٰذَا يَوْمُكُمُ , meleklerin sözleridir. 

Bunlar onların amellerini ve sözlerini yazan hafaza melekleridir ve işte bu melekler, o kimselere müjde vererek ‘’size vadolunan gününüz işte bu gündür!’’ derler, demektir. (Fahreddin er-Râzî) 

Bu ayet de sarahatle ifade ediyor ki kendileri için güzel akıbet takdir edilmiş olanlardan murad, kimilerinin dediği gibi özellikle Hz. Mesih, Hz. Üzeyir ve melekler değil fakat iman ve iyi amelleri olan bütün müminlerdir. (Ebüssuûd) 

 
Enbiyâ Sûresi 104. Ayet

يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِۜ كَمَا بَدَأْنَٓا اَوَّلَ خَلْقٍ نُع۪يدُهُۜ وَعْداً عَلَيْنَاۜ اِنَّا كُنَّا فَاعِل۪ينَ  ...


Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.

Allah’ın, uçsuz bucaksız gökleri kâğıt tomarlarını dürer gibi katlayıp dürmesi O’nun kudretinin büyüklüğünü ifade eder. Bir başka âyet-i kerîmede de kıyamet gününde bütün yeryüzünün yalnızca Allah’ın yönetiminde bulunacağı, göklerin de O’nun kudret eliyle dürülmüş olacağı ifade edilmiştir (Zümer 39/67). Yüce Allah kâinatı yoktan yaratmış ve sürekli olarak genişletip bugünkü haline getirmiştir (krş. Zâriyât 51/47). Kıyamet gününde yine sonsuz kudretiyle onu dürerek önceki haline getirecek, yani mevcut haliyle yok edecek; sonra da âhiret hayatına, o âlem için planladığı şartlara uygun yeni bir âlem gerçekleştirecektir (evrenin değişimi hakkında bilgi için bk. İbrâhim 14/48).
 
Allah Teâlâ’nın mahlûkatı yaratmaya başlamadan önceki hale döndürmesinden maksat, ya her şeyi yok etmesidir yahut da yok ettikten sonra yeniden eski haline getirmesi ve diriltmesidir. Hadislerde mahşer sırasında insanların nasıl bir dehşet, çaresizlik ve panik halinde haşrolunacaklarına dair bilgi verilmiştir (meselâ bk. Buhârî, “Tefsîr”, 21/2; Müslim, “Cennet”, 56-58).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 703

يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِۜ 

 

Zaman zarfı  يَوْمَ  mahzuf fiile müteallıktır. Takdiri, اذكر (zikret) şeklindedir.

نَطْوِي  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  نَطْوِي  fiili,  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

السَّمَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

كَ  harf-i cerdir. Bu ibare, amili  نَطْوِي  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka müteallıktır.  السِّجِلِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  لِلْكُتُبِ  car mecruru  طَيِّ e müteallıktır. 


 كَمَا بَدَأْنَٓا اَوَّلَ خَلْقٍ نُع۪يدُهُۜ وَعْداً عَلَيْنَاۜ 

 

 

كَ  harf-i cerdir.  مَا  ve masdar-ı müevvel,  كَ  harf-i ceriyle birlikte mahzuf mef’ûlu mutlaka müteallıktır. Takdiri, نعيده إعادة كبدئنا أول خلق (İlk yaratmayı yaptığımız gibi şimdi sizi yeniden yaratıyoruz) şeklindedir.

بَدَأْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

اَوَّلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  خَلْقٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

نُع۪يدُهُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdir  نحن ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

وَعْداً  mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, وعدنا (vadettik)  şeklindedir. عَلَيْنَا  car mecruru  وَعْداً e müteallıktır.   

   

 اِنَّا كُنَّا فَاعِل۪ينَ

 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubtur.  اِنَّ ’nin haberi ise  كُنَّا ’nın dahil olduğu isim cümlesi olup mahallen merfûdur. 

كُنَّا  sükun üzere mebni, nakıs mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. نَا  mütekellim zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.

فَاعِل۪ينَ  kelimesi  كُنَّا nın haberi olup nasb alameti  ي dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

فَاعِل۪ينَ  kelimesi sülasi mücerredi  فعل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِۜ كَمَا بَدَأْنَٓا اَوَّلَ خَلْقٍ نُع۪يدُهُۜ 

 

Ayetin ilk cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı  يَوْمَ ’nin amili mahzuftur. Takdiri; اذكر  (düşün) şeklindedir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَوْمَ ’nin muzâfun ileyhi konumundaki  نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

كَطَيِّ , amili  نَطْوِي  olan mahzuf mef'ûlu mutlaka müteallıktır.

نَطْوِي - طَيِّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِۜ [Gökleri, kağıdın, yazılı kısmı üzerine dürüldüğü gibi düreriz] cümlesinde mürsel mufassal teşbih vardır. (Safvetü’t Tefasir)

السَّمَٓاءَ  müşebbeh,  طَيِّ السِّجِلِّ  müşebbehün bihtir.

Burada vech-i şebeh Allah Teâlâ’nın kudreti ve bu işlerin O’nun için ne kadar kolay olduğudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

نَطْوِي السَّمَٓاءَ  ifadesinde istiare vardır. İki yorumdan birisine göre bu istiare ile kastedilen, göğün iptal edilmesi, yapısının bozulması, bütünlüğünün yok edilmesidir. Bu ifade Arapların  طوي الدهرُ علي فلانٍ (Zaman falancagillerin defterini dürdü) sözlerinden alınmış olup manası (Zaman onları helak etti ve izlerini sildi) şeklindedir. 

Diğer yoruma göre ise buradaki dürme ( طَيِّ ) gerçek anlamdadır. Bu durumda mana şöyle olur: Göğün yayvan halinin dürülmesiyle (gökyüzü) yayılmışken toplanır, farklı köşeleri birbirinden uzak iken yakınlaştırılır ve böylece dürülmüş evrak ( السِّجِلِّ ) gibi bir hal alır. Buradaki  السِّجِلِّ , üzerine yazı yazılan deri, kağıt, kumaş gibi şeylerdir. Ayrıca buradaki  لِلْكُتُبِۜ ; kitap kelimesinin çoğulu değil masdardır. Buna göre mana şöyledir: Biz o gün semayı içine yazı yazılacak defter dürer gibi düreceğiz. Bu durumda sanki Allah Teâlâ  كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِۜ (yazı defteri dürer gibi) buyurmuş oluyor. Zira işaret ettiğimiz bu şeyleri dürmek, daha iyi koruyup kullanma imkânı sağladığından, bu evrak çoğunlukla üzerlerine yazılmadan önce dürülüp katlanır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)  

لِلْكُتُبِ  ifadesindeki  لِ  tıpkı Neml Suresi 72. ayetindeki  لِ  gibi zaiddir. Biz sicil ile kağıt tomarı manası kastedilmiştir dediğimizde, masdar olan  طَيِّ  kelimesi mef'ûlüne muzâf olmuş ve faili ise hasredilmiş olur. Buna göre ifadenin takdiri; dürenin, tomarı dürmesi gibi şeklindedir. (Fahreddin er-Râzî )  

Masdar harfi  مَا , teşbih harfi  كَ  ile birlikte, amili  نُع۪يدُهُۜ  olan mahzuf mef’ûlü mutlaka müteallıktır. Masdar tevilindeki sılası  بَدَأْنَٓا اَوَّلَ خَلْقٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Muzafun ileyh olan  خَلْقٍ ’daki tenvin, tazim içindir.

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen  نُع۪يدُهُۜ  cümlesinin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

بَدَأْنَٓا - خَلْقٍ  ve  لِلْكُتُبِۜ  - السِّجِلِّ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


وَعْداً عَلَيْنَاۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  وَعْداً , takdiri  وعدنا  olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

وَعْداً  kelimesi  نُع۪يدُهُ ’u tekit etmek için mukadder fiilin mef'ûlu mutlakıdır ya da onunla

(نُع۪يدُ) ile mansubdur, çünkü o da vaattir. (Beyzâvî, Fahreddin er-Râzî)  


 اِنَّا كُنَّا فَاعِل۪ينَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Haberi,  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesidir.  كَانَ ’nin haberi  فَاعِل۪ينَ nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir.  

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

كَان ’nin  haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi s.124)

نَطْوِي - كَطَيِّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بَدَأْنَٓا (Başladık) - نُع۪يدُهُ  (Onu tekrar iade ederiz) kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır. (Safvetü’t Tefasir) Ayrıca bu cümleler arasında mukabele sanatı vardır.
Enbiyâ Sûresi 105. Ayet

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ اَنَّ الْاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ  ...


Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.

Buradaki zikir, zebûr ve arz kelimelerinin anlamları konusunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bizim de tercih ettiğimiz görüşe göre zikir kelimesi Hz. Mûsâ’ya indirilen Tevrat’ı, Zebûr Hz. Dâvûd’a indirilen kitabı, arz da genel olarak yeryüzünü, özel olarak da anlatılan konu ve olayla ilgili yeri ve bölgeyi ifade etmektedir. Buna göre Allah Teâlâ, adı geçen kitaplarda ve Kur’an’da, dünyada kötülerin ve kötülüğün sürekli olarak pâyidar olamayacağını; iyiliğin asıl, kötülüğün ise ârızî olduğunu, hâkimiyetin eninde sonunda iyilerin eline geçmesinin mukadder bulunduğunu haber vermiştir.
 
 Burada geçen “zebûr, zikir ve arz” kelimeleri farklı anlamlarda da yorumlanmıştır: a) “Zebûr”, Hz. Dâvûd’a vahyedilen kitap, “zikir”, Tevrat ve “arz” da dünya veya mücadele bölgesi olan yerdir. b) “Zebûr” bütün peygamberlere gönderilen küçüklü büyüklü kitaplar, “zikir” vahyedilen kitaplarda yapılan uyarılar veya levh-i mahfuz, “arz” da cennettir.
 
 105. âyetteki “Yeryüzü iyi kullarıma kalacaktır” ifadesi, Hz. Dâvûd’a nisbet edilen Mezmurlar’da da hemen aynı şekilde yer almaktadır (Mezmurlar 37/29). “İyi” diye tercüme edilen salih kelimesi,
 
  “iyi, düzgün, sağlam, erdemli, uygun” mânasına gelmektedir. Yeryüzüne veya iyilerle kötülerin mücadelesine sahne olan bölgeye sonunda kimin hâkim olacağı, Allah’ın mülkünün nihayetinde kime kalacağı veya ebedî mülk olan cennete girmeyi kimlerin hak edeceği konusuna açıklık getiren bu âyeti şu şekillerde yorumlamak mümkündür:
 
 1. Genel olarak tarihte olup bitenlere bakıldığında her zaman iyilerin (sâlih kulların) hâkim olduklarını söylemek mümkün değilse de, eninde sonunda onların kazandığı ve kötülerin hem servet hem de egemenliklerine vâris oldukları, dünyada hayatın bu sayede devam ettiği görülmektedir. Peygamberler tarihte zalim hükümdarlara ve güç odaklarına karşı mücadele eden peygamberler ile onların salih ümmetleri kurtulmakta, düşmanları ise ya mağlûp veya helâk olarak tarih sahnesinden çekilmektedirler. İslâm tarihinde de Hz. Peygamber’e karşı çıkan ve ona her türlü zulmü ve baskıyı uygulayan inkârcılar sonunda mağlûp ve perişan olmuşlar, onların mülkü ve memleketi müslümanların eline geçmiştir.
 
 2. Kıyamet yaklaşınca Allah Teâlâ dünyayı ıslah etmek, yeryüzünde düzeni, huzuru, adaleti ve âdil paylaşımı hâkim kılmak için bazı kullarına görev ve imkân verecek, bunlar dünyaya egemen olarak vazifelerini yerine getireceklerdir.
 
 3. Bu fâni dünyanın (arz) yerine gelecek (vârisi olacak) olan öteki dünyadır (âhiretteki arzdır), öteki dünyanın ebedî mutluluk alanının adı cennettir, bu dünyada sâlih olan kullar (Allah’ın rızası ölçüt olmak üzere iyiler, erdemliler, düzgün insanlar) cennete girecekler ve böylece her iki arzın vârisleri onlar olacaklardır (benzer bir yorum için bk. Elmalılı, IV, 3373).
 
 107. Hz. Muhammed bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber, dolayısıyla âlemlere rahmettir. Onun getirdiği Kur’an çağlar üstü, evrensel bir kitaptır; soy sop, ırk veya kültürel çevre farkı gözetmeksizin bütün insanlığa hitap etmekte, herkese doğru yolu göstermektedir; akıl ve sağduyuya hitap edip insanları birlik, beraberlik, kardeşlik, adalet, eşitlik ve yardımlaşmaya çağırmaktadır. Âlemlere rahmet olmasının bir sonucu olarak insanlara birbirlerini, hayvanları, bitkileri sevmeyi; ekolojik dengeyi korumayı tavsiye etmiştir. İnsanlara kurtuluş ve mutluluğa erme yollarını öğreten yine odur. Onun vasıtasıyla insanlar dünya ve âhiret hayatı bakımından birçok iyilik elde etme imkânı bulmuşlardır. O geldiği zaman insanlık onuru çiğneniyor, insanlar tanrı diye elleriyle yaptıkları putlara tapıyor, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Yüce Allah insanları bu bâtıl inançların kıskacından kurtarmak, onları düşüncede, inançta ve toplumsal hayatta özgürlüğe kavuşturmak amacıyla Hz. Peygamber’i göndermiştir. O getirdiği dinî ve ahlâkî prensipler sebebiyle insanlık için bir rahmet olmuştur. Nitekim kendisi de bir hadisinde, “Ben bir rahmet ve hidayet rehberiyim” buyurmuş (Dârimî, Sünen, “Mukaddime”, 3); müşriklere beddua etmesini teklif edenlere, “Ben lânetçi olarak değil, âlemlere rahmet olarak gönderildim”diye cevap vermiştir (Müslim, “Birr”, 87; Hz. Peygamber’in müminlere karşı şefkat ve merhameti hakkında bk. Âl-i İmrân 3/159; et-Tevbe 9/128).
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 703-705

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ اَنَّ الْاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ

 


وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattie harfidir.

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

كَتَبْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim  zamir  نَا  fail olup mahallen merfûdur.

فِي الزَّبُورِ  car mecruru  كَتَبْنَا  fiiline müteallıktır.  مِنْ بَعْدِ  car mecruru  كَتَبْنَا  fiiline müteallıktır.  الذِّكْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  الْاَرْضَ  kelimesi  اَنَّ nin ismi olup lafzen mansubdur.

يَرِثُهَا  fiili,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. يَرِثُهَا  merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

عِبَادِيَ  fail olup  mukadder damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الصَّالِحُونَ  kelimesi  عِبَادِيَ nin sıfatı olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

الصَّالِحُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  صلح  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ اَنَّ الْاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir.

Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlenin azamet zamirine isnadı, tazim ifade eder.

Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Samerrâî,  Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Davud’un (as) kitabında, مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ [zikirden sonra] yani Tevrat'tan sonra şöyle de denilmiştir: Zebur’dan maksat kitapların cinsidir, zikir de Levh-i Mahfûz'dur. (Beyzâvî)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ الْاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar teviliyle  كَتَبْنَا  fiilinin mef’ûlü konumundadır.  اَنَّ ’nin  haberi olan  يَرِثُهَا  muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الصَّالِحُونَ kelimesiعِبَادِيَ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

عِبَادِيَ  izafeti, Allah’a ait mütekellim zamirine muzâf olan  عِبَاد۪  kelimesini tazim içindir.

كَتَبْنَا  - الزَّبُورِ - الذِّكْرِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

104. ayetteki  كُنَّا  ve bu ayetteki  عِبَادِيَ  kelimelerindeki zamirlerde iltifat sanatı vardır.

Ayet-i kerimede geçen  “اَنَّ الْاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ [Yeryüzüne mutlaka salih kullarım varis olur.] ifadesindeki yeryüzünün, cennet veya dünya olduğu, salih kulların ise Allah'a ibadet eden her salih kul veya Muhammed ümmeti yahut da Hz. Musa dönemindeki İsrailoğulları olduğu söylenmiştir. (Taberî)

 
Enbiyâ Sûresi 106. Ayet

اِنَّ ف۪ي هٰذَا لَبَلَاغاً لِقَوْمٍ عَابِد۪ينَۜ  ...


Şüphesiz bunda Allah’a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.

اِنَّ ف۪ي هٰذَا لَبَلَاغاً لِقَوْمٍ عَابِد۪ينَۜ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

ف۪ي هٰذَا  car mecruru  اِنَّ nin mahzuf mukaddem haberine müteallıktır.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. بَلَاغاً  kelimesi  اِنَّ nin muahhar ismi olup lafzen mansubdur.

لِقَوْمٍ  car mecruru  بَلَاغاً e müteallıktır.  عَابِد۪ينَ  kelimesi  قَوْمٍ in sıfatı olup cer alameti  ي dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَابِد۪ينَ  kelimesi, sülasi mücerredi  عبد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنَّ ف۪ي هٰذَا لَبَلَاغاً لِقَوْمٍ عَابِد۪ينَۜ

 

Ayet beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  ف۪ي هٰذَا ’nın müteallakı olan mukaddem haber mahzuftur.  لَبَلَاغاً , muahhar mübtedadır.

لِقَوْمٍ ’deki tenvin, tazim içindir.  لِقَوْمٍ  için sıfat olan  عَابِد۪ينَۜ , ism-i fail kalıbında gelmiştir. 

İsm-i fail, muzâf olup amil olmadığında daha çok sübut (devamlılık) anlamı ifade eder. Bu durumda izafet, hakiki izafet olur. O zaman da ism-i fail, amil olup izafeti lafzî olan sübut anlamlı sıfat-ı müşebbehe ile karıştırılmaktadır. Nahivcilerin; “ism-i fail’in teceddüt (yenilenme) anlamı ifade ettiği” şeklindeki görüşlerinin İbni Hişam ve İbni Malik’te haklı gerekçeleri var gibi gözüküyor. Zira ism-i faili hareke ve sükun bakımından fiil gibi değerlendirmektedirler. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ف۪ي هٰذَ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde de istiare vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  işaret edilen Kur'an, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Kur'an, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Hak Teâlâ’nın [Şüphe yok ki bunda abidler için (umduklarına) ulaşma (çareleri yolları) vardır] ayetindeki  هٰذَا  kelimesi, bu surede bahsedilen haberlere, vaat ve vaîdlere ve doruk noktasına ulaşmış vaz’ü nasihatlere bir işarettir.  لَبَلَاغاً , yetecek şey ve sayesinde gayeye ulaşılan şey demektir.  عَابِد۪ينَۜ  ile muradın alimler veya amiller (amel/ibadet) edenler olduğu söylenmiştir. Doğrusu, bunların her iki özelliği de birlikte bulunduranlar olmasıdır. Çünkü ilim bir ağaç, amel de onun meyvesi gibidir. Meyvesiz ağaç faydasızdır. Ağaçsız meyve ise olmaz. (Fahreddin er-Râzî)

Hz. Peygamberin kendisine verilen tebliğ görevini yerine getirmek için belâgat ve beyan özelliğine sahip olması gerekmektedir. Çünkü belâgat ve beyan sözü dinleyene en güzel ve etkili biçimde ulaştırmak anlamına gelmektedir.

Bu sure-i kerimede zikredilen haberler, üstün öğütler, vaatlar, tehditler, tevhide ve bu peygamberliğin doğruluğuna kesin olarak delalet eden delillerde, gayeleri adet değil ibadet olan zümre için yeterli bir ders yahut murada erme sebebi vardır. (Ebüssuûd) 

Cenab-ı Hakk'ın ( إنَّ في هَذا ) sözünden kasıt, Zebur'da ve Kur'an'da vadedilen vaattir. (Âşûr)
Enbiyâ Sûresi 107. Ayet

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ  ...


(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. 

اَرْسَلْنَاكَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır.  رَحْمَةً  mef’ûlun lieclih olup fetha ile mansubdur.

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.

2 tür kullanımı vardır: 1) Harf-i cersiz kullanımı. 2) Harf-i cerli kullanımı

Harf-i cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a. Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.

b. Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c. Mef’ûlün leh olacak masdarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d. Fiilin faili ile mef’ûlün faili aynı olmalıdır.

e. Fiilin oluş zamanı ile mef’ûlün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır.

Not: Mef’ûlün lehin harf-i cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلْعَالَم۪ينَ  car mecruru   رَحْمَةً e müteallıktır. لِلْعَالَم۪ينَ nin cer alameti ي dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

لِلْعَالَم۪ينَ   kelimesi sülâsî mücerred olan  علم  fiilinin ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرْسَلْنَاكَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ

 

Ayet atıf harfi  وَ la önceki ayete atfedilmiştir. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan cümlede nefy harfi  مَٓا  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşmuş kasr üslubuyla, Hz. Peygamberimizin alemlere rahmet için gönderilmiş olduğu etkili ve kesin bir şekilde ifade edilmiştir. Kasr fiille mef’ûlü arasında, kasr-ı sıfat ale’l-mevsuftur.  اَرْسَلْنَا  sıfat/maksûr,  رَحْمَةً  sıfat/maksûrun aleyhtir. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir.

Fiilin, azamet zamirine isnadı tazim, mazi sıygada gelmesi sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Mef’ûlü lieclih olan  رَحْمَةً ’deki tenvin kesret ve tazim içindir. (Âşûr) 

Hz. Peygamber, hem dinî hem dünyevî bakımdan rahmettir. O, dinî bakımdan rahmettir çünkü Hz. Peygamber, insanlar bir cahiliye ve dalalet içinde iken ve iki ehli kitap yani Yahudiler ve Hristiyanlar aradan uzun zaman geçtiği tevatürleri (sağlam rivayetleri) kesildiği ve kitapları hususunda ihtilafları meydana geldiği için dinleri hususunda şaşkınlığa düştükleri bir zamanda gönderilmiştir. Dünyevî bakımdan Hz. Peygamberin rahmet oluşu, insanların onun sayesinde pek çok zilletlerden, savaşlardan ve harplerden kurtulmaları, onun dininin bereketli sayesinde yardıma mazhar olmalarıdır. (Fahreddin er-Râzî)

لْعَالَم۪ينَ  [Âlemler] ile özel olarak müminleri kastetmiştir. (Kurtubî) 

العالَمِينِ  kelimesindeki marifelik, istiğrak içindir. Alem isminin kullanıldığı her şeyi kapsar. (Âşûr)
Enbiyâ Sûresi 108. Ayet

قُلْ اِنَّمَا يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ  ...


De ki: “Bana ancak, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık müslüman oluyor musunuz?”

Sûrenin ana konularından olan tevhid ve nübüvvet meseleleri, sûre sona ererken özet olarak tekrar ele alınmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in bilgilerinin tamamen vahye dayandığına dikkat çekilmekte ve konu hakkında getirilen delillerden sonra insanların artık iman etmelerinin gereğine işaret edilmektedir. Hz. Peygamber Allah’ın dinini ayırım gözetmeksizin ulaşabildiği herkese tebliğ ettiği gibi ümmetine de bu görevi sürdürmelerini emretmiştir. İnkârcılara yapılan uyarılar, yani kıyametin kopması veya gelecekte müslümanların inkârcılara galip gelmesi olayı gayb haberlerinden olduğu için yakın mı uzak mı olduğunu Allah bildirmedikçe peygamberin dahi bilemeyeceği ifade buyurulmuştur.
 
Gerek söylenen sözün gerekse yapılan başka şeylerin gizlisini de açığını da Allah bilir, hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Bir gün gelecek inananların da inanmayanların da gizli açık söyledikleri veya yaptıkları ne varsa Allah hepsini değerlendirecek ve herkese hak ettiğini verecektir. Ceza veya mükâfatın hemen verilmeyip ertelenmesinde Peygamber’in dahi bilmediği hikmetler vardır; bu bir deneme olabileceği gibi, cezanın ağırlaşması için ömrü bir süre uzatma da olabilir veya Peygamber’in bilmediği daha başka hikmetler de vardır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 705-706

قُلْ اِنَّمَا يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ 

 


Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili ise müstetir zamir  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli  اِنَّمَا يُوحٰٓى اِلَيَّ dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki  مَا harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.

يُوحٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû, meçhul muzari fiildir.  اِلَيَّ  car mecruru  يُوحٰٓى  fiiline müteallıktır. 

اَنَّـمَٓا  ve masdar-ı müevvel naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

اِلٰهُكُمْ  mübteda olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلٰهٌ  mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur. وَاحِدٌ  kelimesi  اِلٰهٌ nin sıfatı olup lafzen merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat iki kısma ayrılır:

1. Hakiki sıfat

2. Sebebi sıfat

HAKİKİ SIFAT 

1. Müfred olan sıfatlar

2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. MÜFRED OLAN SIFATLAR

Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Not: Gayri akil (akılsız çoğullar) mevsûf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. CÜMLE OLAN SIFATLAR: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

    

فَهَلْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

 

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن جاءكم علم ذلك (Eğer size bu ilim gelirse..) şeklindedir.

هَلْ  emir manasında istifham harfidir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.

مُسْلِمُونَ  haber olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

مُسْلِمُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan ifal babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ اِنَّمَا يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mekulü’l-kavl cümlesi olan  اِنَّمَا يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ , kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelamdır. Hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eden müspet muzari fiil sıygasında gelmiştir.

Kasr edatı  اَنَّـمَٓا ’nın dahil olduğu  اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ  sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar teviliyle  يُوحٰٓى  fiilinin naib-i failidir. 

يُوحٰٓى  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Müsnedün ileyh olan  اِلٰهُكُمْ , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.

اَنَّـمَٓا ’daki  مَٓا , kaffe ve mekfufe olduğu halde masdariyye olmaktan çıkmamıştır. (Mahmut Sâfî) 

وَاحِدٌۚ  müsned olan  اِلٰهٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّمَا ’daki  مَٓا  harfi, tekid için gelmiş zaid bir harftir. Bu ayetten maksat  يُوحٰٓى اِلَيَّ yi [Bana vahyedilen],  اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ a [Sizin ilâhınız sadece tek bir ilâhtır.] ifadesine tahsis etmektir. Mana da şöyledir: İlâhî emirde bana emredilen şey; O’nun vahdaniyetinden başka birşey değildir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayette biri hemzenin kesri  اِنَّمَا  edatıyla diğeri hemzenin َfethi  اَنَّـمَٓا  edatıyla olmak üzere iki kez kasr yapılmıştır. Ayetteki  birinci  اِنَّمَا  hükmün bir şeye kasrı (sıfatın mevsufa kasrı), ikincisi ise bir şeyin hükme kasrı (mevsufun sıfata kasrı) için kullanılmıştır.  اِنَّمَا ’dan sonraki  يُوحٰٓى اِلَيَّ  kısmı maksûr,  اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ  cümlesinin içeriği maksûrun aleyhtir.  اِنَّمَا يُوحٰٓى اِلَيَّ وحدانية  takdirindedir. Ayrıca  اَنَّـمَٓا  edatından sonra gelen  اِلٰهُكُمْ  kelimesi maksûr, hemen ardından gelen  اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ  cümlesi maksûrun aleyhtir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı, Âşûr)

اِلٰهٌ  kelimesinin tekrarı, manayı pekiştirmeye matuf yapılan ıtnâbdır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


فَهَلْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

 

فَ , takdiri  إن جاءكم علم ذلك (Eğer size bu ilim gelirse…) olan mahzuf şartın cevabına gelmiş rabıtadır. Şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzufla birlikte cümle, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mübteda ve haberden müteşekkil cevap cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen emir manası taşıdığı ve tevbih murad edildiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

هَلْ , belâgî bir nükte için isim cümlesinin başına gelebilir. Bu nükte de zamana bağlı olmaksızın bu fiilin devam etmesini istemektir. Buralarda hemze de gelebilirdi ama o zaman bu belâgî nükte kaybolurdu. Çünkü hemze, âdeten ismin başına gelebilir. Ama  هَلْ  âdeten fiilin başına geldiği için muhatabın dikkatini çeker. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada mana “Müslüman olunuz, O'na teslim olunuz!”dur. Emir, makamı itibariyle muhatabından üstün olan birisinin, ondan bir işin yapılmasını istemesidir. İstifham cümlesi, bu manayı vermek için hakiki manasından ayrılmıştır. 

فَهَلْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ  (Şimdi Müslüman olacak mısınız?), emir manası­na bir sorudur. “Müslüman olun!” demektir. (Safvetü’t Tefasir)
Enbiyâ Sûresi 109. Ayet

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ اٰذَنْتُكُمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ وَاِنْ اَدْر۪ٓي اَقَر۪يبٌ اَمْ بَع۪يدٌ مَا تُوعَدُونَ  ...


Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “(Bana emrolunanı, ayırım yapmadan) size eşit olarak bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mı yoksa uzak mı, bilmiyorum.”

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ اٰذَنْتُكُمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ 

 


فَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder.  تَوَلَّوْا  şart fiili,  mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili ise müstetir zamir  أنت ’dir.

Mekulü’l-kavli  اٰذَنْتُكُمْ عَلٰى سَوَٓاءٍ ’dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اٰذَنْتُكُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl  zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

عَلٰى سَوَٓاءٍ  car mecruru  اٰذَنْتُكُمْ  fiiline müteallıktır.

تَوَلَّوْا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.  تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  ولي ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


 وَاِنْ اَدْر۪ٓي اَقَر۪يبٌ اَمْ بَع۪يدٌ مَا تُوعَدُونَ

 

 

وَ  atıf harfidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اَدْر۪ٓي  fiili,  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir.

Hemze istifham harfidir. قَر۪يبٌ  mukaddem haber olup lafzen merfûdur.

Hakiki istifhamdan istenilen anlam belirleme (tayin) olduğunda da kendisinden sonra atıf caiz değildir. Ancak, tesviye hemzesi gibi veya onun muadili  اَمْ  ile yapılabilir. (A. Yaşar Koçak, Nahivde Hemze)

اَمْ  atıf harfi hemzenin muadilidir. Muttasıldır. بَع۪يدٌ  kelimesi  اَمْ  ile  قَر۪يبٌ e matuftur. 

مَا  ve masdar-ı müevvel, sıfat-ı müşebbehe olan  قَر۪يبٌ un muahhar mübtedası olarak mahallen merfûdur.

تُوعَدُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olup mahallen merfûdur.

قَر۪يبٌ  -  بَع۪يدٌ  kelimeleri sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. Sıfat-ı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ اٰذَنْتُكُمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ وَاِنْ اَدْر۪ٓي اَقَر۪يبٌ اَمْ بَع۪يدٌ مَا تُوعَدُونَ

 

فَ  istînâfiyyedir. Ayetin ilk cümlesi şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mazi fiil sıygasında gelmiş  تَوَلَّوْ  cümlesi, şarttır.  فَ  karinesiyle gelen  فَقُلْ اٰذَنْتُكُمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ , cevap cümlesidir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اٰذَنْتُكُمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtiaî kelamdır.

Mekulü’l-kavle matuf olan  وَاِنْ اَدْر۪ٓي  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleye dahil olan  اِنْ , nefy harfidir. Cümle menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan  اَقَر۪يبٌ اَمْ بَع۪يدٌ مَا تُوعَدُونَ  cümlesi,  اَدْر۪ٓي  fiilinin iki mef’ûlü konumundadır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَقَر۪يبٌ , mukaddem haberdir. بَع۪يدٌ , atıf harfi olan  اَمْ ’le  قَر۪يبٌ ’a tezat nedeniyle atfedilmiştir. Haberin sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelmesi mübalağa ifade eder.

Masdar harfi  مَا  ve sılası olan  تُوعَدُونَ , masdar tevilinde muahhar mübtedadır. Muzari sıygada gelen fiil meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cenab-ı Hakk'ın [Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: Size, eşit olarak bildirdim.] ifadesine gelince Keşşâf sahibi yine şöyle demiştir:  اٰذَنْتُكُمْ  fiili, bildi anlamında olan  اذَن  fiilinden nakledilmiştir. Ancak ne var ki bu ifade, genel olarak inzâr etme manasında kullanılır. Cenab-ı Hakk'ın, [Allah'a ve Peygamberine karşı harb(e girmiş olduğunuzu) bilin. (Bakara Suresi, 279)] ayeti de bu manadadır. (Fahreddin er-Râzî)

قَر۪يبٌ (Yakın) - بَع۪يدٌ   (Uzak) kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. Ayrıca bu kelimeler arasında muvazene sanatı mevcuttur.

Ayetteki iki  اِنْ  arasında tam cinas ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Enbiyâ Sûresi 110. Ayet

اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ  ...


“Şüphesiz, Allah sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir.”

اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  هُ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  

يَعْلَمُ  fiili,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  يَعْلَمُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو dir. 

الْجَهْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنَ الْقَوْلِ  car mecruru  الْجَهْرَ ‘nin  mahzuf haline müteallıktır. 

وَ  atıf harfidir.  يَعْلَمُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو dir.

مَا  ve masdar-ı müevvel,  يَعْلَمُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

تَكْتُمُونَ  fiili  نَ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ

 

Fasılla gelen ayet istînâfiyedir. Önceki ayetteki mekulü’l-kavle dahildir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlenin müsnedi olan  يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ , muzari fiil olarak gelmiştir. Müsnedin muzari fiil cümlesi olması teceddüt ve hükmü takviye, medih makamında olduğu için ayrıca istimrar ifade eder.

Aynı üslupta gelen  وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ  cümlesi, tezat nedeniyle  اِنَّ ’nin haberine atfedilmiştir.

Bu cümleye atfedilen ikinci cümlede  يَعْلَمُ  fiilinin tekrar edilmesi, muhatabın dikkatini çekerek anlamı pekiştirmek içindir. Bu tekrarda, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsm-i mevsûl  مَا , nasb mahallinde olup  يَعْلَمُ  fiilinin mef’ûlüdür. Sılası olan  تَكْتُمُونَ  müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تَكْتُمُونَ  fiilinin mef'ûlu, kelamın öncesinden anlaşıldığı için zikredilmemiştir.  وَيَعْلَمُ  dedikten sonra sadece  مَا تَكْتُمُونَ  lafzıyla yetinilmiş,  الْقَوْلِ  hazf edilmiştir. Bu ihtibâk sanatıdır.

İhtibâk: sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831)

اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ  cümlesiyle,  وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

الْجَهْر - تَكْتُمُونَ arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Enbiyâ Sûresi 111. Ayet

وَاِنْ اَدْر۪ي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَكُمْ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ  ...


“Bilmem! Belki bu (mühlet) sizin için bir imtihan ve bir vakte kadar yararlanmadır.”

وَاِنْ اَدْر۪ي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَكُمْ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ

 


وَ  atıf harfidir.  اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اَدْر۪ٓي  fiili,  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.  هُ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  فِتْنَةٌ  kelimesi,  لَعَلَّ ’nin haberi olup lafzen merfûdur.  لَكُمْ  car mecruru  فِتْنَةٌ ’un mahzuf sıfatına müteallıktır.

وَ  atıf harfidir.  مَتَاعٌ  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, هو şeklindedir. اِلٰى ح۪ينٍ  car mecruru  مَتَاعٌ ’un mahzuf sıfatına müteallıktır.

وَاِنْ اَدْر۪ي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَكُمْ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ

 

Ayet, önceki ayetteki  …اِنْ اَدْر۪ي  cümlesine  وَ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Bu ayet de Allah Teâlâ’nın Peygamberine “söyle” diye emrettiği mekulü’l-kavlin devamıdır.  اِنْ , nefy manasındadır.

Cümle menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Terecci harfi  لَعَلَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَكُمْ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ , gayr-ı talebî inşâî isnaddırاَدْر۪ي  fiilinin mef’ûlü konumundadır.  مَتَاعٌ  kelimesi  لَعَلَّ ’nin haberi olan  فِتْنَةٌ ’a tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir.

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir. Yani ‘ümitvar olma’ manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (İbni Âşûr)

لَكُمْ  car mecruru  فِتْنَةٌ ’un,  اِلٰى ح۪ينٍ  ise  مَتَاعٌ ’un mahzuf sıfatına müteallıktır.

فِتْنَةٌ - مَتَاعٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Enbiyâ Sûresi 112. Ayet

قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ  ...


(Peygamber), “Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân’dır” dedi.

Müşrikler, özellikle onların ileri gelenleri, sırf kendi bâtıl dinlerini ve onun sayesinde sahip oldukları toplumsal statülerini, ekonomik ayrıcalıklarını koruma güdüsüyle Kur’an’ı sihir, hayal mahsulü, şiir, efsane, uydurma gibi vasıflarla nitelemek suretiyle onun kitleler üzerindeki tesirini kırmaya çalışıyorlardı; Allah hakkında da bâtıl sözler söylüyor, O’na ortak koşuyor ve Allah’ın çocuk sahibi olduğunu iddia ediyorlardı. Hz. Muhammed hakkında ise sihirbaz, şair, mecnun, kâhin gibi onun şanına yakışmayacak çirkin nitelemelerde bulunuyorlardı. Bu haksız ve çirkin isnatlar karşısında Hz. Peygamber hâkimler hâkimi olan Allah’ın merhametine ve yardımına sığınarak kavmi ile kendisi arasında hak ile hükmetmesini istemiştir. 
 
Başka bir anlayışa göre müşrikler, müslümanların ileride zillet ve mağlûbiyete uğrayacaklarını, kısa zamanda zayıflayacaklarını, sonra da İslâm’ın büsbütün ortadan kalkacağını umuyorlardı. Onların bu temennilerine karşı Hz. Peygamber de Allah’ın merhametine sığınıp yardımına güveniyordu, kimin galip kimin mağlûp olacağına dair hükmü Allah’ın vermesini diliyordu. Müfessirler Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’in duasını kabul buyurduğunu ve müşriklere ilk genel cezayı Bedir Savaşı’nda verdiğini ifade etmişlerdir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 706

قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.

Mekulü’l-kavli  رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقّ dur.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

رَبِّ  münada olarak mansubdur. Nida harfi ve muzâfun ileyh mahzuftur.  رَبِّ  kelimesinin sonundaki esre, mütekellim zamirinden ivazdır. Nidanın cevabı  احْكُمْ بِالْحَقّۜ dir.

احْكُمْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت dir.  بِالْحَقِّۜ  car mecruru  احْكُمْ  fiiline müteallıktır.

Allah Teâlâ’nın sözündeki  بِالْحَقّ ’deki  بِ  harf-i ceri mülâbese içindir. (Âşûr)

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık-bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

وَ  atıf harfidir. رَبُّنَا  mübteda olup lafzen merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الرَّحْمٰنُ  haber olup lafzen merfûdur.  الْمُسْتَعَانُ  ikinci haber olup lafzen merfûdur.

مَا  ve masdar-ı müevvel,  عَلٰى harf-i ceriyle birlikte  الْمُسْتَعَانُ ye müteallıktır.

تَصِفُونَ  fiili  نَ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ı fail olarak mahallen merfûdur.     

الْمُسْتَعَانُ  sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istifâl babının ism-i mef’ûlüdür.

قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

 

Bu ayet, Peygamberimizin (sav) duasını hikâye etmektedir. Yani ey Rabbim! Bizimle Mekke halkı arasında adaletli hükmünü ver ki, bu ilâhî adalet, acil ağır bir azabı gerektirmektedir. Peygamberimizin (sav) bu duası kabul olundu. Nitekim onlar Bedir Savaşı’nda cezalandırıldılar hem de nasıl cezalandırıldılar! (Ebüssuûd)

İstinaf cümlesi olarak fasılla gelen ayette Allah Teâlâ, Hz.Peygamberin sözlerini bildiriyor. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hz. Peygamberin Rabbine seslenişi olan mekulü’l-kavl cümlesi  رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin ve münadanın muzâfun ileyhinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Nidanın cevabı olan  احْكُمْ بِالْحَقِّۜ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir üslubunda gelse de vaz edildiği emir anlamından çıkarak dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

رَبِّ  izafeti, mahzuf muzâfun ileyh için şeref ifade eder. Muzâfun ileyhin hazfi, Hz. Peygamberin Rabbine yakın olma isteğine işarettir.

Kur'an-ı Kerim ayetlerinde çoğunlukla  رَبّ  kelimesinden önce nida harfi hazf olur. (Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  رَبُّنَا الرَّحْمٰنُ , mekulü’l-kavle matuftur. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyh  رَبُّنَا , muzâfun ileyhe tazim için ve veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.  نَا  zamiri Hz. Peygamber ve Müslümanlara aittir.

Müsned olan  الرَّحْمٰنُ , el takısıyla marife gelerek bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğuna işaret etmesinin yanında kasr ifade etmiştir. 

الْمُسْتَعَانُ  ikinci haberdir.

Veya  الرَّحْمٰنُ , müsnedün ileyh olan  رَبُّنَا ’dan bedel,  الْمُسْتَعَانُ  haberdir. (Âşûr)

Masdar harfi  مَا  ve sılası olan  تَصِفُونَ , masdar tevilinde  عَلٰى  harf-i ceriyle birlikte  الْمُسْتَعَانُ ’ya müteallıktır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Beyzâvî şöyle der: “Cenab-ı Hak bu sureyi, [De ki: Ya Rabbi hak ile hükmet] ifadesiyle bitirmiştir. Çünkü Hz. Peygamber onlara tebliğ ve beyanda bulunma hususunda zirveye çıkmış, onlar da ona eziyet etme ve onu yalanlama hususunda doruk noktaya varmışlardı. Böylece Cenab-ı Hakk'ın ona bunu emretmesinin nihai gayesi, onu teselli etmek ve maksadının da onların maslahatını gözetmek olduğunu bildirmek olmuştur. Binaenaleyh onlar, ille de küfürlerini devam ettirmek isterlerse Seninle onlar arasında ya cihadla veya başkasıyla olan azabı hemencecik vermek yahut  bunu tehir etmek suretiyle Seninle onlar arasında hakla hükmetmesi için Rabbine dönüp O'na yalvarıp yakarman lazımdır... Gecikse bile olacak olan şey, yakın sayılır. (Fahreddin er-Râzî) 

احْكُمْ - الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ kelimeleri arasında muhataptan gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

Bundan önceki cümlede Peygamberimiz (sav),  رَبِّ / Rabbim! demiş, çünkü bu kabil dua, Peygamberimize mahsus vazifelerdendir. Bu cümlede ise  رَبُّنَا / Rabbimiz demiş, çünkü yardım dilemek, bütün müminler için umumi vazifelerdendir. (Ebüssuûd) 

Bu suredeki ayetlerin çoğunda son kelimeler cemi müzekker salim kalıbında gelerek, güzel seci örnekleri oluşturmuştur. 

Surenin sonunda kıyametin zikredilmesi, başında zikredilen hesabın yaklaşması ve insanların gaflet içinde bundan yüz çevirmiş olmaları manasıyla uyumludur. Kur’an, beliğ olduğunu, onların nispet ettikleri sihir ve benzeri şeylere karşı risaletin rahmet olduğunu, ilk ayetlerde zikredilen acele ettikleri şeylerin detaylarını zikretmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 246)

 
Günün Mesajı
Muhammed sav'in risaleti hem kavmine bir rahmettir, hem ondan sonra beşeriyetin tamamı için bir rahmettir. Onun getirmiş olduğu iIkeler önceleri bütün beşeriyeyetin vidanına yabancı ilkelerdi. Çünkü bunlar ile hayatın vâkıadaki maddi ve ruhî vakası arasında büyük bir mesafe vardı. İslam gelerek cins ve coğrafya farklılıklarının içinde eridiği tek bir akide ve tek bir sosyal toplumsal düzen içerisinde kaynaştığı bir tek insanlığa çağırmıştır.
Sayfadan Gönüle Düşenler
İnsanın önüne iki seçenek konsa: uzun ya da bereketli ömür. Bir çoğunun hayallerini süsleyecek olan uzun ömürdür. Yaşadıkça bedenen ve zihnen düşkünleşenleri görür ama yine de hedefi çok yaşamak olur. Belki kendi yaşının ilerleme sürecinin farklı gelişeceğine inanmak ister. Zira o, doğru şeyleri yaparak yaşlanmaya niyetlidir. Önünde uzun yıllar olduğu fikriyle hayatına devam eder. Belki de bu yüzdendir insanın ağır ve keyfine göre hareket etmesi; daha zamanım var diye düşünür. Tövbesini ve amellerini geciktirir. Halbuki, gençliğindeki çevikliği ileride yakalaması daha da zordur. Yaşı ilerledikçe, hasretle, kısacık ömürlerine alemleri sığdırmışlara bakar. Hakiki manada ne kadar geç yaşamaya başladığına ve olgunlaştığına üzülür. Gençliğinde eksik ettiği dualarına hayıflanır. Her şeyin hayırlısının ve bereketlisinin peşinden koşması gerektiğini fark eder. Zira, ne kadar yaşarsa yaşasın, elinde kalanlar, Allah rızası için yaptıklarıdır.

Ey yardımına sığınılacak olan Allahım! Bize; ömrün hayırlısını ve bereketlisini yaşamayı nasip et. Yeryüzündeki zamanımızı hakkıyla değerlendirmemiz için yardım et. Senin rızanı ve iki cihanımızı da kazanmak için yaptığımız amellerimizi kabul et. 

Ey sözün açık ve gizli olanını bilen Allahım! Kulaklarımızı cehennemin uğultusunu duymaktan, gözlerimizi cehennem ateşini görmekten, bedenimizi azabını hissetmekten ve ruhumuzu gazabının şiddetiyle titremekten muhafaza buyur.

Ey adaletiyle hüküm veren Allahım! İnkarcıların dehşete kapılacağı günü, bize mutlu ve hayırlı kıl. Kulaklarımızı, gözlerimizi, bedenimizi ve ruhumuzu; cennet nuruyla ve bereketiyle aydınlat. Canımızın istediği nimetlerle ebedi olarak kalmamızı nasip et. 

Amin.